@trbortahisarbel@TrabzonBelTr Trabzon’da yolların hali rezalet. Çukur, yama, bozuk asfalt, kaldırım ve peyzaj eksikliği. Bunlar belediyelerin temel işi. Her işi merkezi hükümet yapacaksa belediyeler ne işe yarıyor? Bu yollarda gezerken hiç mi rahatsız olmuyorsunuz?
İLLA EDEP
Edep; kulun, Allahû Teâlâ’nın kendisine emanet ettiği her şeyi, O’nun rızasına uygun olarak kullanmasıdır.
Rabbi tarafından bahşedilenleri gayesi dışında kullanmak ise, edepsizliktir.
Hz. Ali (r.a.) Efendimizin de buyurduğu gibi;
"Şeref; akıl ve edep iledir; soy-sop ile değil."
Edebin ne olduğunu bilmeyen, edepsizlik ettiğinin farkına varamamış olabilir.
•Yaratıcısının, cenneti kazansın diye verdiği ömrü gayesinin dışında sarf etmek; hem Rabbine hem de ömre edepsizliktir.
•Küfürlü, saldırgan, aşağılayıcı ve isyankâr her söz; dile, kelâma, kulağa, idrake, imâna ve işitenlere edepsizliktir.
•Harama yöneltilen bakış; göze, yüze, gönle, bakışın muhatabına ve imâna edepsizliktir.
•Nikâhı altında olmayana duyulan veya bildirilen cinsel içerikli his; namusa, şerefe, haysiyete, vicdana, insafa, imâna, o hisse muhatap bırakılana edepsizliktir.
•Kapalı kapılar arkasında her türlü edepsizliği yapıp, toplum önünde "edepli" rolü oynamak; başta her ameli kaydeden görevli meleklere olmak üzere, söze, göze, yüze, ahlâka, insana, imâna, topluma, şahsiyete ve kulluğa edepsizliktir.
•Bir ağaca, bir hayvana, hatta cansız görünen bir eşyaya nezaketsiz davranmak; o varlıktaki ruha, emanete, sanata ve onu oluşturan sanatçıya edepsizliktir.
•İnsanların davranışlarını değil de dış görünüşlerini, simalarını, boylarını, kaşlar��nı-gözlerini eleştirmek; onları o ölçülerde yaratan Sanatçıya(Rabbe) edepsizliktir.
• Yapılan tüm edepsizlikler; Rabbe, fıtrata, verilen ilk söze ve yaratılan o güzel öze edepsizliktir.
Bu liste böylece uzayıp gider.
Ancak bilelim ki;edebi gözetmeden yapılan her şey, en büyük edepsizliktir.
Tüm bu yanlışların önüne geçecek hususları şöyle derecelendirebiliriz :
•Allahû Teâlâ’nın bizi her an gördüğünü, yaptıklarımızdan haberdar olduğunu bilerek; Huzurunda hep edep üzere bulunabilmek,
•Görevli meleklerin her amelimizi yazdığının, hiçbir şeyin gizli kalmadığının, yapılan amele; zamanın ve mekânın şahitliğinin bilinciyle onları güzel amellerimize şahit kılmaya gayret göstermek,
•Allahû Teâlâ’nın emir ve yasaklarına yapılan her isyanın, bizi şeytanların kuşatmasına açık hale getirdiğini bilerek;sürekli istiğfarla Rabbimizin affına sığınmak,
•Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi, bu ömrün de her an bitebileceğinin bilinciyle ve tüm bu gerekçelerle yüzleşerek; haram-helâllerin farkında olarak yaşamayı bir düstur haline getirmek, aynı zamanda edepli yaşamanın ölçülerine de riayet ederek yaşamaktır.
Netice itibarıyla edep; insanın haddini bilmesi, hududunu Rabbinin rızasına göre çizmesi ve her an "İlahi Huzurda" olduğunun bilinciyle nefes almasıdır.
Zira edep; karanlıkta dahi O’nun nuruyla, aydınlıktaymışçasına yaşamak, hesap için dirileceğimiz o karanlık güne aydınlığı buradan taşıyabilmektir.
#EDEP
#EDEPSİZLİK
#İMAN
UZMAN GÖRÜŞLERDEN ELDE ETTİĞİMİZ VERİLERE GÖRE, SAVAŞIN ARKA PLANINDAKİ;DİJİTAL-FREKANS SAVAŞI BOYUTU:
Rabbimiz yarattığı her varlığa bir tesbihat ve hafıza yüklemiştir. Her zerrenin,suyun, ağacın, toprağın, taşların da bir hafızası, bir "enerjisel imzası" vardır.
Şahitlik ettiğimiz bu vakitlerde dünya, sadece füzelerin ve sınırların konuşulduğu bir savaşın değil; yaratılmış her varlığın bu derin hafızasının ve manevi frekansının hedef alındığı "Görünmez Bir Kuşatma"nın da içinden geçiyor.
Siyonist-Evangelist ittifakın "Vadedilmiş Topraklar" (Arz-ı Mev'ud) mefkuresi, modern teknolojinin imkânlarıyla birleşerek "Dijital Bir Haçlı Seferi"ne de dönüşmüş durumda.
Takip ettiğimiz uzman görüşlerinden çıkardığımız sonuçlar:
📍
Bin yıldır aynı hedef etrafında yürütülen çok boyutlu bu savaşın hedefleri arasında: -Kudüs’ün işgali, Üçüncü Tapınak’ın inşası ve Arz-ı Mev'ud hayali... yer almakta.
Bugün kılıçların yerini;balistik füzeler, nükleer bombalar, termobarik ve fosforlu mühimmatlar, SİHA’lar ve otonom katil robotların yanı sıra; kuantum bilgisayarlar, genetik müdahaleler ve frekans silahları aldı.
İnsanlığı "goyim" (köleleştirilmiş yığınlar) olarak gören bu hastalıklı yaklaşım; savaşı, açlığı, aşıları ve genetiği bozulmuş gıdaları kullanarak dünya nüfusunu sistematik şekilde azaltmayı geri kalan nüfusu ise "şuursuzlaştırmayı" hedefliyor.
📍
Tâhir Gıdaya Saldırı ve Biyolojik Mühürleme:
En sinsi hedeflerden biri; Tâhir Gıdayı (fıtratı bozulmamış, helâl ve temiz gıda) ortadan kaldırmaktır. GDO, yapay et ve sentetik katkılarla gıdanın frekansını bozarak, insanın manevi alıcılarını (kalbini ve ruhunu) köreltmek istiyorlar. Bozulmuş gıda, insanın manevi kalkanlarını yıkarak onu bu dijital frekans kuşatmasına karşı savunmasız bırakır. Hedef; insan genetiğine sinsi mühürler vurmak ve insanın Yaratan’la bağını gıda üzerinden koparmaktır.
📍
Bilim ve Teknolojinin Silahlaştırılması:
Bilimi, ekonomiyi ve siyaseti birer tahakküm aracı olarak kullanıyorlar. Havayı ve suyu zehirleyerek yeni hastalıklar icat ediyor, hastalıklara aşılar pazarlıyorlar, insan fıtratına müdahale ederek ruhun "manevi kalkanlarını" kırmaya çalışıyorlar.
Amaç; sadece coğrafyayı değil, insan zihnini ve genetiğini de "işgal" ederek o karanlık krallıklarına zemin hazırlamaktır.
📍
Frekans Savaşının İç Yüzü:
Dünya üzerinde çıkarılan savaş ve kurgulanan kaos, sadece toprak işgali için değil; aynı zamanda yayılan korku, çaresizlik ve acı frekanslarıyla insanın manevi titreşimini düşürmek hedefleniyor. Frekansı düşen insan, "basiret ve feraset" kanallarını kaybeder ve dışarıdan gelen dijital/metafizik fısıltılara (şeytanın vesveselerine) açık bir "biyolojik terminale" dönüşür.
📍
Görünürde 5G, 6G, HAARP ve biyometrik sensörler; görünmezde ise "Bilişsel Fetih"(insan iradesini ele geçirme) algoritmaları... Bu araçlar, epifiz bezini körelterek insanın “Yaratıcısı” ile olan manevi bağını koparmayı, insanı “verisi sağılan” bir "Token kaynağına" (üzerinden para kazanılan bir "dijital maden ocağı" veya bir "canlı pile" ) dönüştürmeyi amaçlar.
💥Onlar bu çok yönlü çirkin hedeflerini kademe kademe gerçekleştirmeye çalışırken, unuttukları bir gerçek var: her şeyin üstünde galip olan tek güç olan Allahû teâla; kullarını mahlûklarına mağlup ettirmeyecektir.
Mevlâ’nın "Ol" emriyle her şey aslına rücu eder. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.
Bu siber prangayı kıracak güç; Besmele ile dirilen su, ibadetle yükselen frekans ve "Lâ Gâlibe İllâllah" diyen sarsılmaz bir imândır.
Anadolu irfanı; bu dijital kuantum ağlarını delecek tek "uyanık" ferasettir.
“Uyuyanları uyandırmaya, bir uyanık yeter.”
Mevlâ teâlya şükürler olsun ki o uyanığı her çağda yaşatagelmiştir. 🌹
#ArzıMevud #FrekansSavaşları #Anadoluİrfanı #Kudüs #BilişselFetih
“EY GÖNÜL, TÜM YOLLAR VARMAKTA HAKİKÂTE,
ARADIĞIN NE VARSA, VAREDİLMİŞ ÖZÜNDE.”
İNSAN ve TECELLİ
İnsan; her ne kadar görünürde bir beden olarak algılansa da, o beden ruhu taşıyan bir binekten ibarettir. Aslolan ilk bakışta gözle görülmeyen, ancak ondan dışarı taşan davranışlarla, duygularla, eserlerle kendini gösteren ruhtur.
Her insan, içinde uçsuz bucaksız bir evrenin numunesini barındıran müstakil bir âlemdir.
Bu âlemi hakkıyla tanımak, keşfetmek ve onun niyetlerindeki o en gizli dehlizlere nüfuz etmek, yalnızca O’nun Yaratıcısına mahsustur. Her insan aynı zamanda bir “umman”dır. Bir ummanın ruhsal derinliği ancak kıyıya vuran dalgalar kadar bilinebilir. Oysa o dalgalar, bazen bir tsunami gibi yıkıcı ve sarsıcı; bazen de sanki hiç kımıldamıyormuş gibi sakin, huzurlu ve tefekküre davet eden bir durgunluktadır.
Kıyıda duran, ummandaki fırtınayı ancak köpüklerinden tahmin edebilir.
İnsanın ruhu, görevli meleklerin bile bütünüyle keşfedemeyeceği sırlar ve gerçeklerle yüklüdür.
Hz.Ali(k.v.)’ nin de buyurduğu gibi;
"İlacın sendedir de bilmezsin, derdin de sendendir görmezsin. Sen kendini küçücük bir cisim sanırsın, halbuki en büyük âlem sende gizlidir (dürülmüştür)."
Bu derinlik, irfan ehlinin tabiriyle "Sırru’l-Esrâr" yani Sırların Sırrı’dır. O derinlerde ne paha biçilmez inciler, ne nadide mercanlar ve ne gizli hazineler saklıdır...
Bu hazinelerin eseri; bazen hikmetli bir sözle dilden dökülür, bazen bir sanat eserinde vücut bulur, bazen bir gözden sızan şefkatte, bazen de bir elin uzattığı merhamette kendini gösterir. Bu güzellikler dışarıya yansısın ya da yansımasın; onu en iyi bilen, o hazineyi oraya yerleştiren Yaratıcısıdır.
Zira bu koca umman, ancak kendi Sahibinin yaratmasıyla ve izin vermesiyle hazinelerini kıyıya ulaştırabilir. Bazen de o hazineler, sırrın bozulmaması için sonsuza dek o derinlerde saklı kalır; zira bazı inciler ancak Sahibinin nazarında kıymetlidir. O umman, Yaratıcısının şefkatiyle durulur ve O’nun rahmetiyle gerçek huzura erer.
İnsan, "Ahsen-i Takvim" (en güzel suret) olarak yaratılmanın onuruyla, Mevlâ’nın boyasına, yani "Sıbgatullâh"a boyandığında; Rabbinin tecellilerini yansıtan berrak bir ayna haline gelir. Ancak her ayna, kendi ameli, kabiliyeti ve imanı ölçüsünde bu nuru yansıtır.
Tıpkı bir prizmadan geçen ışığın yedi renge bölünmesi gibi; her kulun rengi başka başkadır, her birinin yansıttığı tecelli kendine özgü bir güzellik taşır.
Bu "başka başkalık" aslında bir eksiklik değil, ilahi bir zenginlik (kesret içinde vahdet)’tir.
Rabbimizin Kur’an-ı Kerimde buyurduğu gibi;
"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır." (Rûm Suresi, 22)
Başkalarının ummanındaki hazinelere şahitlik etmek büyük bir heyecan...
Peki ya senin kendi derinliklerinde, meleklerin bile henüz kaydetmediği o 'Sırru’l-Esrâr'da hangi inciler gün ışığına çıkmayı bekliyor?
Hepimiz başka başka renklerdeyiz. Acaba senin aynan, şu an Rabbinin hangi ismini (tecellisini) en parlak haliyle yansıtıyor?
S. Şeyda YILDIRIMHAN
#İnsan #İrfan #Tecelli #Tasavvuf
https://t.co/K7UN7NZLRj
Ömrünü Dava Diye Yazan Adam:
ALİ SOYLU'nun aziz hatırasına saygıyla..
Bazı insanlar yaşarken yazılır, bazılarıysa yaşadıklarıyla bir dava yazar. Ali Soylu, işte o ikinci sınıftandı. Yaşamadı sadece; yaşadığı her anı bir mefkureye, bir inanca, bir vefaya ve kardeşliğe adadı. Ömrünü dava diye yazdı. Kalem yerine yüreğini kullandı, mürekkebi alın teriydi, kelimeleri sadakatten, satırları vefadan ibaretti. O, bu topraklarda yaşanmış bir iman ve irade ve şuur hikâyesiydi.
Adı geçtiğinde bir neslin yüreği sızlar, gözleri dolar. Çünkü Ali Soylu sadece bir isim değil, bir vakardı, bir duruştu. Hakk’a ve halka adanmış bir ömrün mütevazı ama sarsılmaz yürüyüşüydü. Bu çağın yorulmuş kalplerine, tükenen sadakatlere inat, o bir emanetti. Dava adamlığının, ağabeyliğin, dostluğun ve vefanın ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Onunla dost olmak, bir dağa yaslanmak gibiydi. Sığınılacak, dayanılacak, güvenilecek bir yürekti. Zor zamanlarda bir ses, karanlıkta bir ışık, yalnızlıkta bir omuzdu. Omuzdaşlıktı, yoldaşlıktı. Aynı davaya baş koymuşların arasında dimdik duran, yorulmadan yürüyen, geridekine umut olan bir öncüydü. Kendisi dert ummanında olsa da, yüzündeki tebessüm eksik olmaz ve sadaka niyetine insanların yüreğine bir serinlik olarak inerdi. Celalliydi ama en celalli hali bile merhametinin tezahürüydü.
Vefatının üzerinden tam 25 yıl geçti. Fakat onun yokluğu bir unutuluş değil, bir hasret oldu. Adı, her anışımızda içimizi titreten bir sükût, her hatırlayışta yüreğimizi burkan bir eksikliktir. Onun yokluğunda geçen her yıl, bir dostun yetimliği gibi yaşandı. Çünkü onunla yol yürümek bir bahtiyarlıksa, onsuz devam etmek bir öksüzlük, bir suskunluktur. Onun Yokluğunda çok savrulmuşlular, çok ayak kaymalarının ağır bedelleri yüklendi omuzlarımıza. Onunla kolay aştığımız geçitlerde bazan tıkandık, bazan düştük. Onu asil yapan büyük davanın ilkelerinden her uzaklaşma özümüzü sarstı, benliğimizi örseledi.
Ali Soylu’nun ardından geçen çeyrek asır, sadece bir zaman dilimi değil, bir imtihan dönemidir bizim için. Onun bıraktığı iz, hâlâ yüreklerimizi aydınlatıyor. Hâlâ “Ali abi olsaydı ne derdi?” diye düşünüyoruz her adımda. Çünkü o sadece yaşadığı dönemin adamı değildi; inşa ettiği ahlak ve örnekliğiyle bizden sonra geleceklerin de öncüsüydü. 25 yıldır hep var oldu, ruhuyla hep sevdikleri ile birlikte oldu. Hep ifade ederim 25 yıldır dünyaya, dostlarına ve kardeşlerine emanet kalan iki aslan gibi evladını mezarından yetiştirdi. Ali ve Cahit onun karakterinden süzülen ilkelerle büyüdüler, baba oldular, aile oldular ve cemiyet hayatında yerlerini aldılar. Kardeşlerinin onun hatırasına olan vefaları, onun emanetlerine sahip çıkmadaki fedakarlıkları hem takdirin en büyüğünü hem de örnek bir kıskançlığı hakediyor.
İşte bu yüzden onu rahmetle ve hürmetle anarken aslında kendimize bir söz veriyoruz her defasında: Onun gibi durmak, onun gibi sadık kalmak, onun gibi vefa göstermek. Çünkü Ali Soylu, bir hatıra değil; bir sorumluluktur. Onun rahmetli Ahmet yaşar hocamızdan tevarüs ettirdiği manevi ahlak ve rahmetli Erbakan hocamızla yürüdüğü dava yolu ve ahlakı onun karakteri ile yoğrulunca Ali Soyluyu isimden öte bir serdengeçti haline getirdi. O bir neslin, yüreği umman Ali ağabeyi,Ali kardeşi oldu. Onu görmeyen neslin de idolü.
Rabbim, bütün ömrünü dava diye yazan güzel insanın mekânını cennet, makamını ali eylesin. Eşine ve cennet yavrusu evlatlarına da onunla birlikte ebedi güzellikler ihsan etsin.Bizi de onun yolunun izini sürenlerden, davasına sadık kalanlardan eylesin. Her 30 Haziran bir başka hüzünleniyoruz. Kendi gibi sade gül kokan kabrinin başında, onunla mükaleme ve muhasebe ederken firkat ateşi ile yanıyor yüreğimiz.
Erdoğan’ın Derdi Makam Değil, Misyon!..
Cumhurbaşkanımız @RTErdogan'ın “Benim yeniden aday olmak gibi bir derdim yok” açıklaması, sadece bir siyasi mesaj değil; onun taşıdığı ağır sorumluluğun ve milletine olan bağlılığının açık bir ifadesidir. Bu söz, Erdoğan’ın koltuk için değil, millet ve memleket için yürüdüğünün bir göstergesidir.
Bugün dünya tarihi bir kırılmanın eşiğinde. Savaşlar, enerji krizleri, göç dalgaları, ekonomik belirsizlikler… Böyle bir ortamda kendi ülkesini dimdik ayakta tutan, her alanda güçlendiren ve dünyada sözü dinlenir hale getiren kaç lider var? Erdoğan, sadece Türkiye’nin değil, birçok mazlum coğrafyanın da umudu haline gelmiştir.
Bunca yorgunluğa, yıllardır süren siyasi baskılara, saldırılara ve iftiralara rağmen Erdoğan hâlâ gece gündüz çalışıyorsa, bunun tek bir izahı vardır: O makam için değil, bu millete ve bu topraklara olan sevdası için koşuyor. Bu bir tarihi misyondur. Kişisel değil, millet adına üstlenilmiş bir sorumluluktur.
Ancak CHP ve muhalefet partileri hâlâ meseleyi sadece “makam” kavgası gibi görmeye devam ediyor. Erdoğan’a saldırarak siyaset üreten bu anlayış, Türkiye’nin içinden geçtiği kritik süreci idrak etmekten uzaktır. Bu yaklaşım, ülkenin gerçek ihtiyaçlarını, stratejik hedeflerini göz ardı eden dar bir bakış açısını temsil ediyor.
Bu noktada MHP Genel Başkanı Sayın @dbdevletbahceli ’nin devletin bekası için üstlendiği büyük meselelerde olduğu gibi, Erdoğan’ın açıklamaları için “millet ve devlet açısından hakkaniyetli değildir” demesi çok yerindedir. Çünkü burada mesele bir koltuk değil; Türkiye’nin geleceğini kimin inşa edeceği meselesidir. Devletin bekası, milletin huzuru, istikrarın devamı için Erdoğan gibi bir liderin varlığına ihtiyaç vardır.
Erdoğan sadece iç siyasetin değil, dünya siyasetinin de önemli aktörlerinden biridir. Türkiye onun liderliğinde bölgede oyun kurucu, dünyada denge sağlayıcı bir ülkeye dönüşmüştür. Bu başarı sadece siyasi değil, stratejik bir liderliğin sonucudur.
Sonuç olarak; Erdoğan’ın derdi hiçbir zaman makam olmadı. Onun derdi bu milletin istiklali, bu devletin istikbalidir. Bu yüzden o sadece bir Cumhurbaşkanı değil; bir davanın, bir vizyonun, bir tarihi sorumluluğun taşıyıcısıdır.
Terörün Bitmesiyle Maskeler Düşüyor
Terörün sona ermesi, bir toplum için yalnızca güvenliğin yeniden inşası değil; aynı zamanda ideolojik safralardan arınmanın da başlangıcıdır. Silahların susması, hakikatin sesini daha net işitmemize olanak tanır. Ancak ne yazık ki, terörün bitişi her zaman sevinçle karşılanmaz. Çünkü kimi odaklar için şiddet bir araç değil, varlık sebebidir.
Bugün, bir terör örgütünün silah bırakma ve kendini feshetme kararı açıklaması, aslında Türkiye’nin yarım asra yakın bir süredir omuzladığı büyük bir yükten kurtulması anlamına gelir. Bu yük, sadece 40 bin canı değil; aynı zamanda sosyal dokuyu, ortak aidiyeti ve ekonomik refahı da hedef almıştır. Ülke yaklaşık 3 trilyon dolar değerinde doğrudan ve dolaylı maliyetle bu sürecin bedelini ödemiştir.
Ancak bu tarihi gelişme, iki radikal kesimi ciddi biçimde rahatsız etmiştir: Irkçı Türk milliyetçiliği ile ırkçı Kürt milliyetçiliği. Her ikisi de milliyetçiliği, halkları yücelten bir aidiyet değil; ötekini düşmanlaştıran bir üstünlük ideolojisi olarak kavramaktadır. Bu anlayış, etnik kimliği siyasal bir silaha dönüştürürken; barış, bu silahı ellerinden alır. Terörün bitişi, bu grupların ideolojik gıdasını keser, varlık zeminlerini boşa çıkarır.
Oysa hakiki milliyetçilik, milletin huzurunu ve birli��ini esas alır; çatışmadan değil, barıştan güç alır. Kendi kimliğini başkasının acısı üzerine inşa etmeye çalışan her ideoloji, insanlığa karşı borçludur. Irkçılığın dili hangi etnik aidiyete yaslanırsa yaslansın, özü aynıdır: Kendinden olmayanı tehdit olarak görür.
Bugün yapılması gereken şey açıktır: Sadece terörü değil, onu besleyen hastalıklı zihin yapılarını da tasfiye etmek. Barış ortamında siyasetin merkezine, kimlikler değil, ilkeler gelmelidir. Marjinal etnik siyaset, toplumsal vicdanı değil yalnızca korkuyu yönetebilir. Oysa artık bu ülke, korkularla değil, ortak umutlarla yönetilmelidir.
Barış, sadece bir silahtan vazgeçmek değil; düşmanlıktan da vazgeçmeyi gerektirir. Terörün bitişi, gerçek Türkiye’nin yeniden doğuşu için bir fırsattır. Bu fırsatı kirli ideolojilere feda etmemek, hepimizin görevidir.
Anne… Rabbimin Rahmetiyle Yeryüzüne İnmiş Bir Gölge
Anne…
O, Yüce Allah’ın “Rahman” ve “Rahim” isimlerinin en müşahhas tecellisidir.
Onun merhameti, Rabbin kullarına olan sevgisinin bir yansımasıdır.
Kur’an’da adı zikredilmeyen nice peygamber varken, Hz. Meryem annemiz bir sureye ismini vermiştir.
Zira annelik, sadece bir makam değil, ilahi bir sıfattır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurur:
“Cennet, annelerin ayakları altındadır.”
Bu ne büyük bir müjdedir, ne ulvi bir makamdır.
Her secdeye vardığımızda, annemize yaklaşırız.
Her ona hizmet ettiğimizde, cennetin kapılarını çalarız.
Anne, bir duadır.
Her “aman evladım” sözü, göğe yükselen bir yakarıştır.
Anne, bir tesbihtir.
Sabırla örülmüş, şefkatle dizilmiş…
Her gece başını yastığa koymadan evvel, “Ya Rabbi evladımı koru” diyen bir mü’min yürektir.
Onu inciteni Allah incitir,
onu güldüreni Rahman güldürür.
Annenin rızası, Allah’ın rızasıdır.
Annesine asi olan, Rabbin kapısından ümit beklemesin;
çünkü kulların en hayırlısı olan Rasulullah (s.a.v) bile ümmetine önce anneyi işaret etmiştir:
“Kime iyilik edeyim ya Rasulallah?”
“Annene.”
“Sonra?”
“Annene.”
“Sonra?”
“Annene.”
“Sonra?”
“Sonra babana.”
Bir insan, annesinin duasıyla ayakta durur.
Yetimlik yürek yarasıdır, anasızlık ise ruhsuzluk.
Annesi hayattayken onu güldüren, ahirette arşın gölgesine taliptir.
Annesi vefat etmişse, her hayırla onun ruhunu şad edendir evlat…
Annesine sırtını dönenin duası da yüz üstü kalır.
Annesine gönül verenin yolu ise Rahman’a çıkar.
Bir gün değil bir ömür boyu annelerin günüdür.
Anneciğim başta olmak üzere ebediyete göçmüş tüm anneler rahmet deryasında yüzsün.
İzmir’de İdeolojinin Zaferi!
İzmir… Medeniyetin, sanatın, özgürlüğün başkenti. Tabii bir de çöpün, lağımın ve asfaltın ortadan kaybolduğu,denizin kirlilikten görülmediği mucizevi şehir! Neden mi böyle? Çünkü burada hizmet değil, ideoloji kazanıyor. Her seçimde “ama biz çağdaşız” diyerek oy verenler, çöp dağlarını da çağdaş sanat eseri zannediyor olmalı.
Sokaklarda yürürken burnunuzu tutuyorsanız, bu pis koku değil, çağdaşlık kokusudur! Alt yapı mı? O da ne?
Her sağanakta sokaklar göle dönüyor çünkü biz burada “su gibi akan özgürlüğe” inanıyoruz. Lağım mı taşmış? O da halkla iç içe belediyecilik demek!
Yoldaki çukurlar mı? Onlar da doğallığın bir parçası. Betonla doğayı bozmamak lazım. Belki de belediye, vatandaş spor yapsın diye “zıplamalı yürüyüş yolları” yapıyor, kıymetini bilemiyoruz.
Ama ne olursa olsun, ideolojimiz sağlam! Hizmet mi? O da neymiş, önce düşünce yapısı!
İzmirli vatandaş yağmurda botla geziyor, çöpleri koklaya koklaya işe gidiyor ama gururlu: çünkü yöneticisi “çağdaş (!) dünya görüşüne” sahip!
Hizmete aç kalırsınız, ama ideoloji tok tutar!..
Evliya Yurdunda Zulüm Var!
İmam-ı Rabbani’nin, Abdullah Dehlevi’nin, Mazhar-ı Cân-ı Cân��n’ın yurdu bugün feryat ediyor.
Keşmir’de Müslümanlar on yıllardır işgal altında. Kimlikleri, inançları, özgürlükleri sistematik şekilde yok ediliyor.
Kadim medeniyetin çocukları, kendi topraklarında esir.
Müslümanlarla Hindular yüzyıllarca bir arada yaşadı. Ancak bugün Hindistan’ı yöneten zihniyet, ırkçılığı, İslam düşmanlığını ve siyonist iş birliklerini rehber edinmiş durumda.
Pakistan’a tehditler, sınırdaki kışkırtmalar… Her şey İslam coğrafyasını yeni bir savaşın eşiğine sürüklüyor.
Keşmir, Gazze, Arakan, Yemen,Suriye,Lübnan,Doğu Türkistan… Aynı oyun, aynı zalimler, farklı sahneler.
#Keşmir #Adalet #ZulmeDurDe #MazlumunYanındayız #ÜmmetTekYürek
Gazze’nin geleceği Gazzelilerin hakkıdır, dış güçlerin değil!.
BAE’nin “uluslararası koalisyon yönetsin” önerisi, İsrail’in başaramadığı askeri planların siyasi versiyonudur.
Amaç, Gazze’yi halkından koparmak, direnişi boğmak ve işgali meşrulaştırmaktır.
BAE Siyonist planın sözcülüğünü yapmaktadır.
Gazze halkı esir değil!
Gazze sömürge değil!
Gazze yalnız değil!
Gazze insanlığın vicdanıdır!
Gazzeliler bu çağda yeryüzünün en asil
Mücahidleridir!.
#Gazze #Filistin #DirenişKazanacak
Liderlik Sadece Seçimle Değil, Hizmetle ve Samimiyetle Kazanılır
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün dünya siyasetinde liderliği tescillenmiş bir isimdir. Dost da düşman da Erdoğan’ın kararlılığını, krizleri yönetme becerisini ve Türkiye’ye uluslararası alanda kazandırdığı etkinliği kabul etmektedir. Türkiye’yi küresel denklemde güçlü bir aktör haline getiren bu liderliğin önemi, tarihsel bir perspektiften de açıkça görülmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki, güçlü liderlik yalnızca zirvede değil, zeminde de inşa edilir. Devletin tepe noktalarındaki vizyon ne kadar sağlam olursa olsun, bu vizyonun halka yansıması; kurumların işleyişi, bürokrasinin duyarlılığı ve yerel yönetimlerin samimiyetiyle doğrudan ilişkilidir. Bugün Erdoğan’ın liderliğine gölge düşürmeye çalışanlar yalnızca muhalefet değildir. Bazı kamu kurumlarındaki ilgisizlik, vatandaşla arasında mesafe koyan bürokratik yapı ve yerel yönetimlerdeki ciddiyet eksikliği, iktidarın halk nezdindeki gücünü zayıflatan unsurlar haline gelmiştir.
Bu ortamda, halkın bir kısmında oluşan kırgınlığı fırsata çevirerek siyaset sahnesine çıkan bazı figürler, gerçek bir hizmet üretmeden, tek bir eser ortaya koymadan, yalnızca “karşıtlık” üzerinden bir liderlik iddiası taşımaktadır. İstanbul gibi bir metropolde, yıllar içinde bırakılmış onca vaade rağmen kayda değer hiçbir kalıcı hizmet üretemeyen, belediyeyi usulsüzlük ve kayırmacılık iddialarıyla yönetmiş bir ismin ülke yönetimine talip olması, siyasetin ne kadar yüzeyselleştiğini gözler önüne sermektedir.
Türkiye, yalnızca kampanya sloganlarıyla değil; eserle, vizyonla, kararlılıkla yönetilebilir. Liderlik; kriz anlarında milletin önüne düşmek, sorunları çözmek ve halkın duasını almakla olur. Halktan kopuk, bürokraside rehavete kapılmış, kurumlarda samimiyeti unutmuş hiçbir yapı, bu büyük davayı taşıyamaz.
Bugün bu tür liderlik iddialarının gündeme gelmesinde sadece muhalefetin değil, yöneticilerin ihmallerinin de payı vardır. Vatandaşla doğrudan temas eden kurumlarda samimiyet eksikliği, ilgisizlik ve çözüm üretme refleksinin zayıflaması; halkta “duyulmuyoruz” duygusunu beslemektedir. Bu tabloyu değiştirmek, sadece bir tercih değil, iktidarın asli görevidir.
İktidar, bu alanlarda ciddi bir iç muhasebe yapmalı, tüm kurumları vatandaş odaklı hizmet anlayışı çerçevesinde yeniden gözden geçirmelidir. Yerel siyasi aktörler, halkın sorunlarını yük gibi değil, dava şuurunun bir parçası olarak görmelidir. Halktan gelen şikâyetler, yalnızca savunulacak değil; titizlikle raporlanacak, çözülecek ve gerekirse sorumlular hakkında işlem yapılacak meselelerdir.
Belediye başkanları yalnızca seçim dönemlerinde değil, her ay düzenli şekilde vaatleri, performansı ve halk memnuniyetiyle değerlendirilmeli, gerektiğinde kamuya açık bir şekilde ikaz edilmeli ya da ödüllendirilmelidir. Siyasi sadakat kadar, halk nezdindeki başarı da esas alınmalıdır. Böyle bir sistem kurulduğunda, sadece iktidarın değil, milletin de güveni yeniden perçinlenir.
Türkiye, yalnızca güçlü bir Cumhurbaşkanı ile değil, bu liderliği taşıyacak sağlam kadrolarla, çalışkan yerel yönetimlerle, duyarlı kamu kurumlarıyla ilerleyebilir. Toplumda yaygın hale gelen "siyasetçiler ve bürorasi sadece kendinin ve çevresinin menfaatini korur" anlayışı y��kılmalıdır.
Bu yüzden yapılması gereken şey açıktır:
Hem sahte liderliklerin ifşası hem de gerçek liderliğin altyapısını oluşturan her bir halka — bürokrasi, yerel yönetim, kamu kurumu, siyasetçi — yeniden yapılandırılmalıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliği, bu milletin son kalesidir. Bu kalenin içeriden yıpratılmasına asla izin verilmemelidir. Lidere bir dava şuuru ile omuz verenlerle, bekklentilerinin peşinde olup suret-i haktan görünenler ayırt edilmelidir.
Papalık Boşta Kaldı, Yaşasaydı Gizli Kardinal çok Mahzun Olurdu!..
Papa Franciscus’un vefatıyla birlikte sadece Vatikan değil, yıllardır oraya hayranlıkla bakan gözler de bir süreliğine ışıksız kaldı. Elbette her ölüm hüzünlüdür; ama bazı ölümler, bazı çevreleri daha çok üzer. Eğer Fetö hayatta olsaydı, belki de bu ölüm haberine en çok o mahzun olurdu. O ağlak gözlerden yaşlar akıtırdı eminim. Zira onun gözünde Papalık, sadece bir dini kurum değil, bir hedefin, bir özentinin, hatta bir aidiyetin simgesiydi.
Papalığa duyduğu bağlılık öyle sıradan bir hayranlık değildi. “Gizli kardinal” ünvanı, onun bu yoldaki sadakatinin sembolüydü. Vatikan’dan aldığı iltifatlar, özel görüşmeler, okyanus ötesinden yükselen dini (!) mesajlar… Her şey bu tutkunun dışa vurumuydu. Dinler arası diyalog adı altında yürütülen o projeler, aslında bir “öz” değiştirme operasyonunun parçasıydı. Kimliğini, kökünü, milletini bir kenara bırakıp Batı’nın gölgesinde şekil alan bir yapının ruhani lideriydi o.
Şimdi Papa Franciscus gitti… Fetö ise öbür tarafta onu karşılamaya hazırdır kimbilir(!). Aynı hayallerin, aynı planların, aynı büyük yalanların hatta dünyadaki pek çok zulmün ortakları olarak, belki de ötede bir masanın etrafında buluşurlar(!).
Ama oyundaşları bilsinler ki bu milletin duası ve feraseti, onların hiçbir planına bu topraklarda yer bırakmadı, bırakmayacak da.
Fitneye geçit yok!.
Son günlerde bir dönem hem akademisyen kimliğiyle hem de siyasetin perde arkasındaki isimlerden biri olarak tanınan Mümtaz’er Türköne’nin açıklamaları kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Geçmişte Tansu Çiller’e danışmanlık yapmış, bir dönem FETÖ ile kurduğu ilişkiyle gündeme gelmiş, ardından da bu yapıyla olan irtibatı sebebiyle cezaevine girmiş bir isim olarak Türköne’nin bugünlerde siyaset sahnesine yeniden çıkma çabası düşündürücüdür.
Özellikle Sayın Devlet Bahçeli’nin insani ve vicdani müdahalesiyle tahliye edilen Türköne’nin, şimdi bu nezaketi ve siyasi feraseti bir kenara iterek, Cumhur İttifakı’nın temel direklerine saldırması manidardır. Devlet Bey adına konuştuğunu ima eden, ancak gerçekte onun siyasi duruşuyla taban tabana zıt söylemler üreten bu tavır, samimiyetten uzak bir çelişkinin ifadesidir.
Akademik unvanlara sahip olmak, kişiye yorum yapma hakkı tanır; ancak bu hakkı kullanırken asgari ölçüde ahlak, insaf ve vicdan gereklidir. Hele ki “kehanet” kisvesi altında, bir lidere ve hükümete ömür biçmek, siyasi öngörü değil; açık bir kin ve intikam siyasetidir. Bu tür beyanlar, kişisel mağduriyet hissinden kaynaklanan bir hıncın, toplum mühendisliği çabasına dönüşmüş halidir.
Bu millet, yıllardır nice fitne hareketlerini bertaraf etmiş, nice manipülasyonlara set çekmiştir. Milletin iradesini küçümseyen, halkın teveccühünü yok sayan, sandığın hükmünü sorgulayan herkes, tarih karşısında hüsrana uğramıştır. Bugün de değişmeyecek olan budur. Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı ortaya atılan karanlık söylemler, milletin vicdanında yer bulmayacak; tersine, bu saldırılar Cumhurbaşkanımızın ve hükümetin ne denli güçlü bir halk desteğine sahip olduğunu bir kez daha perçinleyecektir.
Unutulmamalıdır ki, gerçek liderlik; zor zamanlarda devleti ve milleti için bedel ödeyenlerin omuzlarında yükselir. Bugün Sayın @RTErdogan ve Sayın @dbdevletbahceli ’nin çizdiği istikamet, sadece bir siyasi birliktelik değil, aynı zamanda milletin bekasına adanmış bir vizyondur. Kökleri kadim medeniyetimizin değerlerine istikbali Türkiye yüzyılı vizyonuna dayanan bir birliktelik.
Milletimizin ferasetiyle, kin ve intikam kokan her söylem boşa çıkacak; hiç şüphe olmasın ki; fitne kazanı bir kez daha kaynamadan soğuyacaktır.
Geçmiş Olsun İstanbul..
Bugün İstanbul bir kez daha hatırlattı bize ne kadar kırılgan olduğumuzu… Şehrin kalbinde hissedilen sarsıntı, sadece binaları değil, yüreklerimizi de titretti. Birkaç saniyelik bir deprem, milyonların yüreğini ağzına getirdi. Türkiye’nin dört bir yanında insanlar, sevdiklerine ulaşmaya çalıştı; sosyal medyada bir cümlelik iyi haberler umut oldu hepimize.
Deprem, bu toprakların gerçeği. Ama her seferinde aynı korkuyu, aynı kaygıyı yaşamak da bir başka gerçek. İstanbul gibi dev bir metropolde yaşanan her sarsıntı, sadece fiziksel bir uyarı değil; aynı zamanda bir sorumluluk çağrısı. Unutmak kolay, ihmal etmek daha kolay… Ama her titreşimde, unutulanlar kendini acı bir şekilde hatırlatıyor.
İnşallah bu kez ucuz atlatmışızdır. Can kaybı yoksa, büyük hasarlar oluşmadıysa en büyük tesellimiz bu olur. Ama bu yaşananlar bir uyarıdır, bir çağrıdır. Hazırlıklı olmak, önlem almak, hayat kurtarır. Umut ederim ki bu sarsıntı, depreme yönelik çalışmalara hız verdirir. Belediyelerin 1. Gündemi tamamen deprem olmalı, kentsel dönüşümler hızlanmalı. İstanbuldaki deprem Türkiyeyi korkunç sarsar.
İstanbul’a, Türkiye’ye büyük geçmiş olsun. Rabbim, milletimizi her türlü afetten korusun.
Deprem gibi hayati bir konuda sorumluluktan kaçmak, gerçekle yüzleşememek kimseye fayda sağlamaz.
Sayın Özgür Özel, “Deprem için çalışan biri vardı, onu da içeri attılar” diyor. Kusura bakmayın ama bu söylem artık komik bile değil.
İBB Başkanı bizzat “Bu dönüşümler 100 yılda bitmez” demedi mi? 6 yıldır İstanbul’da kentsel dönüşümde elle tutulur ne yapıldı?
Sosyal projeler önemlidir ama depreme hazırlık kreşle, lokantayla,süt dağıtmakla olmaz.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yıllardır dönüşüm için mücadele ediyor. Bir taraftan 9 ili yeniden inşa ediyor, diğer taraftan İstanbul için büyük projeler üzerinde çalışıyor. Gerçekleri görmezden gelip, trajikomik algı yaratmak siyaset de değil çözüm de değil.
Millet artık laf değil, iş istiyor. Gerçek sorumluluk, çözüm üretmektir.
@murat_kurum
#depremgerçeği
#algıkurnazlığı