Full Claude Course
Master Claude to automate repetitive tasks, build apps without coding, create real portfolio projects, and become more valuable at work.
PIRLANTA İKLİMİNDE SEYAHAT-151
✍️Bid’atın mahiyeti ve çerçevesi
➖Sahabenin Bid’at Karşısındaki Temkinli Tutumu
➖İbadetler ve Bid’at
➖Temel Disiplinlere Uygunluk
✍️Bid’atın iyisi kötüsü olur mu?
➖Bid’atları İşleyenin Durumu
➖Bid’atları Ortaya Çıkaran Sebepler
✍️Bid’at-ı Hasene Tabiri
✍️Hz. Ömer’in (ra) Bid’atlere Karşı Tavrı
BİD’ATIN MAHİYETİ VE ÇERÇEVESİ
°Önsöz°
Din, hem dünya hayatımızı düzenlemek, hem de bize ahiretimizi kazandırmak üzere Allah tarafından konulmuş, emirler ve yasaklardan meydana gelen ilâhî bir kurumdur. Onun, değişen hayat şartlarına uyum sağlayabilmemizi mümkün kılan geniş bir serbest alanı vardır. Bunlar dışında, kesinlik ifade eden hükümleri değiştirilemeyeceği gibi, ibadetlerin formatında da hiçbir değişiklik yapılamaz. Yapılırsa buna bid’at denir ve bid’at yasaklanmıştır:
°°°°°
Bid’at, Sahib-i Şeriat tarafından din tamamlandıktan sonra din adına yeni hükümler icat etme, dine yeni ilavelerde bulunma veya şer’î delillere muhalif şekilde tavır ve davranışlar ortaya koyma demektir. Mesela Efendimiz (s.a.v), “Benim namazıma bakın, siz de namazlarınızı aynen benim kıldığım gibi kılın.” (Buhârî, ezan 18) buyurmuş ve namaza dair bütün şart ve rükünleri detaylı bir şekilde ümmetine talim etmiştir. Artık bundan sonra namaza yapılacak her ilave, her değişiklik “bid’at”tır.
Aynı şekilde, Kur’ân ve Sünnet’in nasıl oruç tutulacağını tafsilatlı bir şekilde izah etmesine rağmen bu konuda bir kısım değişikliklere gidilmesi, mesela orucun vakitleriyle oynanması veya başka din mensupları gibi yenilecek şeyleri kısıtlamak suretiyle oruç tutulması bid’ate örnek olarak gösterilebilir. Allah Resûlü (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed’in (s.a.v) yoludur, Sünnet’idir. İşlerin en şerlisi, Sünnet’e muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır (bid’at). Her bid’at de dalâlettir.” (Müslim, cuma 43) Görüldüğü üzere bid’at çıkaran bir insan, dinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmış demektir.
Sahabenin Bid’at Karşısındaki Temkinli Tutumu
°Önsöz°
Milletlerin ve toplumların kendilerine ait bir takım gelenekleri, örf ve adetleri vardır. Bunları bir anda ortadan kaldırmak mümkün olmaz. Yeni bir din kabul edilmiş olsa bile bunlar ona da bulaşabilir. Veyahut, Allah’a daha çok ibadet etme, Ona daha fazla yakınlaşma mülahazalarıyla insanlar dine bir takım eklemeler yapmış olabilirler. Her ne sebeple olursa olsun, ibadet ve zikirlerde sonradan ortaya çıkan bir takım değişiklikler ve eklemeler için; “asılları dinde varsa bid’at değildir” diyor Üstad. Bunu HE şöyle açıklıyor:
°°°°°
Sahabe-i kiram efendilerimiz bid’atlere karşı olabildiğince hassas davranmışlardır. Mesela bir seferinde Abdullah İbn Ömer (ra) namaz kılmak için mescide girdiğinde müezzinin kametten sonra insanları namaza çağırmak için gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere, “Haydin, bu bid’atçının yanından uzaklaşalım.” demiştir. (Tirmizî, salat 31) Esasında böyle bir şeyi mahzurlu görmek, hele onun dalalet olduğunu söylemek hiç kolay değildir. Fakat onlar dinden olmayan bir şeyin dine karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır. Çünkü onlar, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını, kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah’ın rızasına ulaşılabileceğine, bunların dışında başka bir şeye ihtiyaç olmadığına inanıyorlardı. Bir de onlar dinin ilk halkasını teşkil ediyorlardı. İlk halkanın bu konuda azami derecede hassas durması gerekiyordu ki sonraki asırlara din orijinaliyle intikal edebilsin.
Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı yol, Kur’ân’la veya fiilî, kavlî ve takrirî sünnetle sabit olan hükümlerin dışına çıkmamak; elden geldiğince onların içine, Sünnet’te varit olmayan ameller sokmamaktır. Bir yerde oturup bin İhlâs, şu kadar Fatiha okuyabilirsiniz, istediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah’ı tesbih ve takdiste bulunabilirsiniz. Kur’ân okuma, dua etme, Allah’ı zikretme gibi ameller ibadet ü taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız. Fakat kafanıza göre namazın secdesi, rükûu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız. Onlar için Sünnet’te bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sûreler tayin eder ve daima bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bid’at çıkarmış olursunuz.
İbadetler ve Bid’at
°Önsöz°
Bid’atlar, sadece ibadetin veya dine ait bir sembolün yapılış şeklini değil, dilini değiştirmek suretiyle de ortaya çıkar ve bu bid’at, onu tamamen ibadet olmaktan çıkarır. Bunun en hazin örneği Türkiyede, 1932’den 1950 yılına kadar devam eden Türkçe ezan! uygulamasıdır.. Bir başka örnek üzerinden bu konuda şunları söylüyor HE:
°°°°°
İbadet ü taatlerde dinin özüne ve ruhuna aykırı davranmamaya kati surette dikkat edilmelidir. Bid’at, sadece dine yeni bir şeyler dâhil etme değildir; var olan ibadetleri değiştirme ve farklı kalıplara sokma da bid’at sayılır. Mesela âlimler, “Allahuekber” ile başlayıp “lâilâhe illallah” ile biten ezan lafızlarının, onun rüknü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ezan, iki farklı sahabenin aynı rüyayı görmesi, rüyalarında kendilerine ezanın talim edilmesi ve Allah Resûlü’nün de (s.a.v) bunu tahsin ve tasdik etmesiyle teşri kılınmıştır. Artık bu hükmün değiştirilmesi söz konusu olamaz. Bu demektir ki; ezanın lafızları değiştirildiği takdirde ezan, ezan olmaktan çıkar. Arapça ezan lafızları yerine tercümeleri kullanılamaz. “Tanrı uludur, Tanrı uludur, bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak…” diyerek ezan okunamaz. Aksi takdirde bid’at çıkarılmış, dinî bir hüküm değiştirilmiş olur. Bir insan bu lafızları elli defa tekrar etse dahi bir kere ezan okumuş olmaz. Bildiğim kadarıyla, Efendimiz (s.a.v) döneminden günümüze kadar, bir dönem ülkemizde olanın dışında, dünyanın hiçbir yerinde ezanın erkânına dokunulmamıştır.
Bir dönemde namazların bile Kur’ân-ı Kerim’in tercümesiyle kılınması teklif edilmiş; fakat ulemanın buna karşı çıkmasıyla uygulama rafa kaldırılmış, hayata geçirilememiştir. Geçirilseydi, çok daha büyük bir bid’at işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu. Bazıları bu konuda Ebû Hanife’nin fetvasına sarılır. Ne var ki onun fetvası, yeni Müslüman olduğundan ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha’nın Farsça veya başka bir dil ile okunabilmesine münhasırdır. Kaldı ki diğer fukahâ-yı izam Ebû Hanife’nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir. Hatta onun bu yöndeki fetvası, Hanefi mezhebi içinde bile amele esas olmamıştır. (es-Serahsî, el-Mebsût 1/37; Ekmeleddin el-Babertî, el-İnâye şerhu’l-Hidâye 1/286) Sadece Fatiha sûresi için verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek, namazdaki kıraatin başka dillerde yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.
Bediüzzaman Hz, “Ehl-i keşiften rivayeten Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağı haber verildiği hâlde zuhur etmedi. Böyle ehl-i vilayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar?” şeklinde bir soruya şöyle cevap verir: “Maalesef camilere Ramazan-ı Şerif’te bid’atler girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.” (Lem’alar (16.Lem’a).) Hz. Pîr, bid’atin ne olduğunu açıklamıyor. Çünkü o gün itibarıyla bunu söylemek suçtu. Burada onun bid’atle kastettiği, camilere Türkçe ezan ve kâmetin girmesidir. Bundan dolayı ilâhî teveccüh kesintiye uğramıştır. Bu tespit, Sahib-i Şeriat’ın ortaya koyduğu disiplinlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: “Hiç şüphe yok ki Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr sûresi/9) Kur’ân’ın ve dolayısıyla İslâm’ın korunmuşluğunun insanlara bakan en önemli yönü, bid’atlerden uzak durulmasıdır. Çünkü her bir bid’atle birlikte dinin özüne, esasına dokunulmuş ve onun bir parçası tahrif edilmiş olur. Aslında önceki semavî dinlerin tahrifi de böyle küçük gibi görülen bid’atlerle başlamıştır. Kelimelerle oynanmış, lafızlar aslî mânâlarından uzaklaştırılarak onlara farklı anlamlar verilmiş; tahrifleri tahrifler, tağyirleri tağyirler takip etmiş ve derken aslından çok uzak yeni bir din ortaya çıkmıştır. Çünkü ilâhî kelamın kelime ve lafızlarıyla veya mânâlarıyla oynanmaya başlandığı anda, onları arzu ve hevese göre yorumlamanın önü açılmış olur.
Tarih boyunca Kur’ân için de hep aynı oyunlar plânlanmış; fakat her defasında, Allah’ın izni ve inayetiyle, ulema tarafından bu oyunlar bozulmuştur. Çünkü yukarıdaki âyette de ifade edildiği üzere bu konuda Allah’ın vaadi vardır. Allah, nazil olduğu günden itibaren ilâhî kelamını her tür tahriften muhafaza buyurmuştur. Onun tek bir harfini değiştirmek bile mümkün olmamıştır.
Temel Disiplinlere Uygunluk
°Önsöz°
Dinde olmayan bir şeyi ondan imiş gibi kabul etmek nasıl ifrat ise, aynısıyla Kur'anda veya sünnette yok diye her şeyi bid’at kabul etmek de bir tefrittir. Meselâ namazlardan sonra camilerde yapılan tesbihatın aslı sünnette vardır. Fakat bugün yapıldığı şekliyle cemaat halinde yapılmamıştır. Eğer bu bid’attır diyerek bunu kaldırırsak birçok insanın bundan mahrum olmasına sebep olmuş oluruz. HE bu konuda şöyle diyor:
°°°°°
Dinin hüviyet-i asliyesini bozacak hükümler, yorumlar, uygulamalar icat etmek ne kadar yanlışsa öz ve ruhuna uygun olup olmamasına bakmadan önüne gelen her şeye bid’at demek de o kadar yanlıştır. Mesela dua çok önemli ibadetlerden biridir. Zira Allah Resûlü (s.a.v) onun “ibadetin özü” olduğunu beyan buyurmuştur. (Tirmizî, daavât 1) Dua, Cenab-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün bir unvanı olması itibarıyla hâlis bir ibadettir. Fakat onun hangi dilde, ne zaman, nasıl, kaç defa yapılacağıyla ilgili kesin hükümler yoktur. İnsan, istediği dilde, istediği şekilde, istediği zaman, istediği kadar dua edebilir. Bunların hiçbiri bid’at olarak görülemez. Önemli olan, insanın dua ederken dinin muhkematına muhalif bir şey istememesi, temel disiplinlere aykırı sözler söylememesidir.
Edilen duaların illaki âyetlerden alınması veya me’surattan olması da şart değildir. Fakat bir insanın, Kur’ân âyetlerinde bize talim buyrulan veya Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) yaptığı dualarla Allah’a yalvarması, dualarını onlarla bezemesi elbette daha güzeldir. Çünkü Efendimiz, kâmil bir kul olması itibarıyla istek ve taleplerini Allah’a nasıl bir üslupla, nasıl bir tavırla arz edeceğini bizden çok daha iyi bilir. İnsanlar eskiden, resmi bir makama dilekçe yazmak istediklerinde arzuhalcilere giderlerdi. Onlar işin usul ve adabını, maksadın nasıl ifade edileceğini, sözün nasıl söyleneceğini bilirlerdi. İşte Efendimiz’in (s.a.v) dualarına da böyle bakılabilir. Ne var ki herkesi bununla mükellef tutmak doğru değildir. Böyle bir şey hem insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemek hem de ibadetin alanını daraltmaktır. Kimsenin buna hakkı yoktur. İnsanlar nasıl dua etmek istiyorlarsa o şekilde dua edebilirler. Bu konuda sınırlama getiremeyiz. Hangi dilde ve hangi şekilde maksat ve meram rahat ifade edilebiliyorsa onunla Allah’a dua edilebilir.
Bazı dualar, zikirler ve salavatlar vardır ki ne Efendimiz ne sahabe ne selef-i sâlihin ne de fukahâ-i kiram tarafından yapılmıştır. Fakat bu gerekçeyle bunlar bid’at olarak görülemez. Mesela Fatiha, İhlâs veya Muavvizeteyn gibi sûrelerin fazilet ve sevabına dair sünnet-i seniyyeden gelen rivayetler vardır. Bir insan buna binaen bir yere oturup yüz defa İhlâs sûresini okuyabilir. Veya seleften birçok zatın yaptığı gibi, bir kısım Kur’ân âyetlerinden hareketle bir kısım münacatlar çıkarabilir. Asr-ı Saadet’te veya sahabe döneminde bulunmadığı gerekçesiyle bu tür şeylere bid’at denemez. Çünkü bunlar özü itibarıyla dinde teşvik edilen amellerdir. Bir şeyin bid’at olup olmadığını tespit etmedeki temel kriter; onun dinin özüne dahil edilip edilmediği ve temel disiplinlere uygun olup olmadığıdır.
Eser: Işık Karanlığı Boğarken
BİD’ATIN İYİSİ KÖTÜSÜ OLUR MU?
°Önsöz°
Bid’at, bir sünnetin yerini alan her yeniliktir. Dolayısıyla ibadetle, genel anlamda dinle ilgisi bulunmayan konularda yenilik yapmak bid’at olmaz. Yoksa hayatın olağan akışı durur. Bu konuya şöyle diyor HE:
°°°°°
Bid’at, lügat itibariyle yeni icat, inşa ve ihdas edilen şey, yenilik mânâlarına gelir. Istılahî mânâsıyla bid’at, dinin usul ve füruu vaz’ edildikten sonra din adına, icmâlî olarak bile Kur’an ve Sünnet’te bulunmayan bir kısım yeni şeyler icat ve ihdas etme, ibadet şekillerinde yenilikler yapma demektir. Hz Aişe’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (s.a.v) bu konuda şöyle buyururlar: “Kim, bizim bu dinimizde, aslen onda olmayan yeni bir şey ortaya koyarsa onların ortaya koyduğu şeyler merduttur, makbul değildir.” (Buhârî, sulh 5; Müslim, akdıye 17)
Bid’at, asıl olarak namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerde yenilikler ortaya koyma mânâsına geldiğinden kelimenin lügatteki mutlak mânâsından ayrıdır. Şayet meseleyi lügat manasıyla ele alacak olursak, sonradan meydana getirilen her şeyin bid’at olması ve dolayısıyla bunları yapan kişilerin de Cehennem’e gitmesi gerekir. Bu manadan olmak üzere öyleyse radyo, televizyon gibi aletleri yapan veya fizik, kimya, astronomi, tıp gibi ilim dallarında birtakım gelişmeler ortaya koyanlar da mı Cehennem’e gidecektir? Tabii ki hayır; ilim, teknik ve teknoloji adına ortaya konulan gelişme ve icatlar matluptur ve İslâm’da bunların hepsine teşvik vardır. Her nesil, kendinden sonraki nesil için bir şeyler yapmalıdır. Meşhur sözde olduğu şekilde meseleyi ele alacak olursak: “Çocuklarınızı içinde bulunduğunuz zamana göre değil, daha sonraki devirlere göre yetiştirin.” bu düşünceyle mutlak bid’at anlayışını telif edemeyiz. Sevimsiz ve merdut olan bid’atlar, dinin içine sokuşturulan, özellikle bir kısım sünnetlerin yerini alan bid’atlardır.
Bir mü’minin ibadet namına yapacağı şeyler Kur’ân ve Sünnet’le belirlenir. Allah Resûlü bizlere, “Sabah kalkınca yirmi takla atacaksınız” dese, biz hiç tereddüt etmeden o taklaları atarız. Ama Efendimiz’den bir rivayet olmadan biz kendi kendimize mesela, sabah sadece ayakta durmak şeklinde bir ibadet ortaya koyarsak bu bir bid’attir. Evet, namazda ayakta durmak, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmanın ifadesidir. Fakat bizim namaz dışında yaptığımız bu şekildeki tavır sevimsiz bir şeydir. Çünkü dinin böyle bir emri yoktur. Biz ister ibadet ü taatlerde Efendimiz’e uyduğumuz ölçüde nurlu bir hayat yaşarız. Bunun dışında en parlak şeyler dahi Allah Resûlü’nün (s.a.v) tebliğ, telkin ve irşad dairesinin içinde yapılanlara nispeten çok sönük kalır. Öyleyse bid’at, din adına, sünnetin yerine bizim kendi kendimize ortaya çıkardığımız şeyler demektir.
Bid’atları İşleyenin Durumu
°Önsöz°
Bid’at konusunda ifrat ile tefritin sınır komşusu olduğu alanlardan birisi de tarikatlardır. Tarikatlarda çoğu zaman, zahiren sünnet-i seniyyeye bir muhalefet varmış gibi zikir fasılları görünebilir. Hattâ bu görüntü gerçek bir bid’at da olabilir. Bu bakımından, bir tarikat adına mürşitlik yapma durumunda bulunan kişilerin dini çok iyi bilen ve aynı zamanda çok dikkatli mürşitler olmaları gerekir. Böyle olmazsa, hafizanallah kendisine bağlı bulunan insanların bid’at bataklığına sapmalarına sebep olmuş olurlar. Bu hassas konu hakkında şöyle diyor mürşidimiz:
°°°°°
Aslı, esası dini disiplinlere dayanan yeni şeylerin yapılmasında bir mahzur söz konusu değildir. Mesela, bazı meseleler vardır ki, biz kendimize göre yaparız veya bazı büyük zatların yaptıkları formüllere uyarız. Ama o meselenin aslı ve temeli dinde vardır. Allah Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey İman edenler Allah’ı çok zikredin.” (Ahzâb sûresi/41) buyurur. Bunun bir sınırı yoktur. İnsan, imkân el verdikçe, dili, kalbi ve davranışlarıyla Allah’ı hatırlar ve hatırlatır. Mü’min, görüldüğü zaman Allah’ın hatırlandığı kimsedir. O vakurdur, ciddidir, davranışlarından katre katre kulluk dökülmektedir. İnsan, davranışları ve diliyle Allah’ı andığı gibi kalbiyle de Allah’ı anmalıdır. Âyet bunların hepsini ifade eder.
Evet, Kur’ân’da Allah’ın çok zikredilmesi belli bir sınır konulmadan anlatılır. Şayet bir mürşid, müridinin vaziyetini biliyorsa ona göre bu zikre bir sınır koyar. Karşısına aldığı adamı tepeden tırnağa süzer, kalbine bakar ve Allah’la ne kadar münasebeti varsa ona göre bir vazife tahmil eder. Mesela, “Allah, çok zikredilmesini emrediyor; bu senin için beş yüzdür” der ve ondan günde 500 kez zikir çekmesini ister. Bu, mürşidin ferasetiyle ortaya koyacağı bir şeydir. Hâlbuki Efendimiz’in (s.a.v) oturup da bir defada beş yüz kere “Allahu Ekber” dediğini bilmiyoruz. Ama bir zatın, irşad sadedinde müridine 500 veya 5000 tesbih vermesi, o mürşidin ferasetine bırakılmış bir husustur. O, talebesinin kabiliyetlerini bilir ve ona göre bir vazife verir. O mürid de o zikri yapmak suretiyle mürşidiyle münasebetini devam ettirir. Mürşidi, onun daha fazlasını yapabileceğini anladığı zaman vazifesini artırır. Bu durum, talebenin kalbindeki kasvet delininceye, Nur-i Muhammed (s.a.v) onun içine nüfûz edinceye ve tabiat paslarının silineceği ana kadar devam eder. Bu süreçte müridin Allah’la münasebeti kuvvet kazanır, ulvi âlemlerle belli bir ufukta münasebete geçer. İşte bu şekilde verilen tesbihler sözlük mânâsı itibarıyla bid’attır ama aslı dinde olduğundan dolayı buna bid’at-i hasene (güzel, müspet bid’at) denmiştir. Bunu bir mürşid, irşad etmek istediği zatın durumuna göre belirler. Mesela biri Zeynelabidin’den menkul Cevşen’i, başka biri Evrad-ı Kudsiyeyi veya Evrad-ı Şâzilî’yi tavsiye eder ki, bunların parça parça Allah Resûlü’nün (s.a.v) bazı virdlerinden alındığı söylenmektedir. Bazıları, Muhammed Bahâuddin Nakşibend gibi büyük zatlar tarafından bir araya getirilmiştir. Mürşid, talebesinin durumunu biliyorsa bunları ona tavsiye eder, o da bunları yaparak ruhen terakki eder. Yani cismaniyetten çıkar, hayvaniyeti bırakır, kalb ve ruhun derece-i hayatına girer, adeta meleklere has bir hayat yaşamaya başlar.
İşte bunlar fasıl itibariyle bid’at olsalar da asıl itibariyle Kitap ve Sünnet’e dayalı oldukları için biz bunlara bid’at-ı hasene diyor ve sevap kazandıracağını söylüyoruz. Ama aslı da faslı da dinde olmayan yani temeli Kur’an’a, Sünnet’e dayanmayan ve teferruatı itibariyle arkalarında bir Şah-ı Nakşibend veya bir İmam Rabbani gibi büyük zatlar olmayan dînî görünümdeki yeniliklere merdut bid’at nazarıyla bakar, bunları camilerimizden ve mahfillerimizden uzaklaştırırız. Binaenaleyh bu şekilde bir asla ve böyle bir fasla dayanmayan bid’ati irtikap eden kimse günaha girmiş olur. Yaptığı şey yüzüne çarpılır ve boşuna yorulmuş olur. Ayrıca bir anlamda Sünneti beğenmeme tavrı takındığından ötürü sünnetin tekeffül ettiği nurdan ve feyizden de mahrum kalır. Böyle birinin her zaman için aldanması ve baş aşağı gitmesi muhtemeldir. Allah bizleri muhafaza buyursun!
Bid’atları Ortaya Çıkaran Sebepler
°Önsöz°
Günümüzde hâlâ yaşamaya devam eden bid’atlerin büyük bir kısmı da ölüm olayı ve ölülerle ilgilidir. Bu bid’atlerden bazıları ile, bunların çıkış sebepleri ve onlarla mücadelenin gerekliliği de şöyle anlatılıyor:
°°°°°
Bid’atların hasene kısmı büyük zatların tesiriyle meydana çıkmıştır. Bunların çoğunun aslı Kitap ve Sünnet’e dayandığı için ciddi bir mahzur görmüyoruz. İmam Rabbani gibi zatlar ve büyük mücedditler de meseleye böyle bakmışlardır. İkinci şıktaki bid’atlara gelince bunlar ya bazı cahil kimseler tarafından, din adına bir şey yapıyoruz diye ihdas edilmişlerdir veya kasıtlı olarak ortaya atılmışlardır ki, bunları birbirinden ayırmak çok zordur. Hususiyle asrımızda, bir kısım kimseler din adına birçok bid’at ihdas etmişlerdir. Mesela bugün, hayattaki insanlara dahi yapılmayan, adeta saray gibi türbelerin ihdas ve icat edildiğini görmekteyiz. Üzerine çeşitli yazı ve şekiller kazınmış bir mermer parçasının -eğer perişan gitmişse- mezarın içinde yatana hiç bir faydası yoktur. Belki mezardaki insan kendi derbederliğini görürken bir de üzerinde kendisi için yapılan o âbideyi gördükçe iyice perişan ve müteessir olacaktır. Hususiyle bu noktaya Allah Resûlü (s.a.v) ayrı bir zâviyeden dikkatleri çekmiş ve irşat buyurmuşlardır.
Buhârî ve Müslim gibi hadis kitaplarında rivayet edilen “Ölünün arkasından ağlamayın, o bundan dolayı acı çeker.” (Buhârî, cenâiz 32; Müslim, cenâiz 25) şeklinde bir hadis vardır. Hz Ömer bu hadisi zahirî manasına göre değerlendirmektedir. Mesele, Hz. Aişe validemize sorulunca o, “Kardeşim Ömer bunu çok iyi bilirdi fakat işin aslı öyle değildir” der ve hadisin hangi manaya geldiğini açıklar. Efendimiz bunu, imansız olarak ölen birinin cenazesinin arkasından söylemişti. Adam imansız gitmiş, ailesi de arkasından hüngür hüngür ağlıyordu. O, bir taraftan kendi azab ve işkencesi içinde kıvrım kıvrım kıvranırken, ruhu bir de arkasından ağlayanlardan ötürü müteessir oluyordu. Daha yeni gitmişti ve henüz arkasında olup biten şeylere muttali olabiliyordu. Kendisi gibi birine ağlanmayacağına inanıyor, “ağlamayın” diyordu. Fakat arkadakiler ağlıyor, o da bundan acı çekiyordu. Binaenaleyh kötü gitmiş bir insan, kendi adına yapılan büyük şeylerden dolayı çok rahatsız olur. Arkasından ağlama, bu muameleyi hak etmeyen ölüyü rahatsız edeceği gibi mezarına götürüp mum yakma gibi bir bid’at da -günah olmasının yanında- kabrinde yatan ölüye acı verecektir.
Mezarlarla ilgili yapılan bir başka uygulama da kabrin üzerine su dökme hususudur. Ölüyü gömdükten sonra mezarın üzerindeki toprağın rüzgâra maruz kalarak savrulup gitme ihtimali varsa bunu engellemek için üzerine bolca su dökülür. Bu, bizim memleketimize ait bir âdet değildir; mezarların üzerine su dökmek çöl ve kumun olduğu memleketlere has bir keyfiyettir. Ne Kur’an’da ne de Sünnet’te böyle bir şey yoktur. Toprağın kayıp gitmemesi için dökülen suyu, ciddi bir kaideymiş gibi ele almak, Ebû Hanife’ye, Ashab-ı Kiram’a ve Resul-i Ekrem’e (sav) iftirada bulunmak demektir ve bir bid’attir.
Efendimiz (s.a.v), kayma noktalarından birisinin de büyük zatlar için yapılan türbelerde gerçekleştiğini söyler. Ümmü Seleme validemiz (radıyallahu anhâ), Efendimiz’e, Habeşiştan’dayken gördüğü, Mâriye ismi verilen ve içinde çeşitli resimler bulunan bir kiliseden bahseder. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.v), “Sizden evvelki ümmetlerden öyle topluluklar vardır ki, bunlar zarar ve haybetin en büyüğünü yaşadılar. Şöyle ki, içlerinden salih bir kimse öldüğü zaman onun kabri üzerine bir mescit bina eder ve bir kısım resimler yaparak içine koyarlardı. İşte bunlar, Allah nezdinde mahlûkatın en şerlileridir.” buyurur. (Buhârî, salât 54) Çünkü onlar, başta peygamberler olmak üzere salih zatların kabirlerini mescide çevirmişlerdir. Efendimiz vefat etmeden evvel ashabını kemal-i hassasiyetle uyarıyor ve böyle bir yanlışa düşmemeleri için onları ikaz ediyordu. Bizler de ölülere ihtiram gösteririz fakat bunu yaparken dinin hudutlarının dışına çıkmayız. En büyük insanın mezarı bile bizim için sadece, Fatiha okunacak, dua edilecek, huzurunda edeple durulacak, Allah’ın nezd-i ulûhiyetinde makbul bir insansa “Yâ Rabbi, bizi bu zâtın şefaatine mazhar eyle!” diye Allah’a dua edilip ayrılınacak yerlerdir. Oralar kesinlikle ibadetgâh yapılamaz. Onları bunun dışında hususi bir muameleye tabi tutmak bid’attır.
İslâm âleminde hicri 5. ve 6. asırlardan sonra bid’atlar çoğalmaya ve ciddi şekilde hükümferma olmaya başladı. Sonradan gelenler ise bunları ortadan kaldırıp sünneti ihya edeceklerine ifrata karşılık tefrit yaptılar. Ecdada ait mezarları bütünüyle düzledi ve her şeyi yerle bir ettiler. Hatta Ashab-ı Kiram’ın mezarlarına dahi dokundular. Efendimiz’in mübarek dişinin hatırasına Osmanlılar tarafından inşâ edilmiş Uhud’un eteğindeki türbeye dahi kıydılar. Daha evvelkiler ifrat edip türbeleri putlaştırmış, yeni bir totem devresi başlatmışlardı; bunlar da tefrite girerek Müslümanların ihtiram gösterdiği kimselerin kabirlerini dahi yerle-bir ettiler. Hâlbuki Allah Resûlü (s.a.v) “Daha evvel size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz.” (Müslim, cenâiz 106; Tirmizi, cenâiz 7) buyurur. Kabirleri ziyaret etmek insana ahireti ve ölümü hatırlatır. Mü’min, oraya şuurlu bir şekilde gitmeli ve orada ahireti hatırlamalıdır. Ölülere dua okumak ve Allah’tan onları mağfiret etmesini dilemek de mü’minin yapması gereken işlerdendir. Mezarlıklarda dua etmek, Rabbimiz’den mağfiret dilemek sünnet; oralara alabildiğine ihtiram göstermek ve ibadetgâh haline getirmek ise bid’attır.
Bu konuda bir mü’minin yapması gereken şey, din adına yapılmak istenen şeyleri Kur’an, Sünnet ve fukahanın kitaplarında görmek, şayet bu kitaplara ulaşamıyor veya kitaplarda meseleyi bulamıyorsa bunları iyi bilen birisini bulup ona danışmak olmalıdır. Şayet uzun zamandır alışagelinen bir husus varsa, bunun bid’at olduğu öğrenildiği an hemen terk etmek de mü’min ve Müslüman olmanın gereğidir. Bir mü’minin hayatı sünnet yörüngeli olmalıdır. Sünnetten yapacağı her şey, bid’atin vücut bulabileceği delikleri tıkarken; terk edeceği her birşey de bir bid’atın gelişmesine, neşv ü nema bulmasına yol açacaktır. Kısaca, her bid’at bir sünneti götürür; ihya edilen her sünnet de bir bid’atı öldürür.
Eser: Bahar Neşîdesi
"yâ Hannânü yâ Mennânü yâ bedîas-semâvâti vel ardı
yâ zel Celâli vel İkrâm."
Bu 4 ismin kombinasyonu çok güçlü ve birbirini tamamlayıcı bir münacat hali oluşturur.
Biri bir çalışma yapmış; Kur’an’da Allah’ın biz kullarına neleri emrettiğini ayet ayet maddeler halinde toplamış.
Bu çalışmayı hangi kardeşimiz yaptıysa Allah razı olsun ben faydalandım kardeşlerim sizde faydalanın
İnsan okudukça kendini eksiklerini fark ediyor.
Kuran'ı Yakından / Derinden Araştırmak İsteyenler İçin Çok Orijinal Bir Kaynak
Kuran Arapçası Külliyatı (Quranic Arabic Corpus)
https://t.co/4IRffmUxzg
Kuran'daki her kelimenin Arapça dilbilgisi, sözdizimi ve morfolojisini analiz eden kapsamlı bir dilbilimsel kaynaktır; bu platform morfolojik açıklama, sözdizimsel ağaç bankası ve anlamsal ontoloji olmak üzere üç düzeyli bir analiz sunmaktadır.
114 sureden oluşan Kuran metni, doğal dil işleme teknolojisiyle incelenmekte ve bağımlılık grafikleri aracılığıyla görselleştirilmektedir.
Temel Noktalar
Kuran Arapçası Külliyatı, Kuran'daki her kelime için morfoloji, sözdizimi ve dilbilgisi analizini bir arada sunan açıklamalı bir dilbilimsel kaynaktır.
Platform; morfolojik açıklama, sözdizimsel ağaç bankası (QADT) ve anlamsal ontoloji olmak üzere üç farklı analiz düzeyi sağlamaktadır.
Kuran İ'rabı Şemaları (QADT), Kuran'ın tüm dilbilgisini matematiksel grafik teorisi kullanarak haritalandırmayı hedeflemektedir.
Kuran Ontolojisi, Kuran'daki temel kavramları bilgi temsili yöntemiyle tanımlamakta ve bu kavramlar arasındaki ilişkileri yüklem mantığıyla göstermektedir.
Kuran'da geçen tarihi kişi ve yer adları gibi adlandırılmış varlıklar, ontolojideki kavramlarla ilişkilendirilmektedir.
Arapça kelimelere tıklayarak dilbilgisel analizlere düzeltme önerisinde bulunmak ve projeye aktif katkı sağlamak mümkün.
@__Sungur__ Allah razı olsun çok güzel bir beraat gecesi sunumu Rabbim bu anlatılanları idrak Edip bu geceyi en güzel şekilde değerlendirmeye hakiki beraatmizi alanlardan olmayı nasip eylesin
Üstad bir ayeti kerimenin (14:3) izahında: ahirete iman ettiği halde dünyayı ahirete severek tercih etmek bu zamanın bir maraz ve musibeti olduğunu söyler. Bu tevafuk ise, bugün o marazdan çokları Kur'an şifasıyla kurtulup gönül gözünü ukbaya çevirdiğine işaret olarak okunabilir.
Dikkat çekici bir tevafuk da şu: bu ifadenin ilk parçası tek başına büyük ebced değeri, yine 2025 tarihini veriyor, işareti kuvvetlendiriyor. Bu devrin müminleri arasında çokları dünyanın hakikatsizliğini tam görüp, ahiret hayatına yakin kazandığına inşaallah bir işaret olabilir.
ALLAH'A GÖNÜL KOYAN SERÇE
MENKIBE BU YA...
Küçücük serçenin biri yaşadığı bir hadise neticesinde Cenab-ı Allah’a gönül koyar, küser. Öyle derinden küser ki yemeden içmeden kesilir, içine kapanır ama Allah’ı da kimseye şikayet etmez. Öylece suskunluğa gömülmüştür. Yüzünden tebessümler, dilinden şen şakrak sözler uçup gitmiştir. Gel zaman git zaman serçenin bu hali sema ehlinin dikkatini celbeder. Melekler nazarlarını serçeye çevirmiş, onu izlemektedir.
Kalbinin derinliklerini vakıf olamadıkları için serçenin halini Cenab-ı Allah’a sorarlar ama Allah cc meleklere mukabelede bulunmaz ve sadece ‘O’nu bana bırakın’ buyurur. Günlerden bir gün serçecik bir dalın üzerinde yine boynu bükük bir vaziyette sessizce durmaktadır. Etrafındaki kuşların şen şakrak hallerini izlemekle meşguldür ki semanın kapıları büyük bir gürültüyle açılır, perdeler kaldırılır, ormanı binlerce melek doldurur. Tabi ki bu atmosfere sadece bizim küçük serçe şahittir.
Minik serçenin gözleri korkuyla açılır. Gökten bir nida duyar ;
‘Ey serçecik Bana gönül koymandaki sebep nedir?’
Cenab-ı Allah’ın nidası ile irkilen serçecik o güne kadar içinde tuttuğu gözyaşlarını bırakır ve önce doyasıya ağlar. Allah’a karşı sitemkar sözlerde bulunmaktan dolayı utanır ama ikinci bir nida ile başlar içini dökmeye ; "Ey Rabbim halim Sana nigehbandır. Senden ne gizli kalmıştır ki? Şu küçücük kalbime söz dinletemiyorum. Zira derme çatma bin bir zorlukla yaptığım tek göz bir yuvam vardı. Orada kimseciklere zararım olmadan yaşar giderdim. Ama Sen bir fırtına ile yuvamı dağıttın ve o gün bugün ortalıkta kaldım.’’
Cenab-ı Hakk SERÇEYE MUKABELEDE bulunur; ‘’O fırtına ile yuvanın dağıtılmış olmasındaki hikmeti görmek ister misin?’’ Serçe başını kaldırır ve semaya bakar. Gökyüzü bir sinema perdesine dönmüş ve tüm HAKİKATLERİ GÖSTERMEYE başlamıştır. Kocaman bir yılan kayalıklar arasından bizim serçenin yuvasına doğru kıvrıla kıvrıla ilerlemektedir. Tabi serçenin bu yılandan ve onun kirli emellerinden haberi bile yoktur. Yuvasında keyf ü sefa sürmektedir. Fırtına kopunca yuva darmadağın olur ve serçe toz,duman arasında kendini can havliyle uzaklara atar. Yılan ise oradan oraya sürüklenir.
Sürüklendikçe önüne gelenleri de yer tabi…Ama sonunda kayalıklardan kopan büyük bir parça yılanın üstüne düşer ve ormanın en büyük yılanı parçalanır!
Fırtına, serçenin yuvasını dağıtmış ama hayatını kurtarmıştır. Fırtına, yılanı oradan oraya savurmuş ve sonunda bir kaya parçasını başına geçirip yok etmiştir
BİR AYET
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً
"Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gaspetmekte olan bir kral vardı’’ | Kehf/79 |
Malumunuz Hz Musa as ile Hz Hızır’ın yolları kesişir. Ki bu da Hz Musa’nın talebi ve duası neticesinde vaki olur. Fakat bu buluşmaya karşı Hz Hızır as şöyle karşılık verir ; ''O kul, "Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin, (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?" dedi.’’ | Kehf/68 |
Çünkü Hz Musa şeriat sahibi Ulu’l Azm Peygamberlerden biridir ama hadise zahirinin çok ötesinde pek büyük hikmetler barındıran bir düzlemde ilerlemektedir. Bu hikmetlere Hz Musa as bile muttali değildir. Hadisenin zahiri ile batını arasında dağlar kadar fark vardır. Zahirde gemiler batmakta ama hakikatte gemiler korunmaktadır!
ÂHİRZAMAN HADİSELERİ yeryüzünün görüp görebileceği en büyük ve en umumi fitneli dönemdir. Çünkü hadiseler ‘TÜM PEYGAMBERLERİN ÜMMETLERİNİ KORKUTTUĞU DECCAL ile ‘ALLAH NURUNU TAMAMLAYACAKTIR’ ayetinde ifade edilen hakikatlerin ‘KAPIŞACAĞI’ noktaya doğru hızla ilerlemekte, ilerledikçe de baş döndürmektedir.
Hadiselerin arka planına muttali olmak da ‘serçelerin’ karı olmadığı gibi vazifesi de değildir. Çünkü kader ‘imtihan’ sırrını tüm şiddetiyle muhafaza edecektir. Kader kimseye zulmetmez. Çünkü kimsenin evini, yuvasını dağıtmasına ihtiyacı yoktur. Allah alemlerden müstağnidir. Kullarından bir şey almaya muhtaç değildir. Lakin kulları O’nun rızasına ermek için imtihanlara maruz kalmaya muhtaçtır. Evinde oturup duran serçe uçmayı öğrenemez. Serçelere uçmayı öğreten şey peşlerine takılan avcı kuşlarıdır.
Bir yılan bir serçeyi yok etmeye and içmiş ve serçenin bundan haberi yoksa o anda çıkan fırtınanın adı Cebr-i Kader’dir. Çünkü hiçbir serçe hadisenin arka planına muttali olamadığı gibi hiçbir kuş da keyfini bozup yuvasından ayrılmaz.
BİR FIRTINA Kİ dünyayı dağıtıp ahireti imar eder.
BİR FIRTINA Kİ iki adım öteye gidemeyecek tohumları geniş vadilere savurur.
BİR HİKMET Kİ gemiyi batırır ama Kral’a teslim etmez!
[@yalnzlartekkesi adlı hesaptan alınmıştır.]
"PIRLANTA İKLİMİNDE SEYAHAT""
✍️VEFA
➖Allah’a Karşı Vefa
➖Peygamber Efendimiz’e Karşı Vefa
➖Dine Karşı Vefa
➖İnsanlara Karşı Vefa
➖Gönül Verilen Davaya Karşı Vefa
✍️SILA-İ RAHİM
➖İhya Edilmesi Gereken İlâhî Emir
➖Hizmet Sıla-i Rahime Mâni Olmamalı
➖Gelmeyene Gitmeli
❄❄❄
"VEFÂ"
°°°Önsöz°°°
Hocaefendi, az veya çok kendisini tanıyanların rahatlıkla, “hayatımda tanıdığım ve gördüğüm en vefalı insandır” diyebileceği bir zât-ı Muhteremdir. Kısaca vefa sözünde durmak, kendisine yapılan iyiliği ve yapanı unutmamak, kimseye ihanet ve nankörlük etmemek gibi manalara gelir. İşte onun vefayı kısa bir tarifi de şöyle:
°°°°°°°°°°°
Vefa, bizim yamaçların gülü, çiçeğidir. İnsanlara karşı vefa, onlardan gelen en küçük iyiliklerin dahi bir ömür boyu unutulmaması demektir. İnsan, günahlarını unutmadığı gibi, kendisine yapılan iyilikleri de unutmamalıdır. Kendi yaptığı iyiliklerin ise üzerinde durmamalı ve bunları unutmasını bilmelidir.
Allah’a Karşı Vefa
°°°Önsöz°°°
Vefalı olunması gerekenlerin başında elbette ki Cenâb-ı Hak gelir. Çünkü vefayı ve vefaya konu olan hususları yaratan da, vefalı olmamızı bize emreden de Odur. Bunun neden böyle olması gerektiğini de yine kısaca şöyle anlatıyor Hocaefendi:
°°°°°°°°°°°
Bir de Allah’a karşı vefa vardır. Hepimiz Cenâb-ı Hakk’a karşı tepeden tırnağa vefa hissiyle dolu olma mecburiyetindeyiz. O, bizi türlü nimetlerle serfiraz kılmıştır. Bizi varlık âlemine çıkarmış, hayat lütfetmiş, insan olma ufkuna yükseltmiş, imanla şereflendirmiş, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye ile tanıştırmış, bize, hep bu ortamın ilham ettiği mânâları duyup düşünmeyi, onlarla oturup kalkmayı nasip etmiştir. Allah’ın ihsan ettiği bütün bu lütuflar karşısında bize düşen vazife, çok ciddi bir vefa hissiyle sürekli bunları hatırda tutmak ve her hatırlayışımızda da iki büklüm olmaktır.
Peygamber Efendimiz’e Karşı Vefa
°°°Önsöz°°°
Vefa için bir sıralama söz konusu olduğunda, Cenâb-ı Hakk’tan sonra Peygamber Efendimiz’in geleceği muhakkaktır. Çünkü biz Rabbimizi bile Onun sayesinde tanıdık. Zaten her çeşidiyle bu vefalar birbiri içine girmiş, biri diğerini de içine alan, birbirinden ayrılması mümkün olmayan konulardır. Vefanın bu şekli de şöyle özetleniyor:
°°°°°°°°°°°
Aynı şekilde bir mü’min, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı da vefa hissiyle meşbû olmalı, O’nu da hiç hatırından çıkarmamalıdır. Duymamız gerekli olan şeyleri O’nunla duyduk. O olmasaydı ne doğru bir Allah tasavvuruna ne haşir telakkisine ne de nübüvvet düşüncesine sahip olabilirdik. Geleceğe ümitle bakamazdık. Ahireti bir harita gibi göremezdik. Nasıl bir yolda yürüyeceğimizi bilemezdik. Gerçi bütün bunları bize öğreten Allah’tır. Fakat Allah, O’nu vesile etmiş, O’nun eliyle bizi hidayete ulaştırmıştır.
Aslında Allah Teâlâ, ibadetleri teşri kılarken onların içine koyduğu belirli dualarla bizlere Efendiler Efendisi’ne karşı vefa hislerimizi ifade etme yolunu göstermiştir. Mesela ezan okunduktan sonra ellerimizi açıyor, Allah Resûlü’ne salât u selâm ediyor ve Allah’tan O’nun için “şefaat-i uzma” ve “Makam-ı Mahmud” talebinde bulunuyoruz.
Aynı şekilde bütün namazların tahiyyatında ve O’nun nam-ı celilinin geçtiği yerde Efendimiz’e salât u selâm getiriyoruz. Böylece bir taraftan ahirette O’nun şefaatinden istifade edebilme adına önemli bir yatırım yapmış, diğer taraftan da O’na karşı vefa hislerimizi ortaya koymuş oluyoruz.
Dine Karşı Vefa
°°°Önsöz°°°
Birisine olan vefa borcu, onun emanetlerine vefayı da içine alır. Bir akrabamıza, hattâ aramızda karşılıklı hukukumuz bulunan herhangi bir insana karşı olan vefa borcumuzun, onun evlatlarını da içine alması gibi. Efendimizin bize en büyük emaneti bu din-i mübin-i İslâm olduğuna göre, bu vefanın nasıl olması gerektiği ve gerekçeleri de şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı vefalı olmanın diğer bir yanı, O’nun bize emanet etmiş olduğu dine sahip çıkmaktır. Şayet O’nun getirip bize emanet ettiği dinin, yeryüzündeki dinler arası muvazenede bir ağırlığı yoksa, ümmeti olarak O’na karşı vefasız davranmışız demektir. Eğer mü’minler, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun temsil ettiği bayrağın, başka bayrakların altında dalgalanması karşısında iki büklüm olmuyor, ızdırapla inlemiyorlarsa topyekûn O’na karşı vefasız davranıyorlar demektir.
Yine bir Müslüman, şayet hayatını, dini adına bir şey yapmadan geçiriyor, irşat dairesinin genişletilmesi istikametinde ciddi bir gayret ortaya koymuyorsa hem Efendimiz’e hem de onun bize tebliğ etmiş olduğu İslâm hakikatine karşı vefasız davranıyor demektir. Ümmetinin elinden tutup onlara kurtuluşa giden yolu gösterebilmek için Cennetleri terk edip gelen bir Nebi’nin arkasından giden mü’minlerin de, oturup kalktıkları her yerde ortam ve şartların müsaadesi ölçüsünde O’nu anlatmaları vefanın gereği değil midir?
İnsanlara Karşı Vefa
°°°Önsöz°°°
İnsanların Allah ile, inandığı peygamber ve onun tebliğ ettiği din ile olan bağlantısı, mukaddesler ile ilgili duyguları, kişi ile Allah arasında hususi bir durumu ifade ederler. Fakat sürekli içlerinde bulunduğu ve yüz yüze olduğu insanlarla münasebetleri daha sık bir görüntü meydana getirirler. Bu açıdan insanların birbirine karşı vefa ve vefasızlıkları pratik hayatta tezahürleri daha sık görünen bir durumdur. Zât-ı Muhterem, insanlara vefanın diğer vefa çeşitleriyle olan bağlantısını, bunu bir karakter haline getirmenin önemini ve yolunu da şöyle açıklıyor:
°°°°°°°°°°°
Bütün bunlar aynı zamanda bizde vefa ahlâkının yerleşmesini de sağlayacaktır. Zira Allah’a ve Resûlü’ne karşı vefalı olan bir kişinin, çevresine karşı vefasız olması mümkün değildir. İnsanlara karşı vefa hisleri gelişmeyen bir kişi, Allah ve Resûlü’ne de vefasız davranacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte insanlara teşekkür etmeyenin, Allah’a da şükretmeyeceği ifade edilir. (Tirmizî, 35; Ebû Davud, 11)
Evet, önemli olan, vefayı bir ahlâk hâline getirebilmektir. Tamamen vefaya programlanan bir insanın nazarında bir bardak çayın kırk yıl hatırı olur. O, yapılan hiçbir iyiliği unutmaz. Kendisinden iyilik gördüğü kişileri her gördüğünde saygısını ifade eder. Hiçbir iyilik ve güzelliği karşılıksız bırakmaz. Çünkü ahlâk hâline gelen davranışlar, süreklilik arz eder. İnsan, bunları yapmakta çok zorlanmaz, tabiatıyla karşı karşıya gelmez, zikzaklar çizmez.
Evet, güzel davranışlara ayrı bir güzellik katan ve onları derinleştiren şey, onların mütemadi olmasıdır. Yani tabiatın bir yanı hâline getirilmesidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de,
خَيْرُ الْاَعْمَالِ أَدْوَمُهَا وَاِنْ قَلَّ
“Amellerin en hayırlısı, az da olsa sürekli olanıdır.” (Buhârî, 18; Müslim, 216-218, 78) buyurur. Yoksa insan bir dönem çok güzel ameller yapabilir. Fakat bunları karakter hâline getirmemişse, bir süre sonra terk eder.
Güzel huy ve alışkanlıklar edinme ve bunları sürekli hâle getirme, eğitim ve terbiyeye bağlıdır. İşin başında yani bunlar ahlâk hâline gelinceye kadar ciddi bir gayret göstermek ve iradenin hakkını vermek gerekir. Eğer anne-babalar, çocuklarının vefa ve sadakat gibi yüce ahlâkî değerlerle bezenmesini istiyorlarsa, onları yakın takibe alarak, sürekli telkinde bulunarak, tavır ve davranışlarıyla güzel bir örnek sergileyerek bu değerlerin onların fıtratında oturaklaşmasını sağlamalıdırlar. Şayet onlar, hem kendi aralarında hem de çocuklarına karşı vefalı davranır, onların en küçük iyiliklerini dahi karşılıksız bırakmaz ve onlara bu ahlâkı kazandırma meselesini ciddiyetle ele alırlarsa, arzu ettikleri kıvamda çocuklar yetiştirmeye muvaffak olurlar.
Özellikle yakın arkadaşların, aile fertlerinin veya aynı davaya gönül vermiş insanların birbirlerine karşı vefalı olmaları çok önemlidir. Vefa görmek de vefalı olmaya bağlıdır. Şayet siz, çevrenizdeki insanlara karşı yüksek bir vefa duygusu ortaya koyarsanız, onlardan da aynı muameleyi görürsünüz. Yani verdiğinizi alır, koyduğunuzu bulursunuz. Mesela evin erkeği eşine karşı öyle bir vefa ortaya koymalıdır ki, dışarıda gezerken gözü ezkaza bir harama ilişecek olsa, bunu eşine karşı işlenmiş büyük bir ihanet gibi görmeli ve hemen istiğfara yönelmelidir. Zira ailedeki huzur ve sükûnun devam etmesi, eşlerin birbirine karşı vefa hissiyle oturup kalkmalarına bağlıdır.
Gönül Verilen Davaya Karşı Vefa
°°°Önsöz°°°
Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yoluna kendilerini adamış kadroların, yukarıda sayılanlara ilaveten hizmete ve hizmetteki bütün arkadaşlarına karşı olmak üzere iki vefa borçları ve sorumlukları daha vardır. Bu durum, nimetin bolluğu ve çokluğu nispetinde şükrün, ikramın ve ihsanın büyüklüğü ölçüsünde minnetin fazla olması gerektiği açısından da ele alınabilir. Bu her iki şekliyle vefa duygusunun önemini, zayıflığı veya yokluğu halinde nelerin olabileceğini de şöyle açıklıyor büyük vefa kahramanımız:
°°°°°°°°°°°
Dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir hareketin kıvamını koruyabilmesi de vefa dinamiğine bağlıdır. Şayet çok farklı kültürlerle yetişmiş insanlar içinde hizmet eden adanmışlar, herhangi bir deformasyona maruz kalmadan, renk atmadan ve başkalaşmadan mevcudiyetlerini devam ettirmek istiyorlarsa, gönül verdikleri dava düşüncesine, hizmete ve birlikte yol yürüdükleri dostlarına karşı çok vefalı olmak zorundadırlar. Hepsinden önemlisi, irşat ve tebliğ meselesine sadık kalmalı ve kendilerini dünyaya salmamalıdırlar. “Biraz da başımızın çaresine bakalım!” dememelidirler. Muhabbet fedaileri, Kur’ân dellalları ve Allah şahitleri olduklarını hatırdan çıkarmamalıdırlar. Sahabenin yaklaşımıyla, kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamalıdırlar. Allah muhafaza, azıcık ellerini gevşetirlerse kayıp gidebilirler.
Allah huzurunda “vefasız” muamelesi görmek istemeyen, başta Rabbine ve Peygamberine, sonra da çevresine karşı fevkalâde vefalı davranmalıdır. Ne aile fertleri ne dostları ne de dava arkadaşları ondan bir vefasızlık görmemelidir. Hiç şüphesiz bu da –daha önce de belirttiğimiz üzere– vefayı tabiatın bir gereği hâline getirmeye, sürekli vefa soluklamaya, hep vefayla oturup kalkmaya bağlıdır. Vefa duygusunun oturmadığı aile fertlerini bir arada tutmak mümkün olmadığı gibi, bir mefkûre etrafında bir araya gelen insanların verimli bir şekilde hizmet edebilmeleri de mümkün değildir. Eğer bunların vefa ve sadakat duyguları yoksa yolun bir yerinde farklı beklenti ve mülâhazalarla ayrılıp gider ve sizi yüz üstü bırakırlar. Her bir ferdin ayrılması, size muhalif olan kimseleri sevindirirken, sizde ayrı bir sarsıntı ve inkisar hâsıl eder.
Bugüne kadar elde edilmiş önemli kazanımları bir vefasızlığa kurban etmemeli. Allah, kullarına karşı çok vefalı olduğunu ifade ediyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine karşı her tür kötülüğü yapmaktan geri durmayan Mekke müşriklerine karşı dahi vefalı davranıyor, Mekke fethinde onların tamamını affediyor. Sahabe-i kiram, hem İnsanlığın İftihar Tablosu’na hem de O’ndan emanet aldıkları değerlere karşı olağanüstü bir vefa hissiyle yaklaşıyor, canları pahasına onlara sahip çıkıyorlar. Daha sonra gelen peygamber yolunun yolcuları da hep aynı vefa hissiyle oturup kalkıyorlar. Bu vefalıların yolundan gidenler, hiç kimseye karşı vefasız davranmamalı; bayrağı kendilerine teslim edebilme adına soluk soluğa koşmuş, ter dökmüş, kapı kapı kovulmuş, itilmiş, hakaret görmüş büyük insanların vefalarını karşılıksız bırakmamalıdırlar. Hep kazanma yolunda olmalıdırlar. Özellikle kendilerine bu çığırı açan, dünyanın dört bir yanına açılma mevzuunda imkân hazırlayan, arka çıkan, maddî-mânevî desteğini esirgemeyen insanları unutmamalı, onları baş tacı yapmasını bilmelidirler. Kimseye; “Vefa umarken candan, Doldu gözüm hicrandan, Kaldım yaya dermandan, Hizlanla mı bitsin bu an?” dedirtmemelidirler.
Vefasızlığa karşı dahi vefayla mukabele etmesini bilmeli, vefasızlara vefanın ne demek olduğunu öğretmelidirler. Elli defa vefasızlık görseler dahi, vefa ile mukabelede bulunmayı ihmal etmemelidirler. Vefa Abidesi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu budur. O İnsan-ı Kâmil’in yolunda ne kadar mesafe alabilirsek, nereye varabilirsek kârdır. Biz vefada kusur etmezsek, Allah da bize karşı vefayla muamele edecek ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.
***
"SILA-İ RAHİM"
°°°Önsöz°°°
Sıla-i rahim, yakınlık derecesine göre bütün akrabalarımıza karşı vazife ve sorumluluklarımızı ifade eden bir kavramdır. Sıla-i rahim, çoğumuzun ne olduğunu, nasıl gerçekleşeceğini tam anlayamadığı ve önemini kavrayamadığı farzlardan biridir. Sıla-i rahime riayet etmemek büyük günahlardandır. Hocaefendi, aşağıdaki âyet-i kerime zımnında değişik açılardan sıla-i rahime şöyle dikkat çekiyor:
°°°°°°°°°°°
Ra’d suresinde akıl sahiplerinin (ülü’l-elbâb) bir vasfı olarak
وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَاۤ اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ
“Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyi gözetir, birleştirilmesi gerektiği şeyi birleştirirler.” (Râ'd Sûresi, 13/21) buyruluyor. Söz konusu âyet-i kerimelerde ülü’l-elbâb’ın beş vasfına dikkat çekiliyor. İlk olarak
اَلَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ
ifadeleriyle onların Allah’a verdikleri sözde durdukları ifade ediliyor. Hem ruhlar âleminde Cenâb-ı Hakk’a verilen “iman etme” sözünün hem de beşerî ilişkilerde verilen sözlerin yerine getirilmesi bu âyetin şümulüne dâhildir. Söz verme meselesinin pozitif yanı emredildikten sonra,
وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ
ifadeleriyle negatifine de yer veriliyor ve onların verdikleri sözleri bozmayacakları belirtiliyor. Ardından da
وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَاۤ اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ
ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirecekleri, gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetecekleri ifade ediliyor. Daha sonra
وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ
ifadesiyle akıl sahiplerinin Rabbilerine karşı haşyet içinde olduklarına, hayatlarını kemerbeste-i ubudiyet içerisinde hep iki büklüm yaşadıklarına dikkat çekiliyor. Haşyet, Allah’a karşı duyulan bir iç saygının ifadesidir. Ona karşı kalbin ürpermesini ifade eder. Huşu da Allah’ın büyüklüğü ve ululuğu karşısında asa gibi iki büklüm olma demektir. İnsanın huşu ve haşyet sahibi olması, marifetullaha bağlı bir husustur. Nitekim,
إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ
“Allah’tan gerektiği tarzda ancak âlimler haşyet duyar.” (Fâtır Sûresi, 35/28) âyetinde de bu dile getirilir. Ardından da
وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ
buyruluyor. Yani onlar, hesabın karşılarına çok kötü bir şekilde çıkmasından da korkarlar, tir tir titrerler.
İhya Edilmesi Gereken İlâhî Emir
°°°Önsöz°°°
Daha genel anlamda sıla, hayatımıza yön veren, vermesi gereken bütün değerlerle içli dışlı olmamız anlamına gelirken, sıla-i rahim daha özel bir yakınlığı ifade eder. Başta anne, baba ve kardeşlerimiz, amca, dayı, hala teyze ve onların çocukları olmak üzere bütün yakınlarımıza karşı ilgi ve alakanın devam ettirilmesi, hâl ve hatırlarının sorulması, ziyaret edilmeleri ve ihtiyaç duyduklarında elimizden geldiği kadar yardım edilmesi anlayışını bir sorumluluk olarak bize yükler. Günümüzde büyük ölçüde ihmale uğrayan sılanın durumunu da şöyle ortaya koyuyor Muhterem büyüğümüz
°°°°°°°°°°°
Surede sayılan ülü’l-elbâb’ın vasıfları bunlarla sınırlı değil, başka vasıflar da zikrediliyor. Sadece “sıla” mevzuu sorulduğu için, onun üzerinde bir nebze durmaya çalışalım. Kelime anlamıyla sıla, birleştirmek demektir. İslâmi literatürde, insani bağları koruma, iyilik yapma, gözetme, hususiyle akrabalık ilişkilerini sıcak tutma gibi mânâlarda kullanılmıştır. Önceki ifadelerde, verilen sözlerin yerine getirilip getirilmemesi üzerinde durulduğu için, burada Allah’ın birleştirilmesini, gözetilmesini emrettiği şeylerden anlaşılan ilk mânâ, verilen sözlerin tutulması, yapılan ahitlerde sabitkadem olunmasıdır. Bunun yanında Allah’la, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla, din-i mübin-i İslâm’ın emirleriyle kopmayan bir münasebet tesis etme gibi mânâlar da bu âyetin şümulüne girer. İman esaslarından İslâm erkânına, dinin temel disiplinlerinden füru ahkâmına kadar riayet edilmesi ve yerine getirilmesi emredilen her şeyi bir sıla olarak görebiliriz. Kısaca burada dine ve dinî hükümlere bağlılığın emredildiği söylenebilir.
Daha hususi mânâda ise buradaki sıladan kastedilen sıla-i rahimdir, yani akraba bağlarının gözetilmesidir. İnsanların birbirinden koptuğu günümüz dünyasında meselenin bu yanı da ayrıca önem arz etmektedir. Maalesef aynı ağacın dalları, budakları, yaprakları veya meyveleri olan insanlar birbirlerinden kopuk yaşıyorlar. Evlatlar, değil akrabalarına karşı vazife ve sorumluklarını yerine getirmek, anne-babalarından dahi kopmuş durumdalar. Hısım ve akrabaların çoğu tanınmıyor bile. Onlara karşı sorumluluklar unutulmuş durumda. Toplum kendi değerlerinden koptuğu ve bu konuda çok ciddi bir gurbet yaşadığı için ne kadar tahşidat yapılsa, insanlar ne kadar rehabiliteye tâbi tutulsa azdır.
Hâlbuki Kur’ân’a bakılacak olursa, çok sayıda âyet-i kerimede anne-baba hakkı ve akrabalık bağları üzerinde hassasiyetle durulduğu görülür. Mesela,
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا
“Yalnız Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, elinizin altında bulunanlara da iyilik edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36) âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hak, Kendisine ibadeti emrettikten hemen sonra anne-babaya ve akrabalara sözü getiriyor ve onlara güzellikle muamele edilmesini, iyilik ve ihsanda bulunulmasını emrediyor. Bu sebeple bir mü’minde akrabalarına karşı çok ciddi bir sıla hissi bulunması gerekir. En başta anne-baba olmak üzere yakından uzağa hiç kimse sıla-i rahimden mahrum edilmemelidir. Allah (celle celâluhu) kendi hukukundan hemen sonra anne-babanın ve arkasından da akrabaların, onun ardından da aramızda şöyle böyle bir alâka bulunan sair insanların hakkını nazara verdiğine göre, bu haklara mutlaka riayet edilmelidir. Şuursuz taşlar bile baş başa verip sağlam kubbeler, kemerler oluşturduklarında düşmüyor, dökülmüyorlar. Aynen öyle de insanlar da sosyal hayatta en yakın daireden başlamak üzere baş başa verir, maddî ve manevî ihtiyaçlarında birbirlerine destek olurlarsa devrilmezler, dökülmezler.
Hizmet Sıla-i Rahime Mâni Olmamalı
°°°Önsöz°°°
Dinimizde sorumluluklarımızın çok ve çeşitli olması, bazılarının yapılması halinde diğerlerinin ihmal edilebileceği anlamına gelmez. Meselâ devamlı hizmette koşturuyor olmak namaz kılmamaya, hattâ onu geciktirmeye ve kazaya bırakmaya mazeret olamayacağı gibi, sıla-i rahimin ihmal edilmesine de bahane olamaz, olmamalıdır. Hocaefendinin “şeytanî bir kısım mülâhazalar” dediği bu durumun tam aksine sıla-i rahim, yapmaya çalıştığımız bu hizmet vazifemiz için bir fırsat bile olabilir. İşte onun bu konu hakkındaki mülahazaları:
°°°°°°°°°°°
Yer yer insanın aklına, “Ben nasıl olsa hizmet ediyorum, i’lâ-i kelimetullah gibi mukaddes bir vazifenin arkasında koşuyorum. Bu gibi çok önemli vazifeler dururken anne-baba veya akraba hukuku gibi şeyler olmasa da olur.” gibi şeytanî bir kısım mülâhazalar gelebilir. Böylece insan, akrabalık bağlarını gözetme konusunda vurdumduymaz hâle gelebilir. Ne var ki bu gibi düşünceleri Kur’ânî mantıkla telif etmek mümkün değildir. Kur’ân ve Sünnet’in ısrarla üzerinde durduğu ve tahşidatta bulunduğu bir meseleyi hiç kimse kaldırıp bir kenara atamaz. Şayet Allah (celle celâluhu) Yüce Kitab’ında onların hakkını gözetmeyi emretmişse, mü’min için bu, çok önemli dinî bir mükellefiyettir. Hiç kimsenin Allah’ın hükümlerini değiştirmeye hakkı yoktur. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, onları ziyaret etmek, durumlarına göre ellerini öpmek, dualarını almak ve eğer varsa bir ihtiyaçları bunu gidermektir.
Bir taraftan ara vermeksizin yapılması gerekli olan hizmetlerin yapılması fakat diğer yandan da anne-baba hukukuna riayet edilmesi, akrabaların görülüp gözetilmesi pekâlâ mümkündür. Bunlardan biri diğerine mâni olmamalıdır. Bir taraftan Rabbimizin rızasını kazanma istikametinde din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeli, diğer yandan da yine O’nun hoşnutluğunu elde edebilmek için anne-babaların, nine ve dedelerin, hala ve teyzelerin, dayı ve amcaların rızasını almayı ihmal etmemeliyiz. Hatta gönüllerimizin ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme adına sıla-i rahim önemli bir vesile olarak görülebilir.
Ailelerimizle, akrabalarımızla münasebetlerimizi sıkı tutarak, onlarla hemhal olarak sahip olduğumuz güzelliklerden onların da haberdar olmalarını sağlayabiliriz. Böylece Allah’ın izni ve inayetiyle ziyaretlerimizi daha da bereketlendirir, bire yedi yüz veren başaklar hâline getirebiliriz. Sözle olmasa bile hâl ve tavırlarımızla onlara bir şeyler ifade edebilir, örnek olabiliriz. Her zaman söylediğimiz gibi temsille ve hâlle halledilmedik bir mesele yoktur. Özellikle günümüzde iletişim vasıtalarının gelişmesiyle birlikte hısım ve akrabaların hâl ve hatırlarını sormak, onların gönlünü almak çok daha kolaylaşmıştır. Onlardan uzakta bulunsak ve her zaman ziyaretlerine gidemesek bile, internet, telefon gibi vasıtalarla sıla-i rahim vazifemizi yerine getirebiliriz. Sesli veya görüntülü aramalarla onlarla konuşabilir, sevgi ve muhabbetlerimizi iletebilir, durumlarından haberdar olabilir ve onların gönüllerini hoşnut edebiliriz.
Gelmeyene Gitmeli
°°°Önsöz°°°
Aşağıda, sıla-i rahmin karşılıklı olmasının şart olmadığı açıklanıyor ki doğrudur. Ancak, orada ele alınmamasına rağmen temas edilmesi gereken bir nokta daha var. Siz size düşeni yapıyorsunuz, karşılık görmemesinin de ötesinde aramaya ve ilişkiyi devam ettirmeye çalışmanız, sizin manevî değerlerinizden taviz vermeye ve bir takım günahlar işlemenize sebep olacaksa, işte o zaman “def'i mefâsid, celb-i menâfiden evladır/kötülük işlememek iyilik yapmaktan önce gelir” ilkesinin gereği olarak ilişki devam ettirilmeyebilir. Bu istisnanın dışında ise durum aynen şöyledir:
°°°°°°°°°°°
Konuyla ilgili son bir hususa daha temas etmek istiyorum. Yakınlarımızın bizimle ilişkilerini kesmeleri, sıla-i rahim vazifelerini hakkıyla eda etmemeleri bizim bu vazifeyi ihmal etmemiz adına bir mazeret olamaz. Zira hadis-i şeriflerde, bizimle ilişkisini kesen insanlara karşı yapılacak sıla-i rahimin çok daha faziletli olduğu bildirilmiştir. (bkz. Buhârî, 15; Ahmed İbn Hanbel, 24/383). Keşke herkes bu önemli görevini yerine getirse! Yakınlarını arayıp sorsa, onların ziyaretlerine gitse, büyüklerin ellerinden, küçüklerin de gözlerinden öpse. Ne var ki daha önce de işaret ettiğimiz gibi günümüzde en yakın akrabalar arasında dahi ciddi bir kopukluk söz konusu. Bu sebeple yakınlarımız gelmese de biz gitmeliyiz; onlar hâlimizi hatırımızı arayıp sormasa da biz onların hâl ve hatırlarını sormalıyız. Bir Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, iyiliğe iyilik her kişinin işidir; kötülüğe iyilik ise er kişinin işidir.
Sıla-i rahime herkes karşılık verir. Gelene herkes gider. İyilik ve ihsanda bulunana karşılık vermek kolaydır. Karşılıklı olunca iyilik yapmak kolaydır. Bu bir nevi alış-veriş gibidir. Her iki taraf için de kazanç vesilesidir. Fakat bir tarafın kendine düşeni yapmadığı durumlarda iyilik ve ihsanı devam ettirmek hiç de kolay değildir. Eğer kişi karşı tarafın olumsuz tavırlarına rağmen ilişkisini, ziyaretlerini devam ettiriyorsa işte gerçek sıla-i rahim budur. Şayet sılaya karşı yapılan sılada on sevap kazanılıyorsa, böyle bir sılada belki yüz sevap kazanılabilir. Zira bir insanın kendisiyle alâkasını kesen, yüzüne bakmayan bir kimsenin ayağına gitmesi nefse çok ağır gelir. Eğer o, her şeye rağmen, kırılıp dökülmesine aldırmadan, sırf Allah rızası için sıla-ı rahim görevini ifa ediyorsa, hiç şüphesiz onun bu ameli Allah katında çok daha hora geçecektir.
Daha da ötesi, bazen telefonlar yüzümüze kapatılabilir, kapıdan kovulabiliriz, yüzümüze karşı istenmediğimiz söylenebilir. Bayramlarda veya özel günlerde gönderdiğimiz bütün tebrik mesajları karşılıksız kalabilir. Bütün bunlara rağmen küsmemeli, darılmamalıyız. Bilakis yeni yeni yol ve yöntemler bularak, farklı üsluplar geliştirerek muhatabımızı yumuşatabilmenin yollarını aramalıyız. Gelmeseler de gitmeli, yedirmeseler de yedirmeli, aramasalar da aramalıyız. Kötülüklerine iyilikle, kabalıklarına yumuşaklıkla mukabelede bulunmalıyız. Mü’min ahlâkı bunu gerektirir. Yiğitlik buradadır. Muhammedî yol budur.
Eser: İmtihanlar kuşağı Kırık Testi-18
Ra’d Suresi [1-43]
“Oturup, Allah’ın kitabından bir âyeti anlaman, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır.” (İbn Mâce, mukaddime, 16)
13. Ra’d Sûresi: Mekke’de inen Ra’d Sûresi, 43 âyettir. 13’üncü sûre olarak ismini 13’üncü âyette geçen râ’d (gök gürültüsü) kelimesinden alır. Diğer Mekkî sûreler gibi, iman esasları etrafında döner ve bu esasların bilhassa “tabiat”ta ve insandaki delilleri üzerinde durur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
الٓمٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّذِٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)
1. Elif-Lâm-Mîm-Râ. (Kur’ân’a dahil olarak inen ve bu sûrede gelecek bütün) sözler, Kitabın âyetleridir. Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân) gerçeğin ta kendisidir, buna rağmen insanların çoğu yine de iman etmezler.
اَللّٰهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْرِي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)
2. Allah O’dur ki, gökleri gözle görebileceğiniz direkler, destekler olmadan yükseltti; (*) sonra da Arş’ın üzerine istiva buyurdu (**) ve güneşle ayı (her birine kendine has hareket biçimleri ve vazifeler yükleyerek) emrine râm etti. Her bir (gezegen), kendisi için tayin ve takdir buyrulan bir sona ulaşıncaya kadar (yörüngesinde) akıp durmaktadır. O, (tam bir sisteme koyduğu kâinattaki) her işi çekip çeviriyor, her şeyi idare ediyor ve gerçeğin bütün işaret ve delillerini detaylarıyla açıklıyor ki, bir gün gelip Rabbinize kavuşacağınıza kesin iman edesiniz.
~Açıklama~
(*) Bütün gök cisimleri, tam bir düzen ve sistem içinde ve hiçbir arızaya meydan vermeden hareket ederler. Gökleri görünür direkler olmadan yükselten ve gök cisimlerini de aynı şekilde düşmekten, birbirlerine çarpmaktan koruyan, onları belli çizgide hareket ettiren Allah’tır. Allah’ın (c.c.) hikmet diyarı olan bu âlemdeki icraatı genel olarak muttarid (sürekli ve aynı çizgide) olduğu için, biz kâinatı ve ondaki cisimlerin hareketlerini inceleyerek birtakım sonuçlara varır ve bu sonuçlara sebep ve kanun ismini takarız. Yani sebep ve kanun dediğimiz sonuçlar, Cenab-ı Allah’ın kâinattaki icraatının birer unvanından ibarettir. Âyet, gözle görebileceğiniz direkler, destekler olmadan ifadesiyle bir bakıma bu sonuçlara veya sebep ve kanunlara imada bulunmaktadır.
Bununla birlikte, Cenab-ı Allah Kendi icraatıyla, dolayısıyla sebep ve kanunlarla asla bağlı değildir. Dilediği anda dilediği tarzda icraatta bulunabilir. Dolayısıyla, kâinattaki sistemin ve hayatın devamı asla bu sebeplere ve kanunlara bağlı değildir; onlara güvenerek ne yarınlar hakkında hüküm verilebilir, ne de bir an sonra karşımıza çok farklı bir tablonun çıkmayacağı garanti edilebilir. İşte, Allah’ın tutması olmasa, gökler her zaman (yerin üzerine) düşebilir. Bunun vuku bulmaması veya Cenab-ı Allah’ın buna müsaade etmemesi, bütün kâinatın O’na olan mutlak itaatının sonucudur. Modern bilim bu vakıayı merkezkaç ve merkezçek güçleriyle izah etmektedir. Fakat bizim için çok daha önemli olan, bu konuda Einstein veya Newton’un mekanikî ve matematiksel izah veya kavramlarından ziyade, kâinatın Allah’a mutlak itaatı ve bu itaatın altında yatan mutlak ve evrensel rahmettir.
(**) Arş’ın ve Cenab-ı Allah’ın Arş’a istivasının manâsıyla ilgili olarak bkn: Bakara Sûresi/2: 29, not 28; A’râf Sûresi/7: 54, not 11.
وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَارًاۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٣)
3. Yine O’dur ki, yeri yaydı; onun içinden sağlam dağlar yükseltti ve ırmaklar akıttı. (*) Ve orada her bir ürünü çift çift kıldı, sürekli olarak geceyi de gündüze bürüyüp duruyor. Bütün bunlarda sistemli düşünebilenler için hiç kuşkusuz işaretler, deliller vardır.
~Açıklama~
(*) Âyet, yerin içinden ifadesiyle, dağların köklerinin yerin içinde olduğunu ifade etmektedir. İkinci olarak, ırmakların dağlardan kaynaması, taşların, kayaların İlâhî emirlere ne derece itaatkâr olduğunu harika bir şekilde göstermektedir.
Bu gerçek, canlı ve şuurlu kalblere şu mesajı sunmaktadır: Dağlar, asırlardır sürekli ve bol su akıtan ırmakların asıl kaynağı olamaz. Çünkü dağlar bütünüyle sadece su kaynağı bile olmuş olsa, yine de kendilerinden çıkan ırmakları birkaç yıl bile beslemeye kâfi gelmez. Tek bir örnek olarak, tarihin bilinmeyen dönemlerinden beri hem de çöllerden bol su akıtarak geçen binlerce kilometre uzunluğundaki Nil nehrine dünyadaki bütün dağlar su olsa yetmez. Yerin bir veya birkaç metre altına sızabilen yağmur da, ırmakların akıttığı su için asla kâfi değildir. Hiçbir “tabiî” sebep, yeryüzündeki ırmakların kaynağını ve beslenmesini açıklamaya yetmez. Şu halde, bu ırmakların tek kaynağı Cenab-ı Allah’ın (c.c.) tükenmez rahmet hazineleridir ve çok küçük sebepleri çok büyük neticeler adına istihdam eden Allah, ırmakları Kendi görünmez hazinelerinden beslemektedir. Dağlar, sıvı bir maddenin katılaşmasından oluşmuştur. Peygamber Efendimiz’e atfedilen bir münacatta, “Yeri katılaşmış, donmuş suyun üzerine yayan (Allah)’ı tesbih ederim!” buyurulmaktadır. Yeryüzünün yaratılış sürecinde Allah’ın emriyle sıvı bir madde katılaşmış, bundan dağlar ve kayalar meydana gelmiş ve zamanla dağların ve kayaların aşınması, ufalanması sonucunda da toprak tabakası teşekkül etmiştir. Sıvı madde, üzerinde iskân mümkün olmayacak derecede yumuşak, kaya tabakası ise, kendisinden istifade edilemeyecek ölçüde sert idi. Bu bakımdan, Hakîm ve Rahîm olan Allah (c.c.), kaya ve taş tabakasının üzerine toprak tabakasını yaydı ve onu canlılar için bir mekân kıldı. (Daha öte açıklamalar için bkn. Bakara Sûresi/2: 29, 74, not 28, 78; Kâf Sûresi/50: 6–11; Nebe’ Sûresi/78: 6–8, not 2–3; İnşikak Sûresi/84: 3–4)
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٤)
4. Yerde birbirlerine yakın (ama aynı zamanda birbirlerinden çok farklı) kara parçaları, ayrıca üzüm bağları, ekili ve ekim için araziler ve aynı kökten, aynı dalda salkım salkım fakat her biri kendine ait bir dalcıkta kendi başına biten hurmalar vardır; bunların her biri aynı su ile sulanmaktadır ama Biz, tat, gıda ve kalite açısından onları farklı farklı yapar ve bazısını bazısına göre bazı bakımlardan daha tercih edilir kılarız. (*) Hiç kuşkusuz bunda da akledip düşünen kimseler için nice dersler, nice işaret ve deliller vardır.
~Açıklama~
(*) Allah, bir şeyden pek çok şey, pek çok şeyden de bir şey yapar. Meselâ, içtiğimiz suyu vücutta pek çok organların oluşmasında kullanır, ayrıca vücuda gıda ve kan haline getirir. Öte yandan, yediğimiz pek çok yiyecekten deriyi ve herhangi bir organı meydana getirir; böylece pek çok ve çeşitli şey, Allah’ın emriyle bir şey olur.
“Tabiat”ta her defasında orijinal ve pek çok maksada yönelik icraat görürüz. Bunlar, âdeta sonsuz sayıda fakat mükemmel ve kusursuzdur; oysa bir şeyin çokluğu mükemmelliğe manidir. Ayrıca bunlar, sonsuzca kolaylıkla olur, fakat bu kolaylığa rağmen tam bir düzen ve âhenk içindedir. Yine, bu icraat hem çok hızlı fakat sağlam, yerli yerinde ve pek çok maksada yöneliktir. Sayısız denebilecek çoklukta tür bir arada, ama her biri, hattâ pek çok türlerin her bir ferdi diğerlerinden ayırt edici farklılığa sahiptir. Her bir hadise, her bir varlık, âdeta masrafsız ve insan için çok ucuza mal olmakta, fakat kâinat değerindedir. Meselâ, bir kiraz tanesinin meydana gelmesi için güneşe, yağmura, havaya, toprağa, kiraz ağacı ve tohumuna, bu tohumun kiraz olabilme özelliğine, yerküreye ve yerkürenin hem kendi ve hem de güneş etrafındaki tam düzenli hareketine ve bütün bu unsurların çok esaslı işbirliğine ihtiyaç vardır. Kısaca, bir kiraz tanesinin varlığı için bütün bir kâinat gereklidir. Böyle iken, bunlar insana karşılıksız sunulmaktadır. Türler ve fertler arasında zaman ve mekân bakımından ne ölçüde mesafe bulunursa bulunsun, hem en yüksek derecede benzerlik, hem farklılık söz konusudur. Çokluğa rağmen sonsuz değerde sanat ve mükemmellik, mutlak kolaylığa rağmen kusursuz düzen, sistem ve âhenk, inanılmaz sürate rağmen tam bir denge, tenasüp ve sağlamlık, sonsuzca çokluğa, karışıklığa ve dağılıma rağmen mükemmel ferdîlik ve ayrışma (taayyün), akıl almaz bolluğa rağmen en yüksek değer ve fiyat, Tek ve Benzersiz Yaratıcı’nın eseri ve O’nun varlığına, birliğine, İlim, İrade ve Kudreti’ne delildir. (Mesnevî-i Nuriye, 32)
Bunlardan ayrı olarak, bütün bitkiler, sebzeler ve ağaçlar aynı toprakta bitmekte, aynı su ile sulanmakta, aynı güneşten ısı ve ışık almakta, fakat her biri farklı tatta, farklı renkte, farklı şekilde, farklı kokuda taneler ve meyveler vermektedir. Bu taneler, sebzeler ve meyveler ne kadar besleyici de olsa kokuları ve şekilleriyle insanı cezbetmeseler, yeme arzusunu tahrik edemezler. İnsan yemeli ve içmelidir, çünkü hayatının devamı buna bağlıdır. Taneler, sebzeler ve meyveler çok çeşitlidir, fakat insanın tatma duyusuna bütün tatları ayrı ayrı tadacak, görme duyusuna bütün şekilleri ve renkleri birbirinden ayıracak, koklama duyusuna bütün kokuları temyiz edecek bir kabiliyet verilmemiş olsa, o zaman bu çeşitliliğin ne manâsı olurdu. Demek ki, insan ile bütün kâinat ve özellikle yeryüzündeki bütün varlıklar arasında öylesine temel münasebetler vardır ki, ancak bütün bunları bilen, irade eden ve var etme kudretine sahip olan Biri bu sistemi kurmuş ve insanı yaratmıştır. Öyleyse sadece O, Kendisi’ne ibadet ve emirlerine, hükümlerine itaat edilmeye hakkı vardır; sadece O’na ibadet ve mutlak anlamda itaat edilmelidir.
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَابًا ءَاِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ فِٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٥)
5. Eğer hayret etmeni gerektirecek bir şey varsa asıl hayret edilmesi gereken, onların “Toprak olduktan sonra mı, yani biz o zaman yeni bir yaratılışa mı erdirileceğiz!?” demeleridir. Onlardır nankörlükle Rabbilerine küfür içinde bulunanlar ve onlardır boyunlarında (başlarını eğip gerçeği görmelerine mani ve kendilerini küfre, neticede de Cehennem’e sürükleyen) tasma olanlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ (٦)
6. Bir de, onlardan önce (birer ibret vesilesi olarak) yaşanmış (ve Kur’ân’da anlatılan, bizzat kendilerinin de bildiği) cezalandırma vakaları geçmiş olmasına rağmen, güzellik içinde yaşama dururken “Haydi, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı hemen getir!” diye sana meydan okuyorlar. Oysa senin Rabbin, her türlü zulümlerine rağmen insanlar için onların kavrayamayacağı ölçüde bağışlaması olandır; bununla beraber senin Rabbin, cezalandırması çok çetin olandır da.
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّهِ۪ۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟ (٧)
7. Küfür içinde bulunanlar, “(Peygamberlik iddia eden) şu kişiye Rabbisinden açık bir delil (bir mucize) indirilmeli değil mi?” diyorlar. (Rasûlüm,) sen sadece bir uyarıcısın ve her bir halk için, (seçilip kendilerine gönderilmiş) bir yol gösteren vardır.
اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغِيضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ (٨)
8. Allah, (hayvan, insan, bitki) her bir dişinin (döllenme veya hamile kalma ânından doğurma ânına kadar) karnında hangi özellikte ne taşıdığını ve rahimlerin neyi atıp neyi aldığını, (hamilelik süresince) neleri ne ölçüde eksiltip neleri fazlalaştırdığını ve bütün bunların süreye ne ölçüde tesir ettiğini bilmektedir. Her bir şey, O’nun katında bir ölçü iledir.
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ (٩)
9. O, gaybı da şahadeti de (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilendir; Mutlak Büyük ve Yüce-Aşkın Olan’dır.
سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ (١٠)
10. İster içinizden biri sözünü gizlice söylesin, isterse bir başkası açıktan konuşsun veya biri gecenin altında kendini (ve düşüncelerini, planlarını) gizlemeye çalışsın veyahut gündüzün ortaya çıksın, O’nun için farketmez.
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ (١١)
11. (Herkes, önünden ve arkasından kendisini saran farklı durumlar arasında hayatını sürdürür ve) Allah’ın emri gereği onu önünden ve arkasından nöbetleşe takip edip koruyan ve her sözünü, her yaptığını kaydeden melekler vardır. Gerçek şu ki Allah, bir topluluğun durumunu o topluluk kendi içindekini değiştirmedikçe değiştirmez. (*) Allah, (yaptıklarının karşılığı olarak) bir topluluğa da bir belâ isabet etmesini dilemişse, onu da geri çevirecek yoktur. İnsanlar için onları gerçekten koruyup sahiplenecek Allah’tan başka kimse bulunmaz ki.
~Açıklama~
(*) Batı’da ortaya çıkan hemen bütün modern tarih felsefeleri, şu esaslara oturmaktadır:
İnsanlık, düz bir çizgi halinde olsun, çevrimler halinde olsun, kaçınılmaz olarak belirli ve kesin bir sona doğru ilerlemektedir. Bu ilerleme ve tarihî hadiseler, tarihin insandan bağımsız geri çevrilemez kanunlarına göre olmaktadır. Bize düşen, eğer tarihin akışında kaybolup gitmek istemiyorsak, bu kanunları keşfedip onlara itaat etmektir. Tarihin geçtiği (ilkel, feodal, kapitalist) bütün evreler, geçilmesi kaçınılmaz olan evrelerdir. Bu tür tarih felsefeleri, içinde bulunduğumuz sosyo–ekonomik ve siyasi şartları, tarih ve “tabiat”ın dikte ettiği en güçlülerin ayakta kalıp zayıfların yok olup gitmesini gerektiren önüne geçilemez şartlar olarak görmektedir. Eğer bu şartlar şu anda Batı’yı ön plana çıkarmışsa, ayakta kalmak isteyen toplumlar Batı’ya ve medeniyetine ayak uydurmaya çalışmalıdır. Post-modern tarih anlayışları veya tarihselcilik, fizikteki gelişmelere paralel olarak izafiliği ön plana çıkarmış da olsa, yine de tarihin kendine has ve insandan bağımsız kanunlarına olan vurgu devam etmektedir.
Oysa Kur’ân, tarihe tamamen farklı perspektiflerden bakar. Her şeyden önce o, tarihi hadiselere göre değil, değişmez birtakım prensiplere göre yorumlar ve bu prensipleri öne alırken, diğer tarih felsefeleri, hadiselerden, daha genel bir ifade ile bizzat tarihten kalkarak tarihi yorumlar. Bu yorumlarda, zaman ve şartların etkisinin ve subjektifliğin hakim olacağı açıktır. İkinci olarak, söz konusu tarih felsefelerindeki cebrî determinizmin ve insanın hadiselerin nesnesi yapılmasının aksine Kur’ân, insan iradesine ve davranışlarına öncelik verir. Kur’ân’a göre biz, dünya ve bugün tarlasını yakın gelecekte dünyada ve uzak gelecekte Âhiret’te biçmek üzere ekeriz. Dolayısıyla tarih, kendine ait amansız kanunlar değil, iradî tercihlerimiz mecmuasıdır. Cenab-ı Allah’ın hikmeti, ne yaparsak ne ile karşılaşırız, yani hangi sebep, niyet ve davranış hangi neticeyi doğurur kaidesine bağlıdır.
İslâm, toplumu şuurlu, irade sahibi ve hem kendilerine hem de başkalarına (Allah’a ve canlı–cansız bütün diğer varlıklara) karşı sorumluluğu olan fertlerin meydana getirdiği bir bütün olarak görür. Dolayısıyla, toplumun tarihini yapan toplumun kendisidir. Nasıl her bir ferdin iradî tercihleri ve bu tercihleri istikametindeki davranışları, Allah’ın fazladan yardımları, af, rahmet ve mağfiretiyle birlikte onun yakın ve uzak geleceğini tayin ediyorsa, bir toplumun bugününü, geleceğini ve tarihini tayin eden de aynı unsurlardır. İşte âyet, bir toplumun durumunun müsbet veya menfî istikamette değişmesini, o toplumun kendisini inanç, itikat, ahlâk, dünya görüşü, davranış ve yaşayış bakımından değiştirmesine bağlamaktadır. Peygamber Efendimiz’in, “Nasılsanız, öyle idare olunursunuz.” (Kenzü’l-Ummal, 6: 89) hadis-i şerifi de, aynı gerçeğin siyasî veya idarî saha ile ilgili bir başka ifadesidir.
هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ (١٢)
12. O’dur size şimşeği hem korku verecek hem de ümide sevkedecek şekilde gösteren ve yağmur yüklü bulutları inşa eden. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân âyetleri arasında bazen bir münasebet yok gibi görünse de, aslında derin ve temel bir münasebet vardır. Meselâ, bu âyetle öncesi ve sonrasındaki âyetler üzerinde A’râf Sûresi’ndeki 12 no. lu açıklamalar ışığında yapılacak bir tefekkür, söz konusu âyetler arasında ne kadar güzel, etraflı ve anlamlı bir münasebetin olduğunu göstermeye yetecektir.
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِۜ (١٣)
13. Gök gürültüsü, (yağmur için bir ön hadise olarak) O’na hamd ile tesbihte bulunur (bütün atmosfer hadiselerinin O’nun emri ile meydana geldiğini ve icraatında O’na hiçbir şeyin, hiçbir “tabiî” kanun ve cismin ortak olamayacağını ilan eder). Melekler de, O’na karşı saygı ve korku ile aynı şekilde hamd ve tesbihte bulunurlar. Ayrıca O, yıldırımları gönderir ve onlarla dilediği kimseyi çarpar. Böyle iken, (o küfredenler) halâ Allah hakkında tartışıp durmakta ve ileri-geri konuşmaktadırlar. Oysa O, cezası pek çetin olandır.
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِرِينَ اِلَّا فِي ضَلَالٍ (١٤)
14. Geçerli dua, O’na yapılan dua ve geçerli davet, O’na yapılan davettir. Müşriklerin O’ndan başka yönelip dua ve davette bulundukları putlar, onlara hiçbir şekilde karşılık veremez, (güçler ve şahıslar ise, Allah müsaade etmedikçe onlar için hiçbir şey yapamazlar). (Allah’tan başkalarına dua edenlerin) durumu, su ağzına ulaşsın diye avuçlarını önündeki suya doğru uzatan kişinin durumu gibidir. Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça veya suya ağzını tutmadıkça) su, asla ona ulaşacak değildir. Kâfirlerin dua ve daveti, işte böyle boşa gider.
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ ۩ (١٥)
15. Göklerde ve yerde her kim ve her ne varsa isteyerek veya istemeyerek, gölgeleri de sabah ve akşam O’na secde eder. (*)
~Açıklama~
(*) Gölge, güneşin yeryüzü ile olan pozisyonuna göre uzayıp kısalır ve dolayısıyla bu uzayıp kısalma, varlıkların Allah karşısındaki, aşağıda izah edilecek secde ve itaatine çok güzel ve anlamlı bir misaldir.
Muhteşem ve emsalsiz bir tarzda işleyen kâinat çarkında her bir şeyin kendine has bir yeri ve vazifesi vardır. Güneş, ay, yıldızlar ve bütün diğer gök cisimleri, fevkalâde bir sistem içinde birbirleriyle tam bir münasebet içindedir ve kendileri için tayin ve tesbit buyrulan yoldan asla ayrılmazlar. Elektronlardan galaksilere kadar her şey, kendisi için konan kanunlar çerçevesinde kendi yörüngesini takip eder. Aynı şekilde her bir insan da, doğumu, büyümesi, hayatı ve hücrelerden beyin ve kalb gibi organlarına kadar bütün vücuduyla, yine kendisi için tayin ve tesbit edilen kanunlara uygun davranır. (Burada bir daha hatırlatalım ki, kanun dediğimiz şey, eşyanın hareketinden çıkardığımız sonuç ve bu hareketlere koyduğumuz birer addır; Allah’ın irade, emir ve icraatının birer unvanıdır.) Bu sebeple diyoruz ki, İslâm her şeyden önce kâinatın dinidir, çünkü İslâm, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a secde ve teslimiyetin adıdır. Güneş, ay, yeryüzü, kısaca insan vücudu dahil bütün varlıklar, Allah’a itaat içinde olduğundan Müslümandır. İnanmayanlar ve ateistler bile bu manâda Müslümandırlar; çünkü onların vücutları ve biyolojik-fizikî hayatları da Allah’ın çizdiği çerçeve içinde O’nun koyduğu kanunlara tâbidir. Dolayısıyla kâinattaki her şey, isteyerek veya istemeyerek, yani herhangi farklı bir seçeneği olmadan Allah’a secde halindedir, O’na olan teslimiyetini ilan etmektedir.
İkinci olarak, daha önce pek çok yerlerde işaret edildiği gibi (Nisâ Sûresi/4: 79, not 18; Mâide Sûresi/5: 40, not 8; En’âm Sûresi/6: 38, not 8), Cenab-ı Allah (c.c.), her şey üzerinde mutlak hakimdir. O, neyi dilerse onu yapar ve nasıl dilerse öyle hükmeder. Her ne kadar bize cüz’î irade vermiş olup, biz niyet ve davranışlarımızın neticesini görsek de, bütün bunlar da O’nun koyduğu sebep-sonuç kanunları çerçevesinde olmakta, yani hangi sebebin hangi sonucu, hangi davranışın hangi neticeyi vereceğini O tayin ve tesbit etmiş bulunmaktadır. İnsan, bu çerçeveden asla kurtulamaz; kâinatın işleyişini, sebeplerle sonuçlar, düşünce-inanç-niyet-davranış ve neticeleri arasındaki münasebeti asla değiştiremez. İşte bu manâda da canlı-cansız her varlık yine O’na secde halindedir.
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَصِيرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (١٦)
16. Şimdi onlara soruver: “Göklerin ve yerin Rabbi (onları yaratıp sisteme koyan, ayakta tutup varlıklarını devam ettiren) kimdir? (İster istemez “Allah” diyecekleri için cevabı kendin ver ve) “Allah” de! De ki: “Gerçek bu iken O’nu bırakıp da, bizzat kendilerine bile ne fayda verebilme, ne de kendilerinden bir zararı savabilme imkân ve iktidarı bulunan birtakım sahipler, koruyucular ve vekiller mi edindiniz?” De ki: “Hiç körle gören bir olur mu? Karanlıklarla nur hiç bir midir?” Yoksa onlar, Allah için O’nun yarattığı gibi yaratan bazı ortaklar buldular da, yaratma işi kafalarını karıştırıp gerçek Yaratıcı’yı seçmelerine mani mi oldu? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, (isimleri bütün kâinatta tecelli halinde) Tek ve hükmü, gücü her şeyin üzerinde Mutlak Hakim Olan’dır.”
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًاۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ (١٧)
17. Gökten bir tür su indirir ve vadilerde akıp giden ırmakların her biri onunla kapasitesine göre dolup akar. Dolu dolu akıp giden bu sular, üzerlerinde kabaran köpükleri yüklenir götürür. İnsanların ziynet veya başka bazı eşya yapmak için ateşte erittikleri madenlerin üzerinde de buna benzer bir köpük oluşur. İşte Allah, hak ve bâtılı böyle bir temsille anlatır. Köpük fazla kalmaz, yok olur gider; insanlara faydası olan öze gelince, o yerde sabit kalır. Allah, işte böyle misaller verir. (*)
~Açıklama~
(*) Yukarıda not 6’da da kısaca temas edildiği gibi, bu âyette ve 12 ile 13’üncü âyetlerde ortaya konan temsiller, A’râf Sûresi 54–58’inci âyetlerdeki misallerle benzerlik arz etmektedir. Her iki yerdeki misallerde, Din ile kâinat ve insan hayatı arasındaki mutabakat çerçevesinde önemli gerçekler nazara verilmektedir.
Bu âyette, gökten inen bir tür su veya yağmur İlâhî vahyi, ırmaklar ise bu vahiyden farklı faydalanma kapasitesine sahip zihinleri ve kalbleri sembolize etmektedir. Nasıl zihinler, kalbler ve ruhlar, kapasitesine göre yağmur alan ve ondan faydalanan vadiler veya ırmaklar gibi ise, aynı şekilde bizzat insanlar da, işlenmesi gereken madenler gibidir. İlâhî vahyi insanlara taşıyan peygamberler ve onların vârisleri, insanları işleyen ve her birini kapasitesine göre saflaştıran, saf birer gümüş, altın, elmas vb. yapan maden işleyicileridir. Hem yağmur sularını alıp akıtan ırmaklarda, hem de işlenen madenlerin üzerinde fazladan ve atılacak köpük oluşur; insan tabiatında da, aynen bunun gibi işlenme esnasında ortaya çıkan pek çok zararlı ve atılması gereken unsurlar vardır. Köpük veya atılması gereken bu zararlı unsurlar, hem hafif, hem değersiz olduğundan yüzeye çıkar ve yüzeyde görünür; o kadar ki, bazen altta akıp giden suyu ve insanda güzel huyları ve kabiliyetleri gizler. Bâtıl, aynen bu köpük ve atılması gereken zararlı ve fazla madde gibidir. Fakat zahire, yani dış görünüme bakarak hüküm vermemek gerekir. Ne var ki, insanlar çok defa zahire bakarak aldanırlar; oysa nasıl köpük içi boş olduğundan patlayıverir veya kaybolup giderse, bâtıl da aynı şekilde içi boş olduğundan yok olup gitmeye mahkûmdur (İsrâ Sûresi/17: 81). Hak ise, bizzat kelimenin anlam ve yapısından da anlaşılacağı üzere kalıcıdır, sabittir ve akıp giden su gibi bulunduğu ve ulaştığı her yerde hayata kaynaklık yapar
⬇️⬇️⬇️
Risâle-i Nûr Külliyatı "Hizmet-i İmaniye"
01. Bu zaman, imanı kurtarmak zamanıdır. Seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarikat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkülât bulunduğundan, Nur dairesi hakikat mesleğinde gidip, tarikatlerin faydasını temin eder. (Emirdağ Lâhikası, s. 230)
02. Hadis-i şeriften alınan bir ilhamla, Risale-i Nur’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok faydalarından, Risale-i Nur’da beyan edilen ve şâkirtlerinin tecrübeleriyle tasdik edilen yalnız birkaç tanesini beyan ediyoruz.
Beş türlü ibadet:
1– En mühim bir mücahede olan ehl-i dalâlete karşı mânen mücahede etmektir.
2– Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.
3– Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4– Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5– Bazen bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibadeti yapmaktır.
Beş türlü de dünyevî faydası var:
1– Rızıkta bereket.
2– Kalbde rahat ve sürur.
3– Maişette suhûlet.
4– İşlerinde muvaffakiyet.
5– Talebelik faziletini almakla bütün Risale-i Nur talebelerinin has dualarına hissedar olmaktır. (Emirdağ Lâhikası, s. 180)
03. Kalemle nur’lara hizmet ve sadakatle talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır: 1– Âyât-ı Kur’âniye’nin işaretiyle, imanla kabre girmektir. 2– Bütün şâkirtlerin mânevî kazançlarına, Nur dairesindeki şirket-i mâneviye sırrıyla, umum onların hasenâtlarına hissedar olmaktır. (Emirdağ Lâhikası, s. 180)
04. Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulûm-u diniye sınıfına dahil olup âlem-i berzahta –tâlihi varsa, tam muvaffak olmuşsa– Hâfız Ali ve Meyve’de bahsi geçen meşhur talebe gibi; şühedâ hayatına mazhar olmaktır. (Emirdağ Lâhikası, s. 181)
05. Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saâdeti bilmeyen tembel insan! Bil ki: Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtı nı, hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs-i amel içine koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcûdât hatta bir nokta-yı nazarda câmidat dahi, evâmir-i tekvîniye tâbir edilen hususî vazifelerinde, kemâl-i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evâmir-i rabbâniyeyi imtisâl ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut; tâ şems ve kamer e kadar her şey kemâl-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfâ ediyorlar. (Lem’alar, On Yedinci Lem’a (8. Nota), s. 153)
06. İhtiyârımız ve haberimiz olmadan birisi, bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki, şuurumuz ve ihtiyârımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshilâta mazhar oluyoruz. Öyleyse, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz. (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup (7. Risale Olan 7. Mesele, 7. Sebep), s. 418)
07. Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekvâ ediyor. Âdeta mânevî havanın bozukluğundan, maddî ve umumî bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hatta bana da bir gün sirayet etti. Bizim her derdimize ilâç olan Risale-i Nur ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır. (Kastamonu Lâhikası, s. 215)
08. Risale-i Nur’un vazifesi imanı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek hizmet-i imaniyeyi, hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmaya mükellefiz. (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 383)
09. Elbette bizlere lâzım ve millete elzem, şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için hususî dershaneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur şâkirtleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes her meselesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlerinin izahı olduğu için, hem ilim, hem mârifet, hem ibadettir. Eski medreselerde beş-on seneye mukabil, inşaallah Nur medreseleri, beş-on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor. (Emirdağ Lâhikası, s. 11)
10. “Her bir adam eğer hanesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i Nuriye’ye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesi’nde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir.” (Emirdağ Lâhikası-2, s. 96)
11. Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risale-i Nur ile mübâreze etmeyiniz. O mağlup olmaz, bu memlekete yazık olur. O başka yere gider, yine tenvir eder. (Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, s. 341)
"ŞEYTANIN OYUNLARI VE HASETÇİLER KARŞISINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞME"
"ŞEYTANIN OYUNLARI"
°Önsöz°
Şeytan, büyüğü küçük, küçüğü büyük, iyiyi kötü, kötüyü iyi, günahı sevap ve sevabı günah gösterir. İnsanın yapısında, zahiren küçük gibi görünen günahları önemsememek gibi bir zaaf da vardır. HE buna dikkat çekiyor ve şöyle uyarıyor:
°°°
Şeytanın önemli oyunlarından biri, insanı tepetaklak Cehennem’e götürebilecek büyük şeyleri, küçük göstermesidir. Hz. Pîr, küçük gibi görünen şeylerin insan açısından büyük tehlike arz edebileceğini kendine has üslubuyla şöyle ifade eder: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma!” (Lem'alar, 17.Lem'a, 14.Nota.) Bunları çoğaltabilirsiniz. Mesela bir başkasını hafife alma, dil ucuyla birisini kınama, bir yüz ekşiliğiyle muhatabın densizliğini vurgulama gibi tavırlar bazıları açısından küçük gibi görünebilir. Fakat Allah katında bu tür tavır ve davranışlar hiç de küçük değildir. Esasında en tehlikeli şeyler, bu gibi küçük görünen amellerdir. Bazen bir akrep, kobradan daha tehlikeli olur. Zira gelişiyle, ıslığıyla, hışırtısıyla kendisini hissettiren bir düşman büyük bile olsa, ona karşı tedbir almak ve onun tehlikesini bertaraf etmek kolaydır. Fakat akrep sinsi bir şekilde gelir, bazen yorganın arasına, bazen yastığın altına saklanıp hiç ummadığınız bir zamanda sizi sokar. Dolayısıyla onun tehlikesini savmanız çok zordur. İşte günah ve hatalara da bu gözle bakmak gerekir. Onlar arasında asıl korkulması gerekenler, sinsice gelenler veya basite alınanlardır.
Bir Müslüman için en önemli şey, küçüğüne büyüğüne bakmadan, dinin çirkin gördüğü ve yasakladığı her türlü hata ve günahtan uzak durmak, bunlardan sıyanet buyurması adına sürekli Allah’a dua etmektir. Hz. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, bazı küçük şeyler vardır ki çok büyük şeyleri yutar. Kalb de bunlardan birisidir. Zira o, kâinatları içine alacak genişlikte olmasına rağmen, bazen küçük gibi görünen şeyler yüzünden kararabilir. Efendimiz de (s.a.v) işlenen her bir günahın kalbde siyah bir nokta bırakacağını ve bu noktaların zamanla çoğalarak kalbi kaplayacağını ifade buyurmuştur. (Tirmîzi, 83)
Şeytan, şahısların durumuna ve karakterine göre onları günaha sevk edebilme adına her türlü argümanı kullanır. () Bunlar genel itibarıyla insanların zayıf ve mukavemetsiz olduğu; sabredip direnmekte zorlandığı hususlardır. Hücümat-ı Sitte’de şeytanın hücum adına kullandığı başlıca vesilelere yer verilir. () Biz burada birkaçı üzerinde duracağız.
Bunlardan birisi olan şöhretperestlik, şeytanın insanı günaha sürükleme adına en çok kullandığı vesilelerden birisidir. İnsanın sürekli lehinde konuşulup yazılmasını istemesi, bir yere gittiğinde kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanması, kalkılmadığında gönül koyması, sürekli alkış ve takdir peşinde koşması, her başarısını popülizme bağlaması gibi tavırlar, şöhretperestlik hissinin birer tezahürüdür. Hâlbuki Efendimiz (s.a.v), bir meclise girdiğinde ayağa kalkılmasını şiddetle men ediyordu. “Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi kalkmayın!” (İbni Mâce, 2) buyuruyordu. Aslında Allah Resûlü bir yeri teşrif ettiğinde değil diriler, mezardaki ölüler bile ayağa kalkmıyorsa vefasızlık yapıyorlar demektir. Bizim o Zat’a karşı saygı anlayışımız budur. Efendimiz, bu tavrıyla hem engin tevazuunu ortaya koyuyor hem de önemli bir dinî disiplin vaz ediyordu. Alkışlanmaktan, bahsedilmekten, ayağa kalkılmasından hoşlanan bir kişi, asıl hoşlanılması gerekli olan şeyleri kaybediyor; ahiretteki hakkını burada kullanıyor demektir.
Rahat tutkusu da diyebileceğimiz tenperverlik, şeytanın sıkça kullandığı vesilelerden birisi olup, insanı helakete sürükleyen faktörlerden bir diğeridir. Yiyip içip, yan gelip kulağı üzerine yatma, yazlıklarda kışlıklarda keyif çatma, hep rahatının, bedenî isteklerinin peşinde koşma, şeytan açısından değerlendirilecek çok önemli birer fırsattır. Oysaki insan bunlar için yaratılmamıştır. Elbette o, yeme, içme gibi mubah dairedeki bir kısım lezzetlerden istifade edecektir. Fakat mü’minin hep arkasından koşacağı gaye-i hayali, Allah’a kullukta bulunma, insanları tevhide, hak ve hakikate çağırma olmalıdır.
Şeytan, insanların zaaflarını keşfetmede çok profesyoneldir. Herkese, hususi durumuna göre yaklaşır. Mesela birisinin bohemliğe açık bir yanı varsa, şeytan ne yapar eder onu günahın içine çekmeye çalışır. Mesela tutar, onu, nefes alma ve tenezzühte bulunma gibi gerekçelerle kandırarak zift akan yerlerde dolaştırır; yüzmenin sünnet olduğunu kulağına fısıldayarak plaj plaj gezdirir. Derken onu, gözünün içinden veya kalbinden öyle vurur ki, hiç farkına varmadan bohemliğin içine salıverir.
Aynı şekilde bakar ki bir başkasının paraya karşı fazla tamahı var. Haramlara sürükleme, gayrimeşru işlere sevk etme adına onun da bu zaafını kullanır. Boynuna taktığı yular ile onu istediği yere çeker. Böyle birisi şeytanın güdümünde hareket ettiğinin hiç farkına varmasa, kendi iradesiyle karar verdiğini düşünse ve hatta bazen meşru alanda dolaştığını zannetse de çoktan şeytanın oyuncağı hâline gelmiş bir zavallıdır.
Şeytanın çokça suiistimal ettiği argümanlardan bir diğeri de haset ve kıskançlık hissidir. Haset, “Falanda olmasın, bende olsun.” düşüncesidir. Efendimiz (s.a.v), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, hasedin de amelleri yiyip bitireceğini ifade buyurmak suretiyle (Ebû Davud, 44) onun mü’min açısından nasıl kaybettirici bir duygu olduğuna dikkat çekmiştir. Hasan Basri hz de, “Ben hasetçiden daha çok mazluma benzeyen bir zalim görmedim.” (el-Kurtubî, 5/251) demiştir. Eğer bir kişi, başkalarının başarılarından rahatsızlık duyuyorsa, şeytanın oyunlarına açık bir yanı var demektir. Kendi işinde profesyonel olan şeytan, böyle bir zaafı kaçırmaz. İnsandaki kıskançlık temayülünü öyle bir değerlendirir ki neticede onun mahvına sebep olur.
Meşru yolda kullanıldığı takdirde mahzursuz olan gıpta ve rekabet dahi şeytan açısından önemli birer argüman olabilir. Zira bunlar hasetle sınır komşusudur; hatta bir nevi onun ikizi gibidir. Sadece bir fasıl ondan sonra doğmuştur. Meşru rekabetin mânâsı şudur: “Bu kardeşlerim yaptıkları güzel işlerle doludizgin Cennet’e doğru koşuyorlar. Onlara zarar vermeden biz de onlar gibi koşalım, hayırda onlardan geriye kalmayalım. Burada onlarla beraberdik; ahirette de onlardan ayrılmayalım.”
Kur’ân-ı Kerim, “Hayırlı işlere koşun, hayırda yarışın.” (Bakara Sûresi, 148) ve “Öyleyse yarışanlar, bunu için yarışsınlar.” (Mütaffifîn Sûresi, 26) gibi âyetleriyle mü’minleri hususiyle hayır işlerinde yarışmaya çağırır. Fakat şeytan çoğu zaman bu duyguyu da suiistimal etmek ister. İnsanın içindeki kıskançlık hissini harekete geçirerek gıptayı hasede çevirir. Bu sefer kişi, “O niye koşuyor? Onun yerine koşan asıl ben olmalıyım.” demeye ve hatta haset ettiği insanların önüne geçmeye, onlara zarar vermeye başlar. İçindeki rekabet duygusunu başkalarına attığı çelmelerle tatmin etmeye çalışır. Çoğu zaman iş burada da kalmaz ve aidiyet mülâhazasına, cemaat enaniyetine dönüşür ki bunun tahribatı geniş alanlı olduğu için çok daha tehlikelidir. Zira böyle bir insan, sırf kendi meşrebinden, kendi mezhebinden olmayan insanlara karşı tavır almaya başlar.
İslâm tarihinde Hz Ali döneminde başlayıp asırlarca devam eden değişik hercümerçlere sebebiyet veren, işte bu haset duygusudur, hazımsızlıktır, aidiyet mülâhazasıdır. Hariciler, Şiiler, Zübeyriler, Emeviler, Abbasiler gibi onlarca grup teşekkül etmiştir. Belirli şahıs ve fikirler etrafında bir araya gelen insanlar başkalarına karşı cephe almış ve kanlı savaşlara sebebiyet vermişlerdir. “Yönetimde onun yerine ben olayım.” düşüncesiyle hareket eden bir kısım gruplar, pek çoklarına kan kusturmuşlardır. Çoğu zaman Müslümanlar kendi içlerinde birbirlerini yemeye durduklarından ötürü Allah da kâfir ve zalimleri onların başına musallat etmiştir. Zira zalim Allah’ın kılıcıdır. Allah, istihkakı olanları, onu kullanarak cezalandırır; sonra döner onu da cezalandırır.
Bütün bu negatif duygulardan kurtulmanın ve şeytanın oyunları karşısında nakavt olmamanın yolu ise güçlü imandır, Allah’a teslimiyettir ve kıvamın sağlam olmasıdır. Şayet imanı tam sindirebilmişseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle hazmedilmesi en zor şeyleri bile hazmedebilirsiniz. Hz. Üstad gibi, “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.” (Tarihçe-i Hayat) der bütün insanlığı kucaklarsınız. Kötülüğe kilitlenen insanlar karşısında bile sadece ıslah diler, her yerde barış ve huzurun hâkim olması adına gayret eder ve katiyen başkaları hakkında negatif düşüncelere girmezsiniz.
HASETÇİLER KARŞISINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞME
°Önsöz°
Eskiden İslâmiyete topla, tüfekle yapılan saldırın yerini, günümüzde bilgi ve kültürle fen ve teknolojiyle yapılan saldırılar almıştır. Dolayısıyla günümüzde benzer şekilde mücadele yapılması gerekiyor. Osmanlı'nın dine yaptığı hizmetlerle, günümüzde yapılması gerekenler arasında bir kıyaslama yaparak, yeni rotayı şöyle çiziyor HE:
°°°
Tarihimizde Din-i Mübin-i İslâm’a hizmet çerçevesinde çok önemli başarılar ortaya konulmuştur. Özellikle Osmanlılar’ın dillere destan hizmetlerini hafife alamaz; İslâm âlemini koruyan bir karakol vazifesi görmesini, asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmasını görmezden gelemeyiz. Ortaya konulan bütün bu gayret ve cehtlerin nezd-i ulûhiyette neye tekabül ettiğini de, ahirete gidince görecek ve anlayacağız. Ancak her zamanın bir hükmü vardır. Küreselleşmeye doğru gidilen bir dönemde, yapılması gereken hizmetler de işin tabiatı itibarıyla daha farklı olacaktır. İmam Şafiî felsefesiyle meseleye yaklaşacak olursak şöyle diyebiliriz: “Allah seleflerimizden ebeden razı olsun; yaşadıkları dönemin şartları itibarıyla çok büyük işler başardılar. Fakat bize de yapılacak çok şey bıraktılar.” Onlar, yaşadıkları devrin şartları itibarıyla yapacaklarını yaptılar, emaneti hakkıyla taşıdı ve arkadan gelen nesillere tevdi ettiler. Ancak yapabildikleri kadar yapamadıkları da vardı. Demek ki şartlar bu kadarına müsait değildi. Atın, katırın veya devenin sırtında bunu gerçekleştirmek çok zordu. Fakat günümüzde gelişen iletişim ve ulaşım imkânları sayesinde, yapılması düşünülen işler, çok daha hızlı ve pratik bir şekilde yapılabiliyor. Cenâb-ı Hak, günümüzün teknik ve teknolojisini günümüz nesillerinin emrine vermiş. Fedakâr gönüller bunları çok iyi kullanarak dünyanın dört bir yanına açıldı ve gittikleri yerlerde çok önemli başarılara imza attılar.
Muhasebe ve Kendimizle Yüzleşme
°Önsöz°
Allah yolunda her ne yapılmış olursa olsun, hangi başarılar elde edilmiş olursa olsun, bütün bunları Allah’tan bilmeliyiz. Elde edilen her türlü başarıyla, bunları kendimizden bilmek suretiyle şirk kapısı da aralanmış olur. Bu tuzağa düşmemek için devamlı muhasebe ve ikâza ihtiyacımız vardır. HE, kendi ruhunda yaşadığı muhasebeyi bizlerle paylaşıp şu ikazları yapıyor:
°°°
Biliyoruz ki bütün güzellikleri nasip eden Allah’tır. Alvar İmamı gibi, “Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” diyoruz. Çünkü bugüne kadar yapılan hizmetler, istidat ve liyakatin çok üstünde ilâhî bir teveccühün işlediğini gösteriyor. Allah milletin gönlüne ciddi bir aşk u heyecan saçıyor ve onlar da i’lâ-i kelimetullah yolunda hırz-ı can ediyorlar. Makul buldukları hizmetler etrafında bir araya geliyor ve milletin ruh abidesini ikame etme yolunda kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorlar.
Ben, yurtlarını yuvalarını terk ederek bize ait değerleri dünyanın dört bir yanına taşıma adına farklı diyarlara dağılan arkadaşlardaki hicret ve hizmet aşkını gördüğümde hayret ediyorum. Sahip oldukları şiddetli arzu ve heyecan ve sergiledikleri yüksek kıvam karşısında şaşırıyorum. Demek ki bir sevk-i ilâhî söz konusu. Çünkü henüz çok büyük bir hayat tecrübesi edinmemiş, üniversiteden mezun çiçeği burnunda delikanlıların, damarlarındaki kanların cismaniyet ve dünya hesabına aktığı bir dönemde, bütün arzu ve heveslerini ayaklarının altına alarak dünyanın dört bir tarafına açılmaları ve göz kamaştıran işler yapmaları basit bir mantıkla izah edilemez. Bu, olsa olsa Allah’ın büyük bir lütfu olabilir. Bunu görmemek, takdir etmemek ve şükretmemek Allah’a karşı nankörlük olur. Dua etmemek de bu arkadaşlara karşı bir vefasızlık sayılır. Allah, dünyanın dört bir yanında, hayatın değişik birimlerinde bulunan bütün kardeşlerimize istikamet lütfeylesin, onları sabitkadem eylesin ve çok daha büyük başarılara imza atmaya muvaffak kılsın!
Eğer yapılan işleri kendi aklımıza, irademize, güç ve kuvvetimize bağlarsak, farkında olmadan şirke girmiş, Allah’ın iş ve icraatlarına kendimizi şerik tutmuş oluruz. Ayrıca bizim bu tavrımız, haset ve kıskançlıkları tetikleyebilir ve başkalarını bir kısım dengesizliklere, densizliklere ve taşkınlıklara sevk edebilir. Zannediyorum bizim bu mevzuda bazı kusurlarımız oldu. Yer yer, birilerinin dediği gibi, “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız!” tarzı mülâhazalara girdik. Çok küçük unsurlarla çok büyük işler yapmak suretiyle kendi büyüklüğünü ortaya koyan Allah’ın, bizimle de bunu yaptığını anlayamadık. Bu felsefe ve anlayışa uygun hareket edemedik. Muhtemelen yer yer tavır ve davranışlarımızla hiç farkına varmadan başkalarını rahatsız ettik. Bizim tavırlarımız, bilemeyeceğimiz bir tesirle onlarda tepkiye sebebiyet verdi. Yanlış anlaşılmasın. Ben, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye mesleğine sahip çıkan hiç kimseyi küçük görmem. Benim gözümde onların her biri ayrı bir kıymet ve değeri haizdir. Fakat hem Allah’ın hakkını verme hem de kendimizle yüzleşme açısından bunları söylüyorum.
Bize düşen, sık sık kendimizi kontrol etmemiz ve yaptığımız bütün işleri muhasebeye tâbi tutmamızdır. Sürekli kendimize şu soruları sormamız gerekir: Acaba doğru bir yolda mıyız? Hakikaten yaptığımız hizmetleri yarınlar adına hiçbir dünyevî ve uhrevî beklentiye girmeden götürebiliyor muyuz? Şahsen ben kendi adıma, “Allah’ım, biz kendi kültür ve değerlerimizi başkalarına duyurma mevzuunda hırz-ı can ediyoruz. Ne olur Sen de beni Cennet’e koy!” demeyi Allah’a karşı saygısızlık sayarım. Onun rızası dışında uhrevî bir beklentiye girmeyi dahi kendime yakıştıramıyorum. Allah’tan sürekli beli bükülmüş milletimizin idbarını ikbale döndürmesini, âlem-i İslâm’ın kamburlaşan belini düzeltmesini, insanlığın barış ve huzur içerisinde yaşayabilmesini istiyorum. Bunun dışında Cennet, huri, kasır gibi cismanî ve bedenî arzuları talep etmeyi Allah’la münasebetim açısından terbiyesizlik sayıyor ve bundan da Allah’a sığınıyorum. Bunlar içimin sesi. Yoksa Cennet’i isteme de, Cehennem’den Allah’a sığınma da dinimizde yeri olan taleplerdir. Nitekim biz de sabah-akşam dualarında bunları söylüyoruz. Evet, din cevaz verdiği için biz de Allah’tan Cennet’i ister, Cehennem’den korunmak dileriz. Bu ayrı bir meseledir. Fakat Allah yolunda yaptığımız ve yapacağımız işleri dünyevî veya uhrevî bir kısım mükâfatlara bağlamayız. Bunu, dünyevilik, cismanilik ve nefsanilik olarak görür, bundan fersah fersah uzak dururuz. Hele bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olma gibi dünyevî hedefleri aklımızın ucundan dahi geçirmeyiz. Allah rızasına talip olmayı bırakıp gönlümüzü bu tür dünyevî makamlara kaptırmayı, en yüce makamlardan en aşağı derekelere düşme kabul ederiz. Bu mülâhazaların ruhlarımıza çok iyi yerleşmesi lazım.
Bir şey yapmış olma, kendimizi bir şey görme düşüncesi zihinlerimizi kirletmemeli. Bu konuda müstakimce düşünce şudur: “Şayet bizim yerimizde kaliteli, yüksek vasıflarla donanmış, peygamberane bir azimle iş yapan insanlar olsaydı, kim bilir daha ne büyük inkişaflar yaşanırdı! Ama neylersin ki onlar yerine biz varız. Nöbet tutma işi bizim üzerimize kaldı. Kim bilir belki de davaya ihanet ediyoruz.” Eğer meseleye bu şekilde yaklaşırsak, içimizdeki arzuları, kuruntuları da boğabilir, onların dilimizden dökülmesine, yüz mimiklerimize aksetmesine, tavır ve davranışlarımızı şekillendirmesine meydan vermemiş oluruz. Evet, öncelikle meseleye kendi açımızdan bakmalıyız. Zira birinci derecede bizi alâkadar eden husus budur.
Hasede Yenik Düşenler
°Önsöz°
Hizmet adına yaptığımız işler kazanma ve kazanma kuşağında kaybetme vesilesi birer imtihandır, başka dinî gruplar için de böyledir. Maalesef şahit olduğumuz olaylar, işittiğimiz sözler hizmetin diğer refik cemaatler için nasıl bir imtihan vesilesi olduğunu şu şekilde anlatıyor HE:
°°°
Yapılan hizmetlerin, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu, fazlı, ihsanı ve sevki olduğunu göremeyen bir kısım mü’minler meseleye haset ve kıskançlıkla, din ve diyanetinizden ötürü size düşmanlık besleyen bazı zümreler ise kin ve nefretle yaklaşıyorlar. Bu yüzden de size karşı tavır alıyor, aleyhinizde faaliyet gösteriyor ve sizi yürüdüğünüz yoldan döndürme adına her fırsatı değerlendiriyorlar. Yapılan hizmetler karşısında çok ciddi bir hazımsızlık yaşıyor, farklı ad ve unvanlarla sizi karalamaya çalışıyorlar. Bazen yapıp ettiklerinize bir kulp takarak, bazen de sizi dış güçlerin emellerine hizmet etmekle suçlayarak itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Bütün dünyaya açılmayı çılgınca bir proje olarak görüyorlar. Binlerce insanın sinesini size açmasını, sizin dilinizi öğrenmesini, değerlerinizi benimsemesini veya en azından saygı duymasını hiçe sayıyorlar. Ortaya koyduğunuz projelerin, yaptığınız faaliyetlerin yarınki dünyada ne ifade edeceğini ve ne tür getirilerinin olacağını anlamak istemiyorlar. Dünyada çok ciddi dostluk köprülerinin kurulduğunu, umumi bir huzur ve sükûn atmosferinin sağlanması adına çok önemli adımların atıldığını, her tarafa sevgi ve hoşgörü tohumları ekildiğini görmezden geliyorlar.
Biz, meseleye Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve istihdamı nazarıyla bakıyoruz. Onlar ise sebeplere takılıyorlar. Ortaya çıkan güzelliklerin arkasında sadece sizi görüyorlar. Dolayısıyla da küresel çapta devam eden çok önemli hizmetleri “hizipçilik” ve “mezhepçilik” mantığıyla değerlendiriyorlar. İşin asıl sahibine nazarlarını çeviremediklerinden veya sağduyu ve mantıkla yapılan işlerin getirilerini değerlendiremediklerinden, “falancılarla” “filancılarla” uğraşmayı kendilerine meslek ediniyorlar. Öteden beri Kur’ân ve Sünnet’e bağlı gibi görünen ve dinin bayraktarlığını yapma iddiasıyla ortaya çıkan bazı kimseler, üst üste fiyaskolar yaşadılar. Yaptıkları işleri ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Kendilerini çok büyük görseler de, temsil ettiklerini söyledikleri davalarını iki adım öteye götüremediler. Fakat beri tarafta Cenâb-ı Hak, termitlere, fillerin ve gergedanların yapamayacağı işleri yaptırdı. Onlar, işte bunu hazmedemediler, içlerine sindiremediler. Bu sebeple de meydana gelen güzellikleri –cı’ya, –cu’ya bağlayarak mahkûm etmek istediler. Kendilerinin de belli bir dönemde içlerinden geçen ve “Keşke yapsak” dedikleri işlerin başkaları tarafından yapılmasını kabullenemediler ve müşterek bir cephe oluşturdular. Birileri, tabiatları ve cibilliyetleri gereği düşmanlık yaparken, öbürleri de hasetleri ve hiss-i rekabetlerinden ötürü saldırıya geçtiler.
Hasedin Önüne Geçme Adına Yapılması Gerekenler
°Önsöz°
Dinî grupların, hem fitneyi önleme, hem de kendi aralarında dayanışma adına birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Bunlardan birisi de, hiçbir cemaat hakkında olumsuz konuşmamak, gıybet etmemek, iftira atmamak, diğeri de ellerinden geldiği ölçüde birbirine yardımcı olmaktır. HE Bu konudaki sorumluluklarımızı ve nelere dikkat etmemiz gerektiğini şöyle anlatıyor:
°°°
Bütün bu olup bitenler karşısında bize düşen vazife, bir taraftan kendimizle yüzleşme ve hatalarımızı gözden geçirme, diğer taraftan da onları tadil etme adına yeni yol ve yöntemler bulmadır. Mesela bazı projeleri müşterek gerçekleştirebiliriz. Bizim başkalarına hükmetmemiz, herkese söz dinletmemiz, laf anlatmamız mümkün değil. Fakat sizinle aynı düşünen ve aynı hedefe doğru yürüyen insanlarla ortak çalışmalar yapabilirsiniz. Her ne kadar farklı mezhep ve meşreplere mensup olsanız da, bir mefkûre birliği etrafında bir araya gelebilir, herkesin “evet” dediği projeleri realize edebilirsiniz. Kısmen de olsa aynı duygu ve düşünceleri paylaştığınız insanları yanınıza alabilir, onlarla ortak faaliyetler düzenleyebilirsiniz. Belli bir alanda onlara da hareket etme imkânı verebilirsiniz. Bütün bunlarla onları kısmen de olsa günaha girmekten koruyabilir; gıybet etmelerinin önünü alabilir; kıskanma ve rekabet duygularını tadil edebilirsiniz. Böylece güzergâh emniyetinizi sağlayabilir, yürüdüğünüz yolda trafik problemlerinin meydana gelmesine engel olabilirsiniz. Dahası birlik şuurunun, ihlâs ve samimiyetin korunmasına yardımcı olabilirsiniz. Gıybet, iftira ve karalamaların olduğu bir yerde mü’minler arasındaki vifak ve ittifak bozulacak ve Allah da inayetini kesecektir. Unutmamak gerekir ki Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve inayeti, gönüllerin bir ve beraber çarpmasına bağlıdır.
Aynı şekilde bütün bu olumsuzlukların önünü alma adına üslubumuzu bir kere daha gözden geçirebiliriz. Siz gökteki melekler kadar safiyane hizmet etseniz bile, üslubunuzu doğru ayarlayamadığınız için bir kısım problem ve arızaların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiş olabilirsiniz. Bu yüzden ciddi bir empati yaparak muhataplarınızın hissiyatını okumaya çalışmalı ve konuşmalarınızda bunu hesaba katmalısınız. Aidiyet mülâhazasını çağrıştıran, onları rahatsız edecek sözlerden uzak durmalısınız. Her fırsatta onların gönlünü almalısınız. Mesela birisi size gelip, “Allah sizden razı olsun. Çok önemli hizmetler yapıyorsunuz.” dediğinde şöyle mukabele edebilirsiniz: “Estağfirullah. Eğer falanlar filanlar bize böyle bir zemini hazırlamasalardı, havadaki şiddet ve hiddeti kırmasalardı, biz kat’iyen bunları yapamazdık.” Bu, idare-i kelam değil, hakikatin ifadesidir. Öte yandan Hizmet gönüllülerinin, ağzından çıkan sözlerde, kalemlerinden dökülen kelimelerde, ortaya koydukları bütün tavır ve davranışlarda başkalarına nazaran çok daha dikkatli olmaları gerekir. Onlar, söz ve davranışlarının sadece kendileriyle sınırlı kalmayacağının, bilakis bütün cemaate mâl edileceğinin şuurunda olmalıdırlar. Koca bir camiaya çamur atılmaması, leke sürülmemesi adına ellerinden gelen hassasiyeti göstermelidirler. Büyük fedakârlıklara katlanma pahasına da olsa hiç kimse bu güzelim hareketin üzerine çarpı koyulmasına müsaade etmemelidir.
Bu yüzden biz, başkalarının yaptığı gibi saldırgan tavırlara giremeyiz. Onların salladıkları yumruklara yumrukla karşılık veremeyiz. Kötülüklere aynıyla mukabelede bulunmak suretiyle kötülük fasit dairelerinin oluşmasına meydan veremeyiz. Tearuz ve tesakutlar ağında bütün değerlerin gümbür gümbür yıkılıp gitmesine göz yumamayız. Peki, o zaman ne yapacağız? Yunus ifadesiyle dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana da gönülsüz olmak mecburiyetindeyiz. Meşru müdafaa hakkı çerçevesinde tavzihler, tashihler, tekzipler, tazminat davaları ve daha ötesinde hukukî yollarla yapılabilecek neler varsa, bunları yaparız. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat biri bir şey dediğinde hemen ona laf yetiştirmeyiz. Demagoji yapanlara demagojiyle karşılık vermeyiz. Naseza nabeca söz ve davranışlar karşısında hiçbir şekilde karakterimizden ödün vermeyiz. Zira bunlar hakiki bir mü’mine yakışan davranışlar değildir. Bu tür gözü dönmüş, kin ve düşmanlık duygularının esiri hâline gelmiş kişilerin durumuna acırız, şefkat gösteririz. Kur’ân’ın ifadesiyle herkes karakterinin gereğini sergiler, kendine yakışanı yapar. (İsrâ Sûresi, 84) Maruz kaldığımız kötülükler karşısında sessiz kalma, nefsimize çok ağır gelebilir. Fakat nefret ve adavet duyguları büyüdükçe sizin de kalbinizdeki şefkat, re’fet ve muhabbet duyguları büyümüyorsa, ortaya çıkan fitnelerle, düşmanlıklarla başa çıkamazsınız.
Bu konuda dikkat edilecek diğer bir esas da tevazu ve mahviyettir. Eğer siz kendinizi öne çıkarır, her şeyi benliğe bağlı götürür ve Ramazan davulu gibi ses çıkarırsanız, çarpışma ve vuruşmalar eksik olmaz. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas alır, O’nun emirleri dairesinde hareket etmeye çalışır ve hakkın hatırını âli tutarsanız, Allah da sizi başkalarına ezdirmez ve hiçliğe mahkûm etmez. Zira bugüne kadar kendileri için farklı makam ve payeler biçenler kaybetmiş, tevazu ve mahviyeti meslek edinenler ise kazanmıştır. Önemli olan, başkaları nazarında ispat-ı vücut etme değil, Allah’ın nazarında bir şey olabilmedir.
Kısacası, yapmanız gerekli olan hizmetleri rantabl bir şekilde yapmanın yanı sıra, toplumda oluşan rahatsızlıkları, hazımsızlıkları ve düşmanlıkları da nazar-ı itibara almak ve bunları yok etme veya en azından hafifletme adına elinizden gelen her şeyi yapmak zorundasınız. Yapacağınız işleri, hiç kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin gıpta damarını tahrik etmeden, tedirginlik ve endişelere sebep olmadan fevkalâde bir temkin ve teyakkuz içerisinde yapmalısınız. Bütün bunlara rağmen yine de birileri sizin yaptığınız hizmetleri sindiremeyecek ve düşmanlıklarını sürdüreceklerdir. Bazı tabiat ve karakterler, yapılan hizmetlerin keyfiyet ve kemiyetine aldırmaksızın işin içinde kendileri olmadıkları sürece karşı çıkmaya devam edeceklerdir. Haset ve hazımsızlık duygusunu hafife almamak lazım. Fakat önemli olan, sizin kendinize düşeni yapmış olmanızdır.
Eser: İmtihanlar kuşağı Kırık Testi-18