@bosunatiklama Testi pozitif çıkan sanatçı demeyeceğim “sebet tayfasının” ekranlarda olmaları yasaklanmalı. Dizilerle filimlerle ilişikleri kesilmeli. Sonuçta kötü örnek teşkil ediyorlar. Yetmiyormuş gibi en iyi hayatları yaşayıp gençleri olumsuz yönde etkiliyorlar.
Sizin durumunuz en azından bu gece için hukuki değil. Şimdi toplumu ilgilendiren konu bu kazancı elde ettini mi? Etmediniz mi? Bunların cevabını bekliyoruz.
Son günlerde meydana gelen ve kamuoyunu meşgul eden bir meseleyle ilgili olarak bugün şahsım hakkında birtakım iddia ve değerlendirmeler gündeme getirilmiştir.
Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde söz konusu meseleye ilişkin ortaya koyduğu açık ve kararlı iradeyle, kim olursa olsun iddiaların tüm yönleriyle araştırılması ve sürecin titizlikle yürütülmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Ben de bu yaklaşımın gereği olarak, ortaya atılan iddiaların hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulmasını ve yürütülecek sürecin sağlıklı ve selamet içerisinde tamamlanmasını son derece önemsiyorum.
Siyasette taşıdığımız sorumluluğun yalnızca hukuki sorumlulukla sınırlı olmadığına inanıyorum. Milletimize karşı üstlendiğimiz görev, gerektiğinde siyasi ve vicdani sorumluluk almayı da gerektirir.
Bu nedenle, şahsımla ilgili iddiaların açıklığa kavuşturulacağı bir süreçte bulunduğum makamın herhangi bir tartışmaya konu edilmemesi; yürütülecek inceleme ve soruşturmanın hiçbir gölge altında kalmadan, bağımsız ve sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi adına siyasi sorumluluk almayı gerekli görüyorum.
Bu anlayışla, sürecin selameti ve iddiaların tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulabilmesi amacıyla yürütmekte olduğum tüm görevlerimden affımı Sayın Genel Başkanımızdan istedim.
Kamuoyuna saygıyla arz ederim.
FON YATIRIMINDA KÂR KİŞİYE; ZARAR KAMUYA MI?
Son dönemde fonlarda yaşanan kayıplar üzerinden “mağdur yatırımcıların zararları nasıl karşılanacak?” tartışması yapılıyor. Burada önce çok temel bir soruyu sormak gerekiyor: Bir yatırım aracının getirisi yüksekse, bu getirinin arkasındaki risk kime aittir?
Yüksek getiri beklentisiyle yatırım yapan kişi, aslında aynı zamanda yüksek riski de kabul etmiş olur. Yatırımın değeri yükseldiğinde kazanç yatırımcıya aitse, piyasa koşulları nedeniyle değer düştüğünde zararın da kural olarak yatırımcıya ait olması gerekir.
Aksi bir yaklaşım oldukça sorunlu bir sonuç doğurur: KÂR ÖZELLEŞTİRİLİR, ZARAR TOPLUMSALLAŞTIRILIR.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Eğer ortaya çıkan zarar yalnızca yatırım kararının doğal sonucu olan piyasa riskinden kaynaklanıyorsa, bunun kamu tarafından karşılanması gerektiğini söylemek başka bir şeydir.
Buna karşılık fon yöneticisinin mevzuata aykırı işlemleri, gerçeğe aykırı değerleme, ilişkili taraf işlemleri, manipülasyon, varlıkların korunmasına ilişkin ihlaller veya başka bir hukuka aykırılık nedeniyle yatırımcı zarara uğramışsa, konu artık yalnızca “yatırım riski” değildir.
O zaman sorulması gereken şudur: Zarar gerçekten piyasa riskinden mi kaynaklandı, yoksa birilerinin hukuka aykırı davranışı veya görevini gereği gibi yerine getirmemesi nedeniyle mi ortaya çıktı?
İkinci durumda elbette sorumluluğu bulunanların tespiti ve zararın kim tarafından karşılanacağı ayrıca değerlendirilmelidir.
Ancak zarar hukuka aykırı bir işlemden doğmuşsa, o zararın faturası da doğrudan topluma değil, hukuken sorumlu olanlara yöneltilmelidir.
Çünkü aksi halde ortaya çok tehlikeli bir anlayış çıkar:
KÂR BENİM, ZARAR HEPİMİZİN.
İstifa kurtarmaz… Yargıya hesap vermeleri gerekir… Siyaseti kullanarak akıl almaz gelirler elde etmenin bir karşılığı olmalı. En azından bir hesap sorulmalı.
ŞİRKET İLE ORTAK ARASINDAKİ KREDİ KARTI İLİŞKİSİ
Şirket kredi kartının şahsi harcamalarda, ortağın bireysel kredi kartının ise şirket giderlerinde kullanılması günlük ticari hayatta basit bir ödeme kolaylığı gibi görülebilir
Oysa vergi açısından belirleyici olan kart değil, işlemin gerçek mahiyetidir.
Şirket ile ortağın malvarlığı birbirinden ayrı ekonomik alanlardır. Şirket kartıyla tatil, giyim, özel sağlık veya şirket faaliyetiyle ilgisi bulunmayan kişisel harcamalar karşılanıyorsa, bunların şirket gideri olarak dikkate alınması mümkün değildir.
Ancak KKEG yaptım, konu kapandı yaklaşımı da doğru değildir
KKEG, harcamanın kurum kazancından indirilememesiyle ilgilidir. Şirket parasının ortağın kişisel kullanımına bırakılması ise ayrı bir konudur. İşlemin niteliğine göre şirket ile ortak arasında alacak ilişkisi doğabilir ve tutarın ortaklar cari hesabında izlenmesi gerekebilir.
Fakat 131 hesap bir “park yeri” değildir.
Şahsi harcamaların sürekli şirket tarafından karşılanması, ortak cari hesabının uzun süre yüksek bakiye vermesi ve şirket kaynaklarının ortağın kullanımında tutulması halinde, şirketin ortağa finansman sağlayıp sağlamadığı ayrıca değerlendirilmelidir. Şartları oluşmuşsa örtülü kazanç dağıtımı hükümleri gündeme gelebilir.
Bununla birlikte her 131 hesap bakiyesi otomatik olarak örtülü kazanç veya kâr dağıtımı değildir. İşlemin nasıl doğduğu, tutarı, süresi, geri ödeme iradesi ve sürekliliği birlikte değerlendirilmelidir.
Burada muhasebe kaydının doğru yapılması kadar, işlemin dayanaklarının da dosyalanması önemlidir. Kredi kartı ekstresi, fatura, ödeme belgesi, şirketle ilgili harcamanın açıklaması ve gerekiyorsa ortak tarafından yapılan geri ödeme kayıtları birbirini desteklemelidir.
Özellikle yüksek tutarlı ve tekrarlanan işlemlerde “yanlışlıkla yapıldı” açıklaması tek başına yeterli olmayabilir. İşlemin nedenini ve nasıl kapatıldığını gösteren kayıt düzeni, olası bir incelemede önemli bir savunma aracıdır.
Diğer taraftan ortağın kendi kredi kartıyla şirket giderlerini karşılaması da tamamen risksiz değildir. Harcama şirket faaliyetiyle ilgiliyse ve belge şirket adına düzenlenmişse, ödemenin ortak tarafından yapılması giderin niteliğini tek başına ortadan kaldırmaz. Ancak uygulamanın süreklilik kazanması, şirketin ortağın finansmanını kullandığı bir ilişki doğurabilir.
Başka yanılgı da “kartla ödendi, sorun yok” düşüncesidir.
Banka hareketleri, kredi kartı ekstreleri, e-belgeler, ve muhasebe hesapları birlikte değerlendirilebilmektedir. Ödeme şekli, işlemin ekonomik mahiyetini değiştirmez.
Sonuçta mesele kredi kartı değildir.
Şirket parası kime ait, kimin yararına kullanıldı ve kayıtlarda gerçek mahiyetiyle gösterildi mi?
Bunu KKEG yaptım. Bunu 131 hesaba attım. Ödemeyi kredi kartıyla yaptım.
Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir.
Vergi incelemesinde esas olan işlemin gerçek mahiyetidir.
Şirket ile ortak arasındaki mali sınır ne kadar net olursa, vergi incelemesinde savunulacak alan da o kadar güçlü olur.
YAMAN ÇELİŞKİ: GİDER KISITLAMASI UYGULAMASI
GVK 40. mad. 1, 5 ve 7 numaralı bentleri ile KVK’nun 8. maddesinde yer alan binek otomobil gider ve amortisman kısıtlaması düzenlemeleri, ihdas edildiği tarihten bu yana vergi hukukunun temel prensipleri bakımından tartışılmaya devam etmektedir.
Düzenlemenin temel gerekçesi, özel kullanıma ilişkin harcamaların ticari kazanç matrahından indirilmesini önlemektir. Bu amaç anlaşılabilir olmakla birlikte, uygulamanın teknik boyutu ve sahadaki karşılığı, ticari kazancın gerçek ve safi tutarının tespiti bakımından önemli sorunlar ortaya çıkarmaktadır.
GVK m. 40/1 uyarınca, ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan genel giderler ticari kazancın tespitinde dikkate alınmaktadır.
Buna rağmen tamamen ticari operasyonun, satış ağının veya teknik servis faaliyetlerinin yürütülmesi amacıyla işletme aktifine kayıtlı ya da kiralanmış binek otomobillerin yakıt, bakım, sigorta ve kasko giderlerinin en fazla %70’inin indirim konusu yapılabilmesi, kalan %30’luk kısmın ise KKEG niteliğinde olması, giderin gerçek niteliği ile kanuni sınırlama arasında önemli bir farklılık yaratmaktadır.
Buradaki temel sorun, özel kullanımın somut olarak tespit edilmesi yerine giderin belirli bir oranının kanun gereği reddedilmesidir.
İdarenin belirli bir oranı kanuni karine olarak esas alması, VUK m. 3/B’de yer alan “vergilendirmede olayın gerçek mahiyeti esastır” ilkesinin ikinci plana itilmesine yol açmaktadır.
GVK m. 40/1 kapsamındaki aylık azami kiralama bedelini aşan kısımların KKEG yazılmasının yanı sıra, bu tutara isabet eden KDV’nin de KDVK m. 30/d kapsamında indirim konusu yapılamaması vergi yükünü daha da artırmaktadır.
Yüksek enflasyonist ortamda belirlenen sınırların piyasa rayiçlerinin gerisinde kalması, katlanılan gerçek maliyetlerin matrahta karşılık bulmaması sonucunu doğurmaktadır.
GVK m. 40/7 kapsamındaki amortismana esas bedel kısıtlaması ile ÖTV ve KDV’nin gider yazılmasına ilişkin parasal sınırlar da benzer bir çelişki barındırmaktadır.
VUK 262 ve 269. mad. yer alan maliyet bedeli esasına göre aktifleştirilen araçlarda, yasal sınırı aşan tutara ilişkin amortismanın reddedilmesi, muhasebe kârı ile vergiye tabi kazanç arasında ciddi farklılıklar yaratmaktadır.
Oysa KVK m. 6 uyarınca kurumlar vergisi, safi kurum kazancı üzerinden hesaplanmaktadır. Otomatik KKEG üreten oranlar ve parasal sınırlar vergi uygulamasını ve denetimi kolaylaştırabilir.
Ancak vergi idaresinin işini kolaylaştıran her düzenleme, aynı ölçüde vergi adaletini sağlamayabilir.
Asıl mesele, suistimali önlemek ile gerçek ticari maliyeti vergilendirme dışında bırakmak arasındaki çizginin doğru yerde çekilmesidir.
KDV İADELERİNDE DAHA BASİT BİR YÖNTEM BULUNMALI…
KDV iadesi, mükellefin kanundan doğan bir hakkıdır. Ancak uygulamada bu hakkın kullanılabilmesi; raporlar, teminatlar, incelemeler, karşıt incelemeler ve çok sayıda belgeyle oldukça uzun bir sürece dönüşebiliyor.
Elbette devletin sahte ve haksız iadeleri önlemesi gerekir. Ancak bugün vergi idaresinin elinde e-Fatura, e-Defter, e-İrsaliye, gümrük kayıtları ve çok daha gelişmiş veri analiz imkânları bulunuyor.
O halde neden hâlâ bütün mükellefleri aynı prosedüre tabi tutuyoruz?
Bence sistem;
Düşük risk - hızlı iade
Orta risk - sınırlı kontrol
Yüksek risk - yoğun denetim mantığıyla yeniden tasarlanmalı.
Bir de üzerinde çok fazla konuşulmayan başka bir boyut var.
KDV iadesi teknik olarak bir vergi işlemi olsa da ekonomik açıdan aynı zamanda bütçeden mükellefe yapılan bir nakit çıkışıdır.
Bu nedenle insan ister istemez şu soruyu soruyor:
KDV iadelerinin uzun sürmesinin tek nedeni vergi güvenliği mi, yoksa bütçeden yapılacak nakit çıkışının zamana yayılması da bu sürecin fiili sonuçlarından biri mi?
Burada amaç idareyi suçlamak değil. Sistemin ekonomik sonucunu dürüstçe tartışmak.
Üstelik bu gecikme, idare açısından bütçeden para çıkışını erteleyen bir sonuç doğuruyorsa, sistemin mükellef üzerindeki finansman yükünü artırdığı da kabul edilmelidir.
Çünkü şartları oluşmuş bir KDV iadesi, mükellef açısından sadece bir “alacak” değil, aynı zamanda işletme sermayesidir.
YMM’lerin etkisi, KDV iade süreçlerinde yalnızca belge kontrolüyle sınırlı kalmamalı; hazırladıkları raporlar gerçek bir risk değerlendirmesine dönüşmelidir. YMM raporları, düşük riskli mükelleflerin iadelerinin hızlandırılmasına ve idarenin gerçekten riskli dosyalara odaklanmasına katkı sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmeli.
Daha az bürokrasi, daha fazla veri analizi, daha akıllı denetim ve hak edilen iadenin zamanında ödenmesi…
Bence KDV iade sisteminin geleceği bu bağlamda tartışılmalı…
#KDV #KDVİadesi #Vergi #Vergiİdaresi #YMM #SMMM #VergiDenetimi #Finansman #VergiSistemi
DEVREDEN KDV
Bir işletmenin devreden KDV’si 5 milyon, 10 milyon veya 50 milyon TL’ye ulaşmışsa bunu sadece bilançodaki bir “vergi kalemi” olarak görmek ne kadar doğru?
Bence asıl tartışılması gereken konu çok daha farklı:
Devreden KDV büyüdükçe işletmenin işletme sermayesinin bir bölümü fiilen kullanım dışı mı kalıyor?
İşletme mal ve hizmet alırken KDV’yi nakden ödemektedir.
Ancak satışlarından hesaplanan KDV, yüklenilen KDV’yi karşılamıyorsa aradaki fark sonraki dönemlere devretmektedir.
Böylece işletmenin kasasından çıkmış olan bir tutar, işletmenin ekonomik faaliyetinde yeniden kullanılabilir hale gelmek yerine vergi sistemi içerisinde taşınmaktadır.
Özellikle yüksek enflasyon ve yüksek finansman maliyetlerinin bulunduğu bir ortamda bunun ekonomik karşılığı daha da önemlidir.
Örneğin 50 milyon TL devreden KDV’si bulunan bir işletme açısından;
50 milyon TL bugün ile 50 milyon TL beş yıl sonra ekonomik olarak aynı değerde midir?
Elbette değildir.
Dolayısıyla devreden KDV’nin işletme üzerindeki etkisini yalnızca “indirilecek KDV” olarak değerlendirmek eksik kalabilir.
Burada;
işletme sermayesi, nakit akışı, finansman maliyeti ve paranın zaman değeri birlikte değerlendirilmelidir.
Üstelik konu gelecekte daha da önemli hale gelecek.
Çünkü 3065 sayılı KDV Kanunu’nda yapılan düzenlemeyle, beş takvim yılı boyunca indirim yoluyla giderilemeyen KDV’nin 1 Ocak 2030’dan itibaren indirim konusu yapılamaması öngörülmüştür.
Bu düzenleme henüz bugünün işletmelerine doğrudan uygulanacak bir sonuç yaratmasa da, yüksek tutarda devreden KDV taşıyan işletmeler açısından şimdiden düşünülmesi gereken bir konu ortaya çıkarmaktadır:
Devreden KDV sadece bugünün bilanço sorunu değildir; 2030 sonrası için potansiyel bir vergi ve finansman planlama sorunudur.
Buradan daha temel bir soruya geliyoruz:
KDV’nin ekonomik yükünün işletme üzerinde kalmaması ve verginin tarafsızlığı ilkesi karşısında, yıllarca indirilemeyen KDV işletme sermayesinin bloke edilmiş bir unsuru haline geliyor mu?
Belki de devreden KDV’ye artık sadece muhasebenin değil;
vergi hukuku + finans + işletme sermayesi üçgeninden bakmamız gerekiyor.
Çünkü bilançoda “indirilecek KDV” olarak görünen her tutar, işletme açısından gerçekten kullanılabilir bir değer olmayabilir. Özgür KURTULUŞ YMM