"EŞİM ÖLÜME BİR ADIM UZAKLIKTA"
Metris'te tutuklu MS hastası KHK'lı Mehmet Gürler'in eşi Ayşen Gürler:
"Devlet büyüklerimizden Adli Tıp kararlarının uygulanmasını ve hasta tutsaklarla ilgili bir çözüm bulunmasını istiyorum."
#KHKlılarÇözümBekliyor
https://t.co/CVLURnz0Ex
Küresel Sumud Filosu'na hem de burnumuzun dibindeki bu müdahele kabul edilemez!
Terörist İsrail’in, Gazze’ye insani yardım taşıyan Sumud Filosu’na Girit açıklarında, uluslararası sularda askeri filoyla müdahale etmesi; açık bir korsanlık ve devlet terörüdür.
Soykırımcı olduğu tescil edilen haydut İsrail, bu cesareti islam dünyasının suskunluğundan ve dağınıklığından almaktadır.
İktidarı buradan açıkça uyarıyoruz: Akdeniz’in ortasında yaşanan bu hukuksuzluk karşısında kınama metinlerini, hamasi söylemleri ve etkisiz açıklamaları bırakın.
İsrail, yalnızca kararlı ve somut adımlardan anlar. Kınamakla yetinmeyin; diplomatik, ekonomik ve siyasi yaptırımları derhal devreye alın.
Yükleri aynı zamanda İnsanlığın ortak vicdanı olan Sumud Filosu’nun cesur ve onurlu gönüllülerini yürekten selamlıyoruz.
Yarın pankreas kanseri olduğu halde tahliye edilmeyen babamın Seneyi devriyesi 5 sene oldu ben hiç unutmadım. Ama insanlar çoktan unuttu sen bunu hak etmedin Nur içinde yat Aslan babam toprağına hasret kaldım gurbet ne zormuş mezarına diktiğim çiçeklerinle dertleşmeyi özledim
8 yaşında evinden ekmek almaya giderken katledilen İman el Hams’ı katleden bir devlettir. Bu vahşi devletin karşısında samimi bir direniş sergilemek lazım. İki yüzlü olmamak lazım arkadaşlar.
「Çin tarafından Tayvan birleştirilmesi yönünde propaganda yapan Tayvan'da yaşayan Çinli eş, Tayvan hükümeti tarafından zorla geri gönderildi.
Havalimanında 「Gitmek istemiyorum!」 diye bağırarak ağlayan Çinliye karşı,
Tayvanlı 「Çin harika değil miydi? Harika bir ülke olduğuna göre neden bu kadar ağlıyorsun? Ah! Bu, büyük anavatanına dönebildiği için sevinç gözyaşları olmalı😇 İyi oldu, bu kadar sevinçli ki bağırarak ağlıyor, diye alay etti
İmralı’ya gitmeyi bu kadar önemseyenlere sesleniyorum: Bu ülkede gerçekten gidilmesi, görüşülmesi ve yerlerine döndürülmesi gereken çok daha fazla kesim var.
Gazeteciler gazetelerine, harp okulu öğrencileri evlerine, KHK mağdurları işlerine, işçiler fabrikalarına dönmeli.
CEMAAT DAVALARI ÜZERİNE PSİKOLOJİK BİR TRACTATUS
Bu metin, bir hükmün değil
bir ruh halinin anatomisidir.
Bir davanın değil
bir psikolojik iklimin tahlilidir.
Zaman bazen silahlarla değil
isimlerle yaralar açar.
Ve bazen en büyük yıkım
insanın kendi hikayesinden sürgün edilmesidir.
Etiketleme ve belirsizlik altında insan zihninde işleyen süreçler...
Bu psikolojik tractatus 7 bölümden oluşmaktadır:
I. Ontik ve Ontolojik Aşınma
II. Travmanın Derinliği: Yaşayanların İçindeki Mezar
III. Tarihin Karanlık Eko'ları
IV. Sürgün: Yer Değil Varlık Kaybı
V. Hukuk ve Metafizik: Adaletin Çöküşü
VI. Çocuklar: Tarihin Sessiz Tanıkları
VII. Sonuç: İnsanın Yokluğuyla Yazılan Tarih
Bugün ilk bölümünü yazdım.
Sonrasını ne zaman yazarım meçhul ama ilk bölümü özetle arz etmek isterim.
I. ONTİK VE ONTOLOJİK AŞINMANIN PSİKOLOJİSİ: “İNSANIN ADI NASIL SİLİNİR?”
Bazı çağlar insanı cezalandırmaz onu iki cepheden aşındırır:
dışarıdan hayatını, içeriden varlığını.
İnsan önce hayattan düşer. (ontik),
sonra kendinden düşer. (ontolojik).
İlki görünür.
İkincisi sessizdir.
*****Önce ontik (varlıksal) olan başlar:
Ontik aşınma, insanın dış dünyadaki yerinin erimesidir.
İslam düşüncesinde bu, zahiri düzenin bozulması olarak okunabilir.
İş gider.
Statü çözülür.
İlişkiler çekilir.
Bu, görünen yıkımdır.
Birey hala kendini tanır.
Ama artık tanındığı yer kalmaz.
Bu aşama, yıkımın görünen yüzüdür.
Henüz insanın içi konuşmaya devam eder.
Ama asıl süreç henüz başlamamıştır.
*****Sonra ontolojik (varoluşsal) olan aşınma sızar:
İnsan kendini tanıyamaz.
Kendi masumiyetine bile yabancılaşır.
İç sesi, dış dünyanın ithamlarıyla kirlenir.
Ve böylece hayatın başına gelenler,
yavaşça insanın içine yerleşir.
Bir insanın “suçlu” ilan edilmesi yalnızca hukuki bir işlem değildir.
Bu, ontolojik bir yeniden adlandırmadır.
Artık o kişi:
Bir baba değil bir “tehdit”tir.
Bir öğretmen değil bir “suç unsuru”dur.
Bir çocuk değil bir “şüpheli soy”dur.
Damgalanma ("Fetö"); ismin karanlığa çevrildiği andır.
Kanadalı sosyolog Erving Goffman, damgayı “bozulmuş kimlik” olarak tanımlamıştı.
Ama burada damga bir sonuç değil bir başlangıçtır.
Bu dönüşüm, utilitarist düşüncenin temsilcisi Jeremy Bentham tarafından tasarlanan,
"tek bir gözlemcinin tüm mahkumları, mahkumlar gözlemlendiklerini bilmeden izlemesine" imkan tanıyan dairesel bir hapishane modeli olan "Panoptikon"un ötesindedir.
Zira burada mesele sadece gözetim değil,
varlığın semantik tasfiyesidir.
Bir insanın adı elinden alınırsa,
geriye yalnızca korku kalır.
Benim zamana bıraktığım izler...
Ve zamanın bende bıraktığı kanlı ve kalıcı lekeler...
Bunlar belli ama...
Bu travmatik metamorfozu anlamak ve anlatmak için, daha az anılan ama daha derin yaralara dokunan kimi düşünürlerin izini takip etmeliyim.
Jean Amery...
Kendisi Gestapo tarafından yakalanmış, işkence görmüş ve Auschwitz’e gönderilmiş bir yazardır; yani teorisini masa başında değil, kırılmış kemiklerinin hafızasında kurmuştur.
"Suç ve Kefaretin Ötesinde" adlı eserinde, işkencenin yalnızca bedeni değil, insanın dünyayla kurduğu varlıksal güveni parçaladığını anlatır.
Amery, işkencenin en ağır sonucunun acı değil, “dünyaya güvenin geri dönülmez biçimde yıkılması” olduğunu söyler.
Çok iyi bilirim bu yıkımı, yıkımın metafiziğini ve gömdüğü değerleri...
Ama ben değil yine de Jean anlatsın.
Jean Amery'ye göre insan, işkence anında yalnızca acı çekmez; aynı zamanda “başkalarıyla paylaştığı gerçeklik zeminini” kaybeder.
İşte burada isim silinmesi, tam da bu ontolojik yıkımın dilsel yani lisani versiyonudur:
insan artık yalnız değildir, yalnızlığa mahkumdur.
Bir başka yaralı dünya Viktor Klemperer...
Yahudi kökenli bir filolog olarak hayatta kalmış, fakat hayatını kurtaran şeyin tesadüfler zinciri olduğunu defalarca not etmiştir.
1947 tarihli "Üçüncü Reich'ın Dili" adlı çalışmasında;
Nazi Almanyası’nda dilin nasıl zehirlendiğini gün gün kaydeder.
Klemperer’e göre totaliter rejimler insanları önce öldürmez kelimeleri dönüştürür.
Çünkü dil değiştiğinde, düşünce fark edilmeden şekillenir.
“Fanatik”, “temizleme”, “unsur” gibi kelimelerin nasıl rutinleştiğini anlatırken, aslında şunu gösterir: bir insanı “insan” kategorisinden çıkarmak için önce onun adını başka bir şeyle değiştirmek gerekir.
Dil burada bir araç değil bir infaz mekanizmasıdır.
Kalabalıkların derhal kabulleneceği yeni bir sözlüğe yeni bir literatüre ihtiyaç duyarlar.
Ya da Ludwig Wittgenstein'ın dediği gibi "dilin tatile çıkması"na yani kelimeler anarşisine.
Egemen güç tarafından kurgulanan tasfiye planı istikametinde düşmanın, teröristin, hainin ve terör örgütünün tanımı yapılır ve derhal gereğine tevessül edilir.
Hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanlar kendilerini birden yeni bir sözlük ve yeni bir terminolojinin zehirli kelimelerine raptedilmiş olarak bulurlar.
Hiçbir şey yapmamışlar ama terörist ilan edilmişlerdir.
Fail değil münfaildirler.
Etkin değil edilgindirler.
Gençlik yıllarımın kaybolan solgun sayfalarında Gazali, el-Munkız mine’d-Dalal (Hakikatten Saptıran Şeylerden Kurtuluş) eserinde,
yaşadığı büyük epistemik krizi anlatmıştı:
dili tutulur, konuşamaz, öğretemez hale gelir.
Nizamiye Medresesi’nin en parlak en ünlü hocasıyken,
bir anda kendi bilgisinden şüphe eder.
Bu metinde Gazali şunu söyler:
İnsan bazen bilgiyi kaybetmez bilgiye olan güvenini kaybeder.
Bu, ontolojik aşınmanın en saf ifadesidir.
Çünkü burada kaybedilen şey dış dünya değil
hakikatle kurulan bağdır.
İslam felsefesinde İşrakiyye ekolünün mühim siması şeyh-ül ekber Muhyiddin İbn Arabi, Fususü’l-Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiyye’de;
insanın hakikatte “isimler” üzerinden var olduğunu anlatır.
Ona göre insan, kendine verilen isimlerle var olur.
Ama o isimler hakikatten koparılırsa,
insan kendi hakikatinden de kopar.
Bu bağlamda “isim erozyonu” sadece psikolojik değil metafizik bir kopuştur.
Ontik aşınma insanı toplumdan ayırır.
Ontolojik aşınma insanı kendinden ayırır.
İlki yaradır.
İkincisi yokluk.
Bir insanın elinden hayatı alınabilir.
Ama kendine olan bağını kaybettiğinde,
artık geri döneceği bir yer kalmaz.
Farabi’nin hayatı da bu tractatus'un bir yankısıdır:
Saraydan uzak, yalnız, müzikle ve düşünceyle yaşayan bir filozof.
Etkileyici bir ütopya ve mükemmel şehir kitabı olan Medinetü’l-Fadıla ve Kitabü’l-Akl’a bakıldığında;
Farabi'nin sisteminde insanın değeri, toplumun verdiği unvandan değil, aklın kendi dışındaki hazır ve kusursuz bir kütüphane olan ve tanrısal kökenli olduğu ifade edilen "faal akıl"la kurduğu bağdan gelir.
Bu bağ koparsa ne olur?
İnsan hala toplumda bir yer bulabilir
ama kendinde bir yer bulamaz.
Bu, ontolojik aşınmanın klasik bir ifadesidir:
statü kalır, hakikat kaybolur.
Endülüs'te felsefeyi felsefe yapan ve İbn Rüşd'ün hocası sayılan adamdır İbn Bacce...
Hapiste okuduğum Tedbirü’l-Mütevahhid (Yalnızın Yönetimi) adlı muhteşem eserinde,
bozulmuş bir toplumda bireyin nasıl var kalabileceğini tartışır.
Endülüs'te siyasi kaos ve entellektüel baskılar içinde yaşamış,
yalnızlık içinde düşünmüş ve sonunda zehirlenerek öldürülmüş bir filozoftur.
Onun çözümü şudur:
Eğer toplum hakikati tanımıyorsa,
insan kendi iç düzenini kurmalıdır.
Ama burada kritik bir risk vardır:
Eğer birey bu iç düzeni de kaybederse,
artık hiçbir yere ait değildir.
Bu, sosyal ölümden daha ağırdır: İçsel-manevi sürgün.
Farabi der ki: insan aklıyla yükselir.
İbn Sina der ki: insan kendini bilerek vardır.
İbn Bacce der ki: insan yalnız da olsa hakikatte kalabilir.
Nasıreddin Tusi der ki: insan dengede kaldıkça insandır.
Ama bu dört çizgi aynı yerde kırılır:
İnsan kendine olan bağını kaybettiğinde.
*************
Psikolojik nazarla Cemaat davalarına dair yaşanan bu trajik süreci anlamak için klasik travma dili yetersiz kalır.
Daha özgün bir terminoloji gerekir.
Benim dramatik ve kavramsal eksenim şöyledir:
1. İsim Erozyonu Sendromu
(Nominal Attrition)
Bireyin, kendisine yöneltilen yeni tanımlamalar karşısında kendi kimliğini içsel olarak savunamaz hale gelmesi.
--Kendi geçmişine yabancılaşma
--“Ben gerçekten kimim?” sorusunun obsesif tekrarı
--Kendi masumiyetine bile mesafe koyma
Bu noktada insan, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışmaz artık suçsuz olup olmadığını hissetmemeye başlar.
2. Algısal Kuşatma Efekti
(Perceptual Siege Effect)
Bireyin, sadece devlet ya da kurumlar tarafından değil, toplumsal bakış tarafından da sürekli izleniyor hissine kapılması.
Bu durum:
Sosyal ortamlardan çekilme,
Her bakışı “şüphe” olarak okuma,
Gündelik davranışları bile kontrol etme gibi psişik tavırlar üretir.
İnsan burada yalnız değildir,
sürekli görülüyormuş gibi yalnızdır.
3. Ahlaki Yorgunluk Çöküşü
(Moral Fatigue Collapse)
Sürekli kendini savunma zorunluluğu,
zamanla bireyin etik direncini tüketir.
Başlangıçta:
“Ben masumum”
Sonra:
“Bunu anlatmalıyım”
En sonunda:
“Anlatmanın bir anlamı yok”
Bu, bir yenilgi değil anlamın tükenişidir.
Şuursuz kalabalıklar karşısında derin bir yorgunluktur.
4. İçsel Tanıklık Parçalanması
(Fragmented Self-Witnessing)
İnsan normalde kendi hayatının tanığıdır.
Ama bu süreçte birey, kendine dışarıdan bakmaya başlar.
Kendi hayatını bir başkasının hikayesi gibi izler.
Kendi duygularına bile güvenemez.
“Ben bunu gerçekten yaşadım mı?” hissi oluşur.
Bu, dissosiasyonun (bilinç-hafıza-kimlik ve cevre algısında ayrışma-çözülme) ötesinde bir şeydir:
benliğin bir mahkeme salonuna dönüşmesi.
5. Gecikmiş Varoluş Sendromu
(Deferred Existence Syndrome)
Birey, hayatını “şimdi”de yaşamaz
hep bir “temize çıkma” anına erteler.
“Bir gün her şey ortaya çıkacak”
“Bir gün anlaşılacağım”
Bu umut, başlangıçta koruyucudur.
Ama uzadıkça zehirlenir.
Çünkü hayat beklenirken yaşanmaz.
Ve insan fark etmeden şimdiki zamanı kaybeder.
6. Susturulmuş Kimlik Refleksi
(Muted Identity Reflex)
Birey, kimliğini saklama refleksi geliştirir.
Meslek gizlenir.
Geçmiş silinir.
İllegal olmasa da bağlantılar ve dostluklar inkar edilir.
Zamanla bu bir savunma değil, bir alışkanlık olur.
Ve insan bir gün şunu fark eder:
Artık sadece başkalarına değil
kendine de gerçeği söylememektedir.
Kimileri bunlar beni tanımlamıyor diyebilir.
Ama tanımlanan vakaların çokluğunun bizzat şahidiyim.
Bu süreçte yaşanan şey:
Ne sadece travmadır
Ne sadece kara bir mühürle damgalanma.
Daha derin bir şeydir bu: Ontolojik Aşınma
Yani insanın:
Adı aşınır.
Kimliği aşınır.
Hafızası aşınır.
Ve en sonunda kendine olan inancı bile aşınır.
Belki de bir insanı yok etmenin en ince yolu,
onu başkalarının gözünde suçlu ilan etmek değil onu kendi gözünde belirsiz hale getirmektir.
Çünkü insan belirsizlikle yaşayamaz.
Bu süreçte insan:
Adını kaybeder: isim erozyonu
Bakışlardan kaçamaz: algısal kuşatma
Kendini anlatmaktan yorulur: ahlaki çöküş
Kendi hayatına yabancılaşır: içsel parçalanma
Yaşamı erteler: gecikmiş varoluş
Ve sonunda susar: kimlik refleksinin sönmesi
Bu, tek tek travmalar değil bir varlık çözülmesidir.
İnsan önce toplumdan çıkarılır.
Sonra kendinden.
Ve bu iki süreç arasındaki fark şudur:
İlkinde insan yalnız kalır.
İkincisinde insan kendisiz kalır.
Bir insanı yok etmek için
onu öldürmek gerekmez.
Onu kendi gözünde belirsiz hale getirmek yeterlidir.
Çünkü insan suçla yaşayabilir ama kendine yabancılaştığında, artık hiçbir yerde yaşayamaz.
İnsan bazen bir anda yıkılmaz.
Yavaşça silinir.
Önce hayatından bir şey eksilir
bir kapı kapanır, bir ses kesilir, bir isim çağrılmaz olur.
Buna dünya deriz.
Sonra, daha derinde bir şey olur:
İnsan kendi adını duyduğunda
artık kendine dönemez.
Ontik olan,
insanı hayattan çıkarır.
Ontolojik olan,
hayatı insanın içinden çıkarır.
Ve meçhul bir ronpuanda,
ikisi birbirine karışır:
İnsan artık ne dışarıdadır
ne içeride.
Ve en sonunda:
İnsan kendine bakar.
Ama gördüğü şey,
kendisinden biraz eksiktir.
Bir ses kaybolmuştur.
Bir bağ kopmuştur.
Bir iç tanıklık susmuştur.
Psikolojik Ölüm ve Sosyal Ölüm...
Israel vuelve a violar la legalidad internacional al asaltar una flotilla civil en aguas que no le pertenecen.
Nuestro Gobierno está haciendo todo lo necesario para proteger y asistir a los españoles retenidos.
Pero con eso no basta. La UE tiene que suspender el acuerdo de asociación YA y exigir a Netanyahu que cumpla la ley de nuestros mares.
80 dolar olan ikamet harcı 650 dolara çıkarıldı. Bu sadece bir zam değil. Bu, aile olmanın önüne konulan bir duvardır!
Aynı evde eşinle yaşamak bir ayrıcalık mı oldu?
Aile kurmak artık bir lüks mü? @tcailesosyal
Rezil olmanın şöhret getirdiği bir çağda
haysiyet kariyer engelidir.
Kalabalıklar artık erdemi değil, teşhiri izliyor;
haysiyet ise,
bu çağda görünmez olmayı seçen bir aristokrat.
Bu Çinli eleman bana çok küfretmiş. Zamanımın yaklaştığını iddia ederek tehdit etmiş.
Ben bu çinliye saygı duyuyorum.
Çünkü, gidip sosyal medyada boş video kaydırmıyor.
Kendi vatanı Çin Cumhuriyeti’nin çıkarı için bana saydırıyor.
Birçok Uygur, birçok Türk, birçok Müslüman hak davasını savunmazken, bu Çinliler bâtıl da olsa kendi davalarına sahip çıkıyor.
Keşke en az bunlar kadar davamıza sahip çıkabilsek, bugün kaderimiz esaret değil, nusret olacaktı.
Ben davama sahip çıkmayan dostlarıma değil, davasına sahip çıkan düşmanlarıma saygı duyarım.
Ona ALLAH’ın selamını gönderdim. Vatanı için yaptığı mücadeleyi takdir ettim. Ve ölmeden bir kere Kuran okumasını tavsiye ettim.
Tavsiyemi kabul eder mi bilmem, fakat düşmanıma Kuran tavsiye etmek, şeytanın çok canını sıkar, eminim 😇
Görüntülerdeki kişi; 2011 yılında Dera’da Siyasi Güvenlik Şefi olduğu dönemde, Esad karşıtı gösterilere katılan bir grup çocuğu gözaltına aldırıp onlara işkence yaptırmakla suçlanan Atıf Necib. Şimdi yargılanıyor.
Şu kural hiç değişmez: Diktatörler gider, fatura piyonlara kalır! Ve asla unutulmamalıdır ki; işkence ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı yoktur!
Üniversite eğitimi şart mı konusunda yıllardır çok videolarım oldu.
Kusur bendeydi aslında, insanlara iyi anlatamadım.
Aslında konu araç değil, amaç olmalı.
Araç, üniversitedir, okuldur, çıraklıktır. Asıl amaç ise bilgi, birikim ve tecrübedir.
Yazık, gençler hayatının en verimli, en güzel yıllarını veriyor, çok masraf ediyor; 4 sene sonra diplomasını alıp, bir şapka fırlatma töreninden sonra McDonald’s’ta iş sırasında bekliyor.
Kuran-ı Kerim’deki bu ayet bana psikolojik bir yük oldu. Aynı zamanda da bir deniz feneri.
Ey iman edenler, yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
Yapmadığınız şeyleri söylemeniz, ALLAH katında büyük bir nefretle karşılanır.
Bence bu eğitim konusunda da geçerli. Hocalara bakmak lazım, kaç tanesi öğrettiği işi yapıyor?
MBA için 50 bin dolar çakan hoca bir şirket işletiyor mu?
Üniversitede bilgisayar mühendisliği okutan hoca bir satır kod yazmış mı?
Eğer hocalar basketbol hakkında tüm kitapları ezbere konuşup, sizi NBA oyuncusu yapmak isterse, sizce burada bir sorun yok mu?
Bembeyaz, yumuşacık parmaklarıyla kalem tutarak sınıfta yıllarını geçiren bir çocukla, elinde matkap ile araba tamir ederek yıllarını geçiren çocuğun ekonomik farkını görmeye başlamışsınızdır umarım.
Derken, geldi yapay zekâ. Eskiden bilmenin ayrıcalığı vardı. Bilgi erişilmezdi.
Artık Harvard hocalarının konuşması bile insanları tatmin etmiyor.
Bilginin maliyeti neredeyse sıfıra indi. Madem bilgi bedava, değer bilgide değil, bilgiyi uygulamaktan geçer.
%80 oranında uygulama olmayan üniversitelere para ödemeyin.
Ha gençler, diyelim ki %100 burslu kazandınız, gidin, üniversite hayatı güzeldir, kaçırmayın.
Ama asla ve asla, yıllarınızı heba etmeyin. Araçlara takmayın. Amaçlara takıntılı olun.
Bilgi edinin, uygulayın, tecrübe edinin. İşinizin ve nişinizin ustası olun.
40 sene önce diploması onlara hayatlarını kazandıran dayılar, amcalar sizi üniversitelere zorlayacak;
Onlara saygı gösterin, fakat unutmayın, onlar 40 sene önceki gözlük ve context’leriyle bugünkü dünyayı yorumluyorlar.
Daha yapay zekânın başındayız.
Daha bunlar başlangıç.
Birçok üniversiteli genç, mağdur olduklarını çok genç anlayacaklar.
En azından bunu okuyanlar, hop diye bu görüşlerimin üzerine atlamadan, tüm görüşleri radikal bir hoşgörü içerisinde değerlendirmesi gerekiyor.
Oğlum 18 yaşında, üniversiteye göndermiyorum.
Yaklaşık üç senedir bana çalışıyor.
Şu an bu yaşta piyasaya çıksa, ABD’de üniversite bitirenlerin %90’ının kazanamayacağı işlerden ve şirketlerden iş teklifi alabileceğinden şüphem yok.
Çünkü biz bir parça kâğıda takmadık. Taktığımız şey bilgi, birikim, uygulama ve tecrübedir.