Yarın (13 Ekim 2026) saat 13.30'da Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Grup Toplantısı'nda gündemi değerlendirecek.
Grup toplantısını sosyal medya hesaplarımızdan canlı olarak takip edebilirsiniz.
Türkiye’de artık her gün yüzlerce sosyal medya hesabına, habere ve internet sitesine erişim engeli getiriliyor.
Sadece son birkaç haftada, 30 yıllık Evrensel Gazetesi’nin hesabı engellendi.
Kısa Dalga’nın hesabı engellendi.
Uluslararası Af Örgütü’nün hesabı engellendi.
Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın hesabı engellendi.
Özgür-Der Genel Başkanı Rıdvan Kaya’nın hesabı engellendi.
Kırmızı Kedi Yayınevi’nin kurucusu Haluk Hepkon’un hesabı engellendi.
Ve daha trajikomik olanı; yıllardır Türkiye’deki erişim engellerini takip eden Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in hesabı bile erişime engellendi.
Son olarak da yine bulunan anlamsız bir gerekçeyle, Türkiye’nin en büyük internet haber sitelerinden T24 toptan kapatıldı.
Erişim engeli artık istisnai bir hukuki tedbir olmaktan çıktı.
Son günlerde ise bu sansür mekanizmasının özellikle bir konuda çalıştırıldığını görüyoruz:
Fon skandalı.
Yüz binlerce vatandaşın parasını ilgilendiren, milyarlarca liralık bir skandaldan söz ediyoruz.
Bu skandaldan sadece muhalifler rahatsız değil.
AK Parti’ye oy veren vatandaşlarımız da rahatsız.
Çünkü burada ideoloji yok.
Burada insanların alın teriyle biriktirdiği para var.
Kimler kazandı?
Kimler önceden biliyordu?
Kimlerin siyasi ve bürokratik bağlantıları vardı?
Kimler denetlemekle görevliydi?
Kimler görevini yapmadı?
Bunları sormak suç değildir.
Bunları araştırmak gazetecinin görevidir.
Eğer gerçekten bu fon skandalının üzerine gitmek istiyorsanız, önce gazetecilerin önünden çekilin.
Haberleri engellemeyin.
Gazetecileri susturmayın.
Hesapları kapatmayın.
Çünkü bugün bu erişim engelleri yalnızca basın özgürlüğünün önünde bir engel değildir.
Bu soruşturmanın önünde de bir engeldir.
Şimdi iktidara açıkça soruyorum:
Siz gerçekten bu fon skandalının bütün bağlantılarının ortaya çıkmasını istiyor musunuz, istemiyor musunuz?
Kim kazandı?
Kim önceden biliyordu?
Kim, hangi fonlardan milyonlar, milyarlar kazandı?
Kimlerin siyasi bağlantıları vardı?
Kimlerin bürokraside akrabaları, yakınları vardı?
Kimler, bunları denetlemekle görevliyken görmedi?
Bütün bunların ortaya çıkmasını istiyor musunuz, istemiyor musunuz?
İstiyorsanız, gazetecilerin önünden çekileceksiniz.
Bu ülkenin interneti, kendisi hakkında çıkan haberleri kapatabileceği özel bir vana değildir.
İnternetin vanasının başında oturanlara sesleniyorum:
Ne yaptığınızı, niye yaptığınızı görüyorum ve biliyorum.
Çekin elinizi oradan.
Suçlarınızı böyle kapatamazsınız.
Vahap Seçer…
Mersinlilerin yüzde 60’ının oyuyla seçilmiş bir Büyükşehir Belediye Başkanı.
Milyonlarca vatandaşın iradesiyle seçilmiş, Mersin’de farklı siyasi görüşlerden insanların oyunu almış bir isim.
Bu sabah ne yaptılar?
Evine şafak vakti operasyon yaptılar, gözaltına aldılar.
Soruyorum:
Vahap Seçer kaçacak mıydı?
Çağırsanız ifadeye gelmeyecek miydi?
Nedir bu şafak baskınları?
CHP’liysen ifadeye çağrılmak yok. Sabahın karanlığında kapına polis dayanacak, gözaltına alınacaksın.
Ama iktidarın çevresindeysen başka bir hukuk var.
Haftalardır Türkiye tarihinin en büyük fon skandallarından birini konuşuyoruz.
Yüz binlerce vatandaşın parası fonlarda kilitlendi. Milyarlarca liralık işlemler ortaya çıktı.
AK Partili genel başkan yardımcılarının, eski bakanların ve iktidara yakın isimlerin ailelerinin adları bu dosyalarda geçiyor.
Fon skandalının en kritik koltuklarında kimlerin oğullarının, kimlerin damatlarının oturduğu ortaya çıkıyor.
İki soru soran var mı?
Yok.
Savcı çağırıyor mu?
Yok.
Gece yarısı savcılık kararlarıyla, AK Partili bir genel başkan yardımcısının oğlunun mal varlığı üzerindeki tedbir kaldırılıyor.
Bunları haber yapan gazetecilere ne yapılıyor?
Erişim engeli.
Haberleri yasakla, gazetecilerin hesaplarını kapat, fon skandalını örtbas et.
Yetmedi mi?
Gündemi değiştir.
Her sabah, milyonlarca vatandaşın desteğini almış bir başka CHP’li belediye başkanının kapısına polisi gönder.
Şafak baskını yap.
Gözaltına al.
Türkiye fon skandalını konuşmasın. Yüz binlerce insanın parasının nasıl kilitlendiğini konuşmasın. İktidara yakın ailelerin bu işlerin neresinde olduğunu sormasın.
Ama Vahap Seçer’e şafak operasyonu yap!
Bu nedir Allah aşkına?
Adalet bunun neresinde?
Hukuk bunun neresinde?
Bir tarafta, iktidara yakınsan dokunulmazlık; diğer tarafta, muhalifsen sabahın karanlığında gözaltı.
Bunun adı hukuk devleti değildir.
Bunun adı adalet değildir.
Bu mesele artık yalnızca CHP’nin meselesi değildir.
Bu mesele yalnızca Vahap Seçer’in meselesi değildir.
Bu, artık Türkiye’nin beka sorunudur.
Çünkü adaletin olmadığı yerde devlet ayakta kalamaz. Hukukun kişiye, partiye, soyadına göre uygulandığı bir ülkede hiç kimse kendisini güvende hissedemez.
Bir ülke böyle yönetilemez.
Türkiye böyle yönetilemez.
İlk gün söyledik: Partimiz bize kutsal bir emanettir. Bu ulu çınarın gölgesi, haramın ve kirlenmişliğin sığınağı olamaz. Gerektiğinde iç muhasebesini yapar, arınmasını bilir; yolundan dönmez.
“ARINMA” derken sözümüzü kendi kapımızla sınırlamadık. Türkiye’nin tamamı için söyledik.
Bugün fon krizi karşısında da aynı yerdeyiz. Vatandaşın yıllarca biriktirdiği alın terinin hesabı sorulmalıdır. SPK, denetim sorumluluğunu nasıl yerine getirdiğini, hangi riski ne zaman gördüğünü ve hangi tedbiri aldığını açıklamalıdır.
İstifa bir açıklama değildir. Görevden ayrılmak, hesap vermenin yerine geçmez!
Hiçbir makam, hiçbir soyadı, hiçbir siyasi yakınlık kimseye dokunulmazlık sağlamaz. Bu milletin bir kuruşu bile sahipsiz değildir.
Arınma; şehitlerimizin canıyla koruduğu vatana, işçinin alın terine, emeklinin sofrasına, çiftçinin emeğine, öğrencinin hayaline sahip çıkmaktır.
Biz kendi kapımız için söylediğimizi, iktidarın kapısında da söyleyeceğiz. Siyaset arınacak. Devletin kurumları şeffaflaşacak. Sorumluluğu bulunan herkes hesap verecek.
Türkiye’nin ihtiyacı, her krizde birkaç ismin değişmesi değil; kimsenin hesap vermekten kaçamadığı bir düzendir.
Çünkü milletin emaneti, istifa dilekçeleriyle hesabı kapatılacak bir emanet değildir!
ARTIK SÖZÜN BİTTİĞİ YERDEYİZ!
Bir emekli polis memurumuz, “Para için değil, onurumuz için” diyerek haykırdı ve hayatına kıydı.
Ankara’da emeklilerin seyyanen zam talebiyle düzenlediği eylemde yaşamını yitiren emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun ölümü, Türkiye’de emeklilerin düşürüldüğü vahim tablonun acı bir göstergesidir.
Yıllarca bu devlete hizmet etmiş insanları emekliliklerinde yoksulluğa, borca ve çaresizliğe mahkûm eden düzenin sorumlusu, yıllardır ülkeyi yöneten iktidardır.
Emekliye “geçin” demek yetmez. Pazara, kiraya, faturaya, ilaca yetişmeyen maaşla insanca yaşam beklemek mümkün değildir.
Dün torununa harçlık veren emekliler bugün hayatta kalabilmek için evlatlarının, torunlarının eline bakar hale gelmişse bunun sorumlusu ülkeyi yöneten iktidar ve uyguladıkları insanı yok sayan ekonomi programlarıdır.
Emeklilerin taleplerini görmezden gelmek, onları her gün biraz daha yoksulluğa sürüklemek sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz.
Ali Şekeroğlu’nun elindeki dövizde yazan söz, bugün iktidarın duyması gereken en ağır uyarıdır: “Para için değil, onurumuz için.”
Emekliler sadaka istemiyor. Yıllarca verdikleri emeğin karşılığında insanca yaşamak, onurlu bir emeklilik sürmek istiyor.
Bu ülkenin emeklilerini bu hale getiren politikaların sorumluluğunu taşıyan AK Parti iktidarı, artık emeklilerin sesini duymak ve gereğini yapmak zorundadır.
Ali Şekeroğlu’na Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm emeklilerimize başsağlığı diliyorum. Bu acının üzeri örtülemez; emeklilerin haklı talepleri artık daha fazla ertelenemez.
Bizim kavgamız, emekçinin de emeklinin de onurlu bir yaşam sürdüğü bir Türkiye kavgasıdır.
Birleşmiş Milletler kürsüsü, katliamların ve savaş politikalarının meşrulaştırılacağı bir alan değildir!
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun BM 81. Genel Kurulu’nda; Gazze’de yaşanan ağır insani tabloyu yok sayan, 70 binin üzerinde masum insanın hayatını kaybettiği yıkımı aklamaya çalışan ve Türkiye başta olmak üzere kendisini protesto eden ülke temsilcilerini hedef alan küstah dili asla kabul edilemez.
Türkiye’nin de aralarında bulunduğu diplomatik heyetlerin salonu terk ederek ortaya koyduğu tepki, uluslararası hukuku ve insanlık onurunu hiçe sayan bu zihniyete verilmiş tarihî bir yanıttır.
Netanyahu dün boş kalan salona konuşmuştur. Çünkü kendisi, insanlık vicdanında zaten mahkûm olmuştur.
Açık ve net ifade ediyorum:
İç politikadaki görüş ayrılıklarımız ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milletimizin, BM kürsüsünden bir savaş suçlusu tarafından hedef alınması kabul edilemez!
Cumhuriyet Halk Partisi, Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini sadece bir söylem değil, dış politikasının vazgeçilmez temeli sayar.
Bizim safımız bellidir:
Biz; ezilen, bombalanan, yaşam hakkı gasp edilen Filistin halkının, barışın ve adaletin yanındayız.
Dünya, şiddetin ve işgalin normalleştirilmesine teslim olmamalıdır.
Filistin meselesinin kalıcı çözümü; uluslararası hukuk çerçevesinde, 1967 sınırları esas alınarak, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması ve iki devletli çözümün derhal hayata geçirilmesidir.
Tarihsel sorumluluğumuzun gereği olarak bir kez daha haykırıyoruz:
Filistin halkı yalnız değildir.
Bu katliamların failleri ve sessiz kalanlar, günü geldiğinde uluslararası adalet önünde mutlaka hesap verecektir!
Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu, Alevi örgütlerinin genel başkanlarını Genel Merkezimizde konuk etti.
Görüşmede; Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Hüseyin Mat, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, Alevi Konfederasyonları Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz yer aldı.