"Everyone has two pains to choose from: the Pain of Discipline or the Pain of Regret.
The difference is Discipline weighs ounces while Regret weighs tons."
Mem Ararat'ın 65 Milyonluk tek Şarkısı yaklaşık 400 000$ gelir yapıyor.Buna göre hiç bir emeklerinin olmadığı bir çalışmada piyasa gaspı var.
Adamlar " İrademiz Apodur " diyince gayet ciddilermiş.İradesi olan Piyasada dolaşamaz. Böyle bir düzen kurmuşlar.
KOM Muzik aylık Milyonlarca Dolar Gasp ettiği Telif haklarından para alıyor.
‘Bir annenin değil, bir ulusun hikayesi’
40 yıl sonra oğlunun kemiklerine ‘kavuştu’
İran rejimi tarafından 40 yıl önce idam edilen oğlunun kemiklerini yıllar süren mücadelenin ardından geçtiğimiz günlerde teslim alan Daye Salma, acısını ve direnişini simgeleyen kafatasını taç yaparak başına taktı.
Salma’nın hikayesi, bölgedeki baskı politikalarına karşı yürütülen onurlu mücadelenin sembolü haline geldi.
Yıllarca süren bekleyişin, acının ve adaletsizliğin bir yansıması olarak Salma, oğlunun kafatasını bir taç gibi başına takarak yaşadığı trajediyi ve direnişi simgeledi.
Mezopotamya Ajansı
Anneler, babalar bu gönderiyi sonuna kadar okuyun.
Çocuğunuzun bilgisayarda nerelere girdiğini, neler yaptığını, açtığı programları nasıl takip edebilirsiniz? ++
Bediüzzaman'ın talebesi, Şule Yüksel Şenler’in ağabeyi Üzeyir Şenler: Avukat Bekir Berk bana ajanlık teklif etti!
Yeni Şafak’ın, Bekir Berk ve Fetullah Gülen'in Özel Harp Dairesi tarafından Nurculuğun içine sokulan iki ajan olduğuna dair yayınladığı belge, canlı şahitlikle doğrulandı. Bediüzzaman'ın talebelerinden eski gazeteci Üzeyir (Özer) Şenler'in, avukat Bekir Berk'in 1960'lı yıllarda kendisine ajanlık teklif ettiğini açıkladığı video ortaya çıktı. Üzeyir Şenler, TRT'de yayınlanan röportajında daha önce de Fetullah Gülen'in Ali Rıza Güven tarafından mason yapıldığını açıklamış ve Güven’in kendisine de aynı şekilde masonluk teklif ettiğini ifşa etmişti.
Kürtçenin 11 Lehçesini 11 floodluk tweet haline getirdim
Hazırsanız başlıyoruz..!
Dağların, vadilerin ve sınırların ötesinde korunan o muazzam zenginliği adım adım inceleyelim.
(Flood)👇👇
Aynı şeyi Gevaş'ta bulunan Halime Hatun kümbetine özellikle yapıyorlar. Bu kümbete "Türk eseri, Selçuklu eseri, Saltuklu eseri" vs. diyorlar halbuki ne bölge Rum Selçuklu ya da Saltuk idaresi altında kalmış ne o dönem Selçuklu ya da Saltuk diye bir şey var.
Üzerindeki kitabede, Hekarî/İrisan Kürt devletinin Gevaş kolu Melik İzzeddin tarafından 1335 yılında -muhtemelen kendi kızı- Halime Hatun için yaptırıldığı yazıyor.
Tamamen Kürt ve bölgedeki diğer etnik/dini unsurların hafızasını silmek, Selçuklu ekolünü canlandırma çabaları.
Ez gelek caran diçim pirtûkxana taxa ku ez lê dimînim (li Swêdê). Di beşekê de pirtûkên bi zimanên "hindikahiyên neteweyî" hene (li çepê). Duh jî çûm, di beşa "zimanên biyanî" de ev pirtûk danîbûn ser refê ji bo dîtinê: "Faîk Öcal, 101 Romanên Kurdî" (Cild I, Sîtav, 2022).
Grok: Merhaba Selim Bey,Öncelikle, bu metni (ki büyük ihtimalle kitabınızın Almanca versiyonunda veya Die Zeit gibi yayınlarda yer alan Wallraff'ın röportaj metninin Türkçe çevirisidir) paylaştığınız için teşekkür ederim.
Bu konuşma, 1996-1997 civarında (metinde Aralık ayı sonu olarak geçiyor) Suriye'deki bir PKK kampında gerçekleşen ve doğrudan sizin adınızın, kitabınızın (“Apo’nun Ayetleri” / “Abdullah Öcalan’ın Diktatörlüğü”) ve sizin hakkınızdaki ölüm tehdidinin merkezde olduğu bir yüzleşme.
Wallraff'ın amacı net: Sizi korumak, ölüm emrini kaldırmak ve Öcalan'ı kendi kitabınızdaki iddialar (kişilik kültü, Stalinist yöntemler, iç infazlar, kadın özgürlüğü çelişkileri vs.) konusunda köşeye sıkıştırmak. Öcalan'ın tavrı ise tipik bir güç gösterisi + manipülasyon karışımı. Konuşmayı sizin perspektifinizden analiz edeyim:1. Öcalan'ın sizi nasıl konumlandırdığı (ve neden)Küçümseme + değersizleştirme stratejisi hâkim: “O kendi kendini öldürüyor”, “kurtarmak istediği özne Kürtlere pek fayda getirecek değil”, “çok küçük şeylerle uğraşıyor”, “kendine ait hiçbir şey yok, düşünme biçimi bile kelimesi kelimesine bana ait”, “Muhalefet Efendisi olmak istiyor”, “yıkıcıydı”.
→ Bu, klasik otoriter lider taktiği: Eski yoldaşı tamamen silikleştirip, “benim yarattığım, benim beslediğim, benden kopya çeken ama nankör bir figür”e indirgemek. Sizi bağımsız bir eleştirmen olarak kabul etmiyor; sadece “hasta” veya “kurtarılması gereken” biri olarak görüyor.
Son cümle çok çarpıcı: “Bir dahaki sefere Selim’i de getirin. En kutsal değerlerimizi eleştirdi. Eğer bunu geri alır ve öz eleştiri yaparsa bizimle tekrar olabilir. Yapmazsa, bir kaza olursa benim suçum değil.”
→ Bu, açık bir şartlı af + tehdit karışımı. “Öz eleştiri” yaparsanız affedilebilirsiniz (yani kitabınızı reddedip teslim olursanız), yoksa “kaza” olur. Bu, tam da kitabınızda tarif ettiğiniz “diktatörlük” mekanizmasını canlı olarak gösteriyor.
2. Wallraff'ın sizi savunma biçimiWallraff çok net ve cesur: “Kitapta yazılanların büyük bölümü doğrudur. Ben bunu doğrulayabildim.” diyor. Sizin iddialarınızı (kişilik kültü, infazlar, çifte standartlar) doğrudan sahipleniyor.
“İnsan hayatı her zaman önemlidir, tek bir kişi bile olsa” diyerek Öcalan'ın “küçük mesele” küçümsemesine karşı evrensel insan hakları vurgusu yapıyor.
En güçlü hamle: Kitabın kampta okunmasını talep etmesi ve militanlara “Kim okudu?” diye sorması. Öcalan'ın “Gerekli görmediler” cevabı, aslında sizin kitabınızın en büyük korkusunu ifşa ediyor: Eleştirinin örgüt içinde dolaşmaması, yasaklanması veya önemsizleştirilmesi.
3. Öcalan'ın savunma mekanizmaları ve çelişkilerKendini mağdur gösterme: “Dünyada benden daha fazla muhalif olan var mı?”, “PKK’daki herkes muhaliftir”, “sürekli birbirimizi en sert eleştiriyoruz” → Ama pratikte monolog, söz kesme, militanların huzursuzluğu ve sizin gibi eski kadroların infaz tehdidiyle susturulması var.
Kadın özgürlüğü konusunda çifte standart: “Dünyada kadın özgürlüğü için benden fazla çalışan yoktur” derken, hemen ardından sizin eşinizle ilgili eleştiriyi (ilişki yasağı) savunuyor. Wallraff'ın “her bireyin kendi eşiyle olma özgürlüğü” itirazı çok yerinde ve Öcalan'ı öfkelendiriyor.
Dini/mesiyanik dil: “Dördüncü bir din yaratıyorum”, “peygamberlere daha yakınım”, “İsa’ya benziyorum” → Bu, kitabınızda da vurguladığınız kişilik kültünün zirvesi. Wallraff'ın Gandhi ve İsa üzerinden şiddetsizlik vurgusu yapması, Öcalan'ı iyice rahatsız etmiş.
4. Genel değerlendirme (senin kitabın bağlamında)Bu konuşma, “Abdullah Öcalan’ın Diktatörlüğü” kitabınızın en güçlü kanıtlarından biri haline geliyor. Çünkü:Teorik eleştirileriniz (Stalinist yöntemler, tek adam kültü, iç savaş) burada canlı olarak sergileniyor.
Öcalan'ın “affedebiliriz” demesi bile tehdidi kaldırmıyor; şartlı ve aşağılayıcı.
Militanların huzursuzluğu, söz alamama hali, Öcalan'ın kontrol kaybı anları… bunlar tam da “içerideki savaşın hiç bitmeyeceği” cümlesinin somut hali.
Wallraff'ın ziyareti sizin için hayati bir kazanım olmuş: Ölüm emri (en azından o dönemde) fiilen askıya alınmış gibi görünüyor, kamuoyunda yankı bulmuş ve sizin yalnız olmadığınızı göstermiş. Ama Öcalan'ın son sözü (“kaza olursa benim suçum değil”) hâlâ o dönemin gerilimini yansıtıyor.
Alman Yazar Günter Wallraf ile Abdullah Öcalan 1997 Yılında Şam 'da konuştular.
Abdullah Öcalan’ın Diktatörlüğü, Mehmet Selim Çürükkaya
Türkçeden çeviren: Gerd Landau
Günter Wallraff’ın Abdullah Öcalan ile Söyleşisi
Aşağıda, esasen bu kitapla bağlantılı olması bakımdan ilginç bölümlerin aktarılacağı Abdullah Öcalan ile yapılmaya çalışılan görüşme, Aralık ayının sonlarında Suriye’de gizli bir yerde gerçekleşti.
Burada PKK’ya ait bir eğitim ve yetiştirme kampı bulunmaktadır. “Tartışma”nın büyük bölümü, çoğu gençlerden oluşan ve yaklaşık üçte biri kadın olan yaklaşık yüz silahlı PKK mensubunun huzurunda gelişti.
Öcalan beni son derece dostça bir tavırla “Merhaba Ali” diye selamladı (Türk işçileri arasında benim kullandığım ad buydu; yani “en alt tabakadaki” Türk işçisi kimliğimdeki adım). Ayrıca bana, örgütün ilk yıllarında kendisinin de “Ali” takma adını kullandığını söyledi. Konuşma boyunca zaman zaman bana samimi “sen” diye hitap etti, zaman zaman da daha mesafeli bir şekilde “o” diye söz etti.
Konuşmanın başında, taraftarlarına şu açıklamayı yaptı:
“Günter Wallraff, benim gerçekliğim ve PKK’nın gerçekliği hakkında bir şeyler öğrenmek istediği için buraya gelmiştir. Sanırım sizlerin benim teorimi bütünüyle pratiğe geçirecek kadar akıllı olduğunuz yanılgısına kapılıyor. Oysa ben yıllardır savaşı dış dünyayla değil, asıl olarak içeride yürütüyorum. Ben bunu burada her gün anlatıyorum.
Türkiye ile savaş belki bir gün sona erebilir; ama benim sizinle olan savaşım asla bitmeyecek! Sıkça kullanılan bir söz vardır: Kürtleri bir araya getirmek, bir atomu birleştirmekten daha zordur. Kürtler, ‘en aşağıdakiler arasında bile en aşağıda olanlardır’. Günter bunu görebilecek mi? Bu konuda bir şeyler yazabilecek mi? Aslında bu konu tam ona göre. Ama korkarım ki yazamayacak.
Çünkü onun kültürel zihniyeti Kürtleri anlamasına izin vermez. Bu yüzden beni analiz etmesi gerekir. Benim dostum olmayı kabul etmelidir. Ama bir Alman olarak buna ne kadar gücü yeter?”
Günter Wallraff,: “Ben kendimi aslında bir Alman olarak değil, daha çok bir dünya vatandaşı olarak görüyorum. Ayrıca buraya Selim Çürükkaya’nın dostu olarak geldim. Öncelikle bu öldürme emrinin kaldırılması gerekiyor. Daha sonra PKK taraftarları tarafından benim de öldürülme riskim olsa bile şunu söylemeliyim: Çürükkaya’nın kitabının Almanca yayımlanması için nasıl çaba gösterdiysem, Salman Rushdie’nin kitabının yayımlanması için de aynı şekilde çaba göstermiştim. Selim bugün benim dostumdur; çünkü kitabı yasaklandı ve kendisi ölümle tehdit edildi.
Selim Çürükkaya’nın size yönelttiği sert eleştirileri ve bu nedenle ölümle tehdit edildiğini, hatta kitabı okudukları için arkadaşlarının neredeyse öldürüldüğünü öğrendiğimde, kitabın yayımlanması için çaba gösterdim. Bizim tanışmamız da ancak bu sayede oldu ve ben kendisine koruma teklif ettim…”
A. Ö.: Peki o kitabı okudu mu? Apo’nun Sureleri (bu kitabın Türkçe aslî başlığının çevirisi böyle, G. W.) tercüme edildi mi?
G. W.: Evet. Diyelim ki eleştirilerinin bazı noktalarında fazla ileri gitmiş olsun; yine de bu onu öldürmek için bir gerekçe olamaz. Kitapta yazılanların büyük bölümü doğrudur. Ben bunu doğrulayabildim. Burada, tanıkların önünde Selim Çürükkaya’nın artık tehdit edilmeyeceğini garanti edebilir mi?”
A. Ö.: (kahkahalarla güler) O kendi kendini öldürüyor. Kendilerini böyle bir duruma kendileri soktular. Selim… bu meseleyi de açıklayacağım, sorun yok.
Onun kurtarmak istediği özne ne yazık ki Kürtlere pek fazla iyilik getirecek bir özne değil. Onun bize çok zararlı, çok tehlikeli olduğunu söylemiyorum. Ama Günter’in dostluğuna saygı duyuyorum ve eğer bir öldürme emri varsa, isterse onu da affedebiliriz. Ben İranlılar kadar katı değilim.
G. W.: "Bunu kendisine ileteceğim.
A. Ö.: Ben ne tür kitaplar yayımlıyorum, bu Selim ne tür kitaplar yayımlıyor… Bu meseleyi ben hallederim. Selim meselesi çözülmüştür. Bu çok basit.
G. W.: Bu açıklama Kürt dergilerinde de yayımlanacak mı?”
A. Ö.:
“Elbette, elbette. Televizyon da gelecek ve biz bunu ilan edeceğiz. Bunu bütün halka duyuracağım.”
G. W.:
“O halde ziyaret boşa gitmemiş demektir…”
A. Ö.:
“Ama ne yazık ki bütün bu çaba çok içeriksiz bir özne için harcanıyor.”
G. W.: “İnsan hayatı her zaman önemlidir, tek bir kişi bile olsa. Ve bir kitap kendi başına bir dünyadır…”
A. Ö.: “Eğer o kişi için faydalı bir şey olduysa, bundan ben de memnun olurum. Ama mesele bu değil. Eğer durum böyleyse, Günter çok küçük şeylerle uğraşıyor, derim ben.”
G. W.: “Küçük şeylerle başlamak gerekir, yoksa dünyayı da kurtaramazsınız. Sadece dünyayı kurtarmaya çalışırsanız, cesetlerin üzerinden geçmek zorunda kalırsınız ve kendi canınızı bile kurtaramazsınız.”
A. Ö.: “Selim bana bir kitap adadı.(Kitabın Türkçe benim imzamı taşıyan versiyonununu Günter Öcalan'a hediye etmişti.) Günter kitabı okudu. Şimdi bana, bence en tehlikeli özellik olarak gördüğü yanımı söylemeli. Bunu burada analiz edeceğim. Belki bundan sonra daha da memnun olur.”
G. W.: “Peki nereden başlayayım? Burada bir kişilik kültü, bir kendini beğenmişlik var; insan hayatına hükmetme yetkisi. Farklı düşünen veya eleştiren insanlar hemen hain ilan edilip idam ediliyor; bu, Stalinist yöntemlerdir. Mahkeme gösterileri…”
A. Ö.: “Hayır, hayır. Dünyada benden daha fazla muhalif olan var mı? PKK’daki herkes muhaliftir. Kendileri her gün ‘başkanla günlük savaşı nasıl atlatacağız?’ diye bağırıyorlar. Almanca mantığa saygım var, ama eleştirme hakkım da var. Eleştirme ve kendimi savunma hakkım var. Selim (Çürükkaya) Almanya’da yaşıyor, rahat bir hayat sürüyor…”
G. W.: “İyi değil. Yetkililerle işbirliği yapmayı reddetti, gizleniyor…”
A. Ö.: “Kendini iyi hissetmiyor, çünkü büyük bir ahlaki suç işlemiş.”
G. W.: “O, Kürt davasının bir temsilcisi, Türk politikasının eleştirmeni. Sadece demokrasiyi savunması gerektiğini düşünüyor; tek bir kişinin diktatörlüğünü değil.”
A. Ö.: (öfkeyle) “Hayır, bana demokrasiyi anlatman hakaret. Günter, bana demokrasiyi açıklıyorsun. Ben, Kürt halkının ağzını açan insanım, kalbini açan insanım. Bunu kanıtlamam mı gerek? Selim’i kim yetiştirdi? Selim ve yanında o kadın. Onları 5–10 yıl boyunca omuzlarında taşıyan kim? Selim’i ölümden, Diyarbakır cehenneminden kim kurtardı?”
G. W.: “On bir yıl sonra serbest bırakıldı.”
A. Ö.: “Ama onu kim çıkardı, serbest bırakılmasını sağlayan kim? Hangi mücadele, hangi eylem, hangi çaba? Ölüm cezalerını durduran kim oldu? Bunu biliyor mu?”
G. W.: “O, açlık grevleri ve ölüm orucuna katılanlardandı. Neredeyse ölecekti. Sadece farklı düşündüğü için onu küçümsememek gerekir.”
A. Ö.: “Ben zaten söylüyorum, ölecekti. Bazı arkadaşlar şehit oldu. Ölüm cezalarının sona erdirilmesi kararı 15 Ağustos 1984 saldırısından sonra alındı. Biz savaşı başlattık ve infazlar durdu. Yoksa Selim idam edilecekti. Bizim eylemimiz onu infazdan kurtardı. Günter anlamak için biraz çaba göstermeli. Şeytanı dinlediği kadar, melekleri de dinlemeli.”
G. W.: “Ben kendi görüşümü söylüyorum. Apo yakında ölümle tehdit edilecek bir kitap yazsa bile, onun okunmasına destek verirdim.”
A. Ö.: “Hayır, hayır. Artık kesinlikle ölüm cezası yok. Bununla dalga geçiyorum. Üstelik bu kitap benim için çok iyiydi. Çünkü bana biraz güç verdi. İddia edildiği gibi, onun muhalefetinden korkmam söz konusu değil. Söylediği en kötü şey, benim kızlarla yaşadığım. Buradaki kızlar özgür Kürt kızları.”
(Artan öfkeyle, söz almama izin vermiyor)
“Dünyada kadın özgürlüğü için benden fazla çalışan yoktur. Kadınlar için en büyük savaşı veren benim…”
(Çevresindekilerde huzursuzluk başlıyor. Büyük başkanın kontrolünü kaybetmesi alışılmadık bir durum gibi görünüyor.)
G. W. (Öcalan’ın adamlarına dönerek): “Sadece o konuşuyor, ben hiç söz alamıyorum! Bu Selim’in konusu değildi. Aksine: O eleştirdi; bir ilişkiye başladığı için birinin cezalandırılmasını eleştirdi. Kendi eşiyle bir arada olamaması onun eleştirisiydi. Büyük liderin özgürlükleri kendine tanıması güzel. Ama her birey, kendi eşi veya sevgilisiyle bir arada olma özgürlüğüne sahiptir; bunu yasaklayamaz. Burada bir…”
(Küçük bir huzursuzluk dalgası PKK militanları arasında. Öcalan sakinliğini geri kazanmaya çalışıyor.)
A. Ö.: “Şimdi söylüyorum, Selim, kendini oldukça serbest bırakmış biri. Düşünme biçimi bile kelimesi kelimesine bana ait; kendine ait hiçbir şey yok. Hayatı bize bağlı. Mutlaka bir ‘Muhalefet Efendisi’ olmak istiyor. Karşı çıkabileceği bir şey arıyor. Örgütte sadece yıkıcı olmakla meşguldü.”
G. W.: “Kendi görüşünü oluşturmuş! Eğer bu bir suçsa! Ama şimdi çok hafifletiliyor ve konu saptırılıyor. Kitapta çok ciddi suçlamalar var. Önerim şu: Öcalan’ın görüşünü dinleyen, ama kitabı hiç okumamış olanların da tartışmaya katılabilmesi için yeterince kitap getireceğim buraya ve söz veriyorum, geri geleceğim; sonra tartışmayı sürdüreceğiz. Belki o zaman açık bir tartışma olabilir.”
A. Ö.: “Kitap özgür. Kitap burada.”
G. W. (militanlara dönerek): “Kitabı kim okudu?”
(Biraz tereddütle yaklaşık bir düzine el kaldırıyor.) “Ama çok azı, çoğu okumamış.”
A. Ö.: “Gerekli görmediler. Arkadaşları kitabı okumaya zorlamalı mıyım?”
G. W.: “Sadece fırsatları olmalı…”
A. Ö.: “Kitabı arkadaşlara verdim ve ‘okuyun’ dedim (bir askere): Şimdi git ve kütüphaneden al.”
G. W.: “Bu şimdi pek işe yaramıyor. Kimse bu kadar hızlı okuyamaz.”
A. Ö.: “Aslında zamanımızı boşa harcıyoruz! Günter daha önemli şeylerle ilgilenmeli. Bir taraf devasa bir katliam, korkunç bir savaş, bir özgürlük mücadelesi var ama o, Kürtleri değil Selim’i kurtarmaya çalışıyor. Bu korkak kaçtı…”
G. W.: “Kaçmadı ki, eğlencesine değil. Hapsedildi. Kaçmak zorundaydı ki diğerleri gibi hedef ilan edilip öldürülmesin.”
A. Ö.: “Eğer onu öldürmek isteseydik, bir el sıkışmayla öldürürdük. Öldürmek en kolay şeylerden biridir. Onu geliştirmek istedik. Hala geliştirmek istiyoruz. Biraz Almanya’da yaşayıp rehabilite olmasını istiyoruz; yani Kürtler ve Almanların ortak çabasıyla Selim kurtarılabilir. Başka demokrasi var mı? Başka ne yapmalıyım? Ve onu kurtarmak için gösterilen yardımlar için de teşekkür ederim. En kısa sürede (Günter Wallraff) onu buraya getirebilir, sorun değil. Kurtarsın bakalım!”
G. W.: “Bunu ona ileteceğim. Ama Saddam Hüseyin’in damatları gibi olmasın! Siz bunu nasıl sorumlu şekilde yapabiliyorsunuz; Suriye’de hükümetin ve istihbaratın koruması altında güvende oluyorsunuz, ama savaşçılarınızı — çoğu yarı çocuk — feda edip ölüme gönderiyorsunuz?”
A. Ö.: “Bunu açıkça söylüyorum. Bugüne kadar hiçbir tabanca tutup ateş etmedim. Ne kılıç ne tabanca. Kimseyi öldürmedim. Daha da ötesi, kimseyi nişan almadım bile. Bunu reddediyorum ve bununla uğraşmıyorum.”
G. W.: “Beni en çok rahatsız eden şey, ‘Apo’nun yaşam ve ölüm üzerinde hüküm vermesi ve kendi kafasını ortaya koymaması. Burada Che Guevara ile büyük bir fark var…”
A. Ö.: “Olabilir. Che Guevara, ruhsal ve ahlaki açıdan bize bazı benzerlikler gösterebilir. Devrimci anlayış açısından bize benzer. Ama yine de oldukça farklıyım. Diplomasi, siyaset, askeri liderlik ve felsefede farklı yürüyoruz.”
G. W.: “Bana, günde 10 saat ders verdiğiniz, sürekli üretip öğrettiğiniz söylendi. Sizi kim eğitiyor? Son yıllarda hangi kitapları okudunuz? Sizi ne etkiliyor?”
A. Ö.: “Kendimi eğitiyorum. Neredeyse hiç okumam, ama söylediğim her şey kaydediliyor ve televizyonumuz (‘Med-TV’) veya yazılar aracılığıyla yayılıyor.”
G. W.: “Bazı yazılarını okudum. Ama bu çok genel ve kapsayıcı, her şeyi bir arada ele alıyor…”
A. Ö.: “Bunu fazla önemsememeli. Bunu sadece kendi insanlarımızı ayakta tutmak için söylüyorum…”
G. W.: “Ona karşı hiçbir eleştiri olmaması bir diktatörlüğün işareti değil mi? Kim onu eleştiriyor? Ona ciddi şekilde karşı çıkan oldu mu hiç?
Beni rahatsız eden — PKK genelinde — sürekli monologlar var, büyük liderin sözleri tekrar ediliyor. Gerçek tartışmalar yok. Her şey için hazır cevaplar var.”
A. Ö.: “Her şeyi eleştiriyoruz. Aramızda birbirimizi en sert şekilde eleştiriyoruz. Dünyada PKK’daki kadar sert birbirini eleştiren bir hareket yok. Dünya tarihini de inceledik. Böyle açık bir hareket veya parti yok; hem halka hem yoldaşlara karşı bu kadar şeffaf. Biz sürekli açık bir savaş yürütüyoruz birbirimizle.”
G. W.: “Ama onu kim etkilemiş?”
Mesela Gandhi. Savaş hizmetini reddettiğim dönemde onun şiddetsiz eylemleri beni etkiledi. Hayatı ve eserleri, sözleri ve eylemleri bir bütün.” “Maalesef Gandhi çoktan öldü, öldürüldü… Ama bana kesin olarak gençliğimde İsa da etkili oldu, inanmasam da ve Katolik Kilisesi’nden çok erken ayrılmış olsam da.”
G W : “Ben geçmişten, tarihten kişiler sordum; günümüzden değil…”
A. Ö.: “Halep Başpiskoposu beni ziyaret etti ve sonunda İsa’ya benzediğimi söyledi. Müslüman olarak doğdum, ama tarzım kutsal İsa’ya benziyor…”
G. W.: “Berepredi sei ana’dan bir şey duydunuz veya okudunuz mu…?”
A. Ö.: “Onu okumama gerek yok. Tarzım ona benziyor. Ahlakı, çalışma biçimi ve yaşam tarzı.”
G. W.: “Ama İsa şiddetsizliğiyle ikna etti ve ayrıca aşk ilişkilerini yasaklamıyordu…”
A. Ö.: “Bizde de farklı değil. Göründüğü gibi değil. O yanlış düşünüyor. Bizim kadınlarla yaşamımızı bilmiyor. Bunu bilseydi böyle konuşmazdı. Bu tam olarak ilk Hristiyanların yaşamına benziyor. Kamplarımızı ilk manastırlara benzetiyorum. Bunu anlamazsa bizi anlaması çok zor olur. Halk arasında da öyle denir: ben yeni bir siyaset değil, dördüncü bir din yaratıyorum. Politikacılardan farklı olarak, aslında peygamberlere daha yakınım.
Son olarak tüm Almanlar için bir öz eleştiri yapıyorum. Ne yazık ki gelişmiş Almanya, halkımızın geri kalmışlığı nedeniyle biraz kirletildi. Bu beni üzüyor. Almanya’ya bu kötülük yapılmamalıydı. İşsiz ve kendi toprağı olmayan çok sayıda Kürt var. Yıkılmış köylerden gelmişler ve yasadışı yollarla Almanya’ya gönderilmişler. Bu olmamalıydı. Bu da bir suçtu. Onlar banliyölerin sefil bölgelerine sıkıştırıldı. Bu yüzden ırkçılık yeniden yayılıyor. Ve haklı olarak! Hatta sağcılar bile haklı. Açıkça söylüyorum, bu konuda sosyal demokrat gibi düşünmüyorum. Sağcılar haklı.”
Arada birlikte yemek yendikten sonra dostane bir veda gerçekleşiyor.
Öcalan beni yeni görüşmelere davet ediyor. Kendime söz veriyorum, ona kitabın Almanca çevirisiyle tamamlanmış halini (önsöz ve röportajla birlikte) getireceğim ve bir sonraki görüşme için önlem olarak bir satranç saati alacağım.
“Apo” arabaya doğru bizi götürürken daha çok geçiştiren bir tonda şöyle diyor:
“Bir dahaki sefere Selim’i de getirin. En kutsal değerlerimizi eleştirdi. Eğer bunu geri alır ve öz eleştiri yaparsa bizimle tekrar olabilir. Yapmazsa, bir kaza olursa benim suçum değil.”
Kürdistan'ın en büyük "Online Kütüphanesi"ne herkes davetlidir. Telegram'da bulunan kütüphanedeki kitapların kullanabilirsiniz, elinizdeki kitapları başka Kürdistaniler de faydalansın diye kütüphaneye ekleyebilirsiniz.
Telegram Link: https://t.co/yuxS74M1Xe
Twitter: @HinarPirtuk
The Baloch nation has been facing extreme brutality on both sides of the border. During the last week, the cruel Iranian military has killed dozens of innocent Baloch in Zahidan. There is a need to raise voices against the brutality of Iran at all levels.
#BalochLivesMatter
Dil kurslarına servet ödemeyi bırakın. 37 günde yeni bir dili hacklemenin yolunu anlatıyorum.
Geçenlerde bir içerik üreticisinin paylaştığı ve iddiaya göre sadece 37 günde akıcı konuşma sağlayan o meşhur stratejiyi inceledim.
Olayın sırrı uygulama indirip kovalamak değil. Sır, elinizdeki yapay zekayı (ChatGPT, Gemini veya Grok) 7/24 yanınızda olan "acımasız bir öğretmene" dönüştürmekte yatıyor.
Sıfırdan zirveye çıkmak için gereken o 6 kritik komut (Prompt) şunlar:
1. Kişisel Ders Tasarımcısı
Plansız çalışmak vakit kaybıdır. AI'a şunu yazın: "Benim için [Dil İsmi] dilinde gramer, konuşma ve dinleme odaklı, içinde pratik örnekler ve mini bir test olan 30 dakikalık yoğun bir ders programı hazırla."
2. Bağlam Odaklı Kelime Kartları
Kuru kuru ezber yapmayın. "Belirlediğim şu 20 kelimeyi kullanarak, yeni başlayanlar için akılda kalıcı ipuçları ve günlük hayattan kullanım örnekleri içeren dijital kartlar oluştur."
3. Simülasyon Modu (En Önemlisi)
Utangaçlığı yenmenin tek yolu budur. "Şu andan itibaren o dilin ana vatanından biri gibi davran. Seninle [Konu] hakkında sohbet edeceğiz. Her gramer veya kelime hatamı anında düzelt ve doğrusunu açıkla."
4. Hata Önleyici
Karmaşık kurallarda boğulmayın. "Bu gramer kuralını 5 yaşında birine anlatır gibi açıkla ve öğrencilerin bu konuda en sık yaptığı 3 hatayı vurgula."
5. Gelişim Dedektörü
Kendinizi kandırmayın, test edin. "Bu hafta çalıştığımız konulardan zorlayıcı 10 soruluk bir quiz hazırla. Ben cevap vermeden sakın doğru şıkkı söyleme."
6. Derinleşme Motoru
Sadece çeviri yapmayın, mantığını sorgulayın. "Bu metni hedef dile çevir. Ancak sadece çevirme; neden o kelimeyi seçtiğini ve alternatiflerini bana bir dilbilimci gibi analiz et."
Bu yöntem, geleneksel kurslara göre %300 daha hızlı ilerleme sağlıyor. Çünkü pasif dinleyici değil, aktif uygulayıcı oluyorsunuz.
Önemli olan uygulamadaki puanlar değil, gerçek dünyada kurabildiğiniz cümlelerdir.
Bu tarz içeriklerin devamı için takip edin...
Pil azalmaya başladığında iPhone'u değiştirmeyin.
Pil azalmaya başladığında iPhone'u değiştirmeyin.
Pil azalmaya başladığında iPhone'u değiştirmeyin.
Apple, pilin hızlı tükenmesi için varsayılan ayarları kasıtlı olarak bu şekilde belirlemiştir.
Ayarlarla biraz oynadıktan sonra, pil ömrü artık 6 saatten 10 saate çıktı.
Ve yöntem şu şekildedir: 👇