Sosyal medyanın yüzeysel gürültüsü içinde hakiki bir söz söylemek, hafızayı diri tutmak ve yan yana durabilmek artık bir tercih değil, zorunluluk. Tam da bu yüzden Heval Medya Doz yeni bir sayfa açtı. Bizi bizden çalmak isteyenlere karşı.
Ali Haydar Kaytan’ın kapitalist modernite ve toplumsal çürüme üzerine yaptığı sarsıcı değerlendirmeleri görmek için bu anlatımını mutlaka izleyin.
#özgürdüşünceler
🔗 https://t.co/daLHzGVMA7
Dinyayê tu caran di wateya aborî de ewqas bêedaletî jiyan nekiriye. Lê sedema şeran ji kêtxwariya aborî zêdetir, nasname ye; nasname hêmaneke civakî ye, her tim heye û her dem wê hebe
Zagros’un kadim yamaçlarından Mezopotamya’nın dirençli tarihine uzanan köklü bir bilincin ışığıyla; özgür yarınların arayışına vesile olan yeni güne uyanış... Günümüz, direncimiz ve umudumuz aydın olsun. Rojbaş! ☀️
Gecenin bu sessizliğinde dökülüyor bu kelimeler buraya. Ne büyük iddialı cümleler kurmaya niyetim var ne de bir tükenmişlik hissetmeye. Sadece karanlığın orta yerinde yol almanın o yorgun ama dimdik soluğu... Hepsi bu.
Şevbaş.
Önder Apo'nun devlet ve iktidar tekeli üzerine kurduğu o sarsıcı tespitler geliyor aklıma; hiyerarşik çarkların en tepesindekiler veya en dibindekiler bile kendi otoriter kültürlerini "demokratik" diye yutturmaya çalışıyorlar bize.
O dondurucu dağ ayazında, o inatçı gülüşle karda yol alan gerillalar; sömürgeci zihniyetin insanı hafızasızlaştıran, kültürel ve psikolojik olarak teslim almaya çalışan politikalarına karşı en net duruşu sergiliyor.
@reyaroj__
Bu topraklarda boyun eğip ölmek kolaydır; asıl zor olan onurlu bir yaşamı var etmektir. "Bu iş ölüm işi değil, yaşam işidir" diyen Önder Apo'nun bu sarsıcı anlatımını mutlaka izleyin.
#özgürdüşünceler
🔗 https://t.co/daLHzGVMA7
@Karadenizkadir0 Desteğin için teşekkür ederim yoldaşım 🙏 maalesef artık nefes aldırmıyor faşistler sosyal medya mecralarında, çok hızlı işlem yapıyorlar 🤷
Özgürlük İdeolojisi,
İnsanı Müthiş Savaştırırsa
Özgürlük İdeolojisidir
Öncellikle yeni gelen grubumuza hoşgeldin diyoruz. Onlara verebileceğimiz en iyi karşılık, buluşmanın biçim de değil, özde olmaya, gereklerini gerçekten yerine getirmeye, herşeyden daha önce, hatta eğer oluşacaksa bir özgür can varlığımız onun bile öncelliğidir. Düşmandan daha çok bu güç durumlarınız üzerinde yoğunlaşıyoruz sonuç; bu kişiliğin faz-la kendini yaşatamayacağıdır. Bir dar boğazdasınız ve dev-rimci eylem devrimci savaş sözkonusu olduğunda akla gelen ilk cevap, siz rahatsızları temsil ediyorsunuz.
Yani, artık düşmandan da, Önderlik gerçeğinden de ra-hatsız olan Kürdü temsil ediyorsunuz. Bu kadar durumunuz. Yani iki arada bir derede sıkışmanın pskolojisini, laf anlamaz, kural tanımazlığını, rahatsızlıklarını yaşıyorsunuz. Bu çok a-çık. Fakat bununla sadece rahatsız olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Fakat rahatlığı yani olunması gerektiği gibi yaşamda ye-rinizi tutamazsınız. Bunun için eğitime gelemiyorsunuz, sa-vaş kurallarına gelemiyorsunuz, özgür yaşam kurallarına da gelemiyorsunuz. İşleriniz zor. Tabi bu da çok büyük bir yetenek istiyor. Savaş, çok büyük oyunculuk gerektirir. Mantık o-yunlarından tutalım, büyük bir ruh gücünü, irade gücünü ge-rektirir. Tabi koşullar her zaman zor, şimdi düşünüyorum da, daha rahat koşullar gerekli mi bize? Değil aslında. Biz rahat koşullarda, ne savaşı, ne de yaşamı öğrenemeyiz. Fakat zoru da dayatınca altından çıkılamaz bir durumu yaşıyorsunuz.
Esasta bu PKK’leşme denilen olayi anlamaliydiniz. An-lamadan işe bile girmemeliydiniz. Sizin yapabileceginiz en ilk temel iş, bu PKK denilen olay nedir, özü nedir? Buna mutlaka bir yanitinizin olmasi gerekir. Aksi halde bu savaşta yer almak için çilgin olmak gerekir. Anlama gücünüz gelişemiyorsa, katilmayin derim. Veya ideolojisini su gibi özümse-yemiyorsaniz, katilmayin. Mazlumlar neden direndi sonuna kadar? PKK ideolojisine müthiş ilgisi vardi. Ayni şey diger degerli yoldaşlarimiz için de sözkonusudur. Agit arkadaşimiz neden sonuna kadar en iyi yürüyebilrdi? Onun askeri çizgisine de candan inaniyordu da ondan. Ama diger bir grup var ki işte alçak, çingene, yani kof kişilik, abartili, mesele imkan fa-lan degildir.
Mesele PKK’nin özüne ters düşmüş bir kişiliktir. An-cak Türk jandarmasinin, faşistinin yaninda huzur bulur. Ida-ma da gitse, asker emrettiginde “başini uzat!”diye, onda hu-zur bulur. Şimdi bu bitmiş Kürt kişiligi. Yaşarken abartili, sahtekar, her türlü uşakliga yatkin kişilik, düşmanin elinde ölümünü bile bir rahatlik olarak görür. Özgür yaşamdaki ölümden bile korkunç korkar, kaçar. Şimdi bütün bunlar netleşti. Biz Kürdistan’ı kursaydık, gel başına sen geç deseydik, yine kaçardı rahat olamazdı. İlla ihanet edip onu gider bir ya-bancıya satardı. Kürt kişiliğinin özgürleşmeyeni böyledir. Şu anda işbirlikci ihanet Önderliğine bakın, bir PKK özgürlük savaşını öldürmek için herşeyini ortaya koyar, ama bir düşman generalinin yanında veya bir düşman subayının yanında kuyruk sallar. Ve bu hep yansımıştır, ekranlarda görülmüştür. Haydut düşman askeri karşısında gülüyorlar. Dünyaları orda yani, başka yerde dünyaları yok. Bu bir kişiliktir yani, hain kişilik. Düşmanı kendisinde aşamamış kişilik.
Tabi diğeri de ahmak, hamal, zavallı kürt. O da aslında, tepedeki öyleyken tabandaki de, yani düşman metropollerinde bir kapıcılık buldu mu, en büyük rahatlığı orda bulur. O-nun felsefesi o kadardır. Yaşamdan anladığı odur. Bu da tabi kölelikle bağlantılı, elinden o kadar gelir. Onun için ideoloji-ye ilgi duymaz. Özgür yaşam arayışı olmaz. Kapıcılık verdin mi, bir iki çoluk çocuk, bir karısı-kocası oldu mu tamam. O bu dünyaya razı. Sizin içinde bu geçerli. Düşünün bir küçük burjuva memuru olsanız, bir küçücük odanız olsa, bunu bin defa özgür Kürditan’a tercih edersiniz. Yani felsefeniz böyle. Burda rahat edebilirsiniz. Özgürlük ideolojisi, adamı müthiş savaştırırsa özgürlük ideolojisidir. O direndirir. İşte bildiğimiz gibi PKK’de örnekleri ortaya çıkmış, kahramanlığa kadar ayaklandırır, yaptırır işte. Bunu şunun için söylüyorum. Siz halen beyin gücünüzü, düşünce gücünüzü çalıştıramıyorsu-nuz. Sıkıntı duyuyorsunuz bundan. Eminim ki sizin ilgi duyduğunuz yaşam, biraz ahbap-çavuşluk, sigara dumanının ol-duğu yerde ve biraz da kırıştırdınız mı, bununla sanırım biraz günleri kurtarırsınız.
Yüksek bir askeri sorunu çözmek, onun felsefi boyutla-rına kadar inme, tabi daha da ötesi bir pratiği yapma, nasıl bir ordu kurulabilinire cevap olma, yani pratikte böyledir. Pratik o sizin söylediniz, yaptığınız şeyler, pratik değildir. Devrimci pratik, devrimci düşünceyle, devrimci felsefeyle bağlı olarak gelişen pratiktir. Şimdi bütün bunları, ikisini de yasaklamışsı-nız. Sizin pratik dediğiniz aslında bitirici, kaybettirici, kuralsız, amaçla- kuralla ilkesini koparmış, çoğu yanlış şeyler. Ve hatta insanı mahfeden bitiren şeyler. Anlayış diye de geliştirdiğiniz, düşmanın dayattığı alışkanlıklar, köhnemiş tutkular, güdüler bunların böyle sizi afyonlaştırdığı şeylerdir. Onun dı-şında da pek anlam vermediğiniz, inanmadığınız, hep rahat-sızlık duyduğunuz; büyük düşünce, büyük insanlık, büyük yaşam da, sizin için fazla anlamlı değil. Çünkü başaracağını-za inanamıyorsunuz ve böylece de sıkılıyorsunuz. Hatta giderek bozgunculuğa kadar gidiyorsunuz.
Yani bu dünya size göre değil. Dünyanın bir ucunda ge-lişen insanlık var. Bir yandan düşmanınızın dünyası, kendinize özgü bir özgürlük dünyasını biz seslendiriyoruz, bu konularda da dayanamıyorsunuz. Asgari gereklerine uyma gücü gösteremiyorsunuz. Tabi bu da bize makul gelmiyor. Nerden bakılırsa bakılsın, sizin bu yaklaşımlarınızı onaylamak mümkün değil. Yani istediğiniz kadar kendinizi dayatın, serserilik yapın, aldatıcı, kandırmacı, ne yaparsanız yapın bunun fazla değeri yok. Yaptığınız, birbirini kandırma. O birşey sağlamaz, bir şeyleri geliştirtmez.
Şunun için söylüyorum; “Felsefe dersini anladınız ve yenilgi zayıf”. Büyük düşünce devrimi yapmadan, hiç bir za-man ciddi bir askeri sorunu çözemezsiniz. Zaten bir gerillayi düzenleyemediginiz ortada. Neden? Çünkü onun savaş teorisi yok, onun askeri düşünce gücü yok. Babadan kalma yöntemlerle, zaten bir eşkiya kadar da olamiyorsunuz. Çünkü eşkiya-nin dayanikliligi vardir, yaşam tecrübesi vardir, sizde o da yok. Böylece düşmanin da dedigi gibi, zorlanan PKK gerilla-si, çözülen, abartili, hain, teslimiyetçi Kürdü de gördügü için, rahatlikla hakkinizda bu tür degerlendirmelere gidebiliyor. Bunu israrla burada çözmek istememin nedenleri var. Maz-lumlari ben taniyordum. Mazlumlar müthiş ideolojikti. Sani-rim bu süreçlerde bayilirdi, yogunlaşmaya, derinleşmeye, propaganda yapmaya, insan egitmeye, işte bu hakiki PKK’li-liktir. Agit arkadaşimiz hergün askeri notlar tutardi. Kitabi da var, bakin. Hergün bir soruna açiklik getirmek istiyor, toplan-ti yapiyor, yani oda iyi bir şey. Askeri çizgide dogru bir kişilik. Size bakiyorum şimdi, çogunuz darmadaginik kendinden geçmiş, dogru ve yanliş arasinda sürekli bocaliyor, hiç olmadik yerde darbe yiyor, firsat olsa degerlendiremiyor, zorluk oldu mu kaçiyor, örgütün üzerine yikiyor, bir sürü böyle soruna yol açiyor.
Bunu burada çözmemiz lazim. Hakiki bir PKK karari, hakiki bir PKK’nin pratik kararı, askeri kararı da dahil, hakiki bir PKK’de yaşami, degil sikilmak hava kadar teneffüs edeceginiz ihtiyaçli bir PKK yaşami saglanincaya kadar sizin üzerinizde durmak gerekir. Bu olmadan, büyük yanliş vardir. Ve buda er geç sizi mahfeder. Bana göre hakiki PKK’liliğin kişiliğiniz de çoktan gelişmesi gerekirdi. Aslında dağ gibi so-runlar var. İnsan sorunları ertrafında sürekli tartışır ve bazı tatminkar çözümlere ulaşır, ulaştımı rahatlar, sıkıntısı gider. Her tarafta sıkıntılısınız. Neden, çünkü önünüzdeki sorunları çözemiyorsunuz. Aslında size çok zaman tanıdık. Demin dü-şünüyorum, fazlasıyla zaman, imkan önünüze verilmiş ama değerlendirememişsiniz. Tabi bir de bu fedekarlık düzeyiniz var. Genelde PKKnin etkisi altında da yürümüşsünüz. Çok büyük zorluklarla da karşılaşmışsınız. Yani iki arada, bir de-rede dediğim durum da bu. Tümüyle olumsuz da değilsiniz. Bu devrim de öyle bir şey ki; PKK çizgisinde özellikle, anı anına gereklerine hakim olamazsan biçilirsin. Anı anına! Ö-nündeki bir işi sonuna kadar anlayacaksın ve bir de değiştirmek için, o an gücünü ortaya koyacaksın. Bu olmadı mı, PKK de insan biçilir. Mahvedilir, ezilir. Toparlanmayı bilme-niz lazım. Zor da olsa, sizi sürekli yürütecek derin bir PKK kararlılığı; yani her boyutta, askeri çizgisin de, ideolojik çizgisin de, fedekarlık çizgisin de. Hepsi iç içe olmak durumunda. O zaman yürür bu. Benim anlayabildiğim, PKK böyle yü-rür. Aksi halde, sizin hiç bir sorununuz halledilemez. Bu e-sastır. Bunu iyi anlarsanız, diğer meseleleri konuşabilirsiniz.
Çünkü diğer meseleleri konuşabilmek için sağlam kişilik gerekir. Sözünün sahibi kişilik, sözünü uygulayabilecek kişilik gerekir. Ben altın tepside de zafer imkanlarını size sunsam, kişiliğiniz kaldıramayacağı için onu yere düşürür. Durum biraz böyle. Kaldıramıyor yani. Zayıf kişiliğiniz, doğ-ru şeyleri kaldıramıyor. Bir de kendinizi işletemiyorsunuz. Yani bunu söylerken, çok kötüsünüz, niyetiniz de iyi değil, çabanız yok demiyorum. Ama Kürt zaten hamaldır, dünyada en çok çaba harcayan halktır. Fakat bu, dünya da en yoksul halk olmasını önleyememiştir. Başkaları için çalışıyor, başkaları için savaşıyor, kendisi için çalışamıyor. Halen kişiliğinizde özgürlük düzeyi aslında yakalanmamıştır. Ben mesela bu konuda tatmin olamıyorum. Şemdin alçağı Atatürk’ün resmi ve Türk bayrağı altında nasıl böyle hazırola geçmiş, dört dörtlük. Halbu ki on dört yıldır biz burada bir gün onu sağlam hazırola geçiremedik ve öyle tekmil veremiyordu. Başımıza da belaydı. Neden orda öyle oldu. Ve hoşuna da gidiyor. Yani esas duruşa bakın dört dörtlük. Bir asker orda, komutan dur diyor, filinta gibi. Neden? Bunun mayasında düşman kimliği yazılı. Kişiliği ancak düşman karşısında hazırola geçebiliyor. Özgürlük olayında geçemiyor. Ki burda paşa gibiydi, kendini dev aynasında da görüyordu, ama birgün saygılı olmayı beceremedi. Art niyetli olduğu için değil, kişiliği öyle yoğrulmuş, temizlemek istedik, gerçekten çok büyük değer vermek istedik- bizim inadımız var- ama olmadı. Gitti orda rahat oldu. Eminim ki dar ağacına çıkar, mutlu olur. “Hak ettim” diye-cek, güzel bir kellesini sağa yatırıp ölecek. Böyle çok ilginç bir durum. Veya çıkıyor, “benim meselem Apo’yla”diyor. As-lında öyle benimle savaşacak hali yok. Bazı düşmanlar diye-lim, içimizde oynamak için, birde kendi komplolarını geliştirmek isterken, Şemdin'i kullanacak. İşte ''Şemdin’in adamları bilmem Apo’ya ulaşti. Şemdin’in adamları Apo’yu vurdu”. Daha önce bilmem “Fatma’nın adamları, Şener’in adamları” diyordu, şimdi de “Şemdin’in adamları Apo’nun peşinde”. Aslında öyle bir durum yok. TC’nin kontraları. Ama adam di-yor ya “ben Apo’yla savaşiyorum”. Ne savaşi. Sen orada bir şeysin, bir tutsak bile degil. Orada bir cellat. Eger yaşatiyorlarsa Kürd’ü öldürmek için. Ama o diyor “ben Apo’yla sa-vaşiyorum”. Bu kadar alçak. Diyecek “ben vurdum.” O Si-nekli Haso meselesi biraz öyle. “Ben vurdum.” Bundan hoş-laniyordu. Yoldaşlari üzerin de, halki üzerin de canavar kesiliyordu. Ama şimdi orda kuzu, düşman diyordu bülbül gibi. Bu bir kişilik olayi. Yani yaşamak için müthiş Kürd’ü katledecek, o işte gereksiz oldu mu, yani cellatlik yapacak bir du-rum kalmadi mi, güzel bir ölecek. Bu bir felsefe ile ilgili. Bir kişilik oluşumuyla ilgili. Neden dogru bir sözü anlayamadi?
Işte ben onun için size söylüyorum, bu kişiligi kendinizde görmelisiniz. Veya bu kişiligin çözülmesin de, kendiniz de ne kadar onun zemini var, anlayabilmelisiniz. Sonuna ka-dar biz yardimci oluyoruz. Dikkat ederseniz kendisi kaçti. Kendisi “özgürlüğüme dokunmayın” diyor. Halen de o sevda da. Kendini birşey saniyor. Işte o hain, aga-Kürt mü desem, böyle abartili Kürt. Herhalde bir de siyasi görüşme yapayim diyecek. Halbuki bir askerin elinde, bir tükürük kadar degeri yok. Ama kendini öyle saniyor. Şimdi bunu şunun için söylü-yorum. Kişiliklerinizi çözemezsiniz, kendinizde birgün böyle olup ortaya çikarsiniz. Hem de hiç anlamadan. Biraz Kürt ta-rihi böyledir. Düşmanin karşisinda dayanamama, özgürleşememe, hepinizi esasta bu duruma götürüyor. Ya da vurulursunuz. Büyük bir çogunlugunuz, zaten beklemediginiz yerde vuruluyorsunuz. Büyük bir gerillaci böyle kolay vurulur mu? Vurulmaz. Bu silahlarla bu imkanlarla bence o daglarda, des-tan bile yazabilir. Ama unutmayin ki en olmadik yerde kaybediyorsunuz. Bu kişide çözümlenmemiştir. Bu kişi de henüz kendini taniyamamiş. Yani birak gerillayi, nasil, niçin yaşamak zorunda oldugunu, nasil yaşayacagini çözememiş. O daglarda bir Mecnun gibi. Insan buna üzülüyor tabi. Zaman, zaman onlardan birisi çikip teslim oluyor. Zaman zaman bir kural hatasi yüzünden grup imha oluyor, ayni kişiliktir. Aşa-mazsaniz,- özellikle baş kaldirdiginiz da- sizi bekleyen sonuç budur.
Yaşamak istiyorsaniz direneceksiniz. Direnme yetmez, sonuna kadar gitmenin mantik gücünü, örgüt gücünü yakala-yacaksiniz. “Ben PKK’ye dayanırım”. İşte bu da bir aşiret alışkanlığı dediğiniz olaydır, o kültürdür. “Parti benim ailemdir”. En çok kullandığınız bir söz. Parti senin ailen değildir, Parti bir savaş karargahıdır. Parti aile-maile değil. Parti gece-gündüz içinde ve dışında müthiş savaşım yürütüldüğü bir bü-yük savaş cephesidir. Ama size göre Parti aile. Şu anda bile bakarsak aile oğlundan, aile kızından başka herhangi bir ciddi bir Parti duruşunuz olduğunu sanmıyorum. Bu da yanlış. Biz bin defa tarif ettik; en yoğun, en çetin savaş Parti içinde yaşa-nır. Tabi bütün bunların altında yatan nedir? Dayanamıyorsu-nuz, yıllardır kendinizi ihmal etmişsiniz, ben söylüyorum; bu kişilikle olmaz, yanlış büyütülmüşsünüz, yanlış yetiştirilmişsiniz, hatta yanlış doğmuşsunuz. Ben bunu anama da söyledim. Sen beni doğurmakla hata ettin, dedim. Sen büyük suç-lusun dedim. Çocuğuna hiç bir şey veremeyecek durumdasın. O zaman, o civciv meselesini göstermiştim. Öyle analık-ma-nalık taslama dedim. Ne yaptığının farkında değilsin, dedim. Öyle susturdum. Ondan sonra da, o yaştan sonra da kendimi sürekli eğitmeye çalıştım. Tırnağımı dişime takarak, kendimi yetiştirmeye çalıştım. Halende devam ediyorum. Şimdi size bakıyorum, zavallı bebekler gibi, ağzınıza mama koymuşlar, ağlamışsınız, bir şeyler vermişler; şimdi aynısı, ananızın yerini Parti'yi koymuşsunuz. “Haydi ana bana mama ver”. Şimdi durumunuz bu. Bende size diyorum ki, bu işin kurucusu be-nim, bu iş böyle degil. Mama yok. Tirnakla koparacaksiniz. Düşünceyle, eylemle koparacaksiniz. Bunu söylüyorum bu sefer üzülüyorsunuz. “Biz böyle bilmiyorduk”. Böyledir di-yorum. “Yok sen bırak biz PKK’yi istediğimiz gibi anlaya-lım, istediğimiz gibi yaşayalım”. Bunun felsefesi, temeli böy-le. O zaman gözükara böyle ağlıyorsunuz, bozgunculuk yapı-yorsunuz, işte bu sahte komutanlık, sahte yöneticilik hepsi çı-kıyor ortaya. Niçin? Çünkü siz öyle yetiştirilmişsiniz. Sonuç; var olanı da bozmaktır. Öyle alıştırılmışsınız. Yani objektif bir bozguncu gibisiniz. Veya bir zavallı, bir çaresiz gibisiniz.
Bu hikaye çok önemli. Ben, anamı kötülemek için onu karşıma almadım, bu açık. Dikkat edilirse, yine en iyi oğlu benim aslında. Herhalde bir halk için en iyi işleri yapmaya çalışıyorum. Bu açık. Bir ana ancak bundan onur duyabilir ve anam öldüğünde de öyleydi yani, biraz anlamıştı. Fakat bu çok önemli. Yani bu felsefeye başkaldırıdır. Doğuş tarzına başkaldırıdır. Büyütülüş tarzına başkaldırıdır. Yaşam tarzına, analık tarzına, aile tarzına, çok radikal bir başkaldırıdır. Hem de okur-yazarlığı olmadan bir başkaldırıdır. Tabi ondan sonra bütün yaşam bir isyandan ibarettir. Bunu şunun için söylüyo-rum. Belki gücünüz yetmez. Ama ben ne yapayım yani? PKK, Önderlik denilen olay bu.
Tahmin ettiğim kadarıyla, özgürlüğe ilgi duyuyorsunuz, özgür yaşam istiyorsunuz. Onun karşılığı bu çabaları amansız geliştirmektir. Ben halen, mesela gözlerim zor okuyabiliyor ama anlayabilmek için yine en iyi düşüncelenin olduğu bir iki cümleyi okurken bayılırım. Tarihin önemli bir olayını, bir ko-mutan ne yapmış, bir devlet nasıl kurulmuş, nasıl çözülmüş? Çok böyle yerinde bir emir nasıl verilmiş? Oldukça duygula-nıyorum. Şimdi siz bundan kaçıyorsunuz. Anlamadan kaçan adam, neyi kurabilir. Diğer yandan boğazımı nasıl şişirdim. Kırk yıldır, ayak üstü büyük bir propaganda motoruyum. Bü-yük bir ajitatör, büyük bir hatip gibiyim. Her gün dürtüklüyo-rum sizi, konuş, konuş diyorum, kem-küm ediyorsunuz iki sözcüğü doğru-dürüst bir araya getiremiyorsunuz. Mesela ben bu İtalyalıları örnek gösteririm. Onları biraz seyredin hepsi böyle bülbül gibi konuşur. Sanırım Roma’dan kalma bir gele-nektir. Çünkü onlar iki tane dersi çok iyi öğrenirlerdi. Birisi hitaptır, diğeri de mantıktır sanırım. Savaş ve hitap arasında ne ilişki var? Tabi yani iyi bir hatip olmadan, iyi bir komutan olunamaz. Ama şu anda desem, bizim ünlü bir komutanımı-zın hitabı nasıldır, yoktur aslında. Hayret şansımız mı böyle. Anadan doğma hepsi kekeç. Hiçbirisi böyle hitabını geliştiremedi. Neden? Çünkü kişiliği düzensiz. Yaşamı da düzensizdir. Halen çoğunuz hiç oralı bile olmuyorsunuz. Ben sana di-yorum ki, bir onbaşı bile olsan ağzını değiştireceksin. Türk ordusuna bakın, Türk onbaşılarına; azda olsa öğrenmişlerdir, çakı gibi konuşurlar. Türkler çünkü bilirler, onunla orduyu yönetirler. Siz ilgi duymuyorsunuz. Bu yüzden de insan hakkınızda fazla umutlu olamıyor. Anlayabildiğim kadarıyla pe-şinde koştuğunuz olay, biraz PKK’ye bulaşmiş, aşiret aile ki-şiligi. Düzenden, devletden kopmuş ama, her an kolu kanadi kirik bir kuş yavrusu gibi, karşisina herhangi bir yilan-çiyan çikti mi kolaylikla onu yutabilir. Durumunuz biraz buna benziyor. Uçacak kanatlariniz bile oluşmamiş. Hatta bir güvercin kadar. Şahin-mahin degilsiniz. Kaçiyorsunuz ondan. Aci ama bir gerçek. Fakat altindan mutlaka bir çikiş yapmaniz gereki-yor. Ama aldatmadan yalniz. Korkunç aldatici bir kişiliginiz var. Eminim ki bu halinizle, serbest kalsaniz nereye kaçacagi-niz, nereye varacaginiz belli degil. Bu sizin bazi yaşam tutkulariniz üzerinde, çok durdum. Aslinda yasaklamamişiz. Sizi birazcik dogru yaşama çekmek istiyoruz. Duygularinizi biraz terbiye etmek istiyoruz. Biraz öyle fazlada şey degil. Ama bunun karşisinda da bile o kadar sikiliyorsunuz ki, sanki ya-şam hakkiniz elinizden alindi Çok sefilane bir durum. Biraz yaşami mümkün olabilecek kadar önünüze vermek istiyoruz. Duygularinizi, düşüncelerinizi biraz terbiye edip, böyle yaşa-nilir demek istiyoruz. Ama korkunç bir direnmeye geçiyorsunuz. Bunun kaniti şu, biraz serbest biraksak, biraz bu genel disiplin kesilirse, işte bu Amed’deki yaşam, Botan’daki ya-şam, gördünüz yani, altindan üstüne kadar hepsi alabora. Yaz-boz tahtasi gibi. Çizgimize göre, herhangi bir yaşamin güzelligine dair bir cümle bile, bir şiir bile yazilmamiştir. Hepsi şikayet. Bütün raporlara hükmeden hep şikayet, yani insanin canini sikmak için ne varsa hep onu yazmişlar. Hani sen yillarca bir savaşçiydin, özgürlük savaşçisiydin. Neden bir güzellik yolunu bulamadin orda? Neden? Bu soruyu kendinize soracaksiniz. Daha güzel yaşamak için bu kadar sava-şilmiyor mu? Neden bu kadar rahatsizsiniz? Neden bu kadar bozguncusunuz? Bunu kendinize soracaksiniz. Kuzu kuzu düşmanin zindaninda rehabilite ediliyorsunuz. Bir kapicilik verildi mi kuzu kuzu böyle, bir tek odada yirmi kişiyle oturu-yorsunuz. Daglar, özgürlük militanin kalesi gibidir, neden orada rahat degilsiniz. Halbu ki gerçekten yani, yaşadiginiz geldiginiz yerler bu dünyada en zenginlerin bile can attigi bir doga parçasi. Bir turist kadar bile, o yaşama ilgi duyamiyorsunuz. O zaman siz ne için savaşacaksiniz? Gerçekten durumunuz çok aci, karişik.
Bir de yoldaş, Parti ortami içinde örgütlü olmaktan nef-ret ediyorsunuz. Burda bile öyle. Örgütlü yaşam şu anda sizin için adeta bir cendere olmuş. Halbu ki, örgütlü yaşam bizim için tek yaşam imkanidir. Ben bile ufak bir örgüt baglarinda,- bana göre tabi- laçkalik oldu mu ben bilirim ki bir yerim de-linmiştir. Yani nedir; delinmiş ve kan akar, bagirsaklar dişari çikar. Sizin her tarafiniz delik deşik, yani örgütsüzsünüz ama bu hoşunuza gidiyor. Sanki bagirsaklariniz, sanki mideniz acilarla dolu, böyle dişariya firladi mi, rahatliyorsunuz gibi bir şey. Ama bu da, ölüme yol aliştir. Yani belki dişarda bir iki saat sizi rahatlatir ama, sonuç ölümdür. Aslinda daha da ötesi şeyler söylenebilir.
Kürt olayi daha edebi açidan çözümlenmemiştir. Sani-rim, sizin için yaşamin kendisi büyük bir beladir. Yaşama yol açilmakla, yani dogmakla büyük bir hata yapilmiştir. Zaten bu da benim yaşam fesefemde çok etkilidir. Felsefeyi incelediniz ama bence, felsefe adina tek bir dogru cümleyi yakala-yamadiniz. Kim verdi felsefe dersini, bilemiyorum. Herhalde hiç bir şey anlatmamiştir. Halbu ki en temel sorun, yaşamanin kendisi bizim için büyük bir tehlikedir. Dogmakla, yaşama yüz çevirmekle büyük bir işkenceye düçar olduk. Iki bununla baglantili. Eger israr edeceksek yaşam da, irademiz dişinda da olsa bu dünyaya geldik, hatta hiç istemedigimiz halde böy-le bir Kürt damgasi da yedik. Veya işte ezilen koşullarimizda bir damga yedik. Artik elinizde degil; dogmak, böyle yaşamak, aliştirilmak elinizde degil. Birileri sizi bu duruma getirdi. Felsefenin bir boyutu bu.
Ikinci boyutu; bu hoşunuza gitmiyorsa dogrusu nedir? Şimdi burada felsefe başlar, yani özgürlük felsefesi. “Doğ-mak elimiz de değil, ama özgür yaşamak elimiz de” diyecektiniz veya “özgürleşmeyi denemeliyiz.” Bu da bir felsefedir. Özgürlüğü denemek, eğer tutarlıysanız size korkunç araştırma gücü verir. Yani doğaya bakar öğrenirsiniz. Her kitaba ba-kar öğrenirsiniz. Sonuçta ,önünde durulamaz bir özgürlük arayıcısı. Aramadan sonra da işler gelir şeye dayanır. Özgürlüğün engelleri var biliyorsunuz. Engelleri devlettir, gericikliktir, haindir, düşkünlüktür ve herşey özgür yaşamın, güzel yaşamın önünde duran herşey. O zaman dille, elinizden ne geliyorsa, tüfekle vurursunuz bu engelleri. Ve bakacaksınız özgürlük yaşamı gelişiyor. Felsefe ve onun eylemi böyle olur. İçinizde hiç bunu deneyen var mı desem yok.
Özgürlük yaşamı veya yaşam hakkını özgürce kullanma felsefesine karşı, tabi bunun eylemi de var, onu da yapmasını hiç bilmiyor, yine de yaşamak istiyor. İşte bu rahatsız, hasta Kürdü veya hasta bireyi diğer benzer uluslar, halklar var on-larıda buna katabiliriz. Hastalıklı toplumlar. Kimisi sömürge, kimisi yeni sömürge, hatta Avrupa’da da var. Onun da kendine göre proleter tabakası var. Hepsi hasta. Emperyalizm so-nuçta böyle yönetiyor, diyeceğiz. Ucu ta emperyalizme kadar gider. Fakat en son, özgürlük savaşçısınında yolu sosyalizme kadar gider. Sosyalist ideoloji, bu konuda en yetkin direniş ideolojisidir. Yani araştırmayı sürdürürseniz, eylemi sürdürürseniz büyük bir halk savaşçısı haline gelirsiniz. Tutarlıysanız, mutlaka oralara gider, ulaşırsınız. Şimdi bakıyorum, siz bura-da böyle mi yaşıyorsunuz? Ömrünüzü nasıl geçirdiniz? Açık olun, korkmayın. En azından şimdi itiraf edin.
Eskiden müminler hep tanrıya yalvarırlardı. Ya Allahım sen bizi affet! Sabahlara kadar zikir ederlerdi. Ben sabahlara kadar zikir edin demiyorum ama, bazı derslerde doğru konu-şun. Tabi evliya olmak, derviş olmak kolay bir şey mi? Halen işte, daha düne kadar namazın da, niyazın da, zikrin de, ce-min de olan kişilikleriniz vardır. Bunların bile gece-gündüz böyle yapmaları, kendilerini biraz terbiye etmek içindir. Sos-yalist terbiyedir. Parti; hem bilim, hem de iradenin zaferinin gerçekleştirilmek istenildiği kurumdur. Bir cami hocasının bi-le gösterdiği disiplini göstermezseniz, bir zikir meclisinin hu’larını bile çekemezseniz, nasıl asker olacaksınız? Şimdi bütün bunlar, tabi olmuş benim başıma bir ağırlık. Yine aşiret kültürü, aile kültürü. Baba Başkan yapar. Reis, biraz ötesi Al-lah. O Şemdin alçağının diğer bir şeyi de o değil miydi? An-cak ben diyordu “sizi Allah kavramıyla değerlendirebilirim.” Biraz daha ilerlerseniz beni tanrı katına çıkaracağınız kesin. Ama siz sadece, köle- kullar teorisine veya anlayışına bir kılıf giydirmek için bunu yapıyorsunuz. Çünkü beni tanrısallaştırdınız mı, bir de onun kulları vardır, cahil kulları.
Ben o zaman, hemen bunu söyledim, o tabi peygamberliğe oyanamak istiyordu. Beni gökyüzüne çıkardıktan sonra, yeryüzü ona kalacak. Kurnaz, hayır, bu oyunu bana yutturamazsın. Sizin de yani böyle, başkan anlayışınızı yutmam. Başkan değil, emek savaşçısıyım. İdeolojik savaşçı, örgüt sa-vaşçısıyım. Ama ciddi bir savaş. Beni kandırmanız imkansız. Ağlasanız da, sızlasanız da beni örgüt savaşçılığından vazge-çirmeniz imkansız. Mesela hemen hemen saygı bağlılıklarıda kolay kolay kabul etmem. Biraz Başkana bir bağlılık gösteririz tamam. Hayır! Alışageldiğiniz; ne sevgiyle, ne saygıyla, ne bağlılıkla benim tatmin olmam çok zor. Çünkü benim öl-çüler farklı. Ölçülerim, anlayış düzeyi, örgütlülük, özgürlük, savaşçılık düzeyi gelişmiştir. Bunlara uymadınız mı ben şunu diyeceğim; bak yine köylü gibi kendini kandırıp, yani benden güç alıp etrafın da küçük bir muhtar olmak istiyor. Nitekim komutanlıklarınız, muhtarlık gibidir.
Di civakên roja me ya îro de mirov li gorî pîvana sûdmendbûnê cih peyda dikin, qîmet dibînin, wate dibînin. Ne rast e ku yê/a ne sûdmend, zêde li cihekî bisekine. Em ê niha vê rêgezê pêk bînin. Heta kapîtalîzm jî ji ber ku mirov li gorî pîvana sûdmendbûnê dinirxîne, di vê astê de berhemdar e. Ya/ê sûdmend e dijî, mafê distîne, destûrê distîne, vê dibêje, wê dibêje. Ya/ê sûda wê/î nebe, tê qewitandin. Ez dibêjim hûn bi bandora giran ku qederekê zarokane ye tevdigerin. Eger kê ez anîbim dinyayê, neçar e bide jiyîn. Ev, feraseteke pir seretayî ya malbatê ye. Ferasetek ku ji sînorên komînalîzma seretayî, eşîr û qebîle ya seretayî dernakeve ye. Nabe ku endama/ê civakên pêşketî nêzîkbûneke wisa pêşkeş bike. Yek ji sedema têkoşînê ya girîng a Rêbertiyê, di civakê de rastiya bikêrhatinê bû. Her diçe, eger hewce be li cihekî sekinîn, erkek pêkanîn, karek kirin, heta eger pêwîstî pê hebe bûn rêber… Ez ji bo cihekî çendî hewce me, li cihekî çiqes girîngiya min heye, bi rastî bi kêr têm? Ma ez sûdmend im, dixebitînim, dixebitim? Niha em li yên herî hestiyar binêrin. Li gorî wan her tiştê xwe fedayê Partiyê kirine, dikare hê zêdetir çi were xwestin! Lê rojane gelo zerera wê/î heye yan sûda wê/î heye, pîvana vê tine. Tenê xwe feda kiriye, lê zêde ne diyar e ka fedayî çi kiriye. Çeka ku hûn herî zêde diparêzin ev e: Min xwe fedayê Partiyê kiriye, zêdetir dikare çi were xwestin. Na, ev têrê nake. Ev xwe fedakirin, gava destpêkê ya vî karî ye. Pişrtre ev xwe fedakirin çiqes tê veguhezandin hêzê, tê veguhezandin pêşketinê, tê veguhezandin sûdê, ev girîng e. Divê hûn bi misogerî di hemû xebata xwe de vê esas bigirin. Hûn ê her roj ji xwe bipirsin; “li cihê lê dimînim, di 7 erka ku ez pêk tînim de gelo sûdmend im yan na, hewce me yan na? Gelo baş dixebitim yan na?” Eger bersiva we “belê” be, hûn ê bimînin, eger ne wisa be, hûn ê sedemên wê lêkolîn bikin û derxin holê. Eger bersiva we neyinî be, hûn ê dûr bisekinin. Mijareke din, serbilindiya jiyînê ya li ser xaka pîroz a welêt, pîroziya vê, kêfxweşiya vê di ser her tiştî re girtin e. Ez hema wisa ji bo bibe axaftin nabêjim. Çavê we timî li jiyana derve ye, fêrî wê bûyê. Binêrin ez hejde sal in li vê derê me. Neçûm yek qehwexane û sînemaya vê derê, heta neçûm yek malbatê jî, min çavê xwe berneda jiyana derve. Eger li welêt bûma dibe ku tiştekî eleqadarî derve fêr bûma, hin tişt bihata bîra min, li vê derê min ew jî ji bîr kir. Niha ev li ber çavê we ye. Hûn diçin xakên pîroz ên welêt. Xirbeyek be jî, şikeftek be jî, terza jiyanê ya herî pîroz, xakên bûne cih û warê jiyana te ya dîrokî. Dibe ti tiştî jî nede te, dibe ku zikê tê têr jî neke. Lê dîsa jî jiyana herî were tercihkirin ew der e. Heta Îsraîlî jî, ji beriya du hezar sal ji çola Hebeşîstanê çûbûn. Emerîka tev di destê wan de ye, Ewrûpa, Rûsya di destê wan de ye, lê tên, bi sed hezaran hatin, çûn wê çolê, bajar ava kirin û kêliya ji balafirê peya bûn axa xwe ramûsandin. Ev, rastiyek e û ew hemû jî milyoner in, dinya tev a wan e. Hûn jî diçin parçeyeke xaka weke bihuştê. Weke timî tînim ziman, ji bo min hesta herî balkêş, hesta hêza kişandina axê ye. Ez dibêjim di bingeha hemû çalakiyên min de xakek ku min ber be xwe ve dikişîne heye. Xelata herî mezin ku were dayine we jî, pêlî xaka ku em weke xaka bingehîn a pîroz bi nav dikin, pêlî xaka ku hewce ye mirov lê jiyan bibe kirin û bi hewaya wê derê nefes stendin e. Divê hûn bêjin, “çawa ku masî bê av nabe, ez jî bêyî xaka welêt najîm”. Hin hest pêwîst in. 8 Ji zarokatiya xwe pê de, weke min gotiye timî weke hatime girêdan xwe hîs dikim. Li cihên diçûmê qedr û qîmeta min hebû. Lê dema panzde rojan li cihekî dimam weke êşkence ji min re dihat. Heta li van deran jî, tiştê min radigire ev xebat e. Hemû mal, hemû cih hema bêje weke êşkenceyê bûn. Carekê lingê min bi çiyayên welat biketa, wisa kîjan parçe dibe bila bibe, li cem min ji aliyê hestan ve vejîneke pir mezin, di asteke pir bilind de yekbûna bi jiyanê re pêş diket. Yanî, li wan xakan, bi kelecana gihîştina wan xakan dibe ku sed qatî hê bi berhemtir ji tiştên min li vê derê afirandiye bikim. Dîsa hin cihên bi heybet hebûn, min ê pir baş bikira. Eger li cem kê ev hest çendî mezin û kûr be, hizir û çalakiya wê/î ew qes mezin û kûr dibe. Eger we nekarîbe mezin û kûrtir şer bimeşînin, ji ber ku hûn bi layiqî li ser wan xakan negeriyane. Ji ber ku we di wateya dîrokî de hesta wê ya mezin bi ruh û zanebûna xwe re yek nekiriye, we nekarîbûye vê çalakiya mezin li dar bixin. Kesên qîmeteke mezin didin xak û dîroka xwe, ne gengaz e li ser wan xakan bêmane û serasera bimeşe. Em tevgereke berxwedanê ne, hûn hemû vê dizanin. Em rêxistina kesên hê teslîm nebûyî ne. Rêxistina kesên ku çav berdana hin nirxên giranbiha ne. Dibe ku hûn bêjin “qet şensa vê ya serkeftinê tine”, gengaz e, lê me berxwedan hilbijartiye, em vê ji bîr nekin. Ji bo hema wisa em erzan bijîn em vê rêxistinê nameşînin. Ji bo ku em erzan bijîn, li wê derê û li vê derê, xwe vedizin û bidin aliyekî em vê tevgerê nameşînin. Em tevgereke berxwedanê ya pir mezin in. Jixwe hûn li ser bingeha vê rêxistina berxwedanê dijîn. Ya ku we dide jiyîn berxwedana misoger e. Naxwe çi qîmeta Mezlûm û hevalên din dima? Dema tê gotin “berxwedan jiyan e”, ev talîmata mezin ji bo me tê çi maneyê? Ji bo me yekane jiyan heya bi 9 dawiyê li berxwedan e. Tevî her tiştî em ê vê dozê bidomînin. Em ê milîtanên ji bo vê hewce ne biafirînin û kesên layiqê vî gelî mezin bikin. Soza herî mezin soza hevaltiyê ye, şerefa herî mezin li gorî pêwîstiyên hevaltiyê jiyîn e. Em li gel wan vê şerefê parve bikin û vê pêk bînin. Me li gel yên xwedî şeref ev meş pêk anî û em ê hê jî bidomînin. Eger ez çawa bi terza meşa milîtanekî dimeşim, wê tu jî bimeşî. Divê meşeke dîrokî ya biesil bi temamî di vê wateyê de pêş bikeve. Ez li meşên wisa yên weke qediyayî, dev ji xwe berdayî ku weke diçe dojehê yan jî ne rêwiyê/a riyeke pir mezin be neletî tînim. Divê ew nemînin, divê ew yek saniye jî li cem me nesekinin. Divê ew nemeşin, ew sozê nedin, qet em ne hewceyê wan in. Ji bo yên kêrî kar nayên, yên nabin bersiva kar qet li cem me cih tine. Ji bo yên dixwazin vê cîhana ji rêzê, îflas kiriye ferz bikin jî qet cihê me tine. Ev manîfestoya me ya çûnê ne. Nebêjin me nebihîst, me fêm nekir. Eger hûn wisa bin, em di vî karî de hene, xwediyê wate ye û bi misogerî dibe serkeftinê jî.
Rêber APO
Büyüyen Örgüt Büyüyen Kişidir,
Kazanan Örgüt Kazanan Bireydir!
TC sisteminde çeteleşme, PKK’ye yansımaları ve çı-karılması gereken dersler. Türkiye Cumhuriyeti gerek kurulu-şunda ve gerekse günümüzde yaşadığı önemli çözülüş sürecinde, çeteleşme biçiminde kuruluşlara gitmekte ve içindeki engelleri olduğu kadar karşısındaki hedeflerini de düşürmekte bu yöntemi oldukça kullanmakta ve bunda da epey ustalaştığı görülmektedir.
M. Kemal hareketinin kendisi dönemin bir Osmanlı ni-zamında bir çete hareketi olarak ortaya çıkar ve bu o zaman açıkça da söylenir. İttihat Terakkicilik tamamen yine bir çete sistemi altında çalışır. Hele oluşturduğu o Teşkilat-ı Mahsusa (yani o dönemin MİT’i), dünyada örneği az görülen ve hatta belki de ilk örneği sayılabilecek bir devletin içinde, ama gizli bir çete olarak kendisini örgütlendirir. Özellikle İmparatorlu-ğu dağılış sürecinde ayakta tutmanın temel yöntemi, Teşkilat-ı Mahsusa’nın çeteleşme tarzıdır. İmparatorluğun kurtulama-yacağı anlaşılınca, aynı çeteler Anadolu’ya yayılırlar. Kuvai Milliye adı altındaki teşkilatlanmalarda oldukça etkilidirler. M. Kemal başlangıçta bunları oldukça kullanır. Örneğin Çerkez Ethem’in de hareketi, son tahlilde Teşkilat-i Mahsusa’nın bir üyesi olması itibariyla, çetedir. Ama eğilimi padişah yanlısı isyancılardan değil, özellikle Bolşevik etkilenmeden ö-türü Anadolu ihtilalinin yönündedir. Ve buna benzer efeler hareketi de tipik bir çete hareketi olarak anlaşılır. Zaten ismi de o zaman odur.
M. Kemal başlangıçta bunlara dayanır. Hatta daha son-ra da İnönü ile birlikte Batı Cephe Komutanlığı’nı oluştururken öncelikle bunları tasfiye etme gereği duyar, "Düzenli or-dulaşmayı bozuyorlar, önünde ciddi bir engeldir" diye. Sahte birinci, ikinci İnönü Zaferi edebiyatı yapılır ve işte nizama gelmeyen Çerkez Ethem tasfiye edilir. Daha sonra Ankara’da -ki biz hepsini olumsuz anlamda söylemiyoruz- mevcut M. Kemal çizgisine yatmayan birçok çevre vardır, onlar da benzer yöntemlerle tasfiye edilir, ta 1925, 1926 lara kadar. Cum-huriyet'in bilinen nizamı bu yıllarda artık kök salmaya başlar. Meclis içinde bile Topal Osman ve benzerleri cinayet işlerler, ama M.Kemal'in bizzat kendisi işlerini hallettikten sonra bunların da defterini kapatır. Önce kullanır, sonra kapatır, hatta cezanlandırır.
Cumhuriyet'in daha sonraki sürecinde, özellikle dünya çapında komünist hareketin, sosyalist sistemin ortaya çıkması ve NATO’nun kuruluşuyla birlikte Türkiye’nin de NATO’ya girişi sürecinde ‘Gladio’ adı altında dünya çapında bir çete o-layı ortaya çıkar. Gladio’nun özelliği şu; NATO bünyesindeki ülkelerde gerek komünist hareketlerine, gerekse ulusal grup-ların eylemlerine gizli, kanun dışı yöntemlerle saldırı ay-gıtıdır. Özellikle ABD’nin bizzat eğitip finanse etmesiyle o-luşturulan bu aygıt, yani çete tipi bu örgütlenme kasıp kavurur. Denilebilinir ki, tüm ulusal kurtuluş hareketlerine ve ko-münist örgütlenmelere karşı, 1952’lerden itibaren oluşturulan bu örgüt büyük bir savaş yürütür. Ve yine ayni tarihten itibaren bu örgütlenmenin içine Türkiye de girer. Ilk subayi Türkeş’tir. Anılarında da yazar; Ankara’dan ilk çağrılan, A-merika’da eğitime gönderilen Alparslan Türkeş’tir. Orada gördüğü eğitim, kontrgerilla eğitimidir. Daha sonra Türkiye-’ye geldiğinde Elazığ bölgesinde bu görevini sürdürür. 'Top-lumsal ilişkiler bölümü' adı altında, ordu içinde ve toplumla bağlantılı ilk nüvelerini eker. Hala Elazığ’ın faşizmin beşiği olması Türkeş’in bu ilk görevlendirmeleriyle bağlantılı.
Burada mühim olan ordu içinde bir subayın, NATO’nun gladio taktiklerine uygun olarak bir yeni örgütlenmeyi sivillere dayalı olarak geliştirmesidir. Devletin bütün kurumlarında olduğu kadar toplumun sivil kurumlarında da, bu çete veya bu Özel Harp Dairesi'nin birimleri ortaya çıkar. MHP’nin te-melleri böyle atılır. Şimdiki çetebaşı diye tabir edilen Meh-met Ağar da oradandır ve o dönemin örgütlenmesi içindedir. Bilindiği üzere bu çeteleşmeye dayalı olarak Türkeş 1960 darbesinin en önde gelen albayıdır. Hatta Başbakan olarak ilk başlarda görev görür; çok etkilidir ve toptan ele geçirmeye çalıştığında, özellikle CHP-İnönü faktörü başta olmak üzere klasik devlet yanlısı kesimlerle -bunlar tabii burjuvazinin çok önemli bir kesimi, resmi nizami devletin de sahibidirler- karşı karşıya gelir. İktidarı ABD’ye dayalı böyle bir Türkeş hareketinin, Gladio’nun ele geçirmesi demek, onların bütün imkanlarını elinden alması demektir, ikinci düzeye düşürmesi de-mektir. Bütün onlara dayalı sermayenin, hatta devlet kapitalizminin darbe yemesi demektir. Dolayısıyla İnönü ve ona da-yalı Gürsel, daha çok da Madanoğlu ... ekibi bunu sürgün et-tirir. ABD’ye dayalı bu Özel Harp ekibine karşı, İnönü gibi oldukça Cumhuriyet'in kuruluşunda büyük yeri olan ve resmi devletin sahibi olan, hem parti başkanı, hem de sermayenin, adeta devlet kapitalizminin bu en güçlü temsilcisi daha hakim çıkar. Talat Aydemir gibi, yine Türkeş’le ilişki içerisinde olan bazilarinin darbelerini de bastirir ve bildigimiz gibi 27 mayis darbesinin yönlendiricisi ve özellikle daha o dönemde daya-tilan bu tarz bir darbenin önlenmesini saglayarak bildigimiz ‘65 sonrası bir süreci de geliştirirler.
Bu sürecin tipik özelliği bilindiği üzere, Amerika’ya dayalı o Özel Harp Dairesi'nin etkinliğinin artması, sivil ka-natlarının oluşturulması, MHP gibi, komünizmle mücadele dernekleri, Ülkü Ocakları gibi, hatta kısmen islam içinde de Türk İslam sentezciliği gibi değişik eğilimlerin örgütlendirilmesidir. Solda da tabii bir açılım olur, Sovyetler'e bağlı TKP’lerden tutalım bağımsız devrimci sol gruplara kadar bü-yük bir açılım başgösterir. Ve dönem, tipik devlete dayalı çe-teleşmelerle sol grupların çatışmasına sahne olur. Bir kez da-ha 12 mart darbesi ortaya çıkar. Bu darbenin içinde Özel Harp Dairesi biraz daha etkilidir 27 Mayıs'a nazaran. Fakat hala İnönü hayattadır ve CHP bu darbeyi de giderek yönlendirmeye çalışır. Özellikle Ecevit hareketiyle birlikte, biraz da-ha solu önlemek için sola açılarak, Memduh Tağmaç gibi bir cuntalaşmayı geriletirler. Burada yine Türkeş’e yakınlığı ve Özel Harp Dairesi'nin etkilemelerine açık olan bu kesim, tabii ki gücünü geliştirir, korur, ama tam istediği hakimiyeti elde edemez. Çünkü güçler dengesinde durum henüz buna hazır değildir. CHP olsun, merkez partiler olsun (bu Adalet Partisi de başta olmak üzere), yine çok daha etkili sol gruplar olsun, böyle bir darbe yapmaya fırsat vermezler. Koşullar o kadar olgunlaşmış da değildir. Burada çok önemli olan, MHP’ye dayalı çeteleşmelerin devlete dayanarak muazzam açılım sağ-lamaları, neredeyse devleti önemli noktalarda ele geçirecek düzeye gelmeleri sözkonusudur. Türkeş başbakan yardımcı-lığına kadar gelir. Milliyetçi Cehpe adı altında kuruluş, özel-likle ‘77’den itibaren çok etkili olur.
Bu yıllarda Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi de, PKK öncülüğünde bazı önemli adımları atmaya çalışıyor. Bi-lindiği üzere Ankara süreci, değerli grup çıkışımızın en kritik süreçlerden birisinin başladığı ve Kürdistan’a yayılmanın gündemde olduğu bir süreçtir. O zaman direkt Türkeş’le bağ-lantılı bir Namık Kemal Ersun darbesi gündeme gelir. Bu darbenin de gerçekleşmeyişinde, henüz çok daha etkili olan klasik CHP aygıtı ve onun devlet içindeki ağırlığı önemlidir. E-cevit hala fonksiyonunu sürdürmekte, PKK tehlikesi de he-nüz o kadar artmış olmadığı için solu daha çok içinden provoke ederek, faşistlerle boğuşturup devleti hedef almaktan çı-kararak alt edeceklerini düşünürler. Ve 12 Eylül'e kadar böyle gelinir. 12 Eylül, bilindiği üzere yine ordu hiyerarşisi içinde bir darbedir. Türkeş’in yine burada tam etkili olduğu söylenemez ve hatta içeri de alınır. Nedeni şu; bu darbeyi tamamen lehine çevirip tüm orduyu denetim altına alma imkanı vardır. Bu da tabii o dönemde devlet için çok büyük bir risktir. Nor-mal hiyerarşi içinde esas itibariyle solu tasfiye ederler. Kür-distan Ulusal Kurtuluş eğilimi de, tabii onlara göre birkaç ay-lık süreç içerisinde temizlenecek durumdadır, ki anlayış öyledir, uygulamalar da bunu gösterir. Ve bildiğiniz gibi yeni sü-rece girilir. O zaman Ermeni Asala Teşkilatı vardır, çeteleri daha çok bununla uğraştırırlar. İlk defa Çatlılar o dönem dev-reye girer. Yurtışında ve Ortadoğu’da da sanırım bir kol ör-gütlenmesi olur ve Asala'yı bölerek daha sonra da liderini A-tina’da öldürerek dağıtırlar. Fakat devletin bu konuda, dışa-rıya yönelik böyle bir çeteleşmeyi yeniden başlattığı, bugün çok iyi bilinmektedir.
Henüz PKK 15 Ağustos atılımını yapmadığı için Or-du'nun buna yönelmesine pek gerek görülmüyor. Zaten gü-cümüz çok sınırlı, "Kılıç artıkları" olarak tabir ediliyor. Özel bir teşkilatın devreye sokulmasına ihtiyaç yoktur, ağırlıklı o-larak ve esas itibariyle Ordu bu konuda faaldir. Nizamiye olarak, Teşkilat-ı Mahsusa türü, çete türü bir organizasyon, ağırlıklı olarak ‘90 sonrası devreye girecektir. 15 Ağustos atı-lımıyla birlikte ilk üzerimize sürülen Nizamiye ordusuydu, Jandarma teşkilatıydı. Jandarma teşkilatının başarılı olama-yışı sonucu, sanırım o birkaç Kuvvet komutanlarının tasfiyesi gündeme girdi, İsmail Selen başta olmak üzere. Bunlar aşılır, giderek JİTEM kuruluşu dediğimiz, tamamen vahşi bir çeteciliği esas alan teşkilat öne çıkar, Ersever gibi. Ordu içinde Bitlis Paşa’yı sonuçta götürecek kadar güçlü bir konuma yö-nelirler. 15 Ağustos atılımının ilk yılında ezilemeyeceği Ni-zami Kuvvetlerle anlaşılınca, o tarz terkedilir. Hele Olağan-üstü Hal'in de pek kendisinden beklenen -özellikle '88'de ilk yıl planlamasında- tam sonucu alamayacağı anlaşılınca, bu teşkilat epey devreye girer. Sanıyorum daha çok Güreş’in he-deflediği bu çalışma, orduyu da çok zorlar. Gerek Torum-tay'ın (Genelkurmay başkanıdır) istifa ettirilmesinde, gerekse daha sonra sırası gelen Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Füsunoğlu’nun hala "Onlarla asla barışamam, cenazeme bile gelmesinler" dediği bir çelişki vardır.
Ordu'nun bütün kurallarını zorlayarak, bu ordu içindeki çeteleşmeyi geliştirmek için büyük bir atağa geçilir. ‘90’ların başlarından itibaren Ordu içinde bu Özel Harp Dairesi'nin gü-cü artar. Güreş, tamamen bu ekibe dayanarak kendi rakiplerini kural dışı yöntemlerle safdışı eder. Özellikle Jandarma'da çok etkili bir tasfiyeciliği yürütür, süresini uzatır, birçok ge-nerali tehdit eder ve o bildiğimiz çok etkili konumunu elde e-der. O zaman MHP’lilerden yoğun kadro derlenir. Çatlı ekibinin bakanlardan daha çok etkili olduğunu bizzat bazı bakanlar dile getirir. "Kulağından tutup bizi dışarı atardı" der. Çe-vik Tim (Özel Çevik Kuvvetleri) belli ki MHP’nin kadrola-rıyla özellikle örgütlendiriliyor ve binlerce örgütlerler. Bun-ların görevi, sivil insanları ve yine kendini iyi örgütlendirmemiş, gerek kent faaliyetlerindeki, gerekse de kırsal alanlardaki zayıf grupları imha etmektir. Yani direkt 'infaz çeteleri' olarak da değerlendirilebilinir. 1992-93’te bunlar yoğun bir bi-çimde örgütlendirilir ve devreye sokulur. Siyasi olarak Meh-met Ağar, Tansu Çiller, onlara her türlü devlet kanallarını ve bütün bakanlık kurumlarını açarlar. Hatta CHP içinde Murat Karayalçın da bu eğilimdendir. CHP’yi de tamamen sindirirler, sustururlar. 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, hatta 12 Mart’taki rolünü oynamaması için, CHP’yi, Karayalçın önderliğinde, yine bu Hikmet Çetin’in işbirligi içinde tamamen kullanmaya yatkin bir hale getirirler. Sinirsiz bir iktidar gücü ortaya çikar burada.
'93’lere doğru geldiğimizde Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en hukuk dışı sürecini yaşıyordur, çeteler her türlü ci-nayeti işleyecek kadar güçlenmiştir ve devlet içinde, Parla-mento’da, Ordu’da ve Bakanlar Kurulu'nda bunların önünde duracak bir güç yoktur. Örneğin Mehmet Sincar’ın katli, o Bitlis Paşa'nın, yine hatta Özal'ın katli kesinlikle bizzat bu çe-teyle bağlantılı. Bugün bir haberde gözüme çarptı, "Kardeş Özal konuşmalıdır" diyor. Çünkü bu ilk suikastin kimin ta-rafından yapıldığı belli, zaten açığa da çıkmıştır. Korkmuşlar o zaman, suikasti bile açıklayamıyorlar. Öldürüldüğünü söylüyorlar, fakat yine bunu açıklamaya cesaret edemiyorlar. Çe-te bu kadar etkili. Kaldı ki bütün partilerde benzer bir işbirli-ğini geliştiriyor. Mesela Özal Partisi'nin içinde Yılmaz gibi bir işbirlikçiyi yaratıyorlar. Yılmaz’ın bunlarla bugünkü çe-lişkisi de çok ilginçtir. Yılmaz’ın Özal’a karşi çikartilmasi sözkonusudur, fakat işbirlikçi. Bunu tamamen aşacaklari za-man, işte Deniz Baykal, Bülent Ecevit ve Mesut Yilmaz biraraya geldiler. Yine Dogru Yol Partisi içinde de, klasik DP’den gelme Cindoruk gibileri de sıfırlanınca, Çiller’e karşi bunlar biraraya geldiler. Yine Demirel’in de bilinen klasik o-portünistliğiyle birleşince, (sanırım Ordu içinde de Güreş’ten çok rahatsız olan çevreler var) bunlar Güreş’i lojmanlardan bile çıkarmak istediler. Bu yansıdı, bütün bunların bir hareketi olarak.
Önce hepsi işbirliği ediyor, hepsi bu çetenin etkisi altındadır. Ama çete tümünü tasfiye edip (ki sıkışan durumlar var, siyasal, ekonomik koşullar var) tamamen bunları dıştalamayı devreye soktuğunda, bunlarda tepki gelişiyor. Bunlar öyle çe-teleşmeye karşı değillerdi, ama herşeylerinin ellerinden gideceğini görünce, bu bildiğimiz ‘95 sonrası tepki olayını, faali-yeti geliştirdiler. Susurluk’ta buna açığa vurdular ve bir yıl i-çinde de değişik taktiklerle. "Şeriat geliyor, laiklik elden gi-diyor, işte çete herşeyi aldı götürdü" propagandası yapılıyor, ki bunun anlamı şu; bu son hamleyi yapmazsalar bu partilerin tümü gidecek, zaten gitmişlerdi. Şahsen bile herhangi bir im-kanları devlet içerisinde kalmayacak. Böyle bir tepki hareke-tidir. Özünde çeteleşmeye karşı oldukları için değil. Çete bunlara belli bir pay verse ses çıkarmayacaklar. Tümüyle dış-talanacakları ortaya çıkınca her tarafta sesler birleşiyor. Bu "Bir Dakika Karanlık" hareketi, işte dediğim gibi ‘Susurluk kazası’ benzeri şeyler geliştiriliyor. Ordu içinde sanirim biraz dayanak bulunca Mesut Yilmaz hükümetini oluşturuyorlar ve şimdi de bu hükümet sallantili. Bu çetecilerden birkaç tanesini tehdit diye içeriye almişlardi, onlarin hepsi tekrar çikarildi. Çiller yine etkili. MHP'liler, -özellikle bu Türkeş’in oğlu ve eşinin itiraflarından belli oluyor- Türkeş’i bile artık kendi başlarına bir engel olarak görüyorlar. Sanırım çok kullanıldığı için. Elli yıldır kullanıla kullanıla zaten ölüyor. Taze bir ekibe yani halis-mulis bir çeteye devretmeleri gündemleşiyor, özellikle Çiller yanlısı oluyor bunlar. Daha çok bu kirli işlere bu-laşan kesimdir. Hatta CHP’de de Karayalçın var, işte meclis dışişleri komisyonu başkanlığına geliyor, orada bile ağırlık-ları var. Yine ANAP içinde ağırlıkları var. Kısaca hala devlet içinde örgütlü.
Bu çetenin marifetleri sayıp bitmekle tükenmez. Bize düşen payı ise, '93’lerden, '92’lerden itibaren Cizre, Şirnak, Nusaybin’deki katliamlar başta olmak üzere yüzlerce katliam, binlerce insanin acimasiz, yargisiz infazla götürülmesi, yine faili meçhul cinayetler adi altinda tek tek insanlarin katledilmesi, üçbini aşkin köyün harabeye çevrilmesi, muazzam ko-rucu teşkilatinin, esrar şebekelerinin ortaya çikarilmasi, ge-liştirilmesi. Sadece Kuzey Kürdistan’da değil Güney Kürdis-tan’da da muazzam bir çeteleşme örgütlendirilmesinin ger-çekleştirilmesi ve Barzaniler'in, hatta kismen YNK’nin içinde de böyle kurumlaşmanin gerçekleştirilmesi sözkonusu. Nus-ret deniliyor, bunlarin da direkt çete egilimi ile baglantili olarak kurumlaştirilmasi, ayrica Barzaniler'in de buna tümüyle dahil edilmesi var. Kürdistan’ın irili-ufaklı bütün feodal, iş-birlikçi çevrelerinin, Bucak şahsında görüldüğü gibi bu çe-tenin en vurucu güçleri haline getirilmesi; hatta Ortadoğu’da buraya yönelik bu bombalamanın bile bu çeteye dayandırılarak -hatta içinde sanıyorum uzantısı olan bazı Kürt işbirlikçilerinin örgütlendirilerek- buraya kadar yansıtılması; Avru-pa’da gerek PKK'yi, gerek genelde solu etkisizleştirmek için, Agca’dan tutalım Palme cinayetine kadar birçok provakas-yonların gerçekleştirilmesi; Avrupa’ya yönelik uyuşturucu ticaretinin yüzde sekseninin bunlarin kontrolü altina alinmasi, Kürt işadamlarinin bu kanallardan temizlenmesi ve devlet bütçesinden daha fazla maddi imkanin bu gayrimeşru yollarla çete tarafindan ele geçirilmesi, işlerin ne kadar vehamet derecesine getirildigini göstermektedir. Bunlar çok işlendigi için fazla açma geregi duymuyorum.
Peki bütün bunlarin acaba PKK üzerindeki bir gölgesi olmayacak midir? Son dönemlerde ve en son yaptigimiz 27 Kasim konuşmasinda, biz de açik ilan etmekte sakinca görmedik. PKK içinde çete gölgesi ve çeteleşme egilimi var mi, yok mu tartişmasini ortaya koyduk ve bilgilerimizi birleştirince, başlangiçta kendiliginden -çok ilginç- ama giderek de bir egilim haline gelmiş çeteciligin boy verdigini ve sadece TC çetelerinin gölgesinin degil, bizzat kollarinin etkili oldugunu görmekteyiz. Bunu dehşetle demesek de, vahim bir gelişme olarak degerlendirmemiz gerektigi giderek daha net karşimi-za çikmaktadir. Buna bilerek veya bilmeyerek alet olmalarin, küçümsenmeyecek çapta oldugu ortaya çikmaktadir. Esas itibariyla bizi ilgilendiren çeteleşmenin yönü bu. Tarihi açidan biraz durumu koyduk. TC’nin çözülüş sürecinin de ancak çe-teleşmelerle durdurulabilinecegini de, özellikle '90’lardan itibaren çarpıcı bir biçimde ortaya koyduk. Tarih, ilerde bunları çok kapsamlı değerlendirmelere tabi tutar.
TC’nin devlet aygıtının tümüyle ele geçirildiğini ve bu-gün sivil toplumda çok sınırlı, direnen bazı güçler olsa da, ha-la esas eğiliminin çetelerden yana olduğunu vurgulamakta hiçbir sakınca yok. Bu, Türkiye Cumhuriyeti içinde ve toplumsal yapıda epey rahatsızlıklara ve büyük çalkantılara yol-açtı, daha da açacaktır
ERKEKLİĞİ DOĞRU TANIMAZSAK, TOPLUMSAL TESPİTLERİMİZİ DOĞRU YAPAMAYIZ İlk güçlü otoritenin kadın üzerinde kurulması rastlantı değildir. Kadın organik toplumun gücü ve sözcüsüdür. O aşılmadan ataer killik zafer kazanamaz; daha ötesine, devlet kurumuna geçile mez… Bir kez daha vurgulanmalı: Ataerkil ilişkinin güç kazanmasına bir zorunluluk gözüyle bakılamaz. Ayrıca sanki bir kanun gereğiymiş gibi saf bir çıkış değildir. Sınıflaşma ve devletleşmeye giden yolda temel bir aşamayı teşkil etmesi üzerinde önemle durmayı gerek tiriyor. Kadın bir cins olarak değil, bir insan olarak doğal toplumdan 17 koparılıp en kapsamlı köleliğe mahkûm edilmektedir. Tüm diğer kölelikler kadın köleliğine bağlı olarak gelişmektedir. Dolayısıyla kadın köleliği çözümlenmeden diğer kölelikler çözümlenemez. Kadın köleliği aşılmadan diğer kölelikler aşılamaz. Kadının hiyerarşik topluma adım adım çekilmesi, tüm güçlü top lumsal özelliklerini yitirmesi toplumda gerçekleşen en temel kar şıdevrimdir. Avcılıkta güçlenen ve çevresinde bir grup örgütleyen güçlü adam, bu gücünü iyice fark ettikten ve kabul ettirdikten sonra ana-kadının evcil düzenini yavaş yavaş kontrolüne almıştır. Toplum geliştikçe ağırlıklı olarak erkekte güç yoğunlaşır. Erkekte güç yoğunlaştıkça, kadın gücünde muazzam bir yitiklik meydana gelir. Buna daha da açıklık getirelim. Ortadoğu din geleneklerinde bilindiği üzere, özellikle ilkel klan toplumlardan kurtulup (bunu sanırım tarihte en iyi gerçekleştiren alan Mezopotamya oluyor) kadının toplayıcılıktan üretime geçiş aşamasındaki gücü tartışma sızdır. Ve dinler öncelikle kadın tanrıçaları biçiminde ilk ifadesini bulmuştur. Ve halen çok etkili bir isim olan, Kürtçe’de de "yıldız" anlamına gelen "İştar" (Arapça’da vardır, bütün dillerde vardır) günümüzde "Star, Sterk" kadın tanrıçalığını ifade etmektedir. Bu tanrıça aslında şöyle bir tarihi role sahiptir; ilk yerleşik toplum yaratıcısıdır. İlk köy topluluklarının kurulmasından tutalım, top lumsallaşma devriminin en önemli aşamasının büyük ölçüde ka dın eylemi etrafında geliştiğini kabul etmek gerekiyor. İştar tanrı çasının herhalde tarifi böyle yapılabilinir. Kadın toplumu demek ki, bu ilk kuruluş sürecinde bir büyüklüğü temsil ediyor. Ondan 18 sonraki süreç, sınıflı topluma geçiştir. Ve sınıflı topluma geçiş, esasta bir erkek hâkimiyetine geçiştir. Erkek hâkimiyetindeki ge lişme o kadar sınırsız olmuştur ki, daha sonraki bütün tanrılar erkektir, aslında hiçbir kadın tanrıçası kalmamıştır. Bütün impara torlar erkektir. Çok az istisnalar dışında kadın olsa da, onlar da erkeksi kadınlardır. Bütün komutanların, bütün bürokratların %99’u erkektir. Bunda tabii çok dengesiz bir hâkimiyeti göster mektedir. Güç geliştikçe, erkekte ilk uygulama alanı, insanlar üzerinde bir statü geliştirmektir. Nedir statüsü? Kendisini ya bir manevi şahsi yet gibi, olağanüstü propagandalarla (çömezleriyle bunu yapar) kabul ettirir, ya da baskı aygıtlarıyla (buna sömürüyü de ilave ederek) insanları zayıflatarak kendine bağlamak ister. Erkekte yoğunlaşan gücün gelişim süreci böyledir. Bu kadında çok daha tehlikeli bir biçimde boyutlanır. Erkek böylece baskı ve sömürü gücünü kendi kişiliğinde yoğunlaştırdıkça, kadına yaklaşımı maa lesef çok dengesiz, çok tehlikeli bir mal yoğunlaştırması biçimin dedir. Getirdiği boyut aslında esef vericidir. Kadını son derece tutsaklıkta bir incelmeye tabi tutar, metalaşmada bir incelmeye tabi tutar. Kendi egoizmini tatmin etmek için, sonuna kadar kadı nı güçsüzleştirir, iradesizleştirir ve bir kukla haline getirir. İktidar eskiden Tanrı’dan Sultan’a derlerdi, sonra Sultan’dan et rafına, yönetim grubuna. Şimdi de öyledir. Her ne kadar cumhu riyet, demokrasi deniliyorsa da esasta güç bir Sultan’ın, bir oligar şinin, bir diktatörün kendisinde ve çevresinde yoğunlaşmıştır. 19 Erkek boyutu olarak da, erkekte yoğunlaşmıştır. Çok ilginç tabii! Benim kendi eylemime baktığımda yaptığım çok ilginç zaten. Be nim için önceden de söylüyorlardı; "bu gücü çalıyor" diye. Bizim hareket içinde de ortaya çıkıyor; "bu bizi çalıyor" dediler. Doğru dur. Aslında ben gücü çaldım, kimden çaldım? Türk devletine halen borçluyum, parasını çaldım, gücünü çaldım çünkü ben on ların ocağında da epey işlerle uğraştım. Erkekten de gücü çaldım. Özellikle erkeğin kadın üzerindeki gücünü de çaldım. Bunlar il ginç, ama bir gerçek. Erkek egemenlikçi toplumun bütün etkinlik alanlarından uzak laştırılmış bir erkeğin, onun hâkim olduğu sözüm ona işbirlikçi veya sömürgecilerin hizmetindeki toplulukları sayalım, onun ba şındaki erkeği düşünelim, ne yapar bu erkek? Gerçekten durumu dayanılmaz boyutlardadır. Nasıl bir kadının durumu dayanılmaz boyutlardaysa, bu erkeğin durumu daha da fazla öyledir. Bütün toplumsal etkinlik alanlarında yenilmiştir. Peki, bu egemenliğini nasıl kanıtlayacak? Sağına-soluna bakıyor, diğer toplumların, ulusların erkeklerine bakıyor, kendini onlar gibi erkek sanıyor. Bunu neyle gösterecek; ilkel erkeklik fantezileriyle, gösterileriyle ve büyük ihtimalle de kendini kadının başına patlatacak. Bizim erkeğin cephe arkasını biraz böyle anlamak gerekiyor. Bunun için bizim aile içindeki insan çok çarpıktır. Kadın çok kötü bir kadın durumuna getirilir, çocuk çok yetersiz, çok yetişmemiş bir çocuk haline getirilir. Bu erkek, kadından daha fazla bir beladır. Kadının erkek egemenlikçi toplum yapısı tarafından sürülüşü eski bir ta rihten başlar, değişik biçimlerde toplumlardan gelir. Bu genel bir 20 özellik ama erkeği böyle olan toplum az. Dikkat edelim; erkeği Kürt erkeği gibi olan kaç tane toplum var dünyada? Hesaplarsak, özgünlük anlamında tektir. Dolayısıyla erkeğin sorunu daha ağır olabilir. Çünkü böyle erkek egemenlikli toplum hiçbir yerde yok tur. Bu nedenle, erkekliği doğru tanımazsak, toplumsal tespitle rimizi doğru yapamayız. Erkek çözümlemelerimiz gelişmezse, erkeği doğru yola sokamayız. Zaten Kürt özelliği, kadın özelliğine hayli yatkındır. Çok erkekçi geçinmesine rağmen, bu böyledir. Kadının sosyal-siyasal hiçliği neyse, Kürt toplumunun da, erkeğinin de özellikle sosyal-siyasal kişiliği tam kadıncadır. Bu incelemeye değer bir husus. Bence sadece biyolojik anlamda doğal cinsi farklılık var, bunun dışında sosyal, siyasal, kültürel bir farklılık olmadığı kanısındayım. Bunu anlamak zorundayız, çünkü başka türlü yarayı teşhis edemeyiz. Kadın için sosyal gelişkinlik, hele siyasal ve askeri gelişkinlik pek düşünülemez. O ezelden beri bir koca mahkûmudur, bir erkek mahkûmudur. Bizim erkek de fazla sosyal, siyasal, askeri gelişkin lik peşinde değildir. Onun da kocası ezelden işgalcidir, istilacıdır, sömürgecidir. Erkek ne kadar kadının kocasıysa; işgalciler, istilacı lar ve sömürgeciler bizim erkeğin o kadar kocasıdır. Çok çarpıcı bir benzerlik! Gerçekten anlamlı. İşin tuhaf tarafı, bu yönüyle ne kadar kadına benziyorsa, bizim erkeksi toplumumuz, fiziki anlam da o kadar erkekliğine sevdalanır. Onu da incelemek gerekir. Sos yal, siyasal, kültürel, askeri, hatta ekonomik yönden ispatlayabili riz ki, toplumun dışına itilmiştir. Kendimiz için asker miyiz? Hayır! Siyaset yapabiliyor musunuz? Hayır! Ekonomik faaliyetlerimiz var 21 mı? Hayır! Kültürü yaşıyor muyuz? Hayır! Kadında da bunlar böy le. Peki, niye bu kadar aşırı erkeksi özelliklere bayılıyoruz? Yalnız fiziksel anlamda erkeklik gösterisi yapmaya düşkünleşmişiz. Bü yük ihtimalle intikamcılıktan kaynaklanıyor veya bütün bu alan lardan sürüldü mü bir erkek büyük bir çarpıtmayı da temsil edebi lir. Sadece bir Kürt erkeği açısından söylemiyorum. Herhangi bir erkek, herhangi bir ulustan, kültür seviyesinden olan, özellikle sınıflı topluma girişle birlikte cins üstünlüğüne ulaştıktan sonra bir erkeğin kadın karşısındaki konumu egemenliktir. Ve her ulu sun geleneklerine göre bu egemenlik neyse, nasılsa öyle yapılır, yürütülür. Kürt bu konuda en kötü olanıdır. Bütün cephelerde kaybetmiş. Devlet karşısında kaybetmiş, ekonomide kaybetmiş, sosyal yaşamda kaybetmiş, hatta başka böyle ne kadar toplumsal etkinlik, kurum-kuruluşu varsa hepsinde kaybetmiş. Aile içinde bir saha yaratılmış. Kürt erkeği aile içinde mutlak hâkimdir. Yani düşmanın onun üstündeki ne kadar baskısı, despotizmi varsa, onun da o kadar aile içinde, karı üstünde baskısı, egemenliği var dır. Başkalarının kendisine yaptığından daha fazlasını karıdan, çocuktan çıkarmak ister. Kürt budur. Ve dikkat edilirse en tehlike li erkek tipi oluyor. İşte yeni Kürt ortaya çıkarken bu Kürt’ü tersi ne çevirmek zorunda. Genelde erkekliği, özelde Kürt erkeğini tersine çevirmek zorunda. Yani bu erkeklikten vazgeçecek! Vaz geçme de güç ister. Nasıl vazgeçecek? Siz bir sigaradan vazgeçmi yorsunuz. Tüm bu temel bir kanun derecesinde kuvvetli olan er 22 kek özelliğinden nasıl taviz verecek, vazgeçeceksiniz?