Uzun süredir yeni başlangıçlar yapmaya korkuyordum ya üzülürsem diye, bu bölümde tam olarak bundan ve o özgüveni nasıl inşa edebileceğinizden bahsettim 💛 #reklam
https://t.co/p1vi7EQzUQ
Hiçbir yere sığamamak ne demek daha iyi anlıyorum bu aralar. Nereye gitsem, kiminle konuşsam yabancı, evinden uzak hissediyorum hoş evim neresi onu da bilmiyorum ya. Ait olamamak, gitmeyi istemek ama nereye olduğunu bilmemek, kime dert yanıp, kiminle yol almalı bilmemek.
Michelangelo etkisi diye çok güçlü bir fikir var.
Bir ilişkide, arkadaşlıkta ya da evlilikte karşındaki insanın sende gördüğü en iyi tarafı ortaya çıkarmaya çalışması demek. Yani seni olduğun gibi bırakmak değil, içindeki daha iyi versiyonu hatırlatmak. Seni küçülten değil, yükselten bir etki.
Bence hayatta bulunması gereken insanlar tam olarak bunlar.
Sana senden daha çok inanan insanlar. Senden daha yüksek standart bekleyen insanlar. Potansiyelini senden önce gören insanlar. Yorulduğunda seni aşağı çekmeyen, tam tersine sana kim olabileceğini hatırlatan insanlar.
Bence iyi arkadaş biraz budur. İyi partner de budur. İyi eş de budur.
Bazı insanlar seni rahatlatır ama büyütmez. Bazı insanlar ise seni zorlar, rahatsız eder, bazen aynayı yüzüne tutar ama seni daha iyi bir hale taşır. İlk başta daha konforlu olanı seversin. Ama hayatını değiştiren genelde ikinci tip insan olur.
İnsanın yanında öyle biri olduğunda toplam, parçaların toplamından daha büyük hale gelir. Çünkü artık sadece sen yoksundur. Seni aşağıya değil, yukarıya doğru çeken bir ilişki vardır.
Bence bir ilişkinin en güzel tarafı da budur zaten. Sana kendini unutturmaması. Sana en iyi halini hatırlatması.
Yani doğru insan seni sadece sevmez, seni, olabileceğin kişiye doğru da iter.
Mutluluk üzerine çok iyi bir yazı. Bazı kısımlarını alıntılıyorum;
“Mutluluk bir iç durum değildir, bireysel bir beceri de değildir. Mutluluk, karşılaşmaların örgütlenmesidir —yani bir habitat meselesidir. Bu iddia kulağa yeni geliyorsa, unutkanlığımızdandır. Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’in daha ilk kitabında eudaimonia’nın tek başına yaşayan birine verilemeyeceğini söyler: insan polis’in hayvanıdır, iyi yaşam dostları, aileyi, yurttaşlığı ve bir parça da talihi gerektirir; bir kırlangıç baharı getirmez, bir güzel gün de mutluluğu. Mutluluk onda bir his değil, bir etkinliktir ve etkinlik, tanımı gereği, bir sahne ister.
Zehirli olan mutluluk arzusu değil arzunun yalnız biçimidir. (…) Peşinde koşulan şey bir iç ibre olduğu sürece koşu ters teper; peşinde koşulan şey bir karşılaşma düzeni olduğu anda koşu, koşanın istese de istemese de, başkalarına doğru bükülür.
Mutluluğun bol bol ölçüldüğü, öğretildiği, koçluğunun yapıldığı bir toplum, büyük olasılıkla onu yaşamanın altyapısını çoktan söküp satmıştır. (…) Amerikan paradoksu bir insan doğası yasası değil, belirli bir mutluluk tanımının —kafaya hapsedilmiş, ankete indirgenmiş, tek kişilik tanımın— iflas raporudur.
Belki yaşama biçimimizde yanlış bir şey var” cümlesi, bu yüzden, göründüğünden daha radikal bir cümledir. Klinik dilin içinden söylenemez; çünkü klinik dil, tanımı gereği, sorunu tek tek öznelerin sınırları içine yerleştirir. Görüşme odasına bir yaşama biçimi giremez; içeri yalnızca o biçimin altında ezilen kişi girer ve çıkarken elinde kendi adına yaz��lmış bir açıklamayla çıkar. Yaşama biçimini sorgulamak, klinik değil politik bir iştir — ve tam da bu yüzden, mutluluk hakkındaki kamusal konuşmalar yarım yüzyıldır sistematik olarak klinikleştirilmekte, yani politikadan arındırılmaktadır.”