“asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim”
Ne tuhaf bir yaşam bu!... Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda, kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir.
İnsanın kendi yeri, yurdu, neresi?
bilge karasu
İhsan Oktay Anar’ın "Puslu Kıtalar Atlası" romanında Uzun İhsan Efendi, dünyayı keşfetmek için yollara düşmek yerine odasına kapanıp uykuya dalar. Asıl gerçekliğin dışarıdaki fiziki dünya değil, düşünce olduğuna inanır. Dünyanın haritasını adımlayarak değil, rüya görerek çizer.
Oğlu Bünyamin ise hayatı yaşamak için evden ayrılır. Savaşa katılır, yeraltında lağımcı olur, yaşanan patlamalarda yüzü parçalanır ve ağır bedeller öder. Fakat romanın sonunda babasının yazdığı o atlası açtığında sarsıcı bir gerçekle yüzleşir: Kendi iradesiyle seçtiğini ve yaşadığını sandığı tüm o savaşlar ve acılar, aslında en başından beri babasının yazdığı satırlardan ibarettir.
Yazarın bu kurgusu, kader ve özgür irade arasındaki sınırları çarpıcı bir şekilde belirsizleştirir. Kendi kararlarımızla bir hayat inşa ettiğimizi sanırken, aslında kader dediğimiz kavram bizim o seçimleri yapma ihtimâllerimizin bütününü mü kapsar? Roman tam da burada; insanın, mutlak bir çerçevenin içindeki değişmez bir kurgu mu, yoksa o sınırların içinde kendi anlamını arayan özgür bir irade mi olduğu sorusunu usulca zihnimize bırakır.