Kendimi çok kötü hissettiğim zamanlarda hayatın birazcık da olsa duraksamayacağını, öylece akıp gittiğini ve adil ya da güzel, iyi olma gibi bir borcunun olmadığını yeni yeni sindirebiliyorum. Büyümek biraz da böyle bir şey galiba.
Bugün 2 ay oldu. Annemi, babamı, kedimi ve 29 akrabamla beraber, sayısız arkadaşı, dostu, çocukluğumu, anılarımı, hatıralarımı, mahallemi, koca bir şehri, memleketim Antakya’mı toprağın altına gömeli tam 2 ay oldu!
Depremzedelerin 'yardıma muhtaç insanlar' değil 'hak sahibi' olduğunu unutmadan, alt-üst ilişkisi kurmadan, insanların acılarını, ülkemizdeki felaketleri kendi kişisel gelişim ve 'iyi bir insanım' onay terapisine dönüştürmeden dayanışmak mümkün sanki.
Evime getirdikleri eşofman için İhh’ye sadece teşekkür ettim diye sağda solda bana küfür edenlerinizi görüyorum. Dert değil. Kanser hastası Dilek çok güzel söylemişti; “Görüyorum ki siz çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda”
yalın ayak yürüyebildiğin çimler, sıcak bir anda gelen hafif bir rüzgar esintisi, mora dönmemiş yeşil erikler, avucunda duran bir el, omuzlarının düşük olmaması.