Tayland’daki bu ağaç tüneli ilginç bir optik illüzyona sahip. Uzaktan bakıldığında aşırı karanlık görünüyor, ancak içine girince gözler ışık seviyesine doğal olarak uyum sağlıyor
Murat Bardakçı ; Atatürk, Çankaya Köşkünde ne yediyse içtiyse cebinden ödemiştir. Atatürk, sinemada yediği fıstığın parasını dahi maaşından öderdi. Hepsi devlet kayıtlarında belgeleriyle kayıtlıdır.
Bir yanda millete yük olmamak için tüm harcamalarını kendi maaşından yapan ,her kuruşunu kaydettiren Atatürk. Diğer yanda da Atatürk'e iftira atacağız diye yalana iftiraya bulanan sözde dindarlar...
İlber Ortaylı'nın şubat ayında kaleme aldığı yazısından bir kesit:
"Pazar gecesi fenalaştım. Hasta bakıcı Sevim Hanım, Dr. Şevval Kanlı, hemşirelerden Tuğba ve Çağla hepsi birden seferber oldular. Zaman makinesine binebilsem Gazi Paşa’ya telgraf çekeceğim: Paşam, dört Türk kadını, ihtiyar moruk profesörü kurtardılar. İnkılaplar hedefine varmıştır."
Sıkışık trafikte ilerlerken park halindeki bir aracın stop lambasına çarpan vatandaş, sonrasında başına gelenleri sosyal medyadan paylaşıp uyarılarda bulundu:
Sıkışık trafikte manevra yaparken park etmiş bir arabanın stok lambasını kırdım. Sahibi anlayışlı bir kadındı, olur böyle şeyler dedi, tutanak tuttuk sigorta bilgilerini verdim, anlaştık.
3 ay sonra bir icra zarfı geldi. Arabasından 7 gün mahrum kaldığı için icra yoluyla 10 BİN TL istiyordu. Uğraşmadan ödemeye karar verdim. 10 bin lira ile İcra Müdürlüğü'ne gittim. Masraf ve faizle 15 bin ödemem gerekiyormuş.
Para çekip geleyim dediğim görevli, "alacaklının haberi var mı, ödemeden önce onu bir ara istersen" dedi. Tutanaktaki numaradan kendisini aradım. Böyle bir şeyden haberi bile yoktu. Benim arabamın tamiri bir saat bile sürmedi ve bundan haberinin olmadığını söyledi.
Bir avukat vardı ama sadece sigorta parasını filan halledecekti dedi. Avukatı arayıp icrayı iptal ettireceğini söyledi. Ben de bu arada icrayı durdurmak için borcum yoktur ve yetkisiz icra dairesi diye dilekçe verdim. Dilekçe verince icra otomatik olarak duruyormuş.
Vatandaş UYAP'tan her gün takip ediyorum, kadın gerçekten borcum yoktur diye dilekçe vermiş ve icra böylece iptal olmuş. Sonradan öğrendim ki, araba sahibinin haberi olmadan bu şekilde icra başlatıyorlarmış.
Eğer ödemiş olsaydım doğrudan avukatın IBAN numarasına para yatacağı için alacaklı görünen insanların hiçbir zaman bundan haberi olmuyormuş, para onlara gitmiyormuş.
Atatürk, Kurtuluş Savaşının intihar olduğunu söyleyen ABD'li Gen.Harbord'a şöyle diyor:
“Biz emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.”
Bilge Kağan yasalarının birinci maddesi;
“Türk’ten köle olmaz..”dır.
Pastane sahibine küçük yalanlar söylüyorum. 38 yaşındayım. Balıkesir’de yaşıyorum. Sabah hep aynı saatte işe giderim. Kasayı eksik bırakmam, fişi atlamam, gramla oynadığım görülmemiştir. Ama yıllardır, çarşıya yakın bir fırının tezgâhında, kimsenin bilmediği bir düzen kurdum. Yakalasalar belki işten çıkarırlar
Umurumda mı
Değil
Çünkü bu hayatta insanı en çok açlık değil, utandırılarak yaşamak yoruyor
İşim basit
Simit dizerim
Poğaça dizerim
Peynirli açmaları dizerim
Kekleri keserim
Akşamüstü olunca “bayatlar” ayrılır
Ama bayat dediğim her şey gerçekten bayat değildir
Bazen “ücretsiz” derim
Bazen “beşte biri fiyat” yazarım
Bazen de sadece gözümle anlatırım
“Alabilirsin”
Görünmez olmak iyidir
Fırında çalışan kadınlar Balıkesir’de kimsenin dikkatini çekmez
Ama biz herkesi görürüz
Görürüm
Sabah pazardan dönerken filesi ve cebi hafif anneleri
Emekli maaşıyla hem çay içip hem simit düşünen amcaları
Asgari ücret ile çalışan yorgun babaları
Geliri olmayan ev hanımlarını
Yok gerek yok deyip vitrinden hızlıca uzaklaşan gençleri
Ve hep, o kızı hatırlarım
Kıştı
Balıkesir ayazı Ankara gibi sert değildir derler ama insanın içini sessiz sessiz üşütür
Kapıdan içeri girdi
Üzerinde ince bir mont vardı
Ayakkabılarının ucu ıslaktı
Eller cebindeydi ama cebinde bir şey yoktu belli
Yirmi yaşında bile değildi
Tezgâha yaklaştı
Kakaolu keklere baktı
Bir tanesinin üstü hafif çatlamıştı
Fiyatı gördü
Başını eğdi
Sağ olun dedi, dönmek üzereyken
Dayanamadım
Bu bayat, dedim
1 lira
Bir an durdu
Korktu önce
Gerçekten mi
Gerçek, dedim
Bugün çok çıktı
Keki aldı
Tezgâhın önünde yemedi
Poşete koydu
Sanki bir şeyi saklar gibi
Çıkarken arkasından seslendim, istersen iki tane al
Gözleri doldu
Ama ağlamadı
Çünkü yardım almıyordu
Bayat ürün alıyordu
İşte mesele buydu
O günden sonra başladı bu düzen
Emekli bir amcaya simitleri “dünkü” diye verdim
Çocuklu bir anneye pastayı “şekli bozuk” diyerek yarı fiyatına kestim
Okuldan çıkan bir gence, kapanıştayız, almazsan çöpe gider dedim
Bazen gerçekten çöpe gittiğini sandılar
Bazen anladılar ama Balıkesir insanı gibiydi;
fazla konuşmadılar
Kasayı bazen cebimden tamamladım
Bir gün, birinin beni izlediğini fark ettim
Saçları toplu, temiz giyimli bir kadındı
Bir anneye pastayı üçte bir fiyatına verdiğimi gördü
Eyvah, dedim içimden
Şimdi şikâyet edecek
Yanıma geldi .Göz kırptı. Sessizce kasanın yanına 500 lira bıraktı, bir sonraki bayatlar için dedi
Gitti
O günden sonra kimse konuşmadı. Ama herkes anladı
10 liralık simide 100 lira uzatan oldu
Para üstü kalsın, sizin ekmek bereketli, diyen oldu. Fırın kendi içinde başka bir düzen kurdu. Adı konmayan bir düzen: Onur ekonomisi
Geçen ay kapı açıldı. İçeri üniformalı genç bir kadın girdi. Sağlıkçıydı. Tezgâha yaklaştı.
Siz…dedi
Bana yıllar önce kek veren abla mısınız
Yutkundum
Bir sürü kek verdim, dedim
Muzipce gülümsedi
Hiç de bayat değildi, taptazeydi. Mis gibiydi
Ben onu yurda götürmüştüm, üç kişi paylaşmıştık. O gün ilk kez kimseye muhtaç hissetmemiştik
Cebinden küçük bir zarf çıkardı. Bugün ben çalışıyorum, dedi. Bir sonraki öğrenci için zarfı bıraktı, çıktı
Ben 38 yaşındayım
Belim ağrıyor
Sabahları erken kalkıyorum
Ama şunu çok iyi biliyorum
Bu ülkede insanı yoksulluk değil, yoksulun utandırılması çürütür
O yüzden yalan söylemeye devam edeceğim
Bayat
Şekli bozuk
Ücretsiz
Çünkü önemli olan kekin fiyatı değil
Onu alırken eğilen baştır
Bence patron, çaktırmadi ama o da anladı. Ne yapiyorsan devam et kızım bugünlerde bereket var, herhalde derdi. Nasıl olduğunu hiç bir zaman bilemedi. Veren elin daima bereketi artar…
50 bin kitabı olan Umberto Eco, ev kütüphaneleri hakkında şunları söylüyordu:
“Satın aldığınız tüm kitapları okumak zorunda olduğunuzu düşünmek ne kadar anlamsızsa, insanların hayatları boyunca okuyamayacakları kadar çok kitap almalarını eleştirmek de o kadar anlamsızdır. Bu, yeni çatal-bıçak, bardak, tornavida ya da matkap ucu almadan önce, daha önce aldıklarınızın hepsini kullanmanız gerektiğini söylemeye benzer.
Hayatta bazı şeyler vardır ki, yalnızca küçük bir kısmını kullanacak olsak bile, onlardan her zaman bol miktarda bulundurmamız gerekir.
Örneğin kitapları ilaç gibi düşünürsek, evde az sayıda kitap bulundurmaktansa çok sayıda kitap bulundurmanın daha iyi olduğunu anlarız. Kendinizi iyi hissetmek istediğinizde ‘ilaç dolabına’ gider ve bir kitap seçersiniz. Rastgele bir kitap değil, o an için doğru olan kitabı. İşte bu yüzden her zaman bir seçenek zenginliğine sahip olmalısınız.
Sadece bir kitap alan, onu okur ve sonra elden çıkarır. Kitaplara tüketim zihniyetini uygular; onları tüketilen bir ürün, sıradan bir mal olarak görür. Oysa kitapları sevenler bilir ki, bir kitap asla sıradan bir meta değildir.”