Prof. David Passig’in, 2010 yılında İbranice yazdığı ve 2011 yılında da Türkçe'ye çevrilerek KOTON yayınlarından çıkan "2050" adlı eserinde Türkiye’ye biçtiği bölgesel süper güç rolü, ilk bakışta bir ulus için gurur okşayıcı bir fütürizm gibi görünse de, günümüz iç ve dış (1)
Ben sadece bir barınaktan köpek sahipleneceğimi sanıyordum.
Evrakları imzalayacaktım.
Tavsiyeleri dinleyecektim.
Onu arabaya bindirip eve götürecektim.
Evde yatağı hazırdı.
Mama ve su kapları, tasması, birkaç oyuncağı…
Her şeye hazır olduğumu sanıyordum.
Ama onun, kafes kapısının sıradan bir yürüyüş için açılmadığını anladığı anda bana nasıl baktığına hazır değildim.
O kapı onun için açılıyordu.
Barınak çalışanının yanında duruyordu.
Hareketsizdi.
Neredeyse donmuş gibiydi.
Siyah tüyleri, küçük beyaz patileri, yorgun gözleri vardı.
Ve içimi sıkan kadar temkinli bir bekleyişi…
Zıplamıyordu.
Tasmayı çekmiyordu.
Havlamıyordu.
Sanki o gün sonunda seçildiğine inanmaktan korkuyordu.
O.
Tasma bana uzatıldığında önce barınak çalışanının eline baktı.
Sonra bana baktı.
Ardından bana doğru küçük bir adım attı ve bedenini bacağıma yasladı.
Çok yavaşça.
Sanki izin ister gibi.
Eğildim ve ona fısıldadım:
“Eve gidiyoruz.”
Kelimeleri anladı mı bilmiyorum.
Ama sesimi anladı.
Arabada ilk başta arka koltuğa çıktı ve hareketsiz kaldı.
Pencereye baktı.
Kapılara baktı.
Direksiyondaki ellerime baktı.
Dikiz aynasından onu görebiliyordum.
Rahatsız etmemeye çalışıyordu.
Fazla yer kaplamamaya çalışıyordu.
Yanlış bir şey yapmamaya çalışıyordu.
Beni en çok kıran da buydu.
Bir köpek, eve götürüldüğü gün rahatsızlık vermekten korkmamalıydı.
Arabayı sürmeye başlar başlamaz usulca ayağa kalktı.
Dikkatlice yanıma yaklaştı.
Bir patisini omzuma koydu.
Sonra diğerini.
Başını yanağıma yakın bir yere yasladı.
Ağırdı.
Sıcaktı.
Güveniyordu.
Nefesini kulağımın yanında hissediyordum.
Ve ağlamaya başladım.
Sevinçten titremiyordu.
Arabada zıplamıyordu.
Yüzümü yalamaya çalışmıyordu.
Sadece bütün bedeniyle bana tutunuyordu.
Sanki beni bırakırsa araba tekrar barınağa dönecekmiş gibi.
Yavaş sürdüm.
Neredeyse nefes almadan.
Bir elim direksiyondaydı, diğer elimle omzumdaki patisini usulca okşuyordum.
O da orada kalıyordu.
Gözlerini kapatıyor, sonra tekrar açıyordu.
Sanki bütün bunların gerçek olup olmadığını kontrol eder gibi.
Camdan sokaklar, trafik ışıkları, yabancı arabalar akıp gidiyordu.
Diğer herkes için sıradan bir gündü.
Onun içinse kapalı bir kapının ardında geçen bütün bir hayat sona eriyordu.
Barınakta insanları kaç kez izlediğini düşündüm.
Birinin kafesinin önünde durmasını kaç kez umduğunu…
Birinin başka bir köpekle çıkıp gidişini kaç kez gördüğünü…
İnce bir battaniyenin üzerinde, havlamaların arasında, bir gün kendisine ait bir insanı olup olmayacağını bilmeden geçirdiği geceleri düşündüm.
Ve şimdi, sanki beni çoktan sonsuza kadar seçmiş gibi bana yaslanıyordu.
Oysa birbirimizi daha sadece birkaç saattir tanıyorduk.
Eve vardığımızda hemen arabadan inmedim.
Orada kaldım ve ağladım.
O hâlâ patilerini omzumda tutuyordu.
Sonra burnunu yanağıma sürttü.
Sanki bu kez o beni teselli etmeye çalışıyordu.
O anda anladım:
Ben sadece bir köpeği kurtarmamıştım.
O da benim içimde bir şeyi kurtarmıştı.
Güçlü olmaktan yorulmuş tarafımı.
Koşulsuz seçilmenin nasıl bir şey olduğunu unutmuş tarafımı.
Çekincesiz sevilmenin nasıl hissettirdiğini unutan yanımı.
Bugün evde, yumuşak bir yatakta uyuyor.
Gerçi çoğu zaman yanıma yakın olmayı tercih ediyor.
Yürürken beni gözleriyle takip ediyor.
Oturduğumda başını dizlerime koyuyor.
Bazen uykusunda irkiliyor.
Ben de sakinleşene kadar onu okşuyorum.
Benden önce neler yaşadığını bilmiyorum.
Ama bir şeyi kesin olarak biliyorum:
Arabada patilerini omzuma koyduğu gün, onun barınak hayatı sona erdi.
Ve benim hayatım biraz daha yumuşadı.
Bazen bir hayvan teşekkürünü kelimelerle söylemez.
Sadece size öyle sıkı tutunur ki, konuşmaya gerek kalmadan her şey anlaşılır olur.
Bu hikâye kalbinize dokunduysa bir ❤️ bırakın ve kurtarılmış bir köpek için gerçek eve dönüş yolunun, birinin artık fikrini değiştirmediği gün başladığına inananlarla paylaşın.
#ALINTIVEŞİİRSEL ..
Avrupa'ya gitmek isteyen milyonlarca insan, senelerdir bir yazılım mafyasına haraç ödüyordu.
Adı vize ücreti değil. Adı, gücü elinde tutanın saltanat sefasıydı resmen.
Ve bu düzen kendiliğinden çatlamadı. Bir süredir biliniyordu, Canan Coşkun ve İbrahim Haskoloğlu gibi gazeteciler inatla üstüne gidiyordu. İkisi de susturulmaya çalışıldı ama azimle devam edilince, ülkemizde bile bir şeylerin değişebileceğini gördük sayelerinde.
Senelerdir bize yaşatılanı düşünün, randevu açılıyor, biz daha sayfayı göremeden bir yazılım saniyede yüzlerce kez deneyip hepsini kapıyor. Uyumayan, yorulmayan bir makineyle yarışıyoruz ve kaybediyoruz, her alanda... Sonra o randevular bize yüzlerce euroya geri satılıyor.
Ama asıl mesele bottan derin. Sistem en baştan, hepimizi bir aracıya muhtaç bırakacak şekilde kurulmuş. Bot sadece o boşluğu nakde çeviren araç.
Teknoloji kimsenin elinde silah olmamalı ama oluyor. Yapay zeka ölçeğinde bu işler çok daha tehlikeli bir hal alabilir. Sokaktaki başıboşluk dijital dünyaya da taşınırsa gerçekten çok daha zor durumda kalırız.
Bu yalnızca bizim ülkemizin sorunu da değil. Ama herkesin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir dönemde, insan ister istemez karamsarlığa kapılıyor.
Yine de o gazetecilerin yaptığı tam olarak şunu kanıtlıyor: bir tek kişinin inadı bile koca bir çarkı durdurabiliyor. O yüzden hem bu işin peşini bırakmayan gazetecilere destek olmalı, hem de kendimizi sürekli geliştirmeliyiz.
Birey olarak bir şeyin peşine düşmek, sandığımızdan çok daha büyük bir şeyi değiştirebilir.
Cumhurbaşkanımızın takdirleriyle İstanbul Bilgi Üniversitesinde eğitim-öğretim faaliyetleri kesintisiz şekilde devam edecek.
Cumhurbaşkanımız, öğrencilerimizin eğitim hayatının aksamaması, ailelerimizin huzurunun korunması ve üniversite çalışanlarımızın haklarının gözetilmesi yönündeki süreci hassasiyetle yeniden değerlendirmiştir.
Öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın herhangi bir mağduriyet yaşamaması yönündeki güçlü irade doğrultusunda karar güncellenmiştir.
İlk karar, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yerine getirilmesi gereken zorunlu bir hukuki işlemdi. Ancak sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir.
Alınan kararın öğrencilerimiz, ailelerimiz ve yükseköğretim camiamız için hayırlı olmasını diliyorum.
Bilgi Üniversitesi öğrencileriyle ilgili yapılan yorumları gördükçe bazı şeyleri bir öğrenci olarak paylaşma ihtiyacı hissediyorum. Dışarıdan bakıldığında, garantör üniversitenin Mimar Sinan olması nedeniyle “daha iyi bir okula geçiyorsunuz, şanslısınız” gibi yorumlar yapılıyor. Ancak mesele bundan çok daha farklı.
Sürecin arkasında, aslında bir gecede geleceği belirsizliğe itilen binlerce öğrencinin, akademisyenin ve çalışanların emeği var.
Ben İstanbul Bilgi Üniversitesi Endüstriyel Tasarım 2. sınıf öğrencisiyim ve %100 burslu olarak okuyorum. Tercih dönemimde puanım Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne yetmesine rağmen Bilgi Üniversitesi’ni kendi isteğimle seçtim. Elbette Mimar Sinan çok değerli ve başarılı bir okul. Ancak benim Bilgi’yi tercih etme sebeplerim farklıydı.
Bilgi Üniversitesi’ni tercih etmemin en önemli sebeplerinden biri günümüzde özellikle iş hayatında dil yeterliliği önemli bir noktadayken %100 İngilizce eğitim vermesiydi. Bunun yanında eğitim yaklaşımı da benim için önemliydi. Mimar Sinan’ı birebir gezmiş biri olarak eğitim anlayışının daha sanatsal bir yönde ilerlediğini gözlemledim. Ben ise kendi adıma daha teknik odaklı bir eğitim almak istediğim için Bilgi Üniversitesi’ni seçtim.
Atölye imkanları üst düzeyde olup cnc/lazer kesim makinelerden torna makinelerine kadar üretimde deneyim sahibi olmamızı sağlayan birçok olanak bulunuyordu.
Sağladığı uluslararası imkanlar da benim için çok değerliydi. Örneğin bölümümde İtalya’daki NABA Üniversitesi ile çift diploma imkanı bulunuyordu.
Buradaki mesele burslu ya da ücretli öğrenci olmak değil. Kendi bölümüm adına konuşursam, öğrencilerin ne kadar emek verdiğine birebir şahidim. Günlerce uykusuz kalıp proje yetiştiriyoruz, atölyelerde makineleri ustamız kontrolünde kendimiz kullanıyor, üretimlerimizi kendimiz gerçekleştiriyoruz. Jürilere yorgun ama ortaya çıkardığımız işle gurur duyarak giriyoruz. “Özel okul öğrencisi” algısının aksine emek veriyor ve çalışıyoruz.
Bilgi Üniversitesi’ni sadece adı için değil; akademik kadrosu, eğitim modeli, kampüsü ve bize sunduğu imkanlar nedeniyle seçtik. Bu yüzden şu an başka bir üniversiteye geçecek olmak bizi otomatik olarak daha iyi bir duruma taşımıyor. Üstelik birçok bölümün birebir karşılığının bile henüz net olmadığı bir süreç yaşanıyor.
Final dönemine iki hafta kalmışken, ertesi gün pre-jüri için gece boyunca maket yaparken okulumuzun kapatıldığını öğrenmek ve hiçbir net bilgi olmadan geleceğimizle ilgili sayısız soru işaretiyle baş başa kalmak gerçekten çok yıpratıcı.
Bu bizim geleceğimiz. Bir öğrenci olarak; insanların, öğrencilerin verdiği emeği ve yaşadığı belirsizliği anlamaya çalışmasını, sesimizi duymasını ve destek vermesini bekliyorum.
#BilgiÜniversitesi #BilgiliYalnızDeğildir #bilgiüniversitesikapatıldı
Şimdi anlatalım
Bilgi üniversitesi yerleşkesinde 40 yıllık alan tahsisi/kiralaması yapar.o sebepten dolapdere eski Toyota fabrikası veya santral eski elektrik santralinde kampüs kurmuştur zaten. devlet arazilerinde irtifak hakkı veya yapım/onarım karşılığı kiralama mevzuatına tabidir yani yerleşkeler.
Bu sebepten araziye çökülmek için kapanması saçma bir mevzuat olur. Sebep neymiş Zamanla görürüz.
İkincisi Bilgi üniversitesinin akademik gelmiş geçmiş kadrosu çoğu devlet üniversitesinde (adil bulmamakla beraber)duayen akademisyen bırakmayan cinsten bir süreçte gitti senelerdir.
Ve en çok yanıldığınız konu şimdi isim verip rencide edici bir şey yazmak istemem ama bu üniversiteyi merdivenaltı ile kıyaslamak ahmaklıktır.
Ne puanı düşüktür ne de maalesef ücreti.Eğitim veren akademisyenleri hafife almak da anca cahillikle anlaşılabilir.ben kendimi çok şanslı sayarım,ki bence bütün eğitmenler zaten saygı duyulması gereken bir meslek icra eder isim fark etmeksizin.
Toktamış ateş,Betül Mardin,Mehmet Ali Birand,Barika göncü,Erkan Saka ve daha nice ismi puntolarla yazılacak eğitimci ile aynı amfiye girebildiğim için.
Oturup hasetlikten ve basitlikten çıkıp kıskançlığınızı bir yere bırakıp yapılan şeyin ne kadar korkutucu veya yanlış olduğuna ayırın bir beş dakikanızı.
Ki bu ilk de değil.Sınıf kininiz sonunuz olmuş çoğunuzun ama işin kötüsü burslu çocukları ve eğitmenleri hatta kampüs dışında ekmek yiyen Dolapdere,Kuştepe,sütlüce halkını da hiçe saymışsınız.
İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin kamuoyuna çağrısı var:
"Üniversitemizin faaliyet izninin kaldırılmasına ilişkin karar, gündemdeki yoğun siyasi gelişmeler arasında ne yazık ki yeterince görünür olamadı ve sesimizi duyurmakta ciddi şekilde zorlanıyoruz.
Okulun yeniden açılabilmesi ancak yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla mümkün. Alinan karara karşı hukuki süreç ise oldukça uzun sürecek. Sesimizin daha fazla kişiye ulaşabilmesi adına desteğiniz bizim için çok kıymetli olurdu. Mümkünse konuyu paylaşarak kamuoyunda görünür olmasına yardımcı olabilir misiniz?"
BİLGİ ÜNİVERSITESI ÖGRENCİLERİ
Bilgi Üniversitesi’nin Kapatılması Hakkında Değerlendirmem
Anayasa’ya aykırılığı açık olan hükümleri dayanak gösterip Anayasa Mahkemesi’nin emsal kararlarıyla hukuka aykırılığı tescil edilmiş bir yöntemle, bir gecede on binlerce kişinin mağdur edilmesi karşısında diyecek söz bulmak zor.
Ne yazık ki ülkede hukuku, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının bağlayıcılığını, yürütme organının neleri yapıp neleri yapamayacağını tartışmak beyhude bir hal aldı…
Yine de hukuka olan inancını kaybetmemişlere not düşelim. 👇🏼
Bilgi Üniversitesi bir kanunla kurulmuştur. Anayasa’nın 130. maddesi uyarınca vakıf yükseköğretim kurumları da devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları gibi kanunla kurulmaktadır. Dolayısıyla vakıf yükseköğretim kurumlarının kaldırılma yetkisi, usul ve yetkide paralellik ilkesi uyarınca yine kanunla mümkündür. Cumhurbaşkanı kararı ise bir idari işlemdir. İdari işlem, yasama organının kurduğu bir tüzel kişiliği ortadan kaldıramaz. Yürütme organı, yasama organının yerine geçerek onun alanına müdahale edemez.
Kararın dayandırıldığı 2547 sayılı Kanun’un Ek 11. maddesi de uzun süredir anayasal tartışmaların konusudur. Nitekim Anayasa Mahkemesi, bu maddenin başka bir fıkrasını 2020 yılında incelerken son derece önemli tespitlerde bulunmuştur.
1. Vakıf üniversitelerine yönelik müdahalelerde doğrudan en ağır tedbire başvurulamaz. Öncelikle daha hafif, kademeli ve ölçülü yöntemlerin uygulanması gerekir.
2. Faaliyet izninin kaldırılması, sonuçları itibarıyla üniversitenin fiilen kapatılması anlamına gelir. Bu nedenle kanunla kurulmuş bir üniversitenin yalnızca Cumhurbaşkanı kararıyla ortadan kaldırılması Anayasa’ya aykırıdır.
Bu karar hukuken kabul edilemez olduğu gibi binlerce öğrenci eğitim hayatına ilişkin büyük bir belirsizlik içine itilmiş; yüzlerce akademisyen ve idari personel iş güvencesini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakılmıştır.
'Daha ne kadar hukuktan ve Anayasa’dan uzaklaşılabilir' diye sordukça, her saniye yeni bir örnekle karşılaşıyoruz.
Timur Soykan: "Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte hareket eden 22 milletvekili o 22 milletvekili kilit işaret.
Erdoğan'ın anayasa değişikliği için 360 milletvekili gerekiyor biliyorsunuz millete götürmek için.
Bu konuda Erdoğan'ın Temmuz'dan itibaren bir anayasa değişikliği hamleler yapacağı, bir anayasa değişikliği vaadiyle siyasetini hızlandıracağı yönünde sinyaller var.
Milletvekilleri de şunu yapabilirler: 'Gel, anayasayı birlikte değiştirelim. 22 tane oyumuz var.' yani 360'ı kolay buluruz. Çünkü yaklaşık 30 milletvekiline ihtiyacı var..."
54 yıl önce Deniz Gezmiş’in kendi sesinden savunması:
- 35 milyon metrekare vatan toprakları işgal altındayken, bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür.
- Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum!
Deniz Gezmiş,Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan...
Eşitlik, özgürlük ve adalet talepleriyle bir gecede hayattan koparıldılar. Yıllar ne sözlerini eksiltti ne de bu toprakların adalet arayışını susturdu.Attila İlhan’ın “Mahur” şiirinden doğan Ahmet Kaya bestesiyle onları anıyoruz..
Şair Deniz İnan’ın " Karşı evin annesi "
isimli şiiri 2019 yılında Avrupa ’da en iyi
Türk Şiiri ödülünü almıştır.
KARŞI EVİN ANNESİ
Sen iki ters bir düz kırgınlıklar örerken beş numara şişle
Yumuşacık kakaolu kekler yapardı karşı evin annesi
İmrenirdim
Mutfağındaki eksik malzemeden bihaber
Tepeleme dolu kızgınlıklar yüklerdim dişlerimin arasına
Bilmezdim anne
Karşı evin babasında bitermiş iş
Bunu görmezdim
Hep başın ağrırdı
Başın, hep ağrırdı
Sırf bu yüzden bile bazı zamanlar
Seni sevmezdim
Küçüktüm anne
Bilseydim evinde su faturası ödenmemiş
Çeşmeden akmayan suya
İsyan etmezdim
Sen iki kere ikinin dört ettiğini ekmek hesabından bilirken
Mis kokulu çamaşırlar asardı karşı evin annesi
Özenirdim
Ellerindeki çamaşır suyu kokusundan rahatsız
Çocukça bir küskünlük eklerdim gecelerime
Oysa ellerin ruhuma akarmış saçlarımdan
Ömrümü tararmış titreyen parmakların
Bilmezdim anne
Büyümek denen illet dayanıncaya dek kapıma
Ellerinin ne muhteşem olduğunu bilmezdim
Küçüktüm anne
Yoksa
Gün aşırı patlayan sarı ampulü
Mumla yamayacak yüce gönlünü
Ezecek kadar ezilmezdim
Sen çalı süpürgesiyle süpürürken dış kapının ağzını
Taze boyalı saçlarını savurarak süzülürdü karşı evin annesi
Ayağında yüksek topuklu bir isyan
Düşündüm de şimdi
Ne iğreti dururdu o topukların üstünde dursan
Senin çatlamış ayakların vardı anne
Hacı şakir kokardın en beyazından
İncecik bir yemeniyle gizlerdin
Ölünce her bir teli yılan olacak sandığın sırma saçlarını
Çok yeni anladım anne
Ağaran her saç telinden üstüme düşen payımı
Çocuktum anne
Bir bisikletim olsa bütün mutluluklar benimdi
Babam eve sarhoş gelmiş geç gelmiş
Hepsi sabah sokağa çıktığımda biterdi
Bilmezdim anne
Karşı evden arta kalan çantalar dolusu giysi
Üstümüze cuk otururken
Ruhuna azap olur akarmış
Bilmezdim benim annem gözünün yaşıyla her bayram
arifesi
Vitrinlere bakarmış
Sen ilkokul fişlerimi kardeşimle hecelerken
Telefonu keşfetmiş karşı evin annesi
Bilsen ne cahildin ne görgüsüzdün gözümde
Yak deseler yakacağım o dakika dünyayı
Yık deseler
Ne şu eski divan kalacak
Ne çiçekli perdeler
Şimdiki aklımla ah bir sorsalar bana
Desem
O tertemiz günlerim
Hani şimdi neredeler
Ben ay sonunu nasıl getireceğim diye
Hesaplar yaparken bir gün
Oğlum nefes nefese yararak ortalığı girdi içeri
Yumuşacık kakaolu kekler yapmış dedi karşı evin annesi
Çok geç anlıyor insan anne
İlle de kendi annesi
İlle de kendi annesi...
DENİZ İNAN
@Halo_chains This is why universal school lunch needs to be a thing. If people in prisons can get meals every single day a child at school should be receiving a hot meal no matter their parents income level.