ÜÇ DİL
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun ...
Bedri Rahmi Eyüboğlu
( 1911 - 1975 )
Kant’a göre gerçeklik, zihinden bağımsız ve doğrudan kavranabilen bir veri yığını değil; öznenin kendi bilişsel yetileri aracılığıyla inşa ettiği fenomenal bir kurgudur. Dış dünyadan gelen ham duyumlar, ancak zihnin önsel formları ve kategorileri tarafından işlendiğinde bir anlam kazanabilir; bu durum, bilginin merkezine nesneyi değil, o nesneyi tasarlayan kurucu özneyi yerleştirir. Birey, evreni dışsal bir seyirci gibi pasif bir biçimde gözlemlemek yerine, onu kendi anlama yetisinin sınırları dahilinde yeniden üretir ve bu içsel mimari sayesinde dünyayı kavranabilir bir bütünlüğe kavuşturur. Hakikat arayışı, nesnelerin kendinde şeylerine ulaşma çabasından ziyade, bilincin kendi işleyiş prensiplerini ve dünyayı nasıl kurguladığını keşfetme sürecine dönüşür. Nihayetinde dışarıdaki karmaşanın rasyonel bir düzene bürünmesi, ancak öznenin kendi içsel evreninde kurduğu o devasa epistemolojik düzenleme ve yasama faaliyetiyle mümkün hale gelir.
after Darwin, it was hard to accept that animals and humans are cousins; after recent advances in biology, it is hard to accept that living beings and inanimate matter are of the same nature.” @NoemaMag aracılığıyla
BİLİNÇ: Beynin Ürünü mü, Bağlantıların -enformasyonun- matematiksel (fiziksel) sonucu mu?
“Bilinç nedir?” sorusu İnsanlık tarihinin en eski sorularındandır.
Düşüncelerimizi, duygularımızı ve “ben” dediğimiz deneyimi ortaya çıkaran şey gerçekten beynin kendisi midir? Yoksa beyin, daha derin bir sürecin yalnızca sahnesi midir?
Bugün nörobilim bize şunu söylüyor: Beyin, yaklaşık 86 milyar nöronun birbirine bağlandığı son derece karmaşık bir ağdır. Ancak son yıllarda giderek daha fazla araştırmacı şu soruyu sormaya başlamıştır: Bilinç, bu nöronların kendisinden mi doğar, yoksa aralarındaki bağlantıların örgütlenmesinden mi?
Bu soruya yanıt ararken, bilgi biliminde sıkça kullanılan bir model bize yeni bir kapı aralayabilir: DIKW modeli. Bu model, veriden bilgelik düzeyine uzanan bir dönüşümü anlatır: veri, enformasyon, bilgi ve bilgelik. Ancak bu model genellikle bir piramit olarak sunulur; sanki her şey aşağıdan yukarıya doğru lineer bir şekilde ilerliyormuş gibi.
Oysa yaşam lineer değildir. Yaşam, bir piramit değil; bir ağdır.
Veriden Bağlantıya
Klasik anlayışta veri, ham gerçekliktir. Ancak daha dikkatli bakıldığında veri, aslında henüz bağlanmamış bir potansiyeldir. Tek başına bir anlam taşımaz. Anlam, ancak veriler arasında bir ilişki kurulduğunda doğar. İşte bu noktada veri, enformasyona dönüşür.
Enformasyon ise yalnızca tekil bağlantılar değildir. Zaman içinde tekrar eden, güçlenen ve organize olan bağlantılar, daha üst bir yapıyı oluşturur: bilgi. Bilgi, aslında bağlantıların kalıcı hale gelmiş örüntüleridir.
Peki ya bilgelik?
Bilgelik, bu örüntülerin ötesine geçer. Hangi bağlantının kurulacağına, hangisinin sürdürüleceğine ve hangisinin terk edileceğine karar verebilme kapasitesidir. Yani bilgelik, bir üst katman değil; ağın davranışını yönlendiren bir düzenleme ilkesidir.
Bilinç: Ağın Kendini Görmesi
Bu noktada kritik bir sıçrama ortaya çıkar: Eğer bilgi, bağlantı örüntülerinden oluşuyorsa, bilinç nedir?
Yeni bir önerme şudur:
Bilinç, bağlantıların kendini fark etmesidir.
Başka bir deyişle bilinç, beynin içinde bulunan bir “şey” değil; beynin oluşturduğu ağın kendi durumunu temsil edebilme kapasitesidir. Bu nedenle bilinç:
•tek bir merkezde yer almaz
•belirli bir noktaya indirgenemez
•dağıtık bir süreçtir
Bu yaklaşım, beynin bir organ olmaktan çok bir dinamik bağlantı sistemi olduğunu vurgular. Nöronlar önemlidir, ancak asıl belirleyici olan şey, bu nöronlar arasındaki ilişkilerin mimarisidir.
“Ben” Bir Şey Değil, Bir Süreçtir
Bu perspektif, “benlik” kavramını da kökten değiştirir.
Geleneksel düşüncede “ben”, sabit bir öz olarak kabul edilir. Oysa bağlantısallık yaklaşımında:
Ben, sürekli yeniden kurulan bir ilişkiler örüntüsüdür.
Her deneyim, her ilişki, her öğrenme anı bu ağı değiştirir. Dolayısıyla “ben” dediğimiz şey, sahip olduğumuz bir varlık değil; içinde bulunduğumuz ilişkiler ağının o anki konfigürasyonudur.
Entropi ve Yaşam
Fizikte entropi, düzenin bozulması olarak tanımlanır. Geleneksel görüşe göre yaşam, entropiye karşı duran bir süreçtir. Ancak bağlantısallık perspektifi farklı bir yorum sunar:
Entropi, bağlantısız yapıları eler.
Yani yaşam, entropiye rağmen değil; bağlantı kurabildiği ölçüde varlığını sürdürebilir. Güçlü bağlantılar kuran sistemler kalıcı olur; zayıf olanlar çözülür.
Bu bakış açısı, yaşamı bir “direniş” değil; bir örgütlenme başarısı olarak yeniden tanımlar.
Yaşamdaşlık: Etik Bir Sonuç
Eğer bilinç ve yaşam bağlantısal ise, bu yalnızca bilimsel bir tespit değildir; aynı zamanda etik bir sonuç doğurur.
Çünkü bu durumda:
•birey, izole bir varlık değildir
•her insan, daha büyük bir ağın parçasıdır
Buradan şu sonuç çıkar:
Başkalarına zarar vermek, aslında içinde bulunduğumuz ağı zayıflatmaktır.
Bağlantıları güçlendirmek ise yaşamı güçlendirmektir.
Bu anlayış, “yaşamdaşlık” olarak adlandırılabilecek yeni bir kültürel çerçeve önerir: Birlikte var olma, birlikte anlam üretme ve birlikte güçlenme.
Happy International Women’s Day!
We’re celebrating women who have changed the world. Here are all of the amazing women who have received the #NobelPrize and their remarkable achievements at the time of the award.
Tell us about the women who inspire you the most – and why.
#InternationalWomensDay