Ben bir insanda konuşmaya, karaktere, üsluba, merhamete, adalete ve saygıya bakarım. Çünkü makam, mevki, mal mülk dünyevi ve tamamen geçici şeylerdir. İnsanı gerçekten insan yapan, sırtına giydiği unvan ya da kurulduğu koltuk değil, kötü anlarda bile bozmadığı omurgalı duruşu, karşısındakini incitmekten sakınan nezaketi ve vicdanının sesini dinleme cesaretidir. Dünya malı el değiştirir, makamlar bir gün elbet son bulur ama bir insanın ardında bıraktığı samimi bir tebessüm, adil bir kelam ve ruhundaki o temiz zarafet asla silinmez. Günün sonunda asıl mesele hayatta ne kadar yükseldiğimiz değil, alçalmadan ne kadar insanca yaşayabildiğimiz ve dokunduğumuz yüreklere nasıl bir iz bıraktığımızdır.
Birinin beni çok sevmesi, bana ilgi duyması çok önemli bir şey değil artık. İnsanların ilgisi, dışarıya doğru. Ama içe ilgi, başka. O daha ender. Özellikle de sevgi, eğer içinde anlamaya dair bir şey barındırmıyorsa, sürekliliği kazandıran bir şey değil. İçe yönelmiyorsa, sevgiyi hissedemeyiz, gerçek sevgiyi. Bu yüzden özellikle iki insanın beraberliğinin sürekliliği için “anlama talebi” olacak. Anlamaya dair emek, çaba olacak. Bu yoksa, ben de yokum. Zaten bu yoksa, aşk, sevgi yetmiyor. Yetmeyecek. Bizi anlamak istemeyen, bizi sevmesin, buna hiç ihtiyacımız yok. Çok derinde bir yerde, içimiz de biliyor bunu.