Memur, öğretmen maaşına ufak bir zam geldikten sonra yine eleştiri okları öğretmenlere döndü ama perde arkasında öğretmenlerin yaşadıkları konuşulmuyor. Aslında toplum bu çöküşü içten içe biliyor fakat bu gerçekle yüzleşecek cesareti yok, kendini kandırma hali içindeyiz. Veliler çocuklarının akademik ve ahlaki eksikliklerini biliyor, sistem kendi açmazlarının farkında; ancak günah keçisi olarak öğretmen seçiliyor. Öğretmenin maaşını, tatilini ve çalışma saatlerini dillerine dolayarak kendi suçluluk duygularını ve başarısızlıklarını bastırmaya çalışıyorlar. Gelin değerlendirelim;
eğitimdeki yapısal krizin temeli aslında ailede başlıyor. Pedagojik bilinçten yoksun, "biz göremedik, o görsün" kolaycılığına kaçan veya çocuğuna bilinçsizce istediği her şeyi vermeyi "özgürlük" sanan bir ebeveynlik anlayışı, maalesef yönünü ve sorumluluk duygusunu kaybetmiş bir nesil yetiştiriyor.
Buna bir de çocukların erken yaşta dijital ekranlara ve sosyal medyaya sınırsızca maruz bırakılması eklenince; dış dünyadan kopuk, iletişim becerileri körelmiş ve kendi sanal gerçekliğine hapsolmuş, (ayrıca az ya da çok belli derecelerde otistik) çocuklar ortaya çıkıyor. İşin acı tarafı, aileler çocuklardaki bu yabancılaşma tablosuyla yüzleşmekten ve kabullenmekten kaçınıyor.
Evdeki bu otorite ve sınır boşluğu, sistemin açıklarıyla birleşince okulda devasa bir enkaz yaratıyor. Ardından zorunlu eğitim adı altında uygulanan "sınıfta bırakmama" dayatması yüzünden, ilkokuldan ortaokul sıralarına, hatta liseye kadar okuma yazma veya temel akademik becerileri dahi kazanamadan, sadece "sistemde ilerletilmiş" öğrencilerle karşılaşıyoruz.
Eğitimin, varoluşsal bir karakter inşası olmaktan çıkıp, velinin "müşteri", öğrencinin ise "memnun edilmesi gereken taraf" olarak konumlandırıldığı bu düzende; öğretmen hariç herkesin eğitim üzerinde sınırsız söz hakkı var. Tükenmek bilmeyen şikayet kültürü ve otoritenin tamamen veliye ve öğrenciye devredilmesi, öğretmeni eli kolu bağlı bir figüran konumuna itiyor.
Özetle; bugün okullarda karşı karşıya kalınan tablo; sınır tanımayan aileler, teknolojinin hissizleştirdiği, odaklanma sorunu olan, hiperaktivite adı altında gizlenen rahatsızlıklarla dolu çocuklar ve tüm sorumluluğu öğretmenin sırtına yıkıp ona hiçbir yetki vermeyen bir sistemin ortak eseridir.
Eğitim artık bir disiplin, gelişim ve hayata hazırlama süreci olmaktan çıkmış; veli kaprislerinin yönetildiği, şikayet mekanizmalarından korkulduğu ve istatistiksel olarak herkesin başarılı "sayıldığı" bir illüzyona dönüşmüştür. İşin özünde yetki ile sorumluluğun birbirinden koparılması yatar: Karar alma gücü (yetki) veli ve öğrencideyken, başarısızlığın hesabı (sorumluluk) öğretmenden sorulmaktadır. Bu adaletsiz denklemde kaybeden sadece mesleki itibarı zedelenen öğretmen değil, içi boşaltılmış bir gelecekle baş başa kalan toplumun ta kendisidir.
Tüm bu karmaşanın içinde, öğretmenin toplumdaki aydın ve yol gösterici vasfı kasıtlı olarak unutturuluyor. Öğretmen artık çocukların ufkunu açan, onlara varoluşsal bir farkındalık kazandıran bir figür değil; ebeveynlerin mesai saatlerinde çocuklarını oyalayan, onların anlık krizlerini yönetmek zorunda bırakılan yüksek eğitimli bir "bakıcı" konumuna indirgenmek isteniyor.
Sürekli kaydırılan kısa videoların ve dijital oyunların sunduğu anlık hazlarla büyüyen bir nesil, okulda emek, sabır ve derinlik gerektiren hiçbir sürece tahammül edemiyor. Bilgi, eğer bir saniyelik bir eğlence paketi halinde sunulmuyorsa anında reddediliyor. Ortaokul sıralarında henüz hayatın başında olan çocukların zihinleri o kadar uyarılmış ve yorgun ki, en temel insani duyguları ve öğrenme merakını uyandırmak adeta bir duvarla konuşmaya dönüşüyor.
Sistem, içerideki bu devasa çöküşü gizlemek için öğretmeni bitmek bilmeyen bir evrak ve bürokrasi yığınının altına itiyor. Gerçekte okuma yazma dahi bilmeyen, en temel iletişim becerilerinden yoksun öğrencilerin durumu; formlar, raporlar ve sahte proje notlarıyla örtbas ediliyor.
Biraz da kendinizi konuşun.......
Görev yaptığım okullara gelen ücretli öğretmenlerden ve özel okulda çalışan tanıdıklarımdan net bir şekilde gözlemlediğim bir gerçek var: kalitenin devlet okulu ya da özel okulla hiçbir ilgisi yok, kadrolu ya da ücretli öğretmen olmasıyla hiçbir ilgisi yok, kimse kendini kandırmasın. Her şey tamamen öğretmenin kendi vicdanında ve mesleğine duyduğu saygıda bitiyor. Ister özel okulda olsun ister devlet okulunda olsun, özetle nerede olursa olsun, bir öğretmen sınıfa ne kadar özveriyle giriyorsa o kadar nitelikli ve başarılıdır.
O yüzden ebeveynlerin önce kendi niteliğini sorgulaması lazım
https://t.co/0Zfq1Cx6oh
@taejicook@aksoy_mfatih Ben de İngilizce ile başladım sonra Almanca ve Almanca öğretmenliği derken okul yoğunluğunda biraz duruldum. Fransızca konusunda kendimi yeterince geliştirmeye vakit bulamadığım için biraz pişmanım ama Rusça da fena fikir değilmiş
Görev yaptığım okullara gelen ücretli öğretmenlerden ve özel okulda çalışan tanıdıklarımdan net bir şekilde gözlemlediğim bir gerçek var: kalitenin devlet okulu ya da özel okulla hiçbir ilgisi yok, kadrolu ya da ücretli öğretmen olmasıyla hiçbir ilgisi yok, kimse kendini kandırmasın. Her şey tamamen öğretmenin kendi vicdanında ve mesleğine duyduğu saygıda bitiyor. Ister özel okulda olsun ister devlet okulunda olsun, özetle nerede olursa olsun, bir öğretmen sınıfa ne kadar özveriyle giriyorsa o kadar nitelikli ve başarılıdır.
O yüzden ebeveynlerin önce kendi niteliğini sorgulaması lazım
https://t.co/0Zfq1Cx6oh
Memur, öğretmen maaşına ufak bir zam geldikten sonra yine eleştiri okları öğretmenlere döndü ama perde arkasında öğretmenlerin yaşadıkları konuşulmuyor. Aslında toplum bu çöküşü içten içe biliyor fakat bu gerçekle yüzleşecek cesareti yok, kendini kandırma hali içindeyiz. Veliler çocuklarının akademik ve ahlaki eksikliklerini biliyor, sistem kendi açmazlarının farkında; ancak günah keçisi olarak öğretmen seçiliyor. Öğretmenin maaşını, tatilini ve çalışma saatlerini dillerine dolayarak kendi suçluluk duygularını ve başarısızlıklarını bastırmaya çalışıyorlar. Gelin değerlendirelim;
eğitimdeki yapısal krizin temeli aslında ailede başlıyor. Pedagojik bilinçten yoksun, "biz göremedik, o görsün" kolaycılığına kaçan veya çocuğuna bilinçsizce istediği her şeyi vermeyi "özgürlük" sanan bir ebeveynlik anlayışı, maalesef yönünü ve sorumluluk duygusunu kaybetmiş bir nesil yetiştiriyor.
Buna bir de çocukların erken yaşta dijital ekranlara ve sosyal medyaya sınırsızca maruz bırakılması eklenince; dış dünyadan kopuk, iletişim becerileri körelmiş ve kendi sanal gerçekliğine hapsolmuş, (ayrıca az ya da çok belli derecelerde otistik) çocuklar ortaya çıkıyor. İşin acı tarafı, aileler çocuklardaki bu yabancılaşma tablosuyla yüzleşmekten ve kabullenmekten kaçınıyor.
Evdeki bu otorite ve sınır boşluğu, sistemin açıklarıyla birleşince okulda devasa bir enkaz yaratıyor. Ardından zorunlu eğitim adı altında uygulanan "sınıfta bırakmama" dayatması yüzünden, ilkokuldan ortaokul sıralarına, hatta liseye kadar okuma yazma veya temel akademik becerileri dahi kazanamadan, sadece "sistemde ilerletilmiş" öğrencilerle karşılaşıyoruz.
Eğitimin, varoluşsal bir karakter inşası olmaktan çıkıp, velinin "müşteri", öğrencinin ise "memnun edilmesi gereken taraf" olarak konumlandırıldığı bu düzende; öğretmen hariç herkesin eğitim üzerinde sınırsız söz hakkı var. Tükenmek bilmeyen şikayet kültürü ve otoritenin tamamen veliye ve öğrenciye devredilmesi, öğretmeni eli kolu bağlı bir figüran konumuna itiyor.
Özetle; bugün okullarda karşı karşıya kalınan tablo; sınır tanımayan aileler, teknolojinin hissizleştirdiği, odaklanma sorunu olan, hiperaktivite adı altında gizlenen rahatsızlıklarla dolu çocuklar ve tüm sorumluluğu öğretmenin sırtına yıkıp ona hiçbir yetki vermeyen bir sistemin ortak eseridir.
Eğitim artık bir disiplin, gelişim ve hayata hazırlama süreci olmaktan çıkmış; veli kaprislerinin yönetildiği, şikayet mekanizmalarından korkulduğu ve istatistiksel olarak herkesin başarılı "sayıldığı" bir illüzyona dönüşmüştür. İşin özünde yetki ile sorumluluğun birbirinden koparılması yatar: Karar alma gücü (yetki) veli ve öğrencideyken, başarısızlığın hesabı (sorumluluk) öğretmenden sorulmaktadır. Bu adaletsiz denklemde kaybeden sadece mesleki itibarı zedelenen öğretmen değil, içi boşaltılmış bir gelecekle baş başa kalan toplumun ta kendisidir.
Tüm bu karmaşanın içinde, öğretmenin toplumdaki aydın ve yol gösterici vasfı kasıtlı olarak unutturuluyor. Öğretmen artık çocukların ufkunu açan, onlara varoluşsal bir farkındalık kazandıran bir figür değil; ebeveynlerin mesai saatlerinde çocuklarını oyalayan, onların anlık krizlerini yönetmek zorunda bırakılan yüksek eğitimli bir "bakıcı" konumuna indirgenmek isteniyor.
Sürekli kaydırılan kısa videoların ve dijital oyunların sunduğu anlık hazlarla büyüyen bir nesil, okulda emek, sabır ve derinlik gerektiren hiçbir sürece tahammül edemiyor. Bilgi, eğer bir saniyelik bir eğlence paketi halinde sunulmuyorsa anında reddediliyor. Ortaokul sıralarında henüz hayatın başında olan çocukların zihinleri o kadar uyarılmış ve yorgun ki, en temel insani duyguları ve öğrenme merakını uyandırmak adeta bir duvarla konuşmaya dönüşüyor.
Sistem, içerideki bu devasa çöküşü gizlemek için öğretmeni bitmek bilmeyen bir evrak ve bürokrasi yığınının altına itiyor. Gerçekte okuma yazma dahi bilmeyen, en temel iletişim becerilerinden yoksun öğrencilerin durumu; formlar, raporlar ve sahte proje notlarıyla örtbas ediliyor.
Biraz da kendinizi konuşun.......
Geceye en sevdiğim İsmet Özel sözünü bırakayım
"Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak"
Gerçekten de böyle bir çağda delirmek hakkını elde bulundurmak asla anlaşılmaz
Bence "ataması yapılmayan" hiçbir öğretmen başkası için canını sıkmasın. Suç onlarda değil, sistemde. Şu dönemde atanmaya çalışmak sırat köprüsünden geçmekten daha zor olacak artık. Sayılar sürekli düşüyor, kontenjan düşüyor. Sınavlar saçma bir hâl almaya başlıyor, sorular saçmalıyor. Binlerce öğretmenin emeğini hiçe saymak için uğraşıyorlar.
Suç biraz da öğretmenlerde, birlik adına bir şey yok. Birbirinden bu kadar nefret eden ve birlik olmayı asla beceremeyen başka meslek grubu yok. Atanan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyor ama o yılan eninde sonunda dönüp onlara da dokunuyor bir şekilde. Olan atanmaya çalışanlara oluyor
@pusholder Algı yapıyorlar bir şeyler için. Yakında kokusu çıkar. Musiala'nın burada ne işi var. Sakatlığı ayağından oldu, kafasından değil 😅
https://t.co/BwORU0Hn7z
An itibarıyla ters dua sistemine geçiş yaptım. Yıllardır kendimi geçtim, başkası için ettiğim dualar bile kabul olmuyor. Bundan sonra ne istiyorsam tam tersini talep edeceğim. Ters psikolojiyle algoritmayı kandırmayı deniyoruz artık, zararı yok. Öyle de böyle de kabul olmuyor nasıl olsa
@VArbaletcisi Ags biraz daha iyi olsa güzel bir sıralama olur gibiydi ama ÖABT toparlamış. Güzel bir sıralama olur ve kontenjanlar da eskiye döner umarım, hayırlı olsun hocam
@darkwebhaber Sözde halktan ve edilenden yana görünüp onlar üzerinden para kazanıp ama arka planda güçlüye yanaşan; kazandıklarıyla da savunduklarının tam tersi bir hayat yaşayan halayı, hiç şaşmaz
@jupderwallizm Ve genelde kolay diyenler sınava hazırlanmadan, hedefsiz girenler oluyor. Sonuç olarak da bir başarı elde edemiyorlar. Onun bahanesi de çalışsam daha iyi yapardım, çalışsam olurdu diye kendini kandırmak için
Başarılı tanıdıklarım girdikleri en zor sınav olduğunu söylüyor, Twitter'da da herkes kolay diye yorumlar yapıyor. Emekleriniz karşılıksız kalmasın diyelim
#ags26