Insanlarin kanını emdiniz... o patron dalkavuklari varya insanlari bitirdiniz yarin yükselince diyecekler ki demiştik diye ortaya çıkacaklar... İnsanlar ruhunu teslim ettikten sonra isterse uzaya gitsin hiçbir anlamı yok... geç gelen adalet adalet değildir....#formt
Herkes bu kızı konuşuyor!
İsmi; Mebrure
Şarkının ismi; Değilim
Bir klibi bile yok
Ama şarkı almış başını gitmiş
Deli gibi dinleniyor
Nerde nasıl patladı bu şarkı🤔
Allah gani gani belanizi versin, önce patronun, sonra görevini tamamen rüşvetle yapan #spk nin sonra milleti aldatan, kandıran Ahmetlerin, itlerin, Metlerin, .... ların #formt
Bugün mesleğini yaptığı bir okulda bir öğretmen başı boş bi öğrenci yüzünden durduk yere katlediliyorsa kimse kusura bakmasın öğretmen sahipsizdir. Mekanın cennet mekan olsun öğretmenim çok üzüldüm çok.#ÖğretmenSahipsizDeğildir
@quantafinhaber Halka açık bir şirkette hemde cok kisa araliklarla hemde kap haberleri ile patron sürekli al sat yapıyor... Bu hissenin manipülasyonu değilde nedir...
Dün işimden istifa ettim.
Ne iki hafta önceden haber verdim,ne “biraz daha dayanayım” dedim.
Sadece bir dilim pastayı masada bıraktım,
çantamı aldım
ve kızımın evinden çıktım.
İşverenim kızım Zeynep’ti.
Maaşım neydi biliyor musunuz?
Altı yıldır “sevgi” sandım.
Ama dün anladım ki,
bizim aile ekonomisinde
benim sevgimin piyasası yokmuş.
Yeni alınmış bir tabletin yanında
hiç yokmuş.
Benim adım Emine.
64 yaşındayım.
Devlete göre emekli hemşireyim.
Emekli maaşı olarak yatan kısıtli para ile
İstanbul’un kenar semtlerinden birinde yaşıyorum.
Ama hayata göre ben:
• Tam zamanlı şoförüm
• Aşçıyım
• Temizlikçiyim
• Hakemim
• Rehber öğretmenim
İki torunum var:
Mert (9) ve Kerem (7).
Hani derler ya:
“Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir.”
Bizde o köy,
sabah ezanıyla kalkıp
akşam bel fıtığıyla yatan
tek bir anneannedir.
Kızım Zeynep reklamcılık yapıyor.
Damadım Ahmet finans sektöründe.
İyi insanlar…
en azından kendime öyle diyorum.
Kreşler ateş pahası.
Bakıcı desen ayrı dert.
Ev kredisi desen ömür boyu.
Mert doğduğunda bana öyle bir baktılar ki…
Bakışları hâlâ gözümün önünde.
“Anne,” dedi Zeynep,
“kimseye güvenemiyoruz.
Sen olmasan biz bittik.”
Yük almak için omurga oldum.
Saatim her gün 05.45’te çalar.
Otobüsle, dolmuşla
onlara giderim.
Kerem hazır kahvaltı yemez,
mutlaka ev yapımı olacak.
Yatakları toplarım
Bulasiklari dizerim
Çocukları giydiririm.
Okula bırakırım.
Sonra eve döner,
kirletmediğim çamaşırları yıkar,
kullanmadığım banyoyu temizlerim.
Öğleden sonra alırım.
Futbol, piyano, etüt…
Ödev başında beklerim.
Ben çocuklara “hayır” diyen anneanneyim.
Ben sebze yedirenim.
Ben ekranı kapatanım.
Ben rutinim.
Bir de Sevil var.
Ahmet’in annesi.
Nişantaşı’nda oturur.
Yüzü gergin, saçı fönlü,
hayatı tatil.
Torunları yılda iki kez görür.
Mert’in alerjisini bilmez.
Kerem kriz geçirdiğinde ne yapılacağını bilmez.
Hiç ateş ölçmemiştir.
Hiç kusmuk silmemiştir.
Ama o “evet” diyen babaannedir.
Dün Mert’in 9. yaş günüydü.
Ben üç aydır ona bir şey hazırlıyordum.
Param yok ama niyetim var.
Uykusu düzensiz diye
ellerimle ağır örgü bir battaniye ördüm.
Renklerini tek tek seçtim.
Her ilmeğe dua koydum.
Bir de
gerçek tereyağıyla
ev yapımı çikolatalı pasta yaptım.
Dogum günü 16.00’daydı.
Sabah 07.00’den beri oradaydım.
Saat 16.15’te kapı çaldı.
Sevil içeri girdi.
Parfümü geldi önce.
“Benim aslanlar nerede?” diye bağırdı.
Çocuklar beni itip ona koştular.
Kucağı yoktu.
Poşeti vardı.
Markalı poşet.
“Ne severler bilmiyorum,” dedi.
“Mağazadaki çocuk ne verdiyse onu aldım.”
İki son model tablet çıktı.
“Sınırsız internet,” dedi göz kırparak.
“Bugün kural yok. Babaannenin günü.”
Çocuklar çıldırdı.
Zeynep gülümsedi.
Ahmet şarap doldurdu.
“Sevil hanım, çok şımartıyorsunuz,” dedi.
“Ne kadar düşüncelisiniz.”
“Babaanne böyle olur,” dedi Sevil.
“Sever, şımartır, gider.”
Ben mutfakta
battaniyeyle kaldım.
Mert’e yaklaştım.
“Oğlum,” dedim,
“anneannenin de hediyesi var.
Pastayı da ben yaptım.”
Başını kaldırmadı.
“Anneanne, şimdi olmaz.
Oyun var.”
“Ben bütün kış bunu senin için ördüm…”
Ofladı.
“Anneanne, kim battaniye ister ya?
Babaanne tablet aldı.
Sen hep sıkıcısın.
Hep yemek, kıyafet…”
O an
içimde bir şey koptu.
Zeynep’e baktım.
Bir şey desin diye.
Güldü.
“Anne hemen alınma.
Çocuk bu.
Sevil eğlenceli babaanne,
sen günlük anneannesin.”
GÜNLÜK.
Günlük bulaşık gibi.
Günlük trafik gibi.
Kerem de ekledi:
“Keşke babaanne burada yaşasa.
O ödev yaptırmıyor.”
Battaniyeyi katladım.
Tezgâha koydum.
Önlüğümü çıkardım.
“Zeynep,” dedim sakin bir sesle.Sözümü kesti.
“Pastayı keser misin anne?”
“Hayır.”
“Ne demek hayır?”
“Her şeye hayır.”
“Anne ne diyorsun?”
“Ben yardımcın değilim.
Ben annenim.
Ve görünmez hizmetçi olmaktan yoruldum.”
Sevil güldü.
“Ay Emine, demagoji yapma.
Menopoz falandır.”
Ona döndüm.
“Sevil, madem eğlenceli babaanne sensin,
iki saat sonra gelecek şeker krizini de sen yönetirsin.
Bir de yukarıda çamaşırlar var.” dedim
“Benim belim ağrıyor.” dedi
“Benim kalbim,” dedim.
“Bel daha çabuk geçer.”
Kapıya yürüdüm.
“Anne!” diye bağırdı Zeynep.
“Yarın işim var!
Çocuklara kim bakacak?”
“Bilmiyorum,” dedim.
“Belki tableti satarsınız.
Ben köylüyüm ya .
Belki köyün diğer üyesi kalır.”
“Anne bize bunu yapamazsın!”
Durup döndüm.
“İşte sorun bu.
Bana ihtiyacınız var
ama beni görmüyorsunuz.”
Mert başını kaldırdı.
“Anneanne, yarın gelir misin?”
İlk kez
her şeyi düzeltme isteği duymadım.
“Hayır oğlum.
Yarın kuralsızsınız.
Kolay gelsin.”
Çıktım.
Nefes aldım.
Telefonum susmuyor.
Ama ben cevap vermiyorum.
Bu sabah
saat dokuzda uyandım.
Kahve yaptım.
Balkonda kuşları izledim.
Yıllar sonra
sırtım kalbim ağrımıyor.
Bir şeyi geç anladım:
Biz bu ülkede
aile ile ücretsiz emeği karıştırdık.
Torunlarımı seviyorum.
Ama artık hizmetçi değilim.
Eğer “anneanne” istiyorlarsa,
saygıyla isterler.
Şimdilik izin aldım.
Belki ben de kursa yazılırım.
Yoga olur.
Halk oyunu olur.
Ne de olsa
eğlenceli anneanneler öyle yapıyormuş.
Hayatın yükü ağır.
Koşturan, emek veren, yetişmeye çalışan, kıymet veren, herkese saygıyla.
Nazım Hikmet Ran
Fotoğraf temsilidir
#fblifestyle
VATAN SEVGİSİ BOŞ TENCEREYLE SINANMAZ!
"Vatan sevgisi karın doyurmak için değildir, onur meselesidir." diyen dostlar haklı. Vatan sevgisi gerçekten paha biçilemez bir duygu. Ancak çoğu zaman unuttuğumuz bir gerçek var: Vatan, üzerinde yaşayan insandır.
İnsanının onuru kırılmışsa, geçim derdiyle boynu bükükse, o vatanın sancağı ne kadar yüksekte dalgalanırsa dalgalansın, o evladın yüreğinde bir sızı vardır. Gelin, milliyetçiliği bir de bu pencereden konuşalım:
ONUR, SADECE SLOGANLA MI SINANIR?
Sokakta her "açım" diyen insana "onur" ve "vatan" dan bahsedenlere sormak lazım:
- Gençlerimiz gelecek göremediği için yurt dışı hayali kuruyorsa, bu durum vatanın onurunu yaralamaz mı?
- Kendi toprağında kendini yabancı gibi hisseden, alın terinin karşılığını alamayan işçinin haysiyeti, onuru kimin sorumluluğundadır?
- Bir baba, evladına bir meyveyi alamadığı için eve mahcup dönüyorsa, bu durum karşısında vatan sevgisi tam olarak nerede devreye girmelidir?
Gerçek onur; vatandaşının kimseye muhtaç olmadan, başı dik, karnı tok ve adalete güvenerek yaşadığı bir düzeni inşa edebilmektir.
MİLLİYETÇİLİK NEDİR?
- Vatanseverlik: Neden sadece savaş gündemdeyken akla gelir de halkının sömürülmesine karşı durmak olarak anlaşılmaz?
- Milliyetçilik: Neden kamu kaynaklarının üç beş kişinin değil, milletin tamamının harcanmasını istemek olarak tanımlanmaz?
- Beka Meselesi: Neden eğitimin çökmesi, eşitsizliğin sürmesi, liyakatin bitmesi ve adalet terazisinin bozulması üzerinden okunmaz?
Milliyetçilik, sadece sınırları beklemek midir? O sınırların içindeki hayatı yaşanabilir kılmak bu milliyetçilerin neden ilgi alanına girmiyor?
Karnı aç olanın onuruyla imtihan edildiği bir yerde, milliyetçilik söylemi sadece birilerinin yanlışlarını ve imtiyazlarını saklamak için kullandığı bir paravan dönüşür. O paravanı aradan kaldırdığımızda gerçeği yalın biçimiyle görüyoruz.
Vatanı sevmek, vatandaşı sevmektir. Vatandaşını yoksulluğa, haksızlığa ve cehalete mahkum eden hiçbir fikir, ne kadar süslü olursa olsun ahlâkî olamaz.
Bizim derdimiz bayrakla değil; o bayrağın gölgesinde birileri sefa sürerken, halkın cefa çekmesiyledir. Adaletin ve refahın olmadığı yerde geriye sadece sloganlar kalır. Oysa bize insanların eşit yaşadığı bir vatan lazım.
Cehalet gelirken bedava gelir,
giderken her şeyi götürür....
Hâkim, eski Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın katiline sordu:
“Başkan Sedat’ı neden öldürdünüz?”
Katil yanıtladı:
“Çünkü o laikti.”
Hâkim tekrar sordu:
“Peki, laiklik ne anlama geliyor?”
Katil:
“Bilmiyorum.”
***
Merhum yazar Necib Mahfuz’u bıçaklamaya çalışan adama hâkim sordu:
“Necib Bey’i neden bıçakladınız?”
Terörist:
“Çünkü din karşıtı Gebalawi Çocukları romanını yazdı.”
Hâkim:
“Romanı okudun mu?”
Suçlu:
“Hayır.”
***
Yazar Farag Fouda’nın katiline hâkim sordu:
“Farag Fouda’yı neden öldürdünüz?”
Katil:
“Çünkü sahtekâr ve inançsızdı.”
Yargıç:
“Bunu nasıl anladın?”
Katil:
“Kitaplarını okuyunca her şey netleşiyor.”
Hâkim:
“Hangi kitabında?”
Katil:
“Hatırlamıyorum… Tamamını da okumadım.”
Hâkim şaşırdı:
“Neden okumadın?”
Katil:
“Okuma-yazma bilmiyorum.”
***
Nefret asla bilgiyle yayılmaz.
Nefret, cehalet yoluyla yayılır.
Ve cahillerin bedelini her zaman toplum öder.
Adnan Kahveci’nin İlâhiyat Profesörü kuzeni Niyazi Kahveci'den harika tespitler.
- Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz..
* Bu kafa birini büyütüyor, sonra da gidip kendini ona öldürtüyor.
* Bu kafa, hastalıklı bir kafadır!
* Bu kafa, anakronik (çağ dışı) bir kafadır!
* Bu kafa, şizofrenik bir kafadır!
- On bin yıl öncesinin anlayışıyla bugünü yaşamaya çalışan bir kafadır!
- Kiralık kapitalle kapitalizm, kiralık felsefeyle bağımsızlık olmaz!..
En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır.
Otuz yıl sonra ya teknolojik insan olacaksınız, ya da gereksiz insan. Mesele bu kadar basit.
- Batı'daki dinî mezhepler teolojiktir ve zihinseldir!
Bizdekiler ise siyasaldır!.. Meşrulaştırmak için teolojisi arkadan gelir.
- Sünnilikte düşünmenin “d”si yoktur! Adı üstünde teamülcü!
Allah'tan, uygulamacı olan elin oğlu, bize teknoloji satıyor da, onu alıp kullanıyoruz.. Satmasa ne yapacağız?
- 150 milyar dolar ihracatımız var ama, 300 milyar dolara yakın da ithalatımız var!..
Bunun anlamı şudur!.
Bir liralık mal satıp, iki lirayla geçineceksiniz.
- Yeraltı kaynaklarımızı sattık! Yer üstündekileri de sattık!
Şimdi havayı betonla doldurup onunla geçinmeye çalışıyoruz.
Gelin görün ki, bunu dert edinen kimse yok.
- Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir.
Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok!
O nedenle olguyu okuyamıyoruz.
- Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?” diye soranlarımız var!
- Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz!
Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar.
Biz ise dışarda değil, içerde sömürgeciyiz.
Kendi insanımızı sömürüyoruz.
Buna “ ekonomik ensest ilişki” deniyor.
Bana göre en büyük vatan hainliği budur.
- Adam ilâhiyat profesörü olmuş, yaptığı iş;
VİP cenaze namazı kıldırmak,
VİP umre ziyareti düzenlemek.
Anlayış olarak hâlâ Farabi'yi aşamamış.
4000 yıl önce yaşayan Sümerler'in kafasına sahip.
- Bilimin, tarihin ve sosyal bilimlerin bir felsefesi vardır!
O nedenledir ki, ülkemizde bir felsefe üniversitesi açılması şarttır. Buna teoloji felsefesi de dahildir.
- Kur'an üzerinde bütünsel bir çalışma yapmadığımız, daha açık bir ifadeyle, Kur'an'ın hedefi nedir, karakteri nedir sorularına cevap bulmadığımız sürece, 1500 yıl öncesine takılır kalırız.
- Aklımızın çapını genişletmeden, mevcudun dışına çıkamayız!.. Biz de, (Türkçe) akıl nedir ve nasıl çalışır diye bir kitap yok!..
Oysa Batı'da binlerce var!
- Şunu kafamıza iyice yerleştirelim. 21. yüzyılda dinsel düşünme diye bir şey yoktur, olamaz..
Çağımız, akılcı ve bilimsel düşünme çağıdır..
Bu çağda olduğu gibi, bundan sonraki çağlarda da dindar olunabilir.
Fakat dindar olmanın yolu, akılcılıktan ve bilimsel düşünmekten geçmelidir.
~~~
Prof. Dr. Niyazi Kahveci,
İlahiyatçı, yazar, araştırmacı,