Videomuzun altına favori enginarlı tarifinin adını yaz. 1 arkadaşını etiketle ya da tarifimizi retweetle. Hesabımızı takip et, Nuh’un Ankara Makarnası lezzetleriyle dolu 10 adet Lezzet Kolimizden birinin sahibi ol! Son katılım tarihi 15 Mart Pazar.
Hazar Ergüçlü; “Son birkaç yıldır hiçbir şeye hevesim yok. Bir şeyler izlemiyorum. Sinefillik yarışından çok yoruldum. Entelektüel misin, yeterince zeki misin? Hiçbiri değilim, yeter.”
İşte bu masallardan çıkarabileceğin beş altın ders:
Umudunu Koru: Külkedisi, en karanlık anlarda bile balo hayalini canlı tuttu. Sen de hayallerinden vazgeçme; küçük adımlar seni zirveye taşıyacak.
Kendine İnan: Çirkin Ördek Yavrusu, alaylara rağmen kuğu olduğunu keşfetti. Başkalarının seni nasıl gördüğü değil, senin kendini nasıl gördüğün önemli.
Dönüşüme Güven: Cam ayakkabı veya kuğuya dönüşüm, değişimin zaman aldığını gösterir. Sabırlı ol, çünkü her çaba seni yeni bir “sen”e götürür.
Zorlukları Fırsata Çevir: Külkedisi, üvey ailesinin baskısını motivasyona dönüştürdü. Engeller, seni daha güçlü kılabilir.
Nezaketi Elbise Gibi Giy: Külkedisi’nin nezaketi, onun en güzel elbisesiydi. Pozitif bir tutum, hem sana hem çevrene ışık saçar.
Kendi Hikâyeni Yaz
Külkedisi, babasının kötü bir kadına âşık olmasıyla başlayan trajediye, üvey anne ve kardeşlerin zalimliğine rağmen, moralini bozmadan direnen ve içindeki prensesi ortaya çıkaran bir kahramandır. Çirkin Ördek Yavrusu gibi masallar, bu mesajı güçlendirir: Sen, ne kadar hor görülürsen görül, ne kadar engellenirsen engellen, kendi değerini keşfedebilir ve kendi tahtına oturabilirsin.
Sen kendi özünü yaratma özgürlüğüne sahipsin;
toplumun zincirlerini kırabilirsin; umudun ve direncin seni uçurabilir. Külkedisi’nin cam ayakkabısı, senin hayallerinin sembolü; onu değil kendi ayakkabılarını giy ve kendi balona git. Çünkü sen de bir Külkedisi’sin, kenfi perini keşfet ve içindeki prenses, hikâyeni yazmak için bekliyor!
Külkedisi’nin en büyüleyici yanı, üvey anne ve kardeşlerin kötü davranışlarına rağmen moralini bozmadan dimdik ayakta kalmasıdır. Onlar, Külkedisi’ni sürekli aşağılar, ona en iğrenç işleri dayatır ve baloya gitmesini engellemeye çalışır. Ama Külkedisi, bu kötülüklere göğüs gerer; nezaketini, umudunu, kendine olan inancını ve hayallerini korur.
Onların yapıştırdığı değersizliği kabul etmez.
Bu, modern psikolojideki duygusal dayanıklılık kavramının ta kendisidir. O, bir kurban gibi davranmaz; aksine, her darbeyi bir motivasyon kaynağına dönüştürür. Baloya gitme arzusu, onun içsel ateşidir; peri anne, bu ateşi alevlendiren bir kıvılcımdır.
Ve belki de peri anne de kendisidir bilinç altının yanlızlaştırmaya direnç teorisinin tezahürüdür.
Dün spaceman filminde analiz etmiştik.
Külkedisi’nin direnci, bize şunu öğretir: Hayatta ne kadar haksızlığa uğrarsan uğra, moralini yüksek tut; çünkü senin içindeki prenses, bu zorlukları bir tahta dönüştürmeyi bekliyor.
Motivasyonel Mesaj: “Sen de Külkedisi’sin, İçindeki Prensesi Ortaya Çıkar!”
Külkedisi ve Çirkin Ördek Yavrusu,Alaaddinin Sihirli kambası bize ilham verici bir mesaj sunar: Herkesin içinde bir prenses veya kuğu veya prens var; önemli olan, bunu ortaya çıkaracak cesareti ve umudu bulmak. Babasının yanlış eş seçimi, üvey ailesinin zulmü veya toplumun yargıları, Külkedisi’ni durduramadı; senin yolundaki engeller de seni durduramaz.
Külkedisi, dayanıklılığın ve umudun sembolüdür. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde, Külkedisi temel ihtiyaçlarla mücadele ederken, baloya gitme arzusuyla aradaki hiyerarşisi dinlemeden en üste “ait olma” ve “kendini gerçekleştirme”ye ulaşır.
Çünkü kendisini seviyor ve özüne ışığına güveniyor.
Albert Bandura’nın öz-yeterlik teorisi, Külkedisi’nin baloya gitme cesaretini açıklar; o, kendi yeteneklerine inanır. Martin Seligman’ın pozitif psikoloji yaklaşımı, Külkedisi’nin nezaket ve iyimserliğinin onu kurtardığını gösterir. Üvey ailesinin zulmü, bir tür psikolojik travmadır; ama Külkedisi, “travma sonrası büyüme” sergileyerek bu acıyı bir dönüşüm fırsatına çevirir. Çirkin Ördek Yavrusu da benzer bir yolculuk yaşar; dışlanma, onun kuğu kimliğini bulmasını engelleyemez.
Bu masallar bize şunu haykırır: Zorluklar seni yıldırmasın; içindeki gücü bul, çünkü sen kendi hikâyenin kahramanısın.
Külkedisi, varoluşsal bir yolculuktur: Ben kimim ve ne olabilirim? Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğuna göre, insan, eylemleriyle kendi özünü yaratır. Külkedisi, üvey ailesinin ona dayattığı “değersiz hizmetçi” rolünü reddeder; baloya giderek, kendi kaderini yazmayı seçer. Viktor Frankl’ın logoterapi yaklaşımı, en karanlık anlarda bile anlam bulabileceğimizi söyler; Külkedisi, üvey annenin evinde bile umudunu ve nezaketini bir anlam kaynağı olarak korur. Heidegger’in “olma” kavramı ise Külkedisi’nin dönüşümünü açıklar: O, hizmetçilikten prensesliğe geçerek varoluşsal bir sıçrama yapar. Felsefi olarak, masal bize şunu öğretir: Hayat, sana dayatılan rollerle sınırlı değil; sen, kendi hikâyeni yazma özgürlüğüne sahipsin.
Külkedisi, bireyin toplumla mücadelesini yansıtır. Babasının kötü kalpli bir kadına âşık olması, toplumsal normların (ör. statü veya güzellik odaklı evlilikler) birey üzerindeki yıkıcı etkisini gösterir. Üvey anne ve kardeşler, Max Weber’in sosyal hiyerarşi kavramıyla açıklanabilir; onlar, Külkedisi’ni alt statüye hapseder. Erving Goffman’ın damgalama teorisi, Külkedisi’nin “değersiz” olarak etiketlenmesini aydınlatır; ama o, bu damgayı cam ayakkabıyla kırar. Masal, özellikle feodal toplumlarda sınıf atlama hayalini yansıtırken, modern kapitalist dünyada “rags to riches” (fakirlikten zenginliğe) motifiyle popülerdir. Feminist bir açıdan, Külkedisi’nin pasifliği eleştirilse de, onun direnci ve nezaketi, güçsüzlük değil, stratejik bir dayanıklılık olarak görülebilir. Sosyolojik mesaj açıktır: Toplum seni aşağı çekebilir, ama sen bu zincirleri kırıp kendi yerini inşa edebilirsin.
Masal, güçlü sembollerle doludur. Cam ayakkabı, Külkedisi’nin eşsizliğini ve kaderini temsil eder; kırılgan ama saf, sadece ona uyar. Kimsenin ayağına uymayan bu ayakkabı, bireyin kendi yolunu bulmasının sembolüdür.
Herkesin kaderi, yolu, yaşadıkları, ayak izleri farklıdır,
herkesin parmak izi ses tonu farklıdır.
Balkabağı ve farelerin dönüşümü, sıradanlığın büyülü bir potansiyele dönüşebileceğini gösterir. Peri anne, Külkedisi’nin içsel gücünün dışa vurumu veya ilahi bir rehberdir; ona, “Sen bunu başarabilirsin,” der. Gece yarısı ise hayatın zamanın geçiciliğini ve fırsatları değerlendirme aciliyetini hatırlatır. Üvey anne ve üvey kardeşler ise kıskançlık ve kötülüğün somutlaşmış hali olarak, toplumsal hiyerarşilerin ve dışlayıcı tutumların bir yansımasıdır. Külkedisi, bu sembollere rağmen moralini bozmaz; her engeli, kendi prensesine dönüşme yolculuğunda bir basamak olarak kullanır.
Külkedisi’nin mesajı, Çirkin Ördek Yavrusu ile muhteşem bir uyum içindedir. Çirkin Ördek Yavrusu, alay edilen, dışlanmış bir yavrunun aslında bir kuğu olduğunu keşfetmesinin hikâyesidir. Her iki kahraman da toplumun yargılarına maruz kalır, ama içsel değerlerine inanarak dönüşür. Külkedisi’nin üvey ailesinin zulmüne direnmesi, Çirkin Ördek Yavrusu’nun çiftlikteki hor görülmelere dayanması gibidir; ikisi de umutlarını korur. Diğer masallar da bu mesajı destekler: Kurbağa Prens, görünüşün ötesindeki değeri; Aladdin, fakirlikten prensliğe yükselişi; Aslan Kral’daki Simba, kaybolmuş bir prensin kendi gücünü yeniden bulmasını anlatır. Bu hikâyeler, bize şunu fısıldar: Sen dışarıdan nasıl göründüğüne veya başkalarının sana ne dediğine bağlı değilsin; içindeki kuğu, prenses ya da kral, ortaya çıkmayı bekliyor.
Özgün ol kimseyi taklit etme kimsenin ayakkabısına özenme
Yani Lev h-i Mahfuz’da.
Matris terimi sinemada ilk kez 1972 yapımı Solaris filminde kullanılmıştır.
Psikolog Kris Kelvin, Solaris gezegeninin gerçek olmadığını anlatırken “şekli var ama aslı yok, sahte, boş” anlamında “matris” demiştir.
Yani matris tek başına bir şey ifade etmez.
Determinantı olmazsa bize sadece duvardaki anlamsız gölge oyunu kalır; oyalanır, eğleniriz, hepsi bu.
“Biliyor musun, asıl şu bifteğin gerçek olmadığını biliyorum.”
Peki determinant nedir?
Hangi sayıyla Zion’a (Agartha’ya) ulaşacağız?
Beynimizdeki hormonlar –endorfin, DMT, pinolin– bu mağaradan çıkmamızı sağlayabilir mi?
Evet, bizler her daim yaratımda olan küçük tanrılarız.
Kendi klonlarımızı yaratıyor, evrenin her köşesine gönderiyoruz.
Dinlerde buna cennet-cehennem deniyor.
İşte gerçek buradan başlıyor:
Yarattığımız milyonlarca, belki sonsuz “ben”, vicdani huzurumuza göre kendilerine yine benzer dünyalar kuruyor ve mahşer denen ortak platformda buluşuyor. Bir iyilik yaptın, epifiz bezin hormon salgıladı ya da bir pişmanlık duydun…
O an bir klonun evrenin bir köşesinde determinant değeri gibi kodlanıyor.
Bu fani bedeni bir determinant üretim fabrikası gibi kullanıyorsun.
Gerçek bedenini burada, şu anda bizzat kendin üretiyorsun.Tüm holomatris platformlarının ortak adı mahşerdir.
İyiler için cennet, kötüler için cehennem…
Dinler bunu sebep-sonuç ilişkisiyle anlatamadığı için sömürü alanı haline geldi.
Asıl çarpıcı olan şu:
Bizler, “gerçek bizi” yaratacak olan sahte yansımalarız.
Gerçek henüz yaratılmadı. Determinant kuluçkada.
Bu fikir beyin yakıcıdır ama yumurta demişken:
Platon’un mağara alegorisini açıkça işleyen Beyaz Noel (White Christmas – Black Mirror) filmini anmadan geçmeyelim.
Gerçeğin henüz yaratılmadığı düşüncesi inanılmaz derecede rahatlatıcıdır. Takyon evreni > kuantum evreni > madde evreni… Hiçbir şey için geç değil. Çünkü her şey zaten bu anda yaratılıyor ve kontrol ediliyor.
Zaman yok.
Kavgalar anlamsız.
Düşünmek, bu dünyada elde edilebilecek en büyük hazdır.Işık = madde âlemi, Nur = mana/kuantum âlemi, Ziya = takyon âlemi.
Her yarattığımız “ben” ayrı irade ve kadere sahip. Zaman, sırat köprüsü gibi bir separatördür. Mahşer ise en üst dijital platformdur.
Determinizm, her sebebin ve sonucun birbirine bağlı olduğunu söyler.
Ama bir virüs kendi iradesiyle çoğalıyorsa determinizm eksik kalıyor.
Özgür irade var mı?
Domates alırken bile tamamen özgür müsünüz, yoksa konjonktür mü karar veriyor?
Her “özgür” sandığınız seçim aslında bir sonraki seçimi bağlıyor ve özgürlüğünüzü biraz daha azaltıyor.
Matrisin determinant değeri olması için kare matris formuna gelmesi gerekir. İnsan, titreşim yayan varlıktır (İng. human ≈ hum = titreşim).
Zihninde madde âlemini tasarlayan frekans makinesidir. Etrafımızdaki her şey –bedenimiz dahil– bir üst boyutta gerçek değildir; titreşimdir. Algılarımız bizi kandırıyor.Vazifemiz keşfetmek ve tekâmül etmektir.
Din-bilim kıskacında nefes alamayan ruhlar, Truman Show’daki gibi duvarı aşmaya çalıştığında linç ediliyor.
Boyutlar tetrahedron dizilimiyle şekillenir. “Ben”in içinden sonsuz “ben” çıkacak ve şimdiki “ben”in rahmet okuması için hepsinin kare matris olup Sırat’tan geçmesi lazım.
Determinant, sonsuz “ben”lerimizin numerik kodudur.
Phaidros diyaloğunda Sokrates ruhu kanatlı bir araba olarak tasvir eder:
Arabacı akıldır; biri beyaz (asil, hakikate koşan), diğeri siyah (şehvete çeken) iki atı vardır. İnsan ruhu bu ikiliği dengede tutarak göğe yükselmeye çalışır.
İşte determinant tam da budur:
Beyaz atın pozitif çarpımı eksi siyah atın negatif çarpımı.
Determinant pozitifse özgürleşiriz, sıfırsa hapisteyiz.
Mağaradan çıkmak = determinantı sıfır olmayan matris olmak.
Determinant sıfır değilse ters matris vardır, çıkış kapısı vardır.