Anne olduktan sonra insan yaşadığı kayıpların yasını bile tutamıyor. Çünkü yas tutmak için bile bir boşluğa, zamana ve konfora ihtiyacınız var. Oysa annelikte hayat durmuyor. Üzgün olsanız da yemek hazırlamanız, uykusuz olsanız da çocuğunuzla ilgilenmeniz, içinizden hiçbir şey yapmak gelmese de günlük sorumlulukları yerine getirmeniz gerekiyor. Belki de anneliğin en ağır taraflarından biri bu: Hayatınızda bir şeyler yıkılırken bile bir başkasının hayatını ayakta tutmak zorunda olmanız.
Bir insanın hatasını yüzüne vurmak başka, inancını ona karşı silah olarak kullanmak başka. Namaz kılan insan kusursuz değildir; sadece Rabbine yönelir. İnsanları küçümsemekle değil, kendi kusurunu görmekle başlar insanlık.
Bir yanlış yaptım diye inancımı sorgulayanlar var. Sanki namaz kılan insan hiç hata yapmazmış gibi… Benim kusurum bana, ibadetim Rabbime. İkisini birbirine karıştıracak kadar da kimse haddini aşmasın.
Birisi sana bir şey anlatırken telefona bakmak, fark etmeden verilen bir “sen önemli değilsin” mesajıdır. Bunun ne kadar incitici bir reddediş olduğunu pek konuşmuyoruz
Kendi kusurlarını görmekten aciz,
haklı çıkmayı karakter hâline getirmiş insanlara laf anlatamazsın. Cehaletin en büyük yeteneği, her durumda üste çıkmaya çalışmaktır.
🔴 Kızının okulda bulunan şehitler panosundaki babasının fotoğrafını gösteren anne:
“Eğer benim kızımı bu okula almıyorsanız, kaldırın buradan babasının resmini!”
İnsan bir anda uzaklaşmıyor aslında. Önce küçük şeyler eksiliyor; sonra sohbetler, merak etmek, özlemek… En sonunda da yanında olan insanın sana ne kadar uzak olduğunu fark ediyorsun.
Bazı insanlar hayatından gitmez; sadece sana olan yakınlığını yavaş yavaş kaybeder. En acısı da bir zamanlar sana en yakın olan kişinin, zamanla en uzağın olmasıdır.