"Türk esnaf Almanya'yı terk etmeyi düşünüyor"
Almanya'da yaşayan Türkiye kökenliler de aşırı sağcı parti AfD'nin yükselişinden tedirgin
Burak Ünveren ve Sinem Özdemir'in haberi
https://t.co/d5vEof4z4E
Hüda Par Kadın Kolları:
"Afganistan'da olduğu gibi bir şeriat modeli Türkiye'ye çağ atlatacaktır. Gerici ve çağdışı Kemalist rejimin fikirlerinin bu ülkeye hiçbir faydası olmamıştır."
İstanbul'da bazı vatandaşlar, sabah trafiğine yakalanmamak için gece 04.00'ten itibaren yola çıkıp araçlarını iş yerlerine yakın noktalara park ederek mesai saatine kadar arabada uyumaya başladı.
⚜️ Niccolò Machiavelli'ye göre, hükümdar için sevilmek mi yoksa korkulmak mı daha makbuldür?
"Kişi iki özelliğe birden sahip olmayı arzular ancak bu iki özelliği tek bir bünyede barındırmanın zorluğundan ötürü birini seçmek gerekirse, sevilecek biri olmaktansa korkulacak biri olmak yeğdir.
İnsanlar nankör, kaypak, içten pazarlıklı, riyakâr, korkak ve çıkarcıdırlar. İyilik yaptığın sürece yanından ayrılmazlar; gerekmediğinde sana kanlarını, canlarını, mallarını, mülklerini dahası evlatlarını bağışlarlar. Oysa gerektiğinde hepsi arkasını döner. Her şeyini insanların sözlerine bağlayan ve başka hiçbir hazırlığı olmayan hükümdar batar. Ruh soyluluğu ve büyüklüğüyle değil de para ile elde edilen dostluklar, satın alınmış dostluklardır, gereksinim duyulduğunda kullanılamazlar.
İnsanlar korkulan bir hükümdardan çok, sevilen bir hükümdara daha kolay zarar verirler; çünkü sevgi bir zorunluluk bağıdır ve insanlar doğaları gereği çıkarları söz konusu olduğunda o bağı koparır atarlar; oysa korku bağı insanın hiç aklından çıkaramadığı ceza ve
cezalandırılma kaygılarıyla örülmüştür.
Bununla birlikte bir hükümdar korkuyu öyle bir biçimde sağlamalıdır ki kendisine sevgili duyulmasa da nefret edilen biri de olmamalıdır çünkü nefret uyandırmadan da korkulan birisi olunabilir..."
-Hükümdar, Niccolò Machiavelli s. 64
26 Ağustos 1922 Atatürk'ün hayatındaki en zor gündü. Çünkü bir milletin yükü onun omuzlarına binmişti. Kaybetmesi halinde yaşamamaya karar vermişti. Fakat ilmek ilmek işlediği strateji göz kamaştırıcı bir zafere dönüştü...
İşte, Büyük Taarruz'un nefes kesen stratejisi...
Erdoğan, "Müslümanlık üst kimliğimizdir" demiş.
Bu doğru değil!
LAİK Türkiye Cumhuriyeti'nin 1924 Anayasası'ndan bugüne bütün anayasalarına göre din ve etnik köken ayrımı yapılmadan eşit hukuka sahip yurttaşların ulusal kimliği, üst kimliği "TÜRK MİLLETİ"DİR.
📌Müslümanlığı "üst kimlik" haline getirmek DİNİ SİYASALLAŞTIRMAK demektir.
📌Müslümanlığı "üst kimlik" haline getirmek laikliğe, ulus devlete aykırıdır. Müslümanlığın veya başka bir dinin üst kimlik haline getirildiği yerde artık LAİK ULUS DEVLETTEN söz edilemez.
📌Müslümanlığı "üst kimlik" haline getirmeye kalkmak laik hukuk sisteminin paramparça olması, dinlere göre hukukun gündeme gelmesi ve HUKUK BİRLİĞİNİN yok olması demek. Bunun uzun vadede Türkiye'yi götüreceği yer Osmanlı'daki kapitülasyon hukukudur. Bu da toplumsal eşitliğin ortadan kalkması ve devletin bağımlı hale gelmesi demektir.
21.yüzyılda dinsel hukukun benimsenmesi Laik Cumhuriyetin ve kazanımlarının yerle bir olması demektir; akılcı düşüncenin, düşünce özgürlüğünün, kadın haklarının, bilimin, sanatın, uygar yaşamın her türlü saldırıya açık hale gelmesi demektir.
📌Yukarıdaki nedenlerle Müslümanlığı "üst kimlik" haline getirmeye kalkmak ANAYASAYA AYKIRIDIR.
📌Müslümanlığı "üst kimlik" haline getirmek Türkiye'yi birleştirmez, ayrıştırır. Çünkü devletin tanımladığı biçimiyle Müslümanlığı benimsemeyen, başka dine inanan veya inanmayan insanların kimliksizleştirilmesi söz konusudur.
📌Müslümanlığı "üst kimlik' haline getirmek ümmetçi bir yaklaşımdır. Ümmetçilik, 20.yüzyılın başında iflas etmiş, bu iflas sırasında en büyük acıları Türkler yaşamıştır.
Gerçek şu ki, 21.yüzyılda bugün siyasal İslamcı AKP iktidarı ve ortakları, Atatürk'ün kurduğu LAİK CUMHURİYETİ, TÜRK ULUS DEVLETİNİ, ümmetçi hayallerle yeniden biçimlendirmek istiyor.
Anayasa deşikliği ısrarının temel nedeni de burada gizlidir; hedef laik Cumhuriyet'tir, hedef Türk ulus devletidir. Hedef ulusal kimliğimiz olan TÜRK MİLLETİ kavramıdır.
Hiçbir siyasi partinin ulusal kimliğimizi değiştirme hakkı ve yetkisi yoktur.
Atatürk'ün, Vatandaş İçin Medeni Bilgilerdeki millet tanımıyla bitirelim:
"Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir."
Kurtuluş Savaşı’nda görev yapan Yüzbaşı Habib’in günlüğü, atık kâğıtlar arasında bulundu.
11 Mart 1922 tarihli notunda Atatürk ile cephede karşılaşmasını şu satırlarla kaleme aldı:
Fırka tecemmu etti. Herkes Büyük Kumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini bekliyordu...
Müşir üniformasını giyinmiş büyük ve kahraman kumandan nihayet önümden geçiyordu. Kalbimin en har ve samimi haliyle selamladım.
Yemin ederim ki kalbim şimdiye kadar böyle tatlı bir surette çarpmamıştı.
Halaskar Kumandan-ı Azamın geçtiği esnadaki saadeti hiç unutmayacağım. Cenab-ı Hak tuttuğu yolu muzafferiyete isal buyursun, amin.
İzmir'de 23 bin işçinin çıktığı grev 3. gününde de devam etti.
Teklif edilen en düşük ücret: 65.000 TL, Temmuz zammı ile 71.500 TL
Talep edilen en düşük ücret: 82.000 TL
"Ya İstiklal Ya Ölüm"
1919 koşullarında herkes kendince bir kurtuluş yolu arıyordu. O koşullarda "düşünülen kurtuluş yollarını” Mustafa Kemal (Atatürk), Nutuk’ta şöyle sıralıyor:
1. İngiltere koruması istemek
2. Amerikan koruması istemek
3. Bölgesel kurtuluş yolları aramak.
Ancak Atatürk, bu kurtuluş yollarından hiçbirini doğru bulmuyor. O, milli kurtuluş yolunu seçiyor.
Atatürk’ün Nutuk’taki ifadeleriyle:
“Efendiler, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o günlerde Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkeleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşmaktan başka bir şey değildi. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamını yitirmiş birtakım anlamsız sözlerdi.”
Atatürk, gerçekçi bir bakışla Osmanlı Devleti’nin artık çöktüğünü görebiliyor, bu durumda kendi “sağlam ve gerçek kararını” şöyle açıklıyordu:
"Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millet egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak. İşte daha İstanbul’da düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur. Bu kararın dayandığı en sağlam mantık şu idi: Temel ilke Türk milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. (...) Oysa Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse, ya istiklal ya ölüm!İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır.”
Zekası yetmeyenler için açıklayalım o halde:
Kimsenin barıştan korktuğu yok. Barış diye kakalanan şeyin, Erdoğan'ın koltuğunu kurtarma planı olduğunu anlamamak için gerçekten yetersiz zeka gerek. Bu çoklu plan götümüze girdiğinde anlarsınız neyden korkulması gerektiğini.
Ben kürekle umut gömmem.
Ama siz umut diye millete her seferinde mezar kazdınız.
Siz “barış” dediniz, çocuklar dağa kaçırıldı.
Siz “demokrasi” dediniz, hendekler kazıldı, şehirler yakıldı.
Siz “çözüm” dediniz, terör örgütü şehir şehir silah yığdı.
Şimdi utanmadan IRA diyorsun, ETA diyorsun…
Peki IRA’nın temsilcisi İngiltere Meclisi’nde grup kurabildi mi?
ETA’nın sözcüleri kamu yayınında miting yapabildi mi?
Devlet dediğin diplomasi yürütür, evet… Ama halkına yalan söyleyerek değil!
Ben “barış”ı istismar eden akla güvenmem.
Ben “devlet aklı” diyerek terörü meşrulaştıranlara karşı ses çıkarırım.
Ve unutma:
Gerçek yurtsever, barış geldiğinde susan değil,
Terörün gölgesinde barış tiyatrosu kuranlara karşı susmayan kişidir.
Barış; silahın tümden gömüldüğü, terörün isim değiştirerek değil tamamen yok olduğu gün gelir.
Kim terörün gerçek yüzüne dikkat çekse, kim gizli pazarlıkları sorgulasa; hemen “barış karşıtı”, “savaş çığırtkanı”, hatta “faşist” ilan ediliyor.
Barış istemekle, terörle pazarlığa karşı çıkmak aynı şey değildir.
Ve asıl tehlike; eleştiren herkesi susturmak isteyen bu baskıcı, tek sesli anlayıştır.
Haddinizi bilin artık.
Düşüncenizi savunmanız, fikrinizi açıklamanız en doğal hakkınız.
Ama bunu ona buna saldırarak, hedef göstererek yapamazsınız.
Siz fikrinizi söylüyorsunuz da biz susunca mı demokrasi oluyor?
Eleştiriye tahammül edemeyen, her itirazı düşman belleyen bir zihniyetin “barış”tan söz etmesi zaten başlı başına çelişkidir.
İşinize bakın lütfen
İktidar yanlısı-muhalif medya organlarına tek elden verilen açıklamalarda bile vaziyet görülüyor. Terör örgütünün açık açık yazdığı şarta kimse yer vermemiş. Bu hükümetin vatandaşı manipüle edip kandırarak kendi iktidarını sürdürmekten başka hiçbir niyet ve isteği yok.