Benim sevgim savaşı geliştirenedir, örgütü, vatanseverliği, öz gürlüğü geliştirenedir. Ne diye beni örgütten, savaştan uzaklaştı racak olanı seveyim, ilgi göstereyim, değer vereyim? İster eski kocalar olsun, ister yeni takıntılarınız olsun, kim olursa olsun, gözümüzün içi de olsa çıkarıp atmalıyız. Savaşa, örgütlenmeye ve partiye hizmet etmeyeni, (bir bütün olarak temel değerlerimiz var) kim olursa olsun bir çırpıda atabilmeliyiz. Şu ilke egemen olmalı: Biz yaşamımızı mutlak olarak devrimin emrine vermişiz. Yaşamımız, tutkumuz, heyecanımız, coşkumuz devrimdir, devrimi geliştirmedir. Bu da bizim yaşamımızdır, her şeyimizdir.
GERÇEK BİR ERKEK OLABİLMEK; DÜŞMANIN UFKUNU YIKMAKTAN TUTALIM, KADININ ÖZGÜRLÜK DÜZEYİNİ KAVRA MAYA KADAR, BİRÇOK YETENEK İSTER Osmanlı'ya baktığımızda, şöyle fermanların çıkarıldığını sık sık görüyoruz. Fatih İstanbul'u işgal ederken, "3 gün (kadınlar da dahil) her şeyi yağmalayabilirsiniz, talan edebilirsiniz" diyor. Bi lindiği gibi, Bizans'ın bir aristokrat geleneği ve çok aristokrat aile ler var. Osmanlılar gibi değiller. İşte o her türlü talancı Yeniçeri ler, evlere giriyorlar ve ne kadar kadın-kız, oğlan varsa alıp evleri ne götürüyorlar. Dehşetli bir köleleştirme dönemidir aslında. Ve sadece İstanbul'da da uygulanmıyor: Osmanlılar Anadolu'ya ya yıldıklarında, savaşan erkekleri veya hakim olan erkekleri vurduk tan sonra, bütünüyle değerlerine el koyuyorlar. Halen Yunanlıla rın çok korkak olduğu, ya da "kahpe Yunan" biçiminde isimlen dirmelerle değerlendirmeler söz konusudur. Aslında bir uygula manın sonucudur. Bu oldukça fazla düşürülmedir, bir cinsin düşü rülmesidir. El koy, eve çek, sonra köleleştir. Bundan sonra Os manlı Yeniçerisine karşı, "özgürlüğüm var, ya da sana karşı biraz kendimi savunmam lazım" demek mümkün olmuyor. Prensler bile derhal köleleştirilip evlere kapatılıyorlar, sorgusuz, sualsiz. Bu gelenek sık sık Kürt toplumu üzerinde de uygulanır. Siz kendinizi biraz özgürlük, ya da gönül, irade sahibi olarak görebilirsiniz, ama bu biraz yanıltmadır. Ulusal düzeydeki imhayı, talanı göz önüne getirdiğinizde, özgürlüğünüzün boyutunun ne kadar olduğunu anlarsınız. Altında bu uygulamalar vardır. Kişilikler Osmanlı dö neminde yoğrulmuş kişiliklerdir. Aileden miras kalmıştır bu kişilik 34 ler, özgürlük olmadığı gibi, çok silik ve kölemsidir. Kemalizm de kesinlikle bu geleneğin en barbar sürdürücülerinden biridir. M. Kemal bütün anlayış ve uygulamasını bu geleneği sürdürmede gösterir. Kadın konusunda da böyledir. Burada özgürlük yoktur. Kişilikleri kapatma, dillerini kesme durumu yaşanmaktadır. "Ka dınlaştırılmış bir halkız" derken bundan bahsetmek istiyoruz. Ke sinlikle basit ele almayalım. Kadınlaştırılmış bir halk olmak, kadın laşmış olmak nedir? Bu çok önemlidir. Size Osmanlı sultanlarının bazı geleneklerini daha hatırlatmakta yarar olabilir. Fatih'ten bir iki örnek vereyim; çünkü imparatorluğun yükselticisi ve tarihine temel damgasını vuran kişiliktir. Fatih, işgal ettiği yerlerde sadece kadınları kapatma biçiminde bir uygulamanın sahibi değil (ki, bu bir Osmanlı zihniyetidir) aynı zamanda erkek çocuklarını da kapa tıyor. Örneğin Fatih'in, Bizans'ın çok güçlü bir ailesi, hatta o aris tokrat geleneğin en önde gelen bir ailesinin çocuğu olan prensi sarayına kapatması olayı vardır. Bu aileyi kendisi için bir rakip, ya da o geleneğin ileride başına bela olabileceğini (veya bir egemen lik, iktidar olma hırsı ile de bunu yapmış olabilir, bu o kadar önemli değil) düşünüyor. Sonuçta bir prensi (ki, bilirsiniz prensler çok erkeksi ve çok da gururludurlar) sarayına kapatması ve onu eşcinsellik pozisyonuna sokması söz konusudur. Bu önemlidir. Yine bir Bizans asilzadesinden iki erkek çocuğunu istemesi olayı vardır. "Çocuklarını bana yollayacaksın" diyor. Bizans asilzadesi "her şeyimi veririm, ama bu erkek çocuklarımı vermem" demesi ne rağmen, zorla getirtiyor. Sanırım adamın da boynunu vurdu ruyor. Çok vahşi bir uygulama! Tabii sultan böyle yaparsa, sulta 35 nın paşaları bu işi kat be kat yaparlar. İşte bildiğimiz Balkanlar'da ki halkların, özellikle Yunan halkının düşürülmüşlüğü biraz böyle sağlanıyor. Çok ilginç bir hakaret ve düşürme biçimi! Şimdi size sembolik gibi görünse de, halkları böyle kadınlaştır ma durumları var. Örneğin; bir erkek, bir kadın karşısında kendini nasıl ifade eder? Eğer bu erkek, bir de Kürt ise ve özellikle malını mülkünü kaybetmiş, en son elinde karısı kalmışsa, onun için tek mülk karısı olur. Bu mülk karşısında erkeğin nasıl mülk zihniyetli birisi olacağı açıktır. Yani her şeyini kaybetmiş; ne namus, ne şe ref, ne toprak ve ne de özgürlük, hiçbir şeyi yok ve alabildiğine düşürülmüş. Dolayısıyla sahipleneceği, düşürülmüşlüğün acısını çıkarırcasına üzerinde egemenlik kuracağı tek mülkü karısı olu yor. Ve böylece erkek bir anda sözüm ona avantajlı bir kişilik olup çıkıyor. Bütün bunları küçümsemek için belirtmiyorum. Sadece bir gerçeği ifade etmeye çalışıyorum. Bu arada kendine edebiyat çıyım diyenlere, bir kez daha seslenmek istiyorum. İncelemesini bilmiyorsunuz. Tarihten kopmuş, atomlarına kadar parçalanmış böylesi bir toplumsal gerçeklik var karşınızda. Bunun tarihsel, güncel boyutları var, alın ve inceleyin. Kürdistan’da, özellikle düşen erkeğin durumu, beni bu soruna daha da çekmiştir. Kürt halkı için (bazıları aleyhimizde kullanmak istiyorlar) "karılaştırılmış bir halktır" dedim, bunun anlamı şuydu; tarih boyunca sürekli işgal ve istilalar halkımızın başından eksik olmadığı için, her işgalciye, yani her zorbaya, her despota (ki bu da biraz hâkim erkeğe benziyor) bağlı kalan bir halk. Bu anlamda 36 "köle kadına benzetilmiştir" dedim, anlamlıdır. "Bunda Kürt erke ğinin rolü nedir" sorusuna geçtiğimde rolünün yürekler acısı du rumda olduğunu gördüm. Klasik anlamda da, diğer uluslardan erkeklere pek benzemediği, çok farklı bazı yanlarının olduğunu gördüm. Baskıcı sistemlerin etkisi altındaki erkek, bunun bütün acısını kadınlardan ve çocuklardan çıkarır. Yine ilginçtir, bütün sevgisinin kaynağını da buradan görmek ister. Yani hem döver, hem söver, hem gözyaşı döker. Çok çelişkili bir kişilik! Sevmek istiyor, öldürü yor. Sevme tarzında öldürme var. Çocuklar için de bu böyledir. Bu erkeği çok çaresiz gördüm. Çaresiz gördükçe bu erkeğin çözüm lenmesi, bana nerdeyse en az kadın çözümlenmesi kadar önemli gözüktü. Şimdi, aslında sorunu kadın sorunundan ziyade, bir er kek sorunu olarak da çözüme tabi tutmam, büyük bir önem taşı yor. Bunlar birçok ideolojide böyle ortaya konulmamıştır. İdeolo jilerin çoğunluğu erkek egemenlikli olduğu için erkeği fazla çöz meye tabi tutma gereği duymazlar. Çok derin bir sosyalist kişilik olmazsa, erkek kendi iktidarını tehlikeye sokabilecek düşüncelere fazla yer vermez, kendini fazla eleştiri konusu yapmak istemez. Bu durum erkekte çok içselleşmiş bir yaklaşımdır. Bu erkekler düşman tarafından iğdiş edildikleri için, öyle kadına sahip olabilecek bir güçte de değiller. Her ne kadar kaba anlamda erkek gibi görünüyorlarsa da, gerçekten TC’nin özel yöntemleriy le iğdiş edilmişlerdir. Ciddi bir erkelikleri de söz konusu değildir. Onun için kadın karşısında iki kelime konuşacak güçleri bile yok. 37 Gerçek bir erkek olabilmek; çok özel çaba-yetenek ister. Ben de dahil, fazla erkeklik yapacak halimiz yok. Düşman bizde bu gücü bırakmamış; bunu anlayacaksınız. Öyle kara sevdalı, aşık-maşuk numaralarına hiç gerek yok. Ben de dahil diyorum, böyle kocalık yapacak gücümüz yok. Düşman vurmuş, bizi iğdiş etmiş. Bu ger çektir de, yani şaka olsun diye söylemiyorum. Sizin öyle klasik bir erkekliğiniz var, başınıza zaten bela olmuş. Bela olmaması için, büyük bir patlama yapmanız lazımdır. Tekrar söylüyorum, iğdiş edilmişsiniz. Osmanlıların da üslubuydu, TC subayları hep size söyler, ilk ele aldıkları Kürt askerinin üzerinde uyguladıkları; bir güzel karılaştırmadır. Gerçekten böyle, siz aske re belki gitmediniz, bu duyguyu bilmezsiniz. Toplumda da öyledir; karılaştırma. Gerçek bir erkek olmak, çok önemli bir mesele, çok zordur. Ben halen kendimi gerçek bir erkek haline getiremedim. Ayıp mıdır diyeceksiniz. Hayır, ayıp değil! Çünkü gerçek bir erkek olabilmek; gerçekten düşmanın ufkunu yıkmaktan tutalım, kadı nın özgürlük düzeyini kavramaya kadar, birçok yetenek ister. Bu da sizde yok. Ortaya çıktı. Kadına bakıyorsunuz, bilmem nasıl, ne niyetlerle. Düşmana bakıyorsunuz, kolunuz düşüyor, kırılıyor. Ben ne yapayım? Ağlayacağınıza kendinizi toparlayın. Bir halk ki, bin yıllardan beri düşman terbiyesi altında büyümüş veya cüceleştirilmiş. Bir kadın ki, yaşamla hiç alakası kalmamış; bir erkek ki, kadından daha beter bir sorumsuzluk deryasında kendini sözüm ona iktidar sahibi sanmış. Bunların tüm ağırlıkları şimdi benim üzerimde. Farkında değilsiniz. Farkında olabilmek 38 için vicdan sahibi olmak gerekir. O da gelişkin olmadığı için bu iş böyle gidecek. Hikâyenin özü böyledir. Çağrılar fazla etkili ola maz. Etkili olabilmesi için, etkiyi hissedebilecek bir yürek gerekli. Beynini çarpıcı düşünceye, yüreğini de derin toplumsal acılara kapatan, basiti oynar; gülüşü de, ağlayışı da çok basittir. Ve en esef edilecek sınırlar dâhilinde kalır sürekli. Onu yoğun bir şekilde yaşıyorsunuz. Onunla çarpışıyoruz. Sonuç bu gerçeklik oluyor. Karılaşmış Kürt toplumu ve erkeği bana adeta şunu demeye ge tirdi; bunu çözümlersen, en iyi kadın teorisini ortaya çıkarmış olursunuz. Bu çok açık! Ben mi engelliyorum? Düşman sizi bu konuma getirmiş. Bunları görmeyecek misiniz? Aslında görürseniz kendiniz için asker olma gereğini duyarsınız. Düşünün, siz erkek lerin her birinin böyle kocakarısı var. Bu çok ağır bir durum değil mi? Sizin gibi erkekleri düşünün. Türk sömürgecileri zaten bu göz le bakarlar, özellikle Türk subayları sizi kendi karısı durumuna getirmiş, hem de erkek karısı. Bu sizin ağırınıza gitmiyor mu? Ben sadece biraz güçlü yaşamaya çalışıyorsam, erkek geçiniyorsam biraz düşmanla uğraşmayı bildiğim içindir. Eskiden bu gücüm yoktu, bu erkekliğim yoktu. Düşmanla biraz uğraşarak bu gücü buldum, bu doğrudur da. Kölelik döneminden kendimi hiçbir za man normal bir erkek saymadım. Şaşıyorum kendi kendime, hiç bir iktidarım yoktu, kendime güvenim de yoktu. Neden sonra çözümledim, düşman beni bu kadar etkisiz duruma getirdikten sonra, ben neyin erkeği olacağım? Bir karının erkeği olmuşum neyi ifade eder? Bundan utandım, sıkıldım, nefret ettim. Halen de öyleyim. Niye kendinizi erkek sanıyorsunuz? Bu tersinden bir er 39 kek olmadır. Askerlik için erkek işi denir, onu çözümlemeye çalışı yorum. Sizin erkekliğinizi iyi çözmek gerekir. Biraz kendimden çözdüm. Belki şu anda kabul edilebilir ölçüler içinde bir erkek olabiliyorum, belki tam değil. Ben de kendimi tam görmüyorum daha. Sizin birden bire çok erken yaşlarda kendinizi erkek görme niz ne anlama gelir? Düşmanın karısı durumunda iken, nasıl ken dinizi tam bir erkek yerine koyuyorsunuz? Kendinize de karı bul maya yelteniyorsunuz? Hemen hemen bunun kalıntısı hepinizde de var. Yanlışlık nerede? Sanıyorum sahte bir erkeklik durumu söz konusu. Bu erkeklik anlayışının karıya karşı bu kadar güç ka zanması altında, düşmana yaptığı karılık yatıyor. Tespit mükem mel! Kürt erkeğinin can alıcı bir tanımını yapıyoruz. Erkekliği şi şirme, karılık ilişkisinde erkeklik havalarına sığınma çok yaygın. Aslında kendisi karı, ama karıya karşı sahte bir erkek olma veya kendini öyle sanma var. Karıya karşı çok aşırı bir erkeklik, normal bir erkek durumu değil aslında. Böyleleri kendini erkek gibi sanı yor. Aslında ne kadar erkek olup olmadığı da belli değil, sağlıklı bir erkek değildir. Aslında iktidarsızdır, erkek olma ise iktidar an lamında kullanılır. Kadın karşısında iktidardayken, düşman karşı sında iktidarsızdır. Aslında abartılmış, gerçekte bir kocakarı ol maktan öteye bir değeri olmayan, köle bir kadına karşı sahte bir erkekliğe öykünerek veya kedini öyle sanarak şişirilmiş bir kişiliği boşaltıp ve bu anlamda sahte bir erkek olmaktan çıkartıp, düş manın bir karısı olmaktan çıkartıp normal bir erkek olma ölçüleri ne getirtmeliyiz. Ve bu da biraz asker ve savaş kişiliği edinmekten geçer. Bakıp görün, bir kocakarı bile olmaktan kurtulmanız için 40 asker olmanız gerekiyor. Bu bir bilimsel tanımdır.
Masumane birçok istemleriniz olabilir, fakat gerçekler ona fırsat vermiyor. Burada yerinmeye, üzülmeye de gerek yok. Gerçekleri dikkate alan bir mücadeleye ihtiyacınız var. Yani bir takım kişilere yönelerek de bu çözümlenemez. Çözüm, anlayışlar doğrultusunda kendini biraz gözden geçirip vermeyi bilmedir. Mesele gerçekten kişileri çok çok aşan, tarihi anlam ve önemini inkar etmiyoruz ama artık bir tarza, bir sürece, bir kuruma dö nüşmeyi istiyor. İşte bunun için bazı veriler sunduk. Sanıyorum fazla mücadeleye dayanmayan bir özgürlük istiyorsunuz, yırtıcı bir mücadeleyle kazanılmayan özgürlüğün fazla değeri yoktur. Her erkek, egemen olduğu oranda kadına bir tutsaklık kılıfı geçi rir. Ben buna tenezzül etmedim. Ne hikâye etme gibi bir konuma girdim, ne de gücüme esas olarak bağlama düşkünlüğünü göster dim. Çok ilginçtir! Sanki bir çocukluk arkadaşı gibi en ufak bir bas kı ve güç gösterisine girişmeden, birlikte nasıl yaşanabileceğini anlama çabası içinde oldum. Ne kadının kölelik dünyasına girme ye, onu öyle yakalamaya çalıştım, ne de kendimi bu zayıflıklar temelinde görmeye imkân verdim. Özgür tipe ulaşmak, okuma yazma sorunu değil, bir yaşama bakış sorunudur. Hatta oldukça da özgün tipler çıkabilir. Yalnız burada da önderlik gereklidir. Fe odal yanı ağır basan erkeklere, bu önderliği terk etmekle özgürlük sorunlarınıza asla çözüm bulamasınız. Onun için kendi saflarınız da da oldukça önderlik çıkarmaya, örgütler yaratmaya, çözümle meleri özümsemeye ve titizlikle hayata geçirmeye ihtiyacınız var. Kapsamlı ortaya koyduk, sorunu çözecek olan yaklaşım budur.
ERKEKLİĞİ DOĞRU TANIMAZSAK, TOPLUMSAL TESPİTLERİMİZİ DOĞRU YAPAMAYIZ İlk güçlü otoritenin kadın üzerinde kurulması rastlantı değildir. Kadın organik toplumun gücü ve sözcüsüdür. O aşılmadan ataer killik zafer kazanamaz; daha ötesine, devlet kurumuna geçile mez… Bir kez daha vurgulanmalı: Ataerkil ilişkinin güç kazanmasına bir zorunluluk gözüyle bakılamaz. Ayrıca sanki bir kanun gereğiymiş gibi saf bir çıkış değildir. Sınıflaşma ve devletleşmeye giden yolda temel bir aşamayı teşkil etmesi üzerinde önemle durmayı gerek tiriyor. Kadın bir cins olarak değil, bir insan olarak doğal toplumdan 17 koparılıp en kapsamlı köleliğe mahkûm edilmektedir. Tüm diğer kölelikler kadın köleliğine bağlı olarak gelişmektedir. Dolayısıyla kadın köleliği çözümlenmeden diğer kölelikler çözümlenemez. Kadın köleliği aşılmadan diğer kölelikler aşılamaz. Kadının hiyerarşik topluma adım adım çekilmesi, tüm güçlü top lumsal özelliklerini yitirmesi toplumda gerçekleşen en temel kar şıdevrimdir. Avcılıkta güçlenen ve çevresinde bir grup örgütleyen güçlü adam, bu gücünü iyice fark ettikten ve kabul ettirdikten sonra ana-kadının evcil düzenini yavaş yavaş kontrolüne almıştır. Toplum geliştikçe ağırlıklı olarak erkekte güç yoğunlaşır. Erkekte güç yoğunlaştıkça, kadın gücünde muazzam bir yitiklik meydana gelir. Buna daha da açıklık getirelim. Ortadoğu din geleneklerinde bilindiği üzere, özellikle ilkel klan toplumlardan kurtulup (bunu sanırım tarihte en iyi gerçekleştiren alan Mezopotamya oluyor) kadının toplayıcılıktan üretime geçiş aşamasındaki gücü tartışma sızdır. Ve dinler öncelikle kadın tanrıçaları biçiminde ilk ifadesini bulmuştur. Ve halen çok etkili bir isim olan, Kürtçe’de de "yıldız" anlamına gelen "İştar" (Arapça’da vardır, bütün dillerde vardır) günümüzde "Star, Sterk" kadın tanrıçalığını ifade etmektedir. Bu tanrıça aslında şöyle bir tarihi role sahiptir; ilk yerleşik toplum yaratıcısıdır. İlk köy topluluklarının kurulmasından tutalım, top lumsallaşma devriminin en önemli aşamasının büyük ölçüde ka dın eylemi etrafında geliştiğini kabul etmek gerekiyor. İştar tanrı çasının herhalde tarifi böyle yapılabilinir. Kadın toplumu demek ki, bu ilk kuruluş sürecinde bir büyüklüğü temsil ediyor. Ondan 18 sonraki süreç, sınıflı topluma geçiştir. Ve sınıflı topluma geçiş, esasta bir erkek hâkimiyetine geçiştir. Erkek hâkimiyetindeki ge lişme o kadar sınırsız olmuştur ki, daha sonraki bütün tanrılar erkektir, aslında hiçbir kadın tanrıçası kalmamıştır. Bütün impara torlar erkektir. Çok az istisnalar dışında kadın olsa da, onlar da erkeksi kadınlardır. Bütün komutanların, bütün bürokratların %99’u erkektir. Bunda tabii çok dengesiz bir hâkimiyeti göster mektedir. Güç geliştikçe, erkekte ilk uygulama alanı, insanlar üzerinde bir statü geliştirmektir. Nedir statüsü? Kendisini ya bir manevi şahsi yet gibi, olağanüstü propagandalarla (çömezleriyle bunu yapar) kabul ettirir, ya da baskı aygıtlarıyla (buna sömürüyü de ilave ederek) insanları zayıflatarak kendine bağlamak ister. Erkekte yoğunlaşan gücün gelişim süreci böyledir. Bu kadında çok daha tehlikeli bir biçimde boyutlanır. Erkek böylece baskı ve sömürü gücünü kendi kişiliğinde yoğunlaştırdıkça, kadına yaklaşımı maa lesef çok dengesiz, çok tehlikeli bir mal yoğunlaştırması biçimin dedir. Getirdiği boyut aslında esef vericidir. Kadını son derece tutsaklıkta bir incelmeye tabi tutar, metalaşmada bir incelmeye tabi tutar. Kendi egoizmini tatmin etmek için, sonuna kadar kadı nı güçsüzleştirir, iradesizleştirir ve bir kukla haline getirir. İktidar eskiden Tanrı’dan Sultan’a derlerdi, sonra Sultan’dan et rafına, yönetim grubuna. Şimdi de öyledir. Her ne kadar cumhu riyet, demokrasi deniliyorsa da esasta güç bir Sultan’ın, bir oligar şinin, bir diktatörün kendisinde ve çevresinde yoğunlaşmıştır. 19 Erkek boyutu olarak da, erkekte yoğunlaşmıştır. Çok ilginç tabii! Benim kendi eylemime baktığımda yaptığım çok ilginç zaten. Be nim için önceden de söylüyorlardı; "bu gücü çalıyor" diye. Bizim hareket içinde de ortaya çıkıyor; "bu bizi çalıyor" dediler. Doğru dur. Aslında ben gücü çaldım, kimden çaldım? Türk devletine halen borçluyum, parasını çaldım, gücünü çaldım çünkü ben on ların ocağında da epey işlerle uğraştım. Erkekten de gücü çaldım. Özellikle erkeğin kadın üzerindeki gücünü de çaldım. Bunlar il ginç, ama bir gerçek. Erkek egemenlikçi toplumun bütün etkinlik alanlarından uzak laştırılmış bir erkeğin, onun hâkim olduğu sözüm ona işbirlikçi veya sömürgecilerin hizmetindeki toplulukları sayalım, onun ba şındaki erkeği düşünelim, ne yapar bu erkek? Gerçekten durumu dayanılmaz boyutlardadır. Nasıl bir kadının durumu dayanılmaz boyutlardaysa, bu erkeğin durumu daha da fazla öyledir. Bütün toplumsal etkinlik alanlarında yenilmiştir. Peki, bu egemenliğini nasıl kanıtlayacak? Sağına-soluna bakıyor, diğer toplumların, ulusların erkeklerine bakıyor, kendini onlar gibi erkek sanıyor. Bunu neyle gösterecek; ilkel erkeklik fantezileriyle, gösterileriyle ve büyük ihtimalle de kendini kadının başına patlatacak. Bizim erkeğin cephe arkasını biraz böyle anlamak gerekiyor. Bunun için bizim aile içindeki insan çok çarpıktır. Kadın çok kötü bir kadın durumuna getirilir, çocuk çok yetersiz, çok yetişmemiş bir çocuk haline getirilir. Bu erkek, kadından daha fazla bir beladır. Kadının erkek egemenlikçi toplum yapısı tarafından sürülüşü eski bir ta rihten başlar, değişik biçimlerde toplumlardan gelir. Bu genel bir 20 özellik ama erkeği böyle olan toplum az. Dikkat edelim; erkeği Kürt erkeği gibi olan kaç tane toplum var dünyada? Hesaplarsak, özgünlük anlamında tektir. Dolayısıyla erkeğin sorunu daha ağır olabilir. Çünkü böyle erkek egemenlikli toplum hiçbir yerde yok tur. Bu nedenle, erkekliği doğru tanımazsak, toplumsal tespitle rimizi doğru yapamayız. Erkek çözümlemelerimiz gelişmezse, erkeği doğru yola sokamayız. Zaten Kürt özelliği, kadın özelliğine hayli yatkındır. Çok erkekçi geçinmesine rağmen, bu böyledir. Kadının sosyal-siyasal hiçliği neyse, Kürt toplumunun da, erkeğinin de özellikle sosyal-siyasal kişiliği tam kadıncadır. Bu incelemeye değer bir husus. Bence sadece biyolojik anlamda doğal cinsi farklılık var, bunun dışında sosyal, siyasal, kültürel bir farklılık olmadığı kanısındayım. Bunu anlamak zorundayız, çünkü başka türlü yarayı teşhis edemeyiz. Kadın için sosyal gelişkinlik, hele siyasal ve askeri gelişkinlik pek düşünülemez. O ezelden beri bir koca mahkûmudur, bir erkek mahkûmudur. Bizim erkek de fazla sosyal, siyasal, askeri gelişkin lik peşinde değildir. Onun da kocası ezelden işgalcidir, istilacıdır, sömürgecidir. Erkek ne kadar kadının kocasıysa; işgalciler, istilacı lar ve sömürgeciler bizim erkeğin o kadar kocasıdır. Çok çarpıcı bir benzerlik! Gerçekten anlamlı. İşin tuhaf tarafı, bu yönüyle ne kadar kadına benziyorsa, bizim erkeksi toplumumuz, fiziki anlam da o kadar erkekliğine sevdalanır. Onu da incelemek gerekir. Sos yal, siyasal, kültürel, askeri, hatta ekonomik yönden ispatlayabili riz ki, toplumun dışına itilmiştir. Kendimiz için asker miyiz? Hayır! Siyaset yapabiliyor musunuz? Hayır! Ekonomik faaliyetlerimiz var 21 mı? Hayır! Kültürü yaşıyor muyuz? Hayır! Kadında da bunlar böy le. Peki, niye bu kadar aşırı erkeksi özelliklere bayılıyoruz? Yalnız fiziksel anlamda erkeklik gösterisi yapmaya düşkünleşmişiz. Bü yük ihtimalle intikamcılıktan kaynaklanıyor veya bütün bu alan lardan sürüldü mü bir erkek büyük bir çarpıtmayı da temsil edebi lir. Sadece bir Kürt erkeği açısından söylemiyorum. Herhangi bir erkek, herhangi bir ulustan, kültür seviyesinden olan, özellikle sınıflı topluma girişle birlikte cins üstünlüğüne ulaştıktan sonra bir erkeğin kadın karşısındaki konumu egemenliktir. Ve her ulu sun geleneklerine göre bu egemenlik neyse, nasılsa öyle yapılır, yürütülür. Kürt bu konuda en kötü olanıdır. Bütün cephelerde kaybetmiş. Devlet karşısında kaybetmiş, ekonomide kaybetmiş, sosyal yaşamda kaybetmiş, hatta başka böyle ne kadar toplumsal etkinlik, kurum-kuruluşu varsa hepsinde kaybetmiş. Aile içinde bir saha yaratılmış. Kürt erkeği aile içinde mutlak hâkimdir. Yani düşmanın onun üstündeki ne kadar baskısı, despotizmi varsa, onun da o kadar aile içinde, karı üstünde baskısı, egemenliği var dır. Başkalarının kendisine yaptığından daha fazlasını karıdan, çocuktan çıkarmak ister. Kürt budur. Ve dikkat edilirse en tehlike li erkek tipi oluyor. İşte yeni Kürt ortaya çıkarken bu Kürt’ü tersi ne çevirmek zorunda. Genelde erkekliği, özelde Kürt erkeğini tersine çevirmek zorunda. Yani bu erkeklikten vazgeçecek! Vaz geçme de güç ister. Nasıl vazgeçecek? Siz bir sigaradan vazgeçmi yorsunuz. Tüm bu temel bir kanun derecesinde kuvvetli olan er 22 kek özelliğinden nasıl taviz verecek, vazgeçeceksiniz?
Hatırlıyorum, kesin daha iyi anlayabilirsiniz diye söylüyorum. Bi zim komşunun bir erkeği vardı, yakından gözlemlediğim için tanı yordum. Bir gün baktım böyle bir aynası var cebine koymuş, ikide bir aynayı çıkarıp saçını tarıyor. Ara-sıra tıraş oluyor. Ya bu komşu neden böyle oluyor, dedim. Bir baktım ki, erkekliği başına vuru yor; Adana'ya gidiyor bir yıl, iki yıl. Neye gidiyor? Dediler başlık parasını yapmaya gidiyor. Komşu öyle gitti, bir daha da hatırlan madı. Anladım ki, tehlike var. Yani nedir, bunun erkekliği nedir? Bütün ömrünü buna göre, kendini ayna karşısında buna göre dü zenliyor. "Ben bu erkeklikte yokum" dedim. Uygun bulmadım. "Böyle olacağına, hiç kimse beni beğenmesin" dediğimi gayet iyi hatırlıyorum. Zaten o zaman da tam bir aykırılık durumu gelişmiş ti. Şimdi siz bu felsefenin ürünüsünüz. Bunu toplum eker, oğul isterler hep. Oğul da tabi kendi erkekliğini işte bu kabalığında, karıyı işte en erken yaşta karılıkta ispatlamak ister. Sonuç; gitti zaten. Beyin gider, tekrar söylüyorum. Gerçek zafer gider. Erkeğimizin çirkinliği ise çok şiddetli bir şey, halen beni çok dü şündürüyor. Aman Allah’ım ne kadar çirkin! Biz erkekle de uğra şıyoruz, yani erkekteki çirkinliği de ortaya koyduk. Bu konuda adil davrandık, kesinlikle bizde erkek egemenlikçi yaklaşım yok değil mi? onu da çok çarpıcı fark ediyorsunuz. En çok kendimi geliştir diğim bir şey de oydu, yani erkek egemenliğini, çirkinliklerini şah sıma yansıtmamak! Ben burada kendimi masaya yatırayım. Nasıl bir erkektim ve 23 kendimi nasıl bir erkek yaptım? Ameliyatı önce kendimden başla tayım. Belki erkeklik gururunuz kırılır diye sizleri fazla söz konusu etmeyeyim. Kendimi bir erkek olarak tanıdığımdan beri, kuşkuyla yaklaştım. Şunu önce belirteyim; böyle kadın olmak da sakıncalı diyordum, böyle erkek olmak da. Halen hatırımda, kendini göz den kaybetmek isteyen kızlar, kendini yaşama doğru-dürüst ka tamayan, çaput altında kendini gittikçe gizleyen kadınlar, gittikçe karaya bürünen kadınlar vardı. Bu, kişilik yitirilmesiyle özdeş gidi yordu. Tam tersine, gittikçe kendini öne çıkaran erkekler, şımarık laşan, gösteriye kalkışan erkekler vardı. Yadırgadım. Bu gidişat fazla anlamlı değil, bu kopma, bu ayrışma sağlıklı olmaya işaret değildi. Kendi çocukluk halimle hoş bulmasam da, herhangi bir karşı koyma imkânım olmayacaktı. Toplum yasaları işleyip gidi yor, onu dayatıyordu. Birine “sen şöyle bir kadınlaşma yoluna gir”, diğerine de “sen şöyle bir erkekleşme yoluna gir” diyordu. Çok kısa bir süre sonra, kızın da, delikanlının da karşısındaki hikâye; süslülük, nişanlılık söylentileri başlıyordu. Bu tip bağlantı lardan da kuşku duymaya başladığımı, fazla iyimser karşılamadı ğımı söyleyebilirim. Bu sözleşmelerin, nişanlanmaların altında muhtemelen kaybedilme yönü ağır gelişmeler söz konusu diyor dum. Kendi bacımın nişanlanışını bir yitiklik olarak değerlendirir ken, yakın erkeklerimizin nişanlamalarında, evlenmelerinde bir kaybediş görüyordum. Bu adamlar giderler, artık kolay kolay bir daha tartışmaya, bana göre o dönemin topluluk işlerine gelemez ler. Adana’ya gider çalışırlar, altı ay çalışırlar, bir daha köy mey danına gelip onlarla herhangi bir oyun, herhangi bir tartışma 24 yapmak mümkün olmaz. Sırf başlık parası bulmak için, bir kaç yıl, daha sonra da bir odacık, bir göz bina yapmak için bir kaç yıl ge rekiyordu. Böylece bizim delikanlı gitti mi gitti. Zaten bizim kız da, daha doğru-dürüst kendini yaşamadan, hiçbir duygusunu, hiçbir özlemini bile dile getirmeden biter. Zaten düşünceden hiç bah setme, iki kelime konuşmayı bile becerme imkanı görmeden yiti rilir ve çok kısa bir süre sonra da hantal bir fizikle birlikte koca karılaşıp gider. Önce kendi kişiliğimi kişilikler bağlamında değer lendirmeye çalıştığımda; gelenek de olsa, aile dayatmaları da olsa “kendini özgür tut, fazla kendini kaptırma” yaklaşımını sergile dim. Yani bir ihtiyatlılık, endişelilik durumu vardı. Erkek sorgula ması vardı, kadın sorgulaması vardı. Fakat “kendini de korumaya özen göster” diyorum. İlk delikanlılık çağını biraz bu temelde kar şılamaya çalıştık. Sanırım bu özelliğimizi, o zaman büyüklerimiz diye tabir ettiğimiz analar, babalar da gördü ve bizi değişik bulu yorlardı. Pek de kendi koşullarına göre bir aile kurumlaşmasına yönelmeyeceğimizi tespit etmişlerdi, bu belgelidir de. Sizlerden bir farkımız bu. Sanıyorum bu önemli bir özgürlük yaklaşımı. Ken di gelişmemin de önemli bir durağı. Aile kurumlaşmasına veya onun zincirlemesine karşı duruş tarzı beni biraz kurtardı. Kızlarda güzellik var ve üzerinde düşünülmeli, durulmalı diyordum. Yine erkekliğe dikkat etmeli, genel geçer erkek durumuna benzeme meli diyordum. Daha sonraki okul süreçlerinde, adam akıllı bir küçük-burjuva olmaya doğru gittiğimde, bir memur olmaya doğru gittiğimde, o zaman devrimci tarzda kendimizi biraz hazırlıklı tutma gereğini duyuyorduk. 25 Her gün aslında çekiç ve örsle kendimi dövüyordum. Tabii ken dimi topluma, halka, partiye kabul ettirmek büyük bir savaş ister. Şimdi dostun, hatta düşmanın, herkesin ilgisini çekiyorum. Bu nunla örgüt, bununla savaş oluyor. Kürt yüreğini ve ruhunu yara tıyorum. Kürt bilincini yaratıyorum, savaşını yaratıyorum. Eğer kendimi sistemli yaratmasam, kof bir erkeklik anlayışıyla bu olur mu? Toplumda bilirsiniz, en değme erkeklik kabadayıcadır. İşte biraz parasına, biraz sopasına güvenenin ne yaptığı biliniyor. Bu nun da bir hiç olduğunu biliyoruz. Çok değişik bir erkek tipi çiz meseydim, üç kişiyi bir araya getirmem mümkün değildi. Başkan uğraşıyor. İsteyebilecek erkek nasıl olmalı, kız nasıl olmalı, neye bağlı olmalı, düşünüyorum, tartışıyorum. Siz 15 yaşında karar vermişsiniz, ben 45 yaşına gelmişim daha tartışıyorum. “Yandık” diyeceksiniz, “evde kaldık” falan demeyin, benim kadar evde ka lacak değilsiniz, en çok evde kalan ben, ama iddialarım var, ama kolay değil. Bu kocakarılaşma çirkindir. Koca olmak da çirkin, ben kendimi bir Kürt kocası asla yapmam. "Kızım, karım" bu sözler hâlâ benim kulağımı tırmalar, böyle büyüklük taslayamam, birisi ne kızım diyecek gücü kendimde göremem, oğlum diyecek gücü kendimde göremem. Kudretsiz olduğum için değil, ama bana ka ba laflar gibi geliyor. Zaten erkek olmayla kazanacağınız hiçbir şey yok! Varsın bu er keklik gitsin dedik. Ona acımayın. Kızlar da böyle erkek kaybetti ler diye üzülmesinler. Aslında görünüşte erkek idiler. Özünde erkeklik yapacak halleri yok! Ayıp olmasın diye en çok ben ken dimi işledim bu konuda. Benden fazla erkeklik beklemeyin dedim 26 yani zorbela. İşte böyle birisi olmaya çalışıyorum. Samimi söylü yorum. Yalnız kaba anlamda tabi genelde insan, özelde erkek benim; baştan söylüyorum tiksindiğim bir durum. Hiç kendime yakıştıramam. Ama iddialı erkeği yakalayabilmek, genelde ideal insanı, hem kadında hem erkekte yakalayabilmek benim için bü yük bir tutku. Dikkat edilirse en çok üzerinde durduğum, sanatım bu. Gece gündüz çekiç darbeleri altında, bir heykel gibi yontmaya çalışıyorum. Bu erkekten önce, nasıl bir erkek sorusuna, Önderlik gerçeğini didik didik ederek cevap bulmalı ve bazı sonuçlar çıkarmalısınız. Bu olmadan erkek arayışı, ağa, baba, abi arayışı çok anlamsızdır, demodedir, yaşama da fazla bir yenilik getireceği düşünülmez. Görüyorsunuz, sizler için çok özlü, yaratıcı olmaya, kadın elinde bir hamur gibi yoğrulmaya her an açığım. Ama nasıl? Bu, düşün ceyle olur, ama hangi biçimlerle? Bu da oldukça estetikte, moral de güçlü ölçülere, çok değerli ve kabul edilebilir ölçülere ulaş makla olur. Mevcut erkek, aslında tüm sömürgeci zihniyeti daha karikatüri ze edilmiş bir biçimde kendi halkına ve bu arada kadına daha da aşağılık bir biçimde dayatarak çarpıklığı temsil ediyor, büyük bir çözümsüzlüğü temsil ediyor. Bizim özellikle savaşı geliştirmek için son yıllarda kadın özgürlüğünün arkasına kendimizi daha fazla vermemizin nedeni, bu savaştaki tıkanıklığı da aşmak içindir. Da ha doğrusu erkeğin karikatür kişiliğini, çözümlenmemiş ve ilerle meyen kişiliğini çözmek için de bu kadın özgürlük düzeyine bir 27 yaklaşım gösterdik, bir çözüm aracı olarak rol oynayabileceğini düşündük. Erkek çok güçsüzdür. Aman Allah’ım diyorum! Varsa biraz özgürlüğü, özgürleşmesi gereken bir genç kızın, erkekle kar şılaşmasını bazen düşünüyorum. Bana bu en büyük günahlardan, işkencelerden birisi gibi geliyor. Bizim gerçeğimizde daha çarpıcı. Despotlaşmış, aynı zamanda da çaresizleşmiş, iflas etmiş erkek karşısında bir özgürlük kızıyla onu buluşturmak kadar namussuz bir iş yok. Bu bana aşılması gereken, savaşılması gereken bir ilişki mi, hatta işkence durumu mu, bir yaşama ihanet mi, bir düşüş olayı mı, adını ne koyarsanız koyun, öyle gibi geliyor. Ve ben ger çekten, Önderlikte bunu çözmeye çalışıyorum. Çözdüğüme de biraz inanıyorum. Ve savaşımı da bunun için veriyorum. Emek verdim ve bütün yapıyı bağlayan bir gerçek de bu. Herhalde anlı yorsunuz veya hepiniz anlıyorsunuz. Yok, "bildiğimizi okuyoruz" derseniz, biz savaşçıyız, burada savaş tanrısı gerekeni sonuna kadar yapacaktır. Ne zamana kadar? Aşk ehli olabilecek duruma kadar gelirseniz tamam, bunu anlayacaksınız. Erkek tarih boyunca bir silahı iyi kullanır, onun hoşuna da gider. Erkek egemenlikli çirkin anlayış dediğimiz de bu. Kadının zayıflık larını kadına karşı bir silah olarak kullanır. Ben bunda hep çirkinlik gördüm. Hep böyle başından beri herhangi bir öğretiyi okumadan önce derinlikte bile böyle kadının zayıflıklarını, erkeklerin tek yö nünü değerlendirmelerini, kendilerine avantaj çıkarmalarını ke sinlikle kendi gururuma yakıştırmadım. Farklı olma gerektiği kara rını o zaman verdim. Kadınların alıştırılmış olduğu erkek olmama yı daha o günlerde kafama koydum. Bu nedenle anam, bana göre 28 ve benim kadına göre fazla bir kişilik olamayacağımı dile getiri yordu. Yani ne bu kadına göredir, ne de kadın buna göredir. "Bi zim oğlan akranları gibi olamayacak. Yani oğlum aile sahibi ola mayacak" anlamında endişeleri vardı. Aslında çok ahım-şahım bir kişilik olduğumu söyleyemem, ama toplumun bütün bireylerinin, kadın ve erkeklerinin rahatlıkla içine girdikleri yaşam benim için Kaf dağına, Ağrı dağına çıkmak kadar zor geliyor. Ben sizi esas alamam. Ben böyle olamam diyordum. Ve bu beni hep arayışlara itti. Kendisine karşı saygınlığı, biraz iddiası olan bir erkek olarak ka dın karşısında, onların verili veya bana göre oldukça köhnemiş çok tehlikeli beklentilerine göre bir erkek olamam. Öyle bir erkek olacağıma, kendimi her gün bin defa öldürürüm. Bu çok ciddi bir öykü, ama niçin? Önderliğin en büyük kavgalarından birisi budur. Bir erkek, “kadın yüzde yüz batsın, benim olsun, vurayım kırayım, söveyim, malım olsun” diyorsa bu bana göre en büyük ahlaksızlıktır ve insan haklarına da en büyük bir haksızlıktır. Niye bu kadar senin oluyor, niye sen onun olmuyorsun? Yüzde yüz o senindir ama yüzde bir sen onun değilsin. Dilini kesmişsin, irade sini kesmişsin, ekonomik olarak o sana bağlı. Burada zorbalık var, burada basbayağı diktatörlük var. Ben bu erkeği ne yapacağım. Bu erkeğe tekmeyi sallayın diyorum. Doğru bir görüştür. Çok zor ba, çok eşitsiz, çok saygısız bir erkek. Başka türlü kadını güçlen dirmek mümkün değil. Dikkat edin, bu konuda çözümlemeler en önemli araçtır. Bu ko 29 nuda çok hassasım. Hamal gibi kadın, turp gibi adam kaç para eder? Devrimin en önemli bir amacı da, ince ve heykel gibi adam yetiştirmek veya yaşanabilecek insanı yaratabilmektir. Dikkat edin, birbirimize karşı yaşamıyoruz. Yaşanabilir adamın kişilik tipi ilişki düzenine bağlı. Bundan kaçıyorsunuz. Neden kaçıyorsunuz? Neden kaçtığınızı biliyor musunuz? Çirkinsiniz de ondan. Yani çirkin olduğunuz için kaçıyorsunuz. Çirken derken, yalnız fizik anlamda demiyorum, ruh ve düşünce anlamında diyorum. Ruh dünyası, düşünce dünyası sizde çok çarpıktır. Ayıp olmasın, ama kendimi de fazla beğenmiyorum. Genç bir kızın dünyasını hiç dü şünmeden, sömürü ve ezilme durumunu, ne kadar güçsüz oldu ğunu düşünmeden, "erkek şöyle olur, erkek böyle olur, böyle bastırırım, şöyle ezerim" dersen, senin sosyalistliğin kaldı mı, se nin demokratlığın kaldı mı? Sen bir despotsun, ama farkında de ğilsin. Hepinizin kadın karşısında tutumu bu. Çok şükür, ben bu duruma düşmedim. Böyle olmasaydık, kadınlar niye gelsin ki? Hiçbir erkek, kızlar için eşit ve özgür yaşamın kaynaklanabilece ği bir zemini sunmaz. Erkeğin doğasına kadına özgürlük tanımak düşmez. Daha çok tahakküm geliştirmek gibi bir eğilimi dayatmak ister. Benimki farklı. Ben kendimi kırk yıldır yapmaya çalışıyorum. Zaten ilgilenme tarzımızın özünde de bu yatıyor. Ama bu daha bitmemiştir. Diyeceksiniz; “ya bu yaştan sonra daha ne?” ama bu özgürlük savaşıdır. Ben sahtekârca "yaptım, başardım" diyemem ki. Mesela kendimi koyuversem, kaybetsem, sanırım bütün Ön derlik yeteneklerim alt-üst olabilir. Mesele özgürlüğe saygılı ol maktır. Mesele çingene çadırında yaşamak değil, mesele bu köle 30 ce yaşamı paylaşmak değildir. Ülke yok zaten, özgürlük yok. Neyi paylaşacaksınız? Adamda güç yok. İki güzel söz söyleme yeteneği yok. Nasıl yaşamı paylaşacaksınız? Bu gücü yok en başta. Yani ben burada iyi niyetlerinden veya iyi bir kaç güzel söz söyler an lamında söylemiyorum. Başarabilmesi için, düşmanın kat be kat kendisinde yenmesi lazım. Ve hakiki yenebilmesi için de dağlar kadar felsefe, politika ustalığı ve büyük irade-çaba gerekiyor. Bu yok adamda. Bu olmayınca da hıncını kadından çıkarır. Yani düş mana yenik düşen erkek, ikinci gün gelip kadını vurur. Kürt erke ğinin felsefesi budur. Ben ne yapayım? Olmuş böyle bir şey. Köle lik kendiliğinden oluşmamıştır, böyle oluşmuştur. Bu köleliği kal dırmadıkça siz yaşam isteyemezsiniz. Yaşam istersiniz de, aşık da olabilirsiniz, bir erkek sizin için dünyalar güzeli de olabilir. Veya bir kadın, erkeklerimiz için çok çekici de olabilir, Kara sevdalı da olabilir, Ama sonuç; yenikliktir, kaybetmektir. Ortada kadın diye bir şey yok aslında, sadece görüntüsü var. Delikanlı arkadaşlar hiç bu konuda aldanmasınlar. Karşıda gör düklerinin hepsinin önemli bir yönü görüntüdür. Bir anlamda sizin erkeklik de görüntüdür. Öyle ciddi bir boyutu yok. Erkeklik yapacak haliniz yok, ama öyle sanıyorsunuz, geleneklere göre diyorsunuz. Erkeklik diye bir şey kalmamış. Utanılası bir erkeklik kalmış. Ben açık söyleyeyim; kendi erkekliğimden halen utanıyo rum. Tuhaf bir psikolojidir. Tabii bu da komuta kişiliğimle ilgili bir olaydır. Eğer sizin kadar kendimi erkek sansaydım, kesinlikle böy le bir mücadeleci olmazdım. Bunu mutlaka anlamalısınız. İyi bir savaşçı olmak için öncelikle bu görüntü erkekliğiyle adamakıllı 31 hesaplaşmanız gerekiyor. Ayıp değil. Ve hatta ayıptır söylemesi, düşman sizi öyle adam olmaktan çıkarmış ki (ki genelde emperya lizm böyle yapar) biz son dönem Türk sömürgecilik tarzını da kendimize uygulayalım, elimizde bıraka bıraka ilkel bir güdüyü; ama öyle sanıldığı gibi çok güçlü de değil fukara Kürdü basit bir cinsel güdüye taktırmış. Egemenliği de orada, zevki de orada, imkanı da orada, namusu da orada, zaferi de orada. Aslında çö zersen hiçbir şey yok. Ama görünüşte erkek, karısının aman yaman erkeği. O erkekliğini yürütürken, kadınına hükmettiğinde der "ben ülkeme hükmediyorum." Bir kaba cinselliği yaşadığında der "dünyalar benim oldu." Süper aşık yerine koyar kendini. Ve giderek bunun sonuçları var; kafasına öyle bir dolanır ki, ortada kafa diye bir şey kalmaz. Ruhu zaten hiç olmamıştır. Ortada bir Kürt delisi kalmış. Zavallı, çaresiz, çöpçülük yapsa bile o işi bula maz. Bu nereden başımıza geldi? Bu kendinizi erkek sanmanızdan ötürü başınıza geldi. Neyinle beğenileceksin, neyinle güzelsin, neyinle övüneceksin? Bu gerçekleriniz karşısında, acaba kendine “erkeğim” diyebilecek misin? Cinsel anlamda da değil, gurur anlamında, erkeklik duygu su anlamında ne kadar erkeksin? Belki de bir kadından daha be ter kadınlaşmışsın. Erkeklik olsaydı, biz bu durumlarda olur muy duk? Bu soruyu yıllardır kendime de soruyorum. Ben de diyorum ki, ortada öyle erkek filan yok, öyle anlayışı ye terince koyabilecek adam yok, çok az. O zaman sizin tavrınız bir tepki tarzı oluyor, tabi ki kadının konumu yenik durumundaki 32 konumdur.
bi vebijarkên sînordar re rûbirû dimînin. Bi taybetî li herêmên ku germahî dikeve û devjêberdana amûrên germkirinê zehmet e, rewş hîn kritîktir dibe.
SOTEMENÎ BI KUVE DIÇIN?
Bi berdewamiya kêmasiyê û bilindbûna bihayan, çav ber bi saziyên hukumetê yên têkildar ve têne zivirandin da ku fêr bibin ka hilberîna herêmî çawa tê rêvebirin û belavkirin. Pirsên herî girîng ev in: Zeviyên niha rojane çiqas hilberînin? Ji vê yekê çiqas li hundirê Sûriyê tê rafînekirin? Hikumet çiqas hilberên petrolê hawirde dike? Ji her parêzgehê û her stasyonê çiqas digihîje?
QEYRANEKE KU HESABDAYÎNA ZELAL PÊWÎST DIKE
Qeyran, hikumetê rû bi rûyê berpirsiyariya ravekirina ferqa di navbera hilberîn û xerckirinê de, nîşandana sedemên ferqên dabînkirinê di navbera parêzgehan de û ragihandina plana demkî ji bo dabînkirina hilberên petrolê û belavkirina mazota germahiyê de dihêle. Her wiha pêdivî ye ku kontrola li ser stasyonan û zincîra belavkirinê xurt bibe, mîqdarên veqetandî bigihîjin xwediyên mafan û her celeb xeletiyên hatine dîtin werin lêkolînkirin û cezakirin.
Li welatekî ku zeviyên petrolê hene û berdewam ji bo zêdekirina hilberînê û nûvekirina binesaziyê dixebite, pirsê ku welatî li benda bersiveke zelal e ev e: Dema ku karên derxistina petrolê berdewam dikin, kêmasiya li stasyonên sotemeniyê çawa dikare berdewam be?
Militan RÊHAT
Li Sûriyê Serwetên Petrolê Ber Bi Kuve Diçin
NAVENDA NÛÇEYAN - Divê dewlemendiya petrolê bibe refaha aborî, lê îro Sûriyeyî bi mazota germkirinê, gaz û benzînê nagihişin.
Qeyrana sotemeniyê li Sûriyê berdewam e. Gel ji kêmasiya mazot û benzînê û ji bilindbûna bihayên hilberên petrolê gilî dikin, û bi nêzîkbûna zivistanê û zehmetiyên malbatan ji bo pêdiviyên germahîyê jî berdewam e. Ev rewş pirsên her ku diçe zêde dibin der barê çarenûsa hilberîna petrolê de tîne.
Hikumeta demkî ya Şamê mehan berê zeviyên petrolê yên bakurê rojhilatê welêt wergirtibû, lê berdewamiya kêmasiyê li stasyonên sotemeniyê nakokiyeke mezin çêdike. Nebûna nîşanekê ku mazota ısınmayê bi bihayê destekî were belavkirin, hikumetê di rûbirûyê pirsên der barê rêveberiya çavkaniyên petrolê, rafînerî, hawirdekirin, belavkirin û mekanîzmayên kontrolê de dihêle.
QEYRAN JI HELEBÊ HETA LATQIYEYÊ Û DEYRÊZORÊ BELAV BÛYE
Çavdêriya Mafên Mirovan a Sûriyê ragihand ku qeyrana sotemeniyê li bajarê Helebê ji hefteya duyemîn ve berdewam e, li hin stasyonan mazot bi temamî qediya û ev yek bandorê li veguhestinê û karên welatiyan û xwediyên kar dike.
Çavdêrî got ku hin stasyonên Hama û Îdlîbê sotemenî digihîştin, lê li stasyonên din qutbûn berdewam e; li Ladiqiyeyê jî kêmasiya mazotê pir dijwar e.
Çavdêriyê berê, di raporê xwe ya 16ê Cotmehê de ragihandibû ku li gelek parêzgehan, di nav de Heleb, Ladiqiye, Hama, Dera, Dêrazor û Tartûs, kêmasiya benzîn û mazotê heye û dijwariya krîzê ji herêmê bo herêmê diguhere. Bi nêzîkbûna zivistanê, peydakirina sotemeniyê zehmet dibe û ev yek lêçûnên veguhestinê, çandiniyê û xizmetan bilind dike.
Bandorên krîzê tenê bi sekinîna di rêzan de an lêgerîna stasyonekê ku sotemenî tê de heye sînordar nabe. Lêçûnên veguhestina welatiyan û kelûpelan zêde dibin, barê xebitandina jeneratoran mezin dibe û hin karên ku rasterast bi mazotê ve girêdayî ne têk diçin. Bi berdewamiya bilindbûna bihayan û daxistina hêza kirînê, sotemenî ji bo malbatên ku jixwe zehmetî dikişînin da ku pêdiviyên bingehîn pêk bînin, dibe bareke zêde.
Îro krîz di gelek qadan de xwe nîşan dide. Belengazî bi lez belav dibe û çîna navîn hema hema bi temamî windabûye. Beşek mezin a civakê dikeve bin sînorê belengaziyê, û peydakirina xwarin, derman û sotemeniyê ji bo milyonan dibe têkoşînek rojane ya jiyanê.
Hilweşîna aborî jî kûr dibe. Li bazarê biha her roj zêde dibin û meaş li pişt vê zêdebûnê dimînin. Li ser vê yekê jî qelsiyên ewlekarî û îdarî zêde dibin. Bûyerên kuştin, revandin û diziyê zêde dibin, û hukumet ji ber kêmasiya rêveberiya aborî, qelsiyên rêveberiya giştî û bandora nêzîkatiya îdeolojîk li ser saziyên dewletê tê rexnekirin. Rexneyên ku hukumet ne karibe bazarê kontrol bike û ne jî ewlehiya welatiyan dabîn bike, her ku diçe zêde dibin.
HILBERÎNA ROJANE JI SED HEZAR BERMÎLÎ DERBAS DIBE
Pirsên der barê krîza sotemeniyê de piştî ku Şirketa Petrolê ya Sûriyeyê di Tebaxê de ragihand ku zeviyên petrolê yên Cizîrê wergirtine, zêdetir bûn. Şirketê di wê demê de gotibû ku hilberîna rojane ya zeviyan ji 100 hezar bermîlî derbaz dibe û plan heye ku bi nûvekirina bîr û binesaziyê kapasîteya hilberînê zêde bikin.
Di 20ê Îlonê de Wezîrê Enerjiyê Muhammed el-Beşîr di axaftina xwe ya li Meclîsa Gel de got ku hilberîna herêmî rojane nêzî 112 hezar bermîl e. Li gorî daneyên ku di Tîrmehê de medyayên nêzîkî hukumetê ragihandibûn, bîrên xebitandî rojane nêzî 130 hezar bermîl petrol
hilberandibûn; û hilberîna gazê jî li ser vê yekê zêde dibû.
Pêdiviya rojane ya petrola xam û hilberan nêzî 300.000–350.000 bermîl e, an jî zêdetir. Hilberîna herêmî tenê sêyeka pêdiviyê dabîn dike; kêmasiya nêzî 200.000 bermîlî ya rojane bi hawirdê tê girtin.
MAZOTA GERMAHIYÊ… ZIVISTAN NÊZÎK DIBE, PIRS ZÊDE DIBIN
Nebûna nîşanekê ku hikumet mazota germahiyê belav bike, yek ji çavkaniyên herî mezin ên xemgîniya welatiyan e. Bi nêzîkbûna zivistanê û bilindbûna lêçûna peydakirina sotemeniyê ji bazarê, malbatên ku nikarin bi bihayên bilind pêdiviya xwe dabîn bikin
Biz okulumuza bu temelde güveniyoruz, Partimiz'e güveniyoruz. Kanıt ortada. Yani eskiden teorikti, şimdi pratikte bunu doğrulamıştır. Bunu bazıları zorlamak istiyor; ben de kabul etmiyorum. PKK’nin başka türlü kilinmasi. Onu düşman da istiyor. Hemen hemen tüm dünya istiyor. Hayir! Bize kazandiran PKK, böyledir. Bu PKK’lilikten vazgeçilmez. Hatta candan, maldan, yardan, bilmem neden vazgeçilir; böyle PKK’den vazgeçilemez. Ne-den? Çünkü bütün yaşamin özü, güzelligi, PKK’nin bu tarzıyla mümkündür. Dikkat edilirse, en layık olanı da budur. Bütün eleştirilerden çıkarılacak sonuç; bize en layık olanı PKK olayında bulabiliriz.
PKK’nin özünde, yani kısmen de Önderlik, ben tümüyle kendimle, kendi özümle sizi buluşturalım, bütün hakikat burdadır demiyorum ama, herhalde ana hatlarıyla temsil edi-yorum. Önderliğin, fena bir temsil olmadığı söylenebilinir. Bu da sizin için bir kuvvettir. Oldukça eğiticidir. Buluşursu-nuz; buluştuğunuzda eminim bütün zaaflarınızı aşar, bütün ideolojik gerilikleriniz gider, bütün olumlu yetenekleriniz or-taya çıkar ve kötü alışkanlıklarınız aşılır. Her konuda; size sa-vaşta ve özgür yaşamda gerekli olan, hakim- sağlam özellikler, o kötü alışkanlıkların, zaaflı olan yönlerinizin yerine ge-çer ve göreceksiniz ki, benden bir kat daha iyi bir militanlık konumunu yakalamışsınızdır. Bu da en değerlisidir. Bu mili-tanlıkla, savaşta zafer, yaşamda da özgürlük kesindir.
Parti Önderliği
Özgürlük İdeolojisi,
İnsanı Müthiş Savaştırırsa
Özgürlük İdeolojisidir
Öncellikle yeni gelen grubumuza hoşgeldin diyoruz. Onlara verebileceğimiz en iyi karşılık, buluşmanın biçim de değil, özde olmaya, gereklerini gerçekten yerine getirmeye, herşeyden daha önce, hatta eğer oluşacaksa bir özgür can varlığımız onun bile öncelliğidir. Düşmandan daha çok bu güç durumlarınız üzerinde yoğunlaşıyoruz sonuç; bu kişiliğin faz-la kendini yaşatamayacağıdır. Bir dar boğazdasınız ve dev-rimci eylem devrimci savaş sözkonusu olduğunda akla gelen ilk cevap, siz rahatsızları temsil ediyorsunuz.
Yani, artık düşmandan da, Önderlik gerçeğinden de ra-hatsız olan Kürdü temsil ediyorsunuz. Bu kadar durumunuz. Yani iki arada bir derede sıkışmanın pskolojisini, laf anlamaz, kural tanımazlığını, rahatsızlıklarını yaşıyorsunuz. Bu çok a-çık. Fakat bununla sadece rahatsız olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Fakat rahatlığı yani olunması gerektiği gibi yaşamda ye-rinizi tutamazsınız. Bunun için eğitime gelemiyorsunuz, sa-vaş kurallarına gelemiyorsunuz, özgür yaşam kurallarına da gelemiyorsunuz. İşleriniz zor. Tabi bu da çok büyük bir yetenek istiyor. Savaş, çok büyük oyunculuk gerektirir. Mantık o-yunlarından tutalım, büyük bir ruh gücünü, irade gücünü ge-rektirir. Tabi koşullar her zaman zor, şimdi düşünüyorum da, daha rahat koşullar gerekli mi bize? Değil aslında. Biz rahat koşullarda, ne savaşı, ne de yaşamı öğrenemeyiz. Fakat zoru da dayatınca altından çıkılamaz bir durumu yaşıyorsunuz.
Esasta bu PKK’leşme denilen olayi anlamaliydiniz. An-lamadan işe bile girmemeliydiniz. Sizin yapabileceginiz en ilk temel iş, bu PKK denilen olay nedir, özü nedir? Buna mutlaka bir yanitinizin olmasi gerekir. Aksi halde bu savaşta yer almak için çilgin olmak gerekir. Anlama gücünüz gelişemiyorsa, katilmayin derim. Veya ideolojisini su gibi özümse-yemiyorsaniz, katilmayin. Mazlumlar neden direndi sonuna kadar? PKK ideolojisine müthiş ilgisi vardi. Ayni şey diger degerli yoldaşlarimiz için de sözkonusudur. Agit arkadaşimiz neden sonuna kadar en iyi yürüyebilrdi? Onun askeri çizgisine de candan inaniyordu da ondan. Ama diger bir grup var ki işte alçak, çingene, yani kof kişilik, abartili, mesele imkan fa-lan degildir.
Mesele PKK’nin özüne ters düşmüş bir kişiliktir. An-cak Türk jandarmasinin, faşistinin yaninda huzur bulur. Ida-ma da gitse, asker emrettiginde “başini uzat!”diye, onda hu-zur bulur. Şimdi bu bitmiş Kürt kişiligi. Yaşarken abartili, sahtekar, her türlü uşakliga yatkin kişilik, düşmanin elinde ölümünü bile bir rahatlik olarak görür. Özgür yaşamdaki ölümden bile korkunç korkar, kaçar. Şimdi bütün bunlar netleşti. Biz Kürdistan’ı kursaydık, gel başına sen geç deseydik, yine kaçardı rahat olamazdı. İlla ihanet edip onu gider bir ya-bancıya satardı. Kürt kişiliğinin özgürleşmeyeni böyledir. Şu anda işbirlikci ihanet Önderliğine bakın, bir PKK özgürlük savaşını öldürmek için herşeyini ortaya koyar, ama bir düşman generalinin yanında veya bir düşman subayının yanında kuyruk sallar. Ve bu hep yansımıştır, ekranlarda görülmüştür. Haydut düşman askeri karşısında gülüyorlar. Dünyaları orda yani, başka yerde dünyaları yok. Bu bir kişiliktir yani, hain kişilik. Düşmanı kendisinde aşamamış kişilik.
Tabi diğeri de ahmak, hamal, zavallı kürt. O da aslında, tepedeki öyleyken tabandaki de, yani düşman metropollerinde bir kapıcılık buldu mu, en büyük rahatlığı orda bulur. O-nun felsefesi o kadardır. Yaşamdan anladığı odur. Bu da tabi kölelikle bağlantılı, elinden o kadar gelir. Onun için ideoloji-ye ilgi duymaz. Özgür yaşam arayışı olmaz. Kapıcılık verdin mi, bir iki çoluk çocuk, bir karısı-kocası oldu mu tamam. O bu dünyaya razı. Sizin içinde bu geçerli. Düşünün bir küçük burjuva memuru olsanız, bir küçücük odanız olsa, bunu bin defa özgür Kürditan’a tercih edersiniz. Yani felsefeniz böyle. Burda rahat edebilirsiniz. Özgürlük ideolojisi, adamı müthiş savaştırırsa özgürlük ideolojisidir. O direndirir. İşte bildiğimiz gibi PKK’de örnekleri ortaya çıkmış, kahramanlığa kadar ayaklandırır, yaptırır işte. Bunu şunun için söylüyorum. Siz halen beyin gücünüzü, düşünce gücünüzü çalıştıramıyorsu-nuz. Sıkıntı duyuyorsunuz bundan. Eminim ki sizin ilgi duyduğunuz yaşam, biraz ahbap-çavuşluk, sigara dumanının ol-duğu yerde ve biraz da kırıştırdınız mı, bununla sanırım biraz günleri kurtarırsınız.
Yüksek bir askeri sorunu çözmek, onun felsefi boyutla-rına kadar inme, tabi daha da ötesi bir pratiği yapma, nasıl bir ordu kurulabilinire cevap olma, yani pratikte böyledir. Pratik o sizin söylediniz, yaptığınız şeyler, pratik değildir. Devrimci pratik, devrimci düşünceyle, devrimci felsefeyle bağlı olarak gelişen pratiktir. Şimdi bütün bunları, ikisini de yasaklamışsı-nız. Sizin pratik dediğiniz aslında bitirici, kaybettirici, kuralsız, amaçla- kuralla ilkesini koparmış, çoğu yanlış şeyler. Ve hatta insanı mahfeden bitiren şeyler. Anlayış diye de geliştirdiğiniz, düşmanın dayattığı alışkanlıklar, köhnemiş tutkular, güdüler bunların böyle sizi afyonlaştırdığı şeylerdir. Onun dı-şında da pek anlam vermediğiniz, inanmadığınız, hep rahat-sızlık duyduğunuz; büyük düşünce, büyük insanlık, büyük yaşam da, sizin için fazla anlamlı değil. Çünkü başaracağını-za inanamıyorsunuz ve böylece de sıkılıyorsunuz. Hatta giderek bozgunculuğa kadar gidiyorsunuz.
Yani bu dünya size göre değil. Dünyanın bir ucunda ge-lişen insanlık var. Bir yandan düşmanınızın dünyası, kendinize özgü bir özgürlük dünyasını biz seslendiriyoruz, bu konularda da dayanamıyorsunuz. Asgari gereklerine uyma gücü gösteremiyorsunuz. Tabi bu da bize makul gelmiyor. Nerden bakılırsa bakılsın, sizin bu yaklaşımlarınızı onaylamak mümkün değil. Yani istediğiniz kadar kendinizi dayatın, serserilik yapın, aldatıcı, kandırmacı, ne yaparsanız yapın bunun fazla değeri yok. Yaptığınız, birbirini kandırma. O birşey sağlamaz, bir şeyleri geliştirtmez.
Şunun için söylüyorum; “Felsefe dersini anladınız ve yenilgi zayıf”. Büyük düşünce devrimi yapmadan, hiç bir za-man ciddi bir askeri sorunu çözemezsiniz. Zaten bir gerillayi düzenleyemediginiz ortada. Neden? Çünkü onun savaş teorisi yok, onun askeri düşünce gücü yok. Babadan kalma yöntemlerle, zaten bir eşkiya kadar da olamiyorsunuz. Çünkü eşkiya-nin dayanikliligi vardir, yaşam tecrübesi vardir, sizde o da yok. Böylece düşmanin da dedigi gibi, zorlanan PKK gerilla-si, çözülen, abartili, hain, teslimiyetçi Kürdü de gördügü için, rahatlikla hakkinizda bu tür degerlendirmelere gidebiliyor. Bunu israrla burada çözmek istememin nedenleri var. Maz-lumlari ben taniyordum. Mazlumlar müthiş ideolojikti. Sani-rim bu süreçlerde bayilirdi, yogunlaşmaya, derinleşmeye, propaganda yapmaya, insan egitmeye, işte bu hakiki PKK’li-liktir. Agit arkadaşimiz hergün askeri notlar tutardi. Kitabi da var, bakin. Hergün bir soruna açiklik getirmek istiyor, toplan-ti yapiyor, yani oda iyi bir şey. Askeri çizgide dogru bir kişilik. Size bakiyorum şimdi, çogunuz darmadaginik kendinden geçmiş, dogru ve yanliş arasinda sürekli bocaliyor, hiç olmadik yerde darbe yiyor, firsat olsa degerlendiremiyor, zorluk oldu mu kaçiyor, örgütün üzerine yikiyor, bir sürü böyle soruna yol açiyor.
Bunu burada çözmemiz lazim. Hakiki bir PKK karari, hakiki bir PKK’nin pratik kararı, askeri kararı da dahil, hakiki bir PKK’de yaşami, degil sikilmak hava kadar teneffüs edeceginiz ihtiyaçli bir PKK yaşami saglanincaya kadar sizin üzerinizde durmak gerekir. Bu olmadan, büyük yanliş vardir. Ve buda er geç sizi mahfeder. Bana göre hakiki PKK’liliğin kişiliğiniz de çoktan gelişmesi gerekirdi. Aslında dağ gibi so-runlar var. İnsan sorunları ertrafında sürekli tartışır ve bazı tatminkar çözümlere ulaşır, ulaştımı rahatlar, sıkıntısı gider. Her tarafta sıkıntılısınız. Neden, çünkü önünüzdeki sorunları çözemiyorsunuz. Aslında size çok zaman tanıdık. Demin dü-şünüyorum, fazlasıyla zaman, imkan önünüze verilmiş ama değerlendirememişsiniz. Tabi bir de bu fedekarlık düzeyiniz var. Genelde PKKnin etkisi altında da yürümüşsünüz. Çok büyük zorluklarla da karşılaşmışsınız. Yani iki arada, bir de-rede dediğim durum da bu. Tümüyle olumsuz da değilsiniz. Bu devrim de öyle bir şey ki; PKK çizgisinde özellikle, anı anına gereklerine hakim olamazsan biçilirsin. Anı anına! Ö-nündeki bir işi sonuna kadar anlayacaksın ve bir de değiştirmek için, o an gücünü ortaya koyacaksın. Bu olmadı mı, PKK de insan biçilir. Mahvedilir, ezilir. Toparlanmayı bilme-niz lazım. Zor da olsa, sizi sürekli yürütecek derin bir PKK kararlılığı; yani her boyutta, askeri çizgisin de, ideolojik çizgisin de, fedekarlık çizgisin de. Hepsi iç içe olmak durumunda. O zaman yürür bu. Benim anlayabildiğim, PKK böyle yü-rür. Aksi halde, sizin hiç bir sorununuz halledilemez. Bu e-sastır. Bunu iyi anlarsanız, diğer meseleleri konuşabilirsiniz.
Çünkü diğer meseleleri konuşabilmek için sağlam kişilik gerekir. Sözünün sahibi kişilik, sözünü uygulayabilecek kişilik gerekir. Ben altın tepside de zafer imkanlarını size sunsam, kişiliğiniz kaldıramayacağı için onu yere düşürür. Durum biraz böyle. Kaldıramıyor yani. Zayıf kişiliğiniz, doğ-ru şeyleri kaldıramıyor. Bir de kendinizi işletemiyorsunuz. Yani bunu söylerken, çok kötüsünüz, niyetiniz de iyi değil, çabanız yok demiyorum. Ama Kürt zaten hamaldır, dünyada en çok çaba harcayan halktır. Fakat bu, dünya da en yoksul halk olmasını önleyememiştir. Başkaları için çalışıyor, başkaları için savaşıyor, kendisi için çalışamıyor. Halen kişiliğinizde özgürlük düzeyi aslında yakalanmamıştır. Ben mesela bu konuda tatmin olamıyorum. Şemdin alçağı Atatürk’ün resmi ve Türk bayrağı altında nasıl böyle hazırola geçmiş, dört dörtlük. Halbu ki on dört yıldır biz burada bir gün onu sağlam hazırola geçiremedik ve öyle tekmil veremiyordu. Başımıza da belaydı. Neden orda öyle oldu. Ve hoşuna da gidiyor. Yani esas duruşa bakın dört dörtlük. Bir asker orda, komutan dur diyor, filinta gibi. Neden? Bunun mayasında düşman kimliği yazılı. Kişiliği ancak düşman karşısında hazırola geçebiliyor. Özgürlük olayında geçemiyor. Ki burda paşa gibiydi, kendini dev aynasında da görüyordu, ama birgün saygılı olmayı beceremedi. Art niyetli olduğu için değil, kişiliği öyle yoğrulmuş, temizlemek istedik, gerçekten çok büyük değer vermek istedik- bizim inadımız var- ama olmadı. Gitti orda rahat oldu. Eminim ki dar ağacına çıkar, mutlu olur. “Hak ettim” diye-cek, güzel bir kellesini sağa yatırıp ölecek. Böyle çok ilginç bir durum. Veya çıkıyor, “benim meselem Apo’yla”diyor. As-lında öyle benimle savaşacak hali yok. Bazı düşmanlar diye-lim, içimizde oynamak için, birde kendi komplolarını geliştirmek isterken, Şemdin'i kullanacak. İşte ''Şemdin’in adamları bilmem Apo’ya ulaşti. Şemdin’in adamları Apo’yu vurdu”. Daha önce bilmem “Fatma’nın adamları, Şener’in adamları” diyordu, şimdi de “Şemdin’in adamları Apo’nun peşinde”. Aslında öyle bir durum yok. TC’nin kontraları. Ama adam di-yor ya “ben Apo’yla savaşiyorum”. Ne savaşi. Sen orada bir şeysin, bir tutsak bile degil. Orada bir cellat. Eger yaşatiyorlarsa Kürd’ü öldürmek için. Ama o diyor “ben Apo’yla sa-vaşiyorum”. Bu kadar alçak. Diyecek “ben vurdum.” O Si-nekli Haso meselesi biraz öyle. “Ben vurdum.” Bundan hoş-laniyordu. Yoldaşlari üzerin de, halki üzerin de canavar kesiliyordu. Ama şimdi orda kuzu, düşman diyordu bülbül gibi. Bu bir kişilik olayi. Yani yaşamak için müthiş Kürd’ü katledecek, o işte gereksiz oldu mu, yani cellatlik yapacak bir du-rum kalmadi mi, güzel bir ölecek. Bu bir felsefe ile ilgili. Bir kişilik oluşumuyla ilgili. Neden dogru bir sözü anlayamadi?
Işte ben onun için size söylüyorum, bu kişiligi kendinizde görmelisiniz. Veya bu kişiligin çözülmesin de, kendiniz de ne kadar onun zemini var, anlayabilmelisiniz. Sonuna ka-dar biz yardimci oluyoruz. Dikkat ederseniz kendisi kaçti. Kendisi “özgürlüğüme dokunmayın” diyor. Halen de o sevda da. Kendini birşey saniyor. Işte o hain, aga-Kürt mü desem, böyle abartili Kürt. Herhalde bir de siyasi görüşme yapayim diyecek. Halbuki bir askerin elinde, bir tükürük kadar degeri yok. Ama kendini öyle saniyor. Şimdi bunu şunun için söylü-yorum. Kişiliklerinizi çözemezsiniz, kendinizde birgün böyle olup ortaya çikarsiniz. Hem de hiç anlamadan. Biraz Kürt ta-rihi böyledir. Düşmanin karşisinda dayanamama, özgürleşememe, hepinizi esasta bu duruma götürüyor. Ya da vurulursunuz. Büyük bir çogunlugunuz, zaten beklemediginiz yerde vuruluyorsunuz. Büyük bir gerillaci böyle kolay vurulur mu? Vurulmaz. Bu silahlarla bu imkanlarla bence o daglarda, des-tan bile yazabilir. Ama unutmayin ki en olmadik yerde kaybediyorsunuz. Bu kişide çözümlenmemiştir. Bu kişi de henüz kendini taniyamamiş. Yani birak gerillayi, nasil, niçin yaşamak zorunda oldugunu, nasil yaşayacagini çözememiş. O daglarda bir Mecnun gibi. Insan buna üzülüyor tabi. Zaman, zaman onlardan birisi çikip teslim oluyor. Zaman zaman bir kural hatasi yüzünden grup imha oluyor, ayni kişiliktir. Aşa-mazsaniz,- özellikle baş kaldirdiginiz da- sizi bekleyen sonuç budur.
Yaşamak istiyorsaniz direneceksiniz. Direnme yetmez, sonuna kadar gitmenin mantik gücünü, örgüt gücünü yakala-yacaksiniz. “Ben PKK’ye dayanırım”. İşte bu da bir aşiret alışkanlığı dediğiniz olaydır, o kültürdür. “Parti benim ailemdir”. En çok kullandığınız bir söz. Parti senin ailen değildir, Parti bir savaş karargahıdır. Parti aile-maile değil. Parti gece-gündüz içinde ve dışında müthiş savaşım yürütüldüğü bir bü-yük savaş cephesidir. Ama size göre Parti aile. Şu anda bile bakarsak aile oğlundan, aile kızından başka herhangi bir ciddi bir Parti duruşunuz olduğunu sanmıyorum. Bu da yanlış. Biz bin defa tarif ettik; en yoğun, en çetin savaş Parti içinde yaşa-nır. Tabi bütün bunların altında yatan nedir? Dayanamıyorsu-nuz, yıllardır kendinizi ihmal etmişsiniz, ben söylüyorum; bu kişilikle olmaz, yanlış büyütülmüşsünüz, yanlış yetiştirilmişsiniz, hatta yanlış doğmuşsunuz. Ben bunu anama da söyledim. Sen beni doğurmakla hata ettin, dedim. Sen büyük suç-lusun dedim. Çocuğuna hiç bir şey veremeyecek durumdasın. O zaman, o civciv meselesini göstermiştim. Öyle analık-ma-nalık taslama dedim. Ne yaptığının farkında değilsin, dedim. Öyle susturdum. Ondan sonra da, o yaştan sonra da kendimi sürekli eğitmeye çalıştım. Tırnağımı dişime takarak, kendimi yetiştirmeye çalıştım. Halende devam ediyorum. Şimdi size bakıyorum, zavallı bebekler gibi, ağzınıza mama koymuşlar, ağlamışsınız, bir şeyler vermişler; şimdi aynısı, ananızın yerini Parti'yi koymuşsunuz. “Haydi ana bana mama ver”. Şimdi durumunuz bu. Bende size diyorum ki, bu işin kurucusu be-nim, bu iş böyle degil. Mama yok. Tirnakla koparacaksiniz. Düşünceyle, eylemle koparacaksiniz. Bunu söylüyorum bu sefer üzülüyorsunuz. “Biz böyle bilmiyorduk”. Böyledir di-yorum. “Yok sen bırak biz PKK’yi istediğimiz gibi anlaya-lım, istediğimiz gibi yaşayalım”. Bunun felsefesi, temeli böy-le. O zaman gözükara böyle ağlıyorsunuz, bozgunculuk yapı-yorsunuz, işte bu sahte komutanlık, sahte yöneticilik hepsi çı-kıyor ortaya. Niçin? Çünkü siz öyle yetiştirilmişsiniz. Sonuç; var olanı da bozmaktır. Öyle alıştırılmışsınız. Yani objektif bir bozguncu gibisiniz. Veya bir zavallı, bir çaresiz gibisiniz.
Bu hikaye çok önemli. Ben, anamı kötülemek için onu karşıma almadım, bu açık. Dikkat edilirse, yine en iyi oğlu benim aslında. Herhalde bir halk için en iyi işleri yapmaya çalışıyorum. Bu açık. Bir ana ancak bundan onur duyabilir ve anam öldüğünde de öyleydi yani, biraz anlamıştı. Fakat bu çok önemli. Yani bu felsefeye başkaldırıdır. Doğuş tarzına başkaldırıdır. Büyütülüş tarzına başkaldırıdır. Yaşam tarzına, analık tarzına, aile tarzına, çok radikal bir başkaldırıdır. Hem de okur-yazarlığı olmadan bir başkaldırıdır. Tabi ondan sonra bütün yaşam bir isyandan ibarettir. Bunu şunun için söylüyo-rum. Belki gücünüz yetmez. Ama ben ne yapayım yani? PKK, Önderlik denilen olay bu.
Tahmin ettiğim kadarıyla, özgürlüğe ilgi duyuyorsunuz, özgür yaşam istiyorsunuz. Onun karşılığı bu çabaları amansız geliştirmektir. Ben halen, mesela gözlerim zor okuyabiliyor ama anlayabilmek için yine en iyi düşüncelenin olduğu bir iki cümleyi okurken bayılırım. Tarihin önemli bir olayını, bir ko-mutan ne yapmış, bir devlet nasıl kurulmuş, nasıl çözülmüş? Çok böyle yerinde bir emir nasıl verilmiş? Oldukça duygula-nıyorum. Şimdi siz bundan kaçıyorsunuz. Anlamadan kaçan adam, neyi kurabilir. Diğer yandan boğazımı nasıl şişirdim. Kırk yıldır, ayak üstü büyük bir propaganda motoruyum. Bü-yük bir ajitatör, büyük bir hatip gibiyim. Her gün dürtüklüyo-rum sizi, konuş, konuş diyorum, kem-küm ediyorsunuz iki sözcüğü doğru-dürüst bir araya getiremiyorsunuz. Mesela ben bu İtalyalıları örnek gösteririm. Onları biraz seyredin hepsi böyle bülbül gibi konuşur. Sanırım Roma’dan kalma bir gele-nektir. Çünkü onlar iki tane dersi çok iyi öğrenirlerdi. Birisi hitaptır, diğeri de mantıktır sanırım. Savaş ve hitap arasında ne ilişki var? Tabi yani iyi bir hatip olmadan, iyi bir komutan olunamaz. Ama şu anda desem, bizim ünlü bir komutanımı-zın hitabı nasıldır, yoktur aslında. Hayret şansımız mı böyle. Anadan doğma hepsi kekeç. Hiçbirisi böyle hitabını geliştiremedi. Neden? Çünkü kişiliği düzensiz. Yaşamı da düzensizdir. Halen çoğunuz hiç oralı bile olmuyorsunuz. Ben sana di-yorum ki, bir onbaşı bile olsan ağzını değiştireceksin. Türk ordusuna bakın, Türk onbaşılarına; azda olsa öğrenmişlerdir, çakı gibi konuşurlar. Türkler çünkü bilirler, onunla orduyu yönetirler. Siz ilgi duymuyorsunuz. Bu yüzden de insan hakkınızda fazla umutlu olamıyor. Anlayabildiğim kadarıyla pe-şinde koştuğunuz olay, biraz PKK’ye bulaşmiş, aşiret aile ki-şiligi. Düzenden, devletden kopmuş ama, her an kolu kanadi kirik bir kuş yavrusu gibi, karşisina herhangi bir yilan-çiyan çikti mi kolaylikla onu yutabilir. Durumunuz biraz buna benziyor. Uçacak kanatlariniz bile oluşmamiş. Hatta bir güvercin kadar. Şahin-mahin degilsiniz. Kaçiyorsunuz ondan. Aci ama bir gerçek. Fakat altindan mutlaka bir çikiş yapmaniz gereki-yor. Ama aldatmadan yalniz. Korkunç aldatici bir kişiliginiz var. Eminim ki bu halinizle, serbest kalsaniz nereye kaçacagi-niz, nereye varacaginiz belli degil. Bu sizin bazi yaşam tutkulariniz üzerinde, çok durdum. Aslinda yasaklamamişiz. Sizi birazcik dogru yaşama çekmek istiyoruz. Duygularinizi biraz terbiye etmek istiyoruz. Biraz öyle fazlada şey degil. Ama bunun karşisinda da bile o kadar sikiliyorsunuz ki, sanki ya-şam hakkiniz elinizden alindi Çok sefilane bir durum. Biraz yaşami mümkün olabilecek kadar önünüze vermek istiyoruz. Duygularinizi, düşüncelerinizi biraz terbiye edip, böyle yaşa-nilir demek istiyoruz. Ama korkunç bir direnmeye geçiyorsunuz. Bunun kaniti şu, biraz serbest biraksak, biraz bu genel disiplin kesilirse, işte bu Amed’deki yaşam, Botan’daki ya-şam, gördünüz yani, altindan üstüne kadar hepsi alabora. Yaz-boz tahtasi gibi. Çizgimize göre, herhangi bir yaşamin güzelligine dair bir cümle bile, bir şiir bile yazilmamiştir. Hepsi şikayet. Bütün raporlara hükmeden hep şikayet, yani insanin canini sikmak için ne varsa hep onu yazmişlar. Hani sen yillarca bir savaşçiydin, özgürlük savaşçisiydin. Neden bir güzellik yolunu bulamadin orda? Neden? Bu soruyu kendinize soracaksiniz. Daha güzel yaşamak için bu kadar sava-şilmiyor mu? Neden bu kadar rahatsizsiniz? Neden bu kadar bozguncusunuz? Bunu kendinize soracaksiniz. Kuzu kuzu düşmanin zindaninda rehabilite ediliyorsunuz. Bir kapicilik verildi mi kuzu kuzu böyle, bir tek odada yirmi kişiyle oturu-yorsunuz. Daglar, özgürlük militanin kalesi gibidir, neden orada rahat degilsiniz. Halbu ki gerçekten yani, yaşadiginiz geldiginiz yerler bu dünyada en zenginlerin bile can attigi bir doga parçasi. Bir turist kadar bile, o yaşama ilgi duyamiyorsunuz. O zaman siz ne için savaşacaksiniz? Gerçekten durumunuz çok aci, karişik.
Bir de yoldaş, Parti ortami içinde örgütlü olmaktan nef-ret ediyorsunuz. Burda bile öyle. Örgütlü yaşam şu anda sizin için adeta bir cendere olmuş. Halbu ki, örgütlü yaşam bizim için tek yaşam imkanidir. Ben bile ufak bir örgüt baglarinda,- bana göre tabi- laçkalik oldu mu ben bilirim ki bir yerim de-linmiştir. Yani nedir; delinmiş ve kan akar, bagirsaklar dişari çikar. Sizin her tarafiniz delik deşik, yani örgütsüzsünüz ama bu hoşunuza gidiyor. Sanki bagirsaklariniz, sanki mideniz acilarla dolu, böyle dişariya firladi mi, rahatliyorsunuz gibi bir şey. Ama bu da, ölüme yol aliştir. Yani belki dişarda bir iki saat sizi rahatlatir ama, sonuç ölümdür. Aslinda daha da ötesi şeyler söylenebilir.
Kürt olayi daha edebi açidan çözümlenmemiştir. Sani-rim, sizin için yaşamin kendisi büyük bir beladir. Yaşama yol açilmakla, yani dogmakla büyük bir hata yapilmiştir. Zaten bu da benim yaşam fesefemde çok etkilidir. Felsefeyi incelediniz ama bence, felsefe adina tek bir dogru cümleyi yakala-yamadiniz. Kim verdi felsefe dersini, bilemiyorum. Herhalde hiç bir şey anlatmamiştir. Halbu ki en temel sorun, yaşamanin kendisi bizim için büyük bir tehlikedir. Dogmakla, yaşama yüz çevirmekle büyük bir işkenceye düçar olduk. Iki bununla baglantili. Eger israr edeceksek yaşam da, irademiz dişinda da olsa bu dünyaya geldik, hatta hiç istemedigimiz halde böy-le bir Kürt damgasi da yedik. Veya işte ezilen koşullarimizda bir damga yedik. Artik elinizde degil; dogmak, böyle yaşamak, aliştirilmak elinizde degil. Birileri sizi bu duruma getirdi. Felsefenin bir boyutu bu.
Ikinci boyutu; bu hoşunuza gitmiyorsa dogrusu nedir? Şimdi burada felsefe başlar, yani özgürlük felsefesi. “Doğ-mak elimiz de değil, ama özgür yaşamak elimiz de” diyecektiniz veya “özgürleşmeyi denemeliyiz.” Bu da bir felsefedir. Özgürlüğü denemek, eğer tutarlıysanız size korkunç araştırma gücü verir. Yani doğaya bakar öğrenirsiniz. Her kitaba ba-kar öğrenirsiniz. Sonuçta ,önünde durulamaz bir özgürlük arayıcısı. Aramadan sonra da işler gelir şeye dayanır. Özgürlüğün engelleri var biliyorsunuz. Engelleri devlettir, gericikliktir, haindir, düşkünlüktür ve herşey özgür yaşamın, güzel yaşamın önünde duran herşey. O zaman dille, elinizden ne geliyorsa, tüfekle vurursunuz bu engelleri. Ve bakacaksınız özgürlük yaşamı gelişiyor. Felsefe ve onun eylemi böyle olur. İçinizde hiç bunu deneyen var mı desem yok.
Özgürlük yaşamı veya yaşam hakkını özgürce kullanma felsefesine karşı, tabi bunun eylemi de var, onu da yapmasını hiç bilmiyor, yine de yaşamak istiyor. İşte bu rahatsız, hasta Kürdü veya hasta bireyi diğer benzer uluslar, halklar var on-larıda buna katabiliriz. Hastalıklı toplumlar. Kimisi sömürge, kimisi yeni sömürge, hatta Avrupa’da da var. Onun da kendine göre proleter tabakası var. Hepsi hasta. Emperyalizm so-nuçta böyle yönetiyor, diyeceğiz. Ucu ta emperyalizme kadar gider. Fakat en son, özgürlük savaşçısınında yolu sosyalizme kadar gider. Sosyalist ideoloji, bu konuda en yetkin direniş ideolojisidir. Yani araştırmayı sürdürürseniz, eylemi sürdürürseniz büyük bir halk savaşçısı haline gelirsiniz. Tutarlıysanız, mutlaka oralara gider, ulaşırsınız. Şimdi bakıyorum, siz bura-da böyle mi yaşıyorsunuz? Ömrünüzü nasıl geçirdiniz? Açık olun, korkmayın. En azından şimdi itiraf edin.
Eskiden müminler hep tanrıya yalvarırlardı. Ya Allahım sen bizi affet! Sabahlara kadar zikir ederlerdi. Ben sabahlara kadar zikir edin demiyorum ama, bazı derslerde doğru konu-şun. Tabi evliya olmak, derviş olmak kolay bir şey mi? Halen işte, daha düne kadar namazın da, niyazın da, zikrin de, ce-min de olan kişilikleriniz vardır. Bunların bile gece-gündüz böyle yapmaları, kendilerini biraz terbiye etmek içindir. Sos-yalist terbiyedir. Parti; hem bilim, hem de iradenin zaferinin gerçekleştirilmek istenildiği kurumdur. Bir cami hocasının bi-le gösterdiği disiplini göstermezseniz, bir zikir meclisinin hu’larını bile çekemezseniz, nasıl asker olacaksınız? Şimdi bütün bunlar, tabi olmuş benim başıma bir ağırlık. Yine aşiret kültürü, aile kültürü. Baba Başkan yapar. Reis, biraz ötesi Al-lah. O Şemdin alçağının diğer bir şeyi de o değil miydi? An-cak ben diyordu “sizi Allah kavramıyla değerlendirebilirim.” Biraz daha ilerlerseniz beni tanrı katına çıkaracağınız kesin. Ama siz sadece, köle- kullar teorisine veya anlayışına bir kılıf giydirmek için bunu yapıyorsunuz. Çünkü beni tanrısallaştırdınız mı, bir de onun kulları vardır, cahil kulları.
Ben o zaman, hemen bunu söyledim, o tabi peygamberliğe oyanamak istiyordu. Beni gökyüzüne çıkardıktan sonra, yeryüzü ona kalacak. Kurnaz, hayır, bu oyunu bana yutturamazsın. Sizin de yani böyle, başkan anlayışınızı yutmam. Başkan değil, emek savaşçısıyım. İdeolojik savaşçı, örgüt sa-vaşçısıyım. Ama ciddi bir savaş. Beni kandırmanız imkansız. Ağlasanız da, sızlasanız da beni örgüt savaşçılığından vazge-çirmeniz imkansız. Mesela hemen hemen saygı bağlılıklarıda kolay kolay kabul etmem. Biraz Başkana bir bağlılık gösteririz tamam. Hayır! Alışageldiğiniz; ne sevgiyle, ne saygıyla, ne bağlılıkla benim tatmin olmam çok zor. Çünkü benim öl-çüler farklı. Ölçülerim, anlayış düzeyi, örgütlülük, özgürlük, savaşçılık düzeyi gelişmiştir. Bunlara uymadınız mı ben şunu diyeceğim; bak yine köylü gibi kendini kandırıp, yani benden güç alıp etrafın da küçük bir muhtar olmak istiyor. Nitekim komutanlıklarınız, muhtarlık gibidir.
Hiçbirisini yutmam. Şimdi bu durumdan sıkılıyorsunuz, bozgunculuk yapıyorsu-nuz. Yapın! Bu işin büyük oyuncusu onun da tedbirini almış-tır. İşte en büyük oyuncu Şemdin’e bak; yallah, buldu yolunu. Özgürlük alanı, büyük misafirperverlik, hatta onlar biraz ku-ral almak istemişler, “özgürlüğümü ihmal ediyorsunuz, yak-laşmayın bana, alan genişliyor, benim rolüm bütün Kürtleri birleştirmek olacak” falan filan. Yani kurbağa, balon, şistikce şişiyor. Nasıl patlayacak? Bir komando, iğneyle patlatacak. En akıllınız öyleydi yani. Bununla siz nereye gideceksiniz? Köylü idelolojisinin varacağı en üst yer budur; bir düşman as-kerinin elinde bir kurbağa. Zaten kurumuş şimdi orada, ses de çıkmıyor.
Ben on yaşımda yaşam kararı verdiğimde o kadar zorlandım ki. Siz hiç zorlanma şurda kalsın büyük bir sorumsuzlukla yaşanabileceğini sanıyorsunuz. Bir hain oluyorsunuz, farkında olmuyorsunuz. Bunlar trajedi. Trajediden de öteye bambaşka bir durum. Diğer toplumlara benzemiyor. Onun için diyorum en büyük suç sizi doğurmaktır. Yaşayamadığı halde, kendinizi yaşar gibi sanmak. Bu cümleleri mutlaka so-nuca doğru götüreceksiniz. Başka tür tehlikeli. Her gün bir facia. Sizi niye işte böyle yaşınız otuz, kırk olmuş, kızlar da öyle erkekler de. Neden size, mutlaka anlamanız gereken bir yaşam, bir savaş olayını dayatıyorum. Çünkü bu olmadan her şey haram, her şey ölüm, herşey kirli. Onun için sizi böyle tu-tuyorum. Bu halinizle siz yaşama başlayamazsanız. Çünkü yaşama başlamak için savaşımı doğru vermek gerekir. Sigara bile içemezsiniz. Bırak o kadın-erkek ilişkisini, hiç bir ilişki-ye bu halinizle layık olamazsınız. Tabi aklınızı başınıza alın. Yani her şey haramdır. Neden? Çünkü siz yaşamaya bile daha karar verememişsiniz. Yaşamın düşmanca tarzına alet oluyorsunuz. Buda haram. Ülke de ihanet etmiş, onun savaşımına ciddi girişemiyor, bir başarısı yok, her gün kaybediyor. O za-man ben sizi nasıl aklayabilirim. Yaşam hakkınızı niye tanı-yayım.
Dikkat ederseniz benim kendime verdiğim bir söz, kendimi bazı temel değerler konusunda aldatmamak, aldanmamak. Ne aldatırım, ne de kimse beni aldatabilir. Ben buyum aslında. Şimdi siz tüm gücünüzle beni aldatmaya çalışıyorsunuz. Bırak yaşayalım. Çok savaşalım, bir günde istediğimiz gibi yaşayalım. Hayır, yaşamın ölçüleri benim tarafımdan doğru değerlendirilmiştir. Tam onların gereklerine uydun mu, yaşama evet diyeceksin. Yani yaşamın atlama taşının üzerinden atlar, buraya gelip yaşarsınız. Aksi halde hep böyle dinle-yeceksiniz. Ne zamana kadar? Anlayıncaya kadar. Neden böyle? Böyle. Başar, bütün ülke senin olsun. Başar, halkın bütün varı yoğu senin olsun. Şartı şu. Ülkesinden onu kaçırtmayacaksın. Onun başına bela olmayacaksın. Satmayacaksın yani. Ona biraz makül çağdaş insanlar gibi bir şeyler verceksin, o zaman istediğin gibi yaşa. Mesela erkeksen kadını ez-meyeceksin, kadın isen çirkin allahın belası bir kadın olmayacaksın. Bunları becer, istediğin gibi yaşa. Değil mi yani. Bun-ları söylerken son derece haklıyım. Yok ben bir serseri, bir züppe, bir bilmem ne demek haramdır. Bunu söyleyemezsin “ya yaşim geçti, kirka, otuza ulaştim. Patlayacagim, çatlayacagim”. Kudur, geber. Doğruyu öğreninceye kadar seni böyle tutacağız. “Düşman beni yaşatmiyor mu?” Düşman seni boş yaşatiyor. Bir hain gibi yaşatiyor. Ortada hepsi. O yaşam de-gil, o ihanettir. Hainin de kurallara göre cezasi ölümdür. “Ben bunu bu kadar bilmiyordum.” Bilmiyorsan öğren. “Öğreniyo-rum ama gereklerini yapmaya gücüm yetmiyor”. O zaman öl. Öl!
Kesinlikle ölmen gerekiyor. Yani burada yaşanmamişin adi ölüm, öleceksin. Zaten ölüyorsunuz. Felsefedir bu işte. Bu felsefeyi iliklerinize kadar ögreneceksiniz. Yani ölümse de öleceksin. Mesela bir çok yerlerde intiharlar var. Artik ya-şamanin anlami yok. Bilmem Isveçte diyor artik yaşamanin anlami yok. Her gün intiharlari var onlarin. Sen de baktin ki yaşamin için herhangi bir imkanin yok, kendini uygun öldür. Gidip de işkence altinda ölme. Bir sürü insani da öldürerek, sonuçta bir kurşunu da kendin yeme. Yanliş ölüm tarzlaridir. Yani bir de dogru ölüm tarzini bulman gerekir. Kendine de, başkalarina da fazla zarar vermeden ölmek. Bu da çok önemlidir. Keşke böyle ölüm hakkinizi dogru kullanabilseniz. Ya-şamak da istiyorsaniz, kurallari var. Bu kurallari da ben koy-muyorum, düşman koymuş. Sana diyor, bir çakil taşi bile vermeyecegim. Peki, karar bir çakiltaşini bile vermemekse, sen nerede yaşayacaksin? Bunda dürüst olun. Bir kuş bile bir yu-va için el degmemiş bir yuva arar. Senin bir çakil taşin bile elinde degil. Kocaman insansin, nasil yaşayacaksin? Bunlar önemli sorulardir.
Ruhun da, düşüncen de düşman işgali var. Bu kişilikle mi seveceksin? Aliştin ama, sersem adam, hayvanlaşmişsin farkinda degilsin. Biz nasil bir insani böyle hayvan gibi yaşatalim. Çok daha tehlikeli olur. Saldirgan bir hayvan, kural ta-nimayan, savaşta hergün cinsini yiyor. Yani en aslan cinsi bile yavrularini yemez. Veya ben hayvanlar da bile yavrusunu yi-yen pek görmedim. Yani cinsini yiyeni ben görmedim. Ama unutmayin ki siz hergün cinsinizi yiyorsunuz. Nasil yiyorsu-nuz. Toplumun yaşam kurallarina, örgüt kurallarina uyma-makla. Kesinlikle birbirinizi yiyorsunuz. Düşünün yani hay-vanlar bile cinsini korur. En kanla beslenenler bile, sanirim başka cinsi yer. Bunlar müthiş gerçeklerdir.
Benim iddialarim daha da geliştirilebilinir. Dogru ya-şam başlangici yapmak zorundasiniz derken öyle boş konuş-muyorum. Sizin bütün istediginiz şu; birak yaşayacaksam da bu aliştirildigim gibi.Bir bardak zehir de olsa, şarap gibidir içeyim, öleyim. Bu felsefemidir? Biz bu felsefeyi onaylayamayiz. Yanliş aliştirilmişsiniz. Sigarayi bunun için kestim, o bir semboldür. Zehir dolu bardagi şarap sanmanin sembolü-dür. Onun için kestik. Bakalim dayanabilir misiniz? Yani ze-hirli yaşama karşi duracak misiniz diye, o karari halen canli tutuyoruz. Burada Kürdü veya benzer insanlari, dogru bir ya-şama başlatmak için, bu kadar büyük çaba harcamak gereki-yor. Hayir şunu diyebilirsiniz bay Başkan, senin özgürlük ya-şamina fazla güç getiren olamaz. Bunu tartişalim. Buna karşi degilim. Bay Başkanin özgürlük temelindeki yaşamina güç getirilemeyecegine dair ve bunun boş bir çaba olduguna dair, bir tartişmayi yapalim. Ama dürüst tartişalim. Özgür yaşam imkaniniz var mi, yok mu? Ha size burayi birakiyorum bir hafta, iki hafta, bir ay tartişin.
Sonuç olarak şunu getirin önüme; “Kesinlikle özgür ya-şam imkani yok, ordulaşamayiz, savaşi başaramayiz, Partile-şemeyiz, örgüt-mörgüt kurallari can sikiyor.” Normali önü-müze serilendir, herhalde o sonuca varacaksınız. Gerçekten durumu böyle kabul edenleri, gerçekten öldürmeyiz. Yani ben onlara demeyeceğim, çünkü buraya gelirken bize güvenerek geldiler, öldürmeyeceğiz, onları önce serbest bırakacağız. Vu-racaksak daha sonra. Mesela ben, onları sonra vuracağım, şimdi burda değil. O açıdan, bize güvenerek buraya gelenleri, biz öldürmeyiz. Ama bir münafık gibi durmalarını da kabul edemiyorum. Yani sıkıyorsunuz. Bana göre bu münafıklığa işarettir. Mesela iyi öğrenemiyorsunuz. Burada da bir müna-fıklık var. Yani yüzü ayrı, özü ayrı. Bu netleşmeye mutlaka gitmemiz gerekiyor.
Ben boşuna demedim ki burası büyük bir savaş meyda-nı. Eğlencelik yere çevirmek istiyorsunuz, bu olmaz. Bana bi-raz saygı gerekli. Yani ben hergün tehdit üzerine tehdit yiyo-rum, yani burada bizimde yaşamımız büyük bir direnişle ge-çiyor. Kıymetini bilmek zorundayım. Beğenmeye bilirsiniz. Ama ben ne yapayım siz geldiniz. Dağları aşa aşa, Avrupa’-daki yaşami, hatta metropolde ki yaşami biraka biraka siz geldiniz. Niye geldiniz, benimle oynamaya mi? Yok. Her-halde çok iyi biliyorsunuz ki bu adam, direnen bir adam. En azindan ne adina, ne için, nasil savaştigi belli. O zaman dinle-yeceksiniz. Put gibi tapinin demiyorum, ama ögrenmeye çali-şin. Bir hafta geçti, iki hafta geçti, kararinizi verin. Dayana-caksaniz tam olsun, dayanmayacaksaniz affinizi isteyin, sizi bir kenara birakiriz. Herkes savaşçi olmuyor, ben ne yapa-yim. Yani hiç bir kişi bana yardimci olmadi. Iyi ögren, iyi sa-vaş, iyi örgütlendemedi, hepsini ben kendim yarattim.
Mesela buralara ilk geldigim de, başimi koyacak hiç bir yerim yoktu. Degil, böyle güvenlik altinda, birak güvenligi, zaten fiziki olarak da, bir oda bir battaniye, en azindan insani üşümekten alikoyacak şeyler yoktu. Ilk gecem öyle geçti. Hatta mesela kaçakcilik kisvesi altinda köylü beni kabul etti-ginde, o gece benim için en rahat geceydi. Ilk gecem. Dedim, bu büyük bir olaydir. Hem de nasil, beton üzerinde bir cil se-rilmişti, onun üzerinde uzanmiştim, sabaha kadar en güzel uykuyu o gece aldim diyebilirim. Filistin örgütünün yanin da, ufak bir iskemle altima yerleşince, ben dedim büyük bir koltugun üzerine oturdum. Halen, o duygularimi size ifade edi-yorum, yani bir hasir iskemlesi ve toz içinde bir odada o ka-dar rahattim.
Şimdi siz güzel masalar, iskemleler üzerinde oturuyorsunuz ama rahat degilsiniz. Birkaç bataniyeye sariliyorsunuz yine rahat uyuyamiyorsunuz. Güvenliginiz yerinde, yiyecek-ler de fena sayilmaz, tabi bunlar fiziki şeylerdir. Teorik olarakta en güzel düşünceleri veriyoruz, en güçlü örgüt zeminini veriyoruz, rahat olamiyorsaniz sen hastasin derler adama. Se-nin, bu yaşamin felsefesinden haberin yok, sen iflas etmiş bi-risisin. Sen de iş yok, sen bitik bir adamsin, sen hastasin. Ye-rin olamaz. Bunu diyecekler size. PKK’ye yanlış katılmışsın. Aile sanmışın ama öyle değil. Sana yanlış öğretmişler. Tüm bunlardan ben mi sorumluyum. Hayır, çünkü ben hiç bir militanın, önderin yapmadığı kadar işlerimi anlatmışım. Anlama-ma suçu size aittir. Gördüğünüz gibi bu iş çok kapsamlı, çok ciddi. Bir şey daha söylemeliyim. Olanaklar, fazla olur olmaz meselesi de dahil, beni böyle en üst düzeyde ağırlamak istediklerinde de kendim için sıkıntı bulurum. Sıkıntım orada. Yardımlar destekler var dendiğin de kuşku duyarım. Yine be-ni sıkıntı basar. Kendimi dolayısıyla endekslediğim şey, çok mütevazi bir yaşam sınırıdır. Mesela etli-metli şeylerden hep rahatsızlık duyarım. Alışageldiğimiz bulgurlu bir şey, benim için şu anda bir felsefe gibidir. Bir adam galiba bu yönümüzü bilerek diyordu, herhalde bizi kendilerine göre teşhis etmeye çalışıyordu. Diyordu, ben de çok bulgur yerim. Belki de alay geçiyordu veya felsefeyi çözmek istiyordu. Benim mütevazi yaşam sınırımı. İmkanlarla şımarmamak. Böyle yapsak çünkü işlerin nerede duracağı belli değil. Şimdi size bakıyorum, bi-risi gururunuzu biraz okşarsa, bayılıp gidiyorsunuz. Elinize bir yetki geçiyor, kırıp geçiriyorsunuz. Bu kişilikle adam çıkmaz. Ne iflah olursunuz, ne iflah ettirirsiniz. Bunların hepsini burada, mütevazice ögrenmeniz mümkündü. Rahat koşulları nasıl karşılayacağınızı öğrenmeliydiniz. Bunun gibi daha bir sürü husus var. Hep yansıtmak istiyoruz ama baktığım kada-rıyla güçlü öğrenemiyorsunuz.
Çoğunlukla şu çıkıyor. Yetkilere dayanan devrimcilik. Yetki rahatlık getirir. Onun için yetkiye ilgi gösteriliyor. Tek-nik var işte, bir bürosu olacak, tembel şey gibi ikide bir de te-lefona çıkıp emir yağdıracak veya tekmil alacak, ciddi ol-mayan bir iki sözde emir verecek. Şimdi yönetim, komutanlık gelip buraya dayanmış. Kesinlikle bizimle alakası yok. Ke-sinlikle bu bir saptırmadır. Benim hiç öyle bir durumum yok. Boğazıma bakın, günlük çözüm, yoğunlaşma, vurgu tarzı, ya-ni yönetme tarzıma bakın, sizinkilerle yüz seksen derece terslik arzediyor. Çok ilginç, bu kadar tersliği benim adıma bana nasıl dayatıyorsunuz. Hiç korkmuyorsunuz da. Zaten bu da önemli bir sorun. Bunlar neden korkmuyor? Belki bizim yöntemimizden dolayı böyledir. Ben, benden korkun demiyorum, gerçeklerden korkmalısınız. Bu konuda ben kendimi hatta suçluyorum da. Bunlar, benim şahsıma bakarak neden korkulması gereken gerçeklerden korkmuyorlar? Suç bende mi, diyorum acaba. Bu yüzden de açıklama yapıyorum.
Gerçekler amansızdır. Gerçeklerden korkmalısınız. Ba-na bakıyorsunuz; işte bu tanrı felsefesi. “Başkan'a duydugumuz güvenle hiç korkmayiz.” Yanlış! Başkan'a duyulacak gü-venle korku aşılmaz. Yanlıştır! Kesinlikle bundan kendimi tenzih*ederim. Gerçeklerden, Başkan'ın kendisi çok korku-yor. Siyasi gerçeklerden, düşman gerçekliğinden, örgüt ger-çekliğinden müthiş korkuyor. İlgileriyle, tepkileriyle, öfkeleriyle müthiştir. Siz de, ne öfke var, ne tepki var, ne intikam var, ne derinden bir ilgi var. Neymiş, bunların hepsini de Baş-kan'a dayanarak yapıyorlarmış. Tam bir iki yüzlülük. Tam bir kendini kandırma. Yanlış! Derhal bunu bırakmanız gerekiyor. Böyle, ne cesaret cesarettir, ne de fedekarlık fedekarlıktır, çünkü bunun tersi de vardır. Olmadık yerde panik içine gir-me. Madalyonun bir yüzü sahte cesaret ise, diğer yüzü olmadık yerde korku, paniktir.
Görüyorsunuz ki, burada öğrenmeniz gereken müthiş şeyler var. Ama dürüstçe. Buradaki öğrenme, düzen okulla-rındaki gibi yalnız bir bilgi birikimi değildir, kesinlikle. Bura-daki öğrenme, dönüşüm temelindedir. Yani burada, ''ya dönü-şüm ya dönüşüm'' sloganı altında öğrenilir. Aslında savaştan daha zor. Müthiştir, çünkü savaş buradan alınacak özelliklerle, dönüşüm kişiliğiyle verilecektir, kazanılacaktır.
Sıkılıyorsunuz, “ben savaş istiyorum”diyorsunuz. Fela-ket. Zaten otuzbin kişi çikti, tek bir adam cevap olamadi. Hiç olmazsa bu devremizi, büyük bir dönüşüm devresi olarak ba-şarmaliyiz. Madem bu kadar dayandiniz, savaşa da, Parti ya-şamina da gerektigi kadar yanit olabilecek kadar bir dönüşü-mü saglamaliyiz. Soruyorum, en başta önde gelen yöneticiler mi desem veya militanlara, hepsi hikaye. Nerdeyse devre biti-yor, halen kendisinin farkinda bile degil. Ne olur? Kendisi gi-der kaybeder. Kendisi için kötü bir sonu, daha şimdiden ha-zirliyor. Ben onsekiz yildir, burada diz çökmüşüm, halen ög-reniyor- ögretiyorum. Kelime hatasi bile yapmiyorum. O hiç birşey ögrenmeye tenezzül etmiyor, birşey ögretmeye yanaş-miyor. Dersler nasil gidiyor, diyorum, “ilgi zayıflığı var, teorik yöne fazla ilgi duyulmuyor.” Aslında pratik yöne de doğru ilgi duyulduğunu sanmıyorum. O zaman ne yapalım? Bu ne demektir? “Biz bomboş, çaresiz durumdayiz” demektir. Siz o zaman niye geldiniz?
Ya düşman geçen yil o Anakarargahimiz üzerine giderken, -işte yildönümü de geliyor- bir askere baktim, “ya biz bunları birşey sanmıştık” diyor. O asker de gerçi zavallı. Ama bizimkilerin durumuna bakarak, “ya biz bunları ne kadar korkunç sanıyorduk”diyor. Şimdi, ''ortada birşey yok''diyor. Me-sela düşman bazilarini yakaliyor, izliyorsunuz. “Vay, vay, vay” diyor “bu zavallı!” “Mehmetçik, çayını da paylaşıyor o-nunla”diyor. Bizim ki de kuzu kuzu içiyor. Fukara gerilla adayımız, kendisini çoktan kaybetmiş. Mesela ben burdayım. Diyelim vurulursam bile, herhalde bir adım var, sanım var, bir büyüklüğüm var ve kolay ölmediğim ortaya çıkar. Ama bizim ki zavallı tabi. “Ben devletimizin böyle olduğunu bilmiyordum” diyor, yani yalancıktan da olsa. General de diyor; “biz söz veriyoruz; battaniyemizi, aşimizi, çayimizi, yatagi-mizi bunlarla paylaşmaya söz veriyoruz.” Pskolojide ki zaafı yakalamış.
Bu da şunu gösteriyor. Yani siz büyük bir savaşçı olarak, kendinize anlam verememişsiniz. Tarihte, bu köleler, Spartaküsler bile savaştığında korkunçlardı. Romalılar onları teslim almak için bir çok öğütte bulundular. Yalnız birşey söylemişlerdi; “Spartaküs kimdir? Bize bunu söyleyin hepinizi afedeceğiz” diyorlardı. Herkes diyordu “ben, ben, ben” ve böyle vermediler. Romalılar bu yüzden beş bin tanesini, yo-lun sağına soluna çarmıha gerdiler. Kölelerdi, ama hepsi kah-raman direndiler. Yani şunu demek istiyorum, insan ölürken bile kahramanca olabilmeli. Ama tabi bu lafla olmaz. Bunun iyi bir hazırlığı gerektirir. Tabi biz ölmek için de, zafer temelinde yürüyoruz. Kölelerin isyancıları değiliz. Bütün bunlar önemli. Burda, ölüm için savaşmak değil de, zafer için savaşmanın kuralları öğretiliyor ve mümkündür de. Kaybetmesi gerekenin düşman olduğu çözümlenmiştir.
Burada ki bütün dersler, bu anlamda yaşam kararlılığı-nın gereğini-derinliğini açığa çıkarırken, onun için gerekli olan savaşımın da, zafer tarzında olması gerektiğini açığa çı-karır. Bu böyledir. Bunu başka türlü savsaklamamalısınınız. Biraz kendinize güvenin. Ve bu anlamda bana da güvenebilirsiniz, kendinize de. Ama bu çerçevede. Nefes alış verişi bile, bunun için tek gerekli şarttır. Mesela, nefes alıp veriyorum, gerisi tamamdır, diyeceksiniz. Yani gerektiği kadar öğrenece-ğim, her işi başarıncaya kadar.” Başka hiçbir talepte bulunmayin! Bulunursaniz, yanliş yapmiş olacaksiniz. Akilli olun, tabi akliniz varsa, dayanabilecekseniz. Içinizde özellikle kendisine güvenen arkadaşlar var herhalde.
Ben burada, ne sunayim size? Iyi yemekler mi? Onunla hiçbir şey kurtarilamaz. Her birinize güzel bir otel odasi mi? Insan orda tembelleşir, uyuzlaşir. Ben bile buralari tercih edi-yorum. Dikkat edilirse; ayakta dimdik, çok saglam, dinçim burda. Yüksek degeri olan bir çalişma için, kendimi diri tutu-yorum, diri buluyorum. En tepki duydugum, böyle savaş de-geri en zayif olan yerlerdir. Bana hep tuzak gibi gelir. Orada bütün duygularim isyan eder. Düşünmeye de falan gerek yok. Böyle oluşmuş bir kişilik söz konusu. Bu beni yaşatti. Dikkat ederseniz, bu duygu tarzi, bu his tarzi, işte beni böyle tuttu. Önderlik falan diyorsunuz, o kadar sagdan-soldan, dagdan, bilmem Avrupa’nın o -çoğunuz orda da yaşayabilirdiniz- geldiniz, budur işte, böyle bir olaydır. Kendini böyle güçlü kılmış. Özlem duyduğunuz veya işte birşeydir diye sandığınız Önderlik, kendini böyle yaşattı.
Mutlaka öğrenmelisiniz. Size en çok gerekli olan budur. Nasıl bu kendini ayakta tuttu? Nasıl kendini büyüttü? Öğrenin. İstediğiniz kadar soru sorun. Her gelişimizde korkunç sorgulayın beni. Çünkü bunun için geldiniz. Öğrenmezseniz, suç sizindir. Başka türlü buraya niçin geldiniz? Desem yani, biraz rahatlamak, biraz yarenlik etmek için. Hayır, bunlar sa-vaşçıya yakışmaz. Bize ne yakışır? Tabi yani düşman şimdi bizim için neler düşünmüyor ki? Akla hayale gelmez her tür senaryo var. Zaten hergün bir savaş yaşıyoruz, en büyük operasyon, en büyük psikolojik savaş günlük olarak yürütülüyor. Şimdi siz bunu gözardı edemezsiniz.
Bu savaşın içindesiniz. Dikkat etmezseniz, yarın öbür gün kurbanı olacaksınız. Burayı bile derhal yok etmek istiyor. Buradan sorumlu olanlar, bizi hergün sıkıştırıyorlar. Aslında her yerde, Avrupa’dan tut, Ortadoğu’ya, bilmem Rusya’dan tut Kürdistan’a kadar, yerler sürekli daraltılıyor. Ben de zor bela yerlerin ömrünü uzatıyorum. Birisi diyor “filan yerdeki köyümüz tehdit altında”, haydi! Politika budur işte, köyün ömrünü uzatmak. Filan yerdeki okul tehlikeye girdi, okulun süresini uzatmak. Çogu arkadaşimiz ise, diyor “bana dar geli-yor, aslında tam bana göre değil.” Biz neyin peşindeyiz, bi-zim elemanimiz neyin peşinde? Farkinda degil aslinda. Dag-lari aştik, dedik orda iyi yer tutarlar. Şimdi orda da, işte geli-yorsunuz, orayi da kendinize biraz zindan gibi yapmişsiniz. Avrupa’dakiler ağlıyorlar “bizi ne zaman alacaksınız?”filan diye. Onları alıyoruz, bu sefer burası dar geliyor. Dolayısıyla beni de şaşkına dönderdiniz. Aslında bu dünyanın kendisi si-ze dar veya siz bu dünyaya göre değilsiniz. Neden değilsiniz? Çünkü bu dünya çoktan elinizden alınmış.
Sorunu doğru öğreneceksiniz, düşmanınız, elinizden dünyanızı, yani varsa ana topraklar, özgürlüğünüz, elinizden almış. İşin özü bu. Niye “bana dardır, bana göre değildir” di-yorsunuz. Doğru değerlendirin. Ben sizin elinizden almadım, ben sizi buralara sürmedim. Ben sadece kıyamet koparıyo-rum; ülkesiz yaşam olmaz, özgürlüksüz yaşam olmaz, tabi bunun için örgütsüz olmaz, savaşsız olmaz, mücadelesiz ol-maz, kuralsız olmaz diye. Kıyamet kadar bunun için çaba harcıyorum. Bunlar hepsi doğru şeyler. Hatta, adınızdan daha önce bellemeniz gereken şeyler. Çünkü adınızı da yanlış bellemişsiniz. Adınız Mehmet ama, Muhammed’le hiçbir alaka-nız yok. Adınız Ali ama, İmam Ali’yle hiçbir alakanız yok. Adınız Hüseyin ama, İmam Hüseyin’le hiçbir alakanız yok. Yani hanginizin adınıza baksam, bir yanlışlık var. Onun için size ad-mad koymamak lazım. Adından önce size bazı şeyler gereklidir, onu burda vermeye çalışıyorum. Ben ne yapayım yani?
Dedim ya, ben 10 yaşımda anama dedim “beni doğurmakla biliyor musun, beni ne kadar zorluğa düşürdün? Şimdi siz benim o eski durumuma benziyorsunuz. Hatta daha da kö-tü. Ben hiç olmazsa, o yaşımda kendime çeki-düzen vermeye çalıştım. Ananızın yanlış doğurma veya geleceksiz-istikbalsiz doğuş tarzının hesabını, hep benden soruyorsunuz. “Sen Baş-kan degil misin? Çare bulacaksin. Sen Allah degil misin? Yeryüzünü kullarin için , rahat-şerefli bir yaşam yeri haline getireceksin. Aslinda felsefeniz bu. Bunu da bulmayinca da, hain kullar durumuna düşüyorsunuz. “Ben de ihanet ederim.” Durumunuz, gerçekten çok ilginç. Yani yakarışlarınız da, ihanetleriniz de çok anlamsız. Kim size söyledi, ben böyle bir anayım? Kim söyledi size, ben böyle bir tanrıyım? Kendiniz uyduruyorsunuz. Felsefe yanlış, yaklaşım yanlış, yanlış dün-yayı tanımlıyorsunuz. Ondan sonra da “bozarım, deliririm.” Zaten çoğunuzun durumuna bak, hasta gibi. “İnim inim inlerim.” Yani bu, kurala gelmeme, hitaba doğru sahip olamama, net-kesin olamamanın hepsi ne anlama gelir? “Ben hastayım, inim inim inliyorum, altıma ediyorum.” Bu anlama gelir. Si-yasileşememek, askerileşememek, en derin hastaliktir. Hasta-ligin da, en tehlikelisi budur. O diger, yataklardaki hastalar birşey degil. Sizin bu tarz hastaliginiz çok kötü. Gerçekten, ben hemen suratiniza baktigimda, bu hastaligi teşhis etmemem mümkün degil.
Gördügünüz gibi, herşeyinizi anliyoruz. Mesele bu de-gil. Daha da önemlisi, sizi düzeltmek, sagliga kavuşturmak. Fazla tepki duymayin. Burada size, bir sistem uygulaniyor. Bir tedavi sistemi, dönüşüm sistemi uygulaniyor, katlanacak-siniz. Şimdi, siz geldiniz, bunu siz istiyorsunuz. Biraz bana, ustaligima güveniyorsaniz- ki sanirim onu biraz kanitladik- katlanacaksiniz. Bu noktada, tanridan daha fazla degiştirici-yiz, dönüştürücüyuz. Yani yeni insani yaratma konusunda, tanridan daha fazla güçlü oldugumuza inanacaksiniz.
Ya dönüşüm, ya dönüşüm! Ya savaşta zafer kişiligi, ya zafer kişiligi! Ölsün yenilgi kişiligi! Olmayacak, yaşanmayacak, özgürlükle bagdaşmayan, bilinen çirkin kişilik ölsün. Slogan budur ve bunlar uygulanacaktir. Tersini yaparsaniz, en azindan benim yöntemlerim, bu terslikleri cevaplandiracak kadar güçlüdür. Şimdi, şundan güçlü; bireysel çabalarimizla dünyada kendimize bu kadar yer açtiktan sonra, devletleri bi-le kendime göre ayarladiktan sonra, sizin oyunlariniza mi dü-şecegim? Yani o en kendini akilli sanan, nerde buldu? Iki ucu boklu degnek gibi, düşmanin eline verdik. En ustaniz böyle. Onun için diyorum, akilli olacaksiniz. Çok disiplinli böyle, çok anlayişli ögrenciler olmak şart.
Burada biz sopayi fazla tercih etmeyiz. Zaten sopayla terbiye etmenin, hiçbir degeri yoktur. Düşünün; hergün kal-dirdim vurdum, bir iki tane patlattim ve put gibi dikildiniz. Ben bundan hoşlanmiyorum. Ben biliyorum, karşimda böyle olur; dönersem, pat diye kendini şöyle yere atar, böyle firlama yapar. Bunlar iyi yöntemler degil. Kürtler içinde en etkili terbiye yöntemi; özellikle benim buldugum yöntemdir. Çünkü hiç kimse Kürdü bu kadar dönüşüme çekememiştir. Bu kanitlanmiştir. Bu açidan dikkatli olun. En büyük lümpen bile ol-saniz, kesinlikle sizi degiştiririm. Hiç aman vermem. Kaçar-saniz, kurtulma yok. Işlediginiz suçlar elli defa sizi idam etti-rir. Düşman cephesi öyle. Emperyalist bir ülkeye giderseniz, o da yüzde yüz ajanligi dayatiyor, o da kötü. Keyfiyet, sahte komutanlik, yetki, bastirma, tasarrufat, bireycilik, onun da et-rafini daraltmişim şimdi.
Böyle yapan adamlarimiz, kirk yaşina gelmiş, neredeyse ayakta duramayacak haldeler. Merkezimize bakin; bir sürü sahte komutan, işte hergün birer tanesini çözümlüyoruz. Peri-şan oldular, kaçiyorlar, vuruluyorlar, yani hiç gelecekleri yok. Demek istedigim, oldukça tedbirliyiz. Bunun için ciddi olacaksiniz. Burdan bir iki tanesi kaçmişti. Şu anda gelen haberlere göre içerde. Sadece itirafçilik yapiyorlar. Şimdi burada itirafçilik da işe yaramiyor. Korkunç ölümcül bir yaşam. Söz-de birbirlerini alip kaçtilar kiz-oglan. Korkunç birşey onlari buldu. Gidin ögrenin. Isterseniz, bilgi alabilirsiniz. Ben bunlari abartmiyorum.
Aklin yolu birdir, denilir ya. Bu yaşam, istemesek de bize dayatilmiştir. O zaman biz bunu özgürlük temelinde kullanmaliyiz. Ben yine dayatmiyorum, benim istedigim, tartişin diyorum. Kendinize güveniniz varsa, sonuna kadar, bu yaşa-mi fethedinceye kadar, şu güller kadar güzelleştirinceye ka-dar, tartişin. Ben ne yapayim? Bundan daha iyisi olur mu? Bunu saglayincaya kadar, burada daimi kongre halindesiniz, daimi toplanti halindesiniz. Ne zamana kadar? Iş yürüyebilecek duruma geldigi zamana kadar. “Ben tam bir militanlık dersi aldım; nereye gidersem, hangi görevlerle karşı karşıya gelirsem, düşmanın canına okurum. Ben varsam, orda başarı var.” Bu okulun ortaya çıkaracağı militan böyledir. Burdan çıkan militan ağlamaz, çözümsüz kalmaz.
Tekrar vurguluyorum; buradan çıkan militan, neredeyse orada başarı vardır, çözüm vardır. Bunun için gerekli olan, altyapı anlamında, yemek yoksa yemeği hazırlar. Nasıl ya-par? İşte burdan aldığı derslerle.
Di civakên roja me ya îro de mirov li gorî pîvana sûdmendbûnê cih peyda dikin, qîmet dibînin, wate dibînin. Ne rast e ku yê/a ne sûdmend, zêde li cihekî bisekine. Em ê niha vê rêgezê pêk bînin. Heta kapîtalîzm jî ji ber ku mirov li gorî pîvana sûdmendbûnê dinirxîne, di vê astê de berhemdar e. Ya/ê sûdmend e dijî, mafê distîne, destûrê distîne, vê dibêje, wê dibêje. Ya/ê sûda wê/î nebe, tê qewitandin. Ez dibêjim hûn bi bandora giran ku qederekê zarokane ye tevdigerin. Eger kê ez anîbim dinyayê, neçar e bide jiyîn. Ev, feraseteke pir seretayî ya malbatê ye. Ferasetek ku ji sînorên komînalîzma seretayî, eşîr û qebîle ya seretayî dernakeve ye. Nabe ku endama/ê civakên pêşketî nêzîkbûneke wisa pêşkeş bike. Yek ji sedema têkoşînê ya girîng a Rêbertiyê, di civakê de rastiya bikêrhatinê bû. Her diçe, eger hewce be li cihekî sekinîn, erkek pêkanîn, karek kirin, heta eger pêwîstî pê hebe bûn rêber… Ez ji bo cihekî çendî hewce me, li cihekî çiqes girîngiya min heye, bi rastî bi kêr têm? Ma ez sûdmend im, dixebitînim, dixebitim? Niha em li yên herî hestiyar binêrin. Li gorî wan her tiştê xwe fedayê Partiyê kirine, dikare hê zêdetir çi were xwestin! Lê rojane gelo zerera wê/î heye yan sûda wê/î heye, pîvana vê tine. Tenê xwe feda kiriye, lê zêde ne diyar e ka fedayî çi kiriye. Çeka ku hûn herî zêde diparêzin ev e: Min xwe fedayê Partiyê kiriye, zêdetir dikare çi were xwestin. Na, ev têrê nake. Ev xwe fedakirin, gava destpêkê ya vî karî ye. Pişrtre ev xwe fedakirin çiqes tê veguhezandin hêzê, tê veguhezandin pêşketinê, tê veguhezandin sûdê, ev girîng e. Divê hûn bi misogerî di hemû xebata xwe de vê esas bigirin. Hûn ê her roj ji xwe bipirsin; “li cihê lê dimînim, di 7 erka ku ez pêk tînim de gelo sûdmend im yan na, hewce me yan na? Gelo baş dixebitim yan na?” Eger bersiva we “belê” be, hûn ê bimînin, eger ne wisa be, hûn ê sedemên wê lêkolîn bikin û derxin holê. Eger bersiva we neyinî be, hûn ê dûr bisekinin. Mijareke din, serbilindiya jiyînê ya li ser xaka pîroz a welêt, pîroziya vê, kêfxweşiya vê di ser her tiştî re girtin e. Ez hema wisa ji bo bibe axaftin nabêjim. Çavê we timî li jiyana derve ye, fêrî wê bûyê. Binêrin ez hejde sal in li vê derê me. Neçûm yek qehwexane û sînemaya vê derê, heta neçûm yek malbatê jî, min çavê xwe berneda jiyana derve. Eger li welêt bûma dibe ku tiştekî eleqadarî derve fêr bûma, hin tişt bihata bîra min, li vê derê min ew jî ji bîr kir. Niha ev li ber çavê we ye. Hûn diçin xakên pîroz ên welêt. Xirbeyek be jî, şikeftek be jî, terza jiyanê ya herî pîroz, xakên bûne cih û warê jiyana te ya dîrokî. Dibe ti tiştî jî nede te, dibe ku zikê tê têr jî neke. Lê dîsa jî jiyana herî were tercihkirin ew der e. Heta Îsraîlî jî, ji beriya du hezar sal ji çola Hebeşîstanê çûbûn. Emerîka tev di destê wan de ye, Ewrûpa, Rûsya di destê wan de ye, lê tên, bi sed hezaran hatin, çûn wê çolê, bajar ava kirin û kêliya ji balafirê peya bûn axa xwe ramûsandin. Ev, rastiyek e û ew hemû jî milyoner in, dinya tev a wan e. Hûn jî diçin parçeyeke xaka weke bihuştê. Weke timî tînim ziman, ji bo min hesta herî balkêş, hesta hêza kişandina axê ye. Ez dibêjim di bingeha hemû çalakiyên min de xakek ku min ber be xwe ve dikişîne heye. Xelata herî mezin ku were dayine we jî, pêlî xaka ku em weke xaka bingehîn a pîroz bi nav dikin, pêlî xaka ku hewce ye mirov lê jiyan bibe kirin û bi hewaya wê derê nefes stendin e. Divê hûn bêjin, “çawa ku masî bê av nabe, ez jî bêyî xaka welêt najîm”. Hin hest pêwîst in. 8 Ji zarokatiya xwe pê de, weke min gotiye timî weke hatime girêdan xwe hîs dikim. Li cihên diçûmê qedr û qîmeta min hebû. Lê dema panzde rojan li cihekî dimam weke êşkence ji min re dihat. Heta li van deran jî, tiştê min radigire ev xebat e. Hemû mal, hemû cih hema bêje weke êşkenceyê bûn. Carekê lingê min bi çiyayên welat biketa, wisa kîjan parçe dibe bila bibe, li cem min ji aliyê hestan ve vejîneke pir mezin, di asteke pir bilind de yekbûna bi jiyanê re pêş diket. Yanî, li wan xakan, bi kelecana gihîştina wan xakan dibe ku sed qatî hê bi berhemtir ji tiştên min li vê derê afirandiye bikim. Dîsa hin cihên bi heybet hebûn, min ê pir baş bikira. Eger li cem kê ev hest çendî mezin û kûr be, hizir û çalakiya wê/î ew qes mezin û kûr dibe. Eger we nekarîbe mezin û kûrtir şer bimeşînin, ji ber ku hûn bi layiqî li ser wan xakan negeriyane. Ji ber ku we di wateya dîrokî de hesta wê ya mezin bi ruh û zanebûna xwe re yek nekiriye, we nekarîbûye vê çalakiya mezin li dar bixin. Kesên qîmeteke mezin didin xak û dîroka xwe, ne gengaz e li ser wan xakan bêmane û serasera bimeşe. Em tevgereke berxwedanê ne, hûn hemû vê dizanin. Em rêxistina kesên hê teslîm nebûyî ne. Rêxistina kesên ku çav berdana hin nirxên giranbiha ne. Dibe ku hûn bêjin “qet şensa vê ya serkeftinê tine”, gengaz e, lê me berxwedan hilbijartiye, em vê ji bîr nekin. Ji bo hema wisa em erzan bijîn em vê rêxistinê nameşînin. Ji bo ku em erzan bijîn, li wê derê û li vê derê, xwe vedizin û bidin aliyekî em vê tevgerê nameşînin. Em tevgereke berxwedanê ya pir mezin in. Jixwe hûn li ser bingeha vê rêxistina berxwedanê dijîn. Ya ku we dide jiyîn berxwedana misoger e. Naxwe çi qîmeta Mezlûm û hevalên din dima? Dema tê gotin “berxwedan jiyan e”, ev talîmata mezin ji bo me tê çi maneyê? Ji bo me yekane jiyan heya bi 9 dawiyê li berxwedan e. Tevî her tiştî em ê vê dozê bidomînin. Em ê milîtanên ji bo vê hewce ne biafirînin û kesên layiqê vî gelî mezin bikin. Soza herî mezin soza hevaltiyê ye, şerefa herî mezin li gorî pêwîstiyên hevaltiyê jiyîn e. Em li gel wan vê şerefê parve bikin û vê pêk bînin. Me li gel yên xwedî şeref ev meş pêk anî û em ê hê jî bidomînin. Eger ez çawa bi terza meşa milîtanekî dimeşim, wê tu jî bimeşî. Divê meşeke dîrokî ya biesil bi temamî di vê wateyê de pêş bikeve. Ez li meşên wisa yên weke qediyayî, dev ji xwe berdayî ku weke diçe dojehê yan jî ne rêwiyê/a riyeke pir mezin be neletî tînim. Divê ew nemînin, divê ew yek saniye jî li cem me nesekinin. Divê ew nemeşin, ew sozê nedin, qet em ne hewceyê wan in. Ji bo yên kêrî kar nayên, yên nabin bersiva kar qet li cem me cih tine. Ji bo yên dixwazin vê cîhana ji rêzê, îflas kiriye ferz bikin jî qet cihê me tine. Ev manîfestoya me ya çûnê ne. Nebêjin me nebihîst, me fêm nekir. Eger hûn wisa bin, em di vî karî de hene, xwediyê wate ye û bi misogerî dibe serkeftinê jî.
Rêber APO
Bêdeng be, dilê min!
Di bêdengiyê de were pêçan
Heta ku giyanê min vekişe cihê tenêtiyê
Heta ku çûkên spî li ser şaxên bêdawîtiyê rûnin
Bêdeng be, dilê min!
Di bêdengiyê de were pêçan
Heta ku stêrk ji hesreta evîndar bikevin...
#GERÎLLA#ŞEHÎD#ROJAVA
Büyüyen Örgüt Büyüyen Kişidir,
Kazanan Örgüt Kazanan Bireydir!
TC sisteminde çeteleşme, PKK’ye yansımaları ve çı-karılması gereken dersler. Türkiye Cumhuriyeti gerek kurulu-şunda ve gerekse günümüzde yaşadığı önemli çözülüş sürecinde, çeteleşme biçiminde kuruluşlara gitmekte ve içindeki engelleri olduğu kadar karşısındaki hedeflerini de düşürmekte bu yöntemi oldukça kullanmakta ve bunda da epey ustalaştığı görülmektedir.
M. Kemal hareketinin kendisi dönemin bir Osmanlı ni-zamında bir çete hareketi olarak ortaya çıkar ve bu o zaman açıkça da söylenir. İttihat Terakkicilik tamamen yine bir çete sistemi altında çalışır. Hele oluşturduğu o Teşkilat-ı Mahsusa (yani o dönemin MİT’i), dünyada örneği az görülen ve hatta belki de ilk örneği sayılabilecek bir devletin içinde, ama gizli bir çete olarak kendisini örgütlendirir. Özellikle İmparatorlu-ğu dağılış sürecinde ayakta tutmanın temel yöntemi, Teşkilat-ı Mahsusa’nın çeteleşme tarzıdır. İmparatorluğun kurtulama-yacağı anlaşılınca, aynı çeteler Anadolu’ya yayılırlar. Kuvai Milliye adı altındaki teşkilatlanmalarda oldukça etkilidirler. M. Kemal başlangıçta bunları oldukça kullanır. Örneğin Çerkez Ethem’in de hareketi, son tahlilde Teşkilat-i Mahsusa’nın bir üyesi olması itibariyla, çetedir. Ama eğilimi padişah yanlısı isyancılardan değil, özellikle Bolşevik etkilenmeden ö-türü Anadolu ihtilalinin yönündedir. Ve buna benzer efeler hareketi de tipik bir çete hareketi olarak anlaşılır. Zaten ismi de o zaman odur.
M. Kemal başlangıçta bunlara dayanır. Hatta daha son-ra da İnönü ile birlikte Batı Cephe Komutanlığı’nı oluştururken öncelikle bunları tasfiye etme gereği duyar, "Düzenli or-dulaşmayı bozuyorlar, önünde ciddi bir engeldir" diye. Sahte birinci, ikinci İnönü Zaferi edebiyatı yapılır ve işte nizama gelmeyen Çerkez Ethem tasfiye edilir. Daha sonra Ankara’da -ki biz hepsini olumsuz anlamda söylemiyoruz- mevcut M. Kemal çizgisine yatmayan birçok çevre vardır, onlar da benzer yöntemlerle tasfiye edilir, ta 1925, 1926 lara kadar. Cum-huriyet'in bilinen nizamı bu yıllarda artık kök salmaya başlar. Meclis içinde bile Topal Osman ve benzerleri cinayet işlerler, ama M.Kemal'in bizzat kendisi işlerini hallettikten sonra bunların da defterini kapatır. Önce kullanır, sonra kapatır, hatta cezanlandırır.
Cumhuriyet'in daha sonraki sürecinde, özellikle dünya çapında komünist hareketin, sosyalist sistemin ortaya çıkması ve NATO’nun kuruluşuyla birlikte Türkiye’nin de NATO’ya girişi sürecinde ‘Gladio’ adı altında dünya çapında bir çete o-layı ortaya çıkar. Gladio’nun özelliği şu; NATO bünyesindeki ülkelerde gerek komünist hareketlerine, gerekse ulusal grup-ların eylemlerine gizli, kanun dışı yöntemlerle saldırı ay-gıtıdır. Özellikle ABD’nin bizzat eğitip finanse etmesiyle o-luşturulan bu aygıt, yani çete tipi bu örgütlenme kasıp kavurur. Denilebilinir ki, tüm ulusal kurtuluş hareketlerine ve ko-münist örgütlenmelere karşı, 1952’lerden itibaren oluşturulan bu örgüt büyük bir savaş yürütür. Ve yine ayni tarihten itibaren bu örgütlenmenin içine Türkiye de girer. Ilk subayi Türkeş’tir. Anılarında da yazar; Ankara’dan ilk çağrılan, A-merika’da eğitime gönderilen Alparslan Türkeş’tir. Orada gördüğü eğitim, kontrgerilla eğitimidir. Daha sonra Türkiye-’ye geldiğinde Elazığ bölgesinde bu görevini sürdürür. 'Top-lumsal ilişkiler bölümü' adı altında, ordu içinde ve toplumla bağlantılı ilk nüvelerini eker. Hala Elazığ’ın faşizmin beşiği olması Türkeş’in bu ilk görevlendirmeleriyle bağlantılı.
Burada mühim olan ordu içinde bir subayın, NATO’nun gladio taktiklerine uygun olarak bir yeni örgütlenmeyi sivillere dayalı olarak geliştirmesidir. Devletin bütün kurumlarında olduğu kadar toplumun sivil kurumlarında da, bu çete veya bu Özel Harp Dairesi'nin birimleri ortaya çıkar. MHP’nin te-melleri böyle atılır. Şimdiki çetebaşı diye tabir edilen Meh-met Ağar da oradandır ve o dönemin örgütlenmesi içindedir. Bilindiği üzere bu çeteleşmeye dayalı olarak Türkeş 1960 darbesinin en önde gelen albayıdır. Hatta Başbakan olarak ilk başlarda görev görür; çok etkilidir ve toptan ele geçirmeye çalıştığında, özellikle CHP-İnönü faktörü başta olmak üzere klasik devlet yanlısı kesimlerle -bunlar tabii burjuvazinin çok önemli bir kesimi, resmi nizami devletin de sahibidirler- karşı karşıya gelir. İktidarı ABD’ye dayalı böyle bir Türkeş hareketinin, Gladio’nun ele geçirmesi demek, onların bütün imkanlarını elinden alması demektir, ikinci düzeye düşürmesi de-mektir. Bütün onlara dayalı sermayenin, hatta devlet kapitalizminin darbe yemesi demektir. Dolayısıyla İnönü ve ona da-yalı Gürsel, daha çok da Madanoğlu ... ekibi bunu sürgün et-tirir. ABD’ye dayalı bu Özel Harp ekibine karşı, İnönü gibi oldukça Cumhuriyet'in kuruluşunda büyük yeri olan ve resmi devletin sahibi olan, hem parti başkanı, hem de sermayenin, adeta devlet kapitalizminin bu en güçlü temsilcisi daha hakim çıkar. Talat Aydemir gibi, yine Türkeş’le ilişki içerisinde olan bazilarinin darbelerini de bastirir ve bildigimiz gibi 27 mayis darbesinin yönlendiricisi ve özellikle daha o dönemde daya-tilan bu tarz bir darbenin önlenmesini saglayarak bildigimiz ‘65 sonrası bir süreci de geliştirirler.
Bu sürecin tipik özelliği bilindiği üzere, Amerika’ya dayalı o Özel Harp Dairesi'nin etkinliğinin artması, sivil ka-natlarının oluşturulması, MHP gibi, komünizmle mücadele dernekleri, Ülkü Ocakları gibi, hatta kısmen islam içinde de Türk İslam sentezciliği gibi değişik eğilimlerin örgütlendirilmesidir. Solda da tabii bir açılım olur, Sovyetler'e bağlı TKP’lerden tutalım bağımsız devrimci sol gruplara kadar bü-yük bir açılım başgösterir. Ve dönem, tipik devlete dayalı çe-teleşmelerle sol grupların çatışmasına sahne olur. Bir kez da-ha 12 mart darbesi ortaya çıkar. Bu darbenin içinde Özel Harp Dairesi biraz daha etkilidir 27 Mayıs'a nazaran. Fakat hala İnönü hayattadır ve CHP bu darbeyi de giderek yönlendirmeye çalışır. Özellikle Ecevit hareketiyle birlikte, biraz da-ha solu önlemek için sola açılarak, Memduh Tağmaç gibi bir cuntalaşmayı geriletirler. Burada yine Türkeş’e yakınlığı ve Özel Harp Dairesi'nin etkilemelerine açık olan bu kesim, tabii ki gücünü geliştirir, korur, ama tam istediği hakimiyeti elde edemez. Çünkü güçler dengesinde durum henüz buna hazır değildir. CHP olsun, merkez partiler olsun (bu Adalet Partisi de başta olmak üzere), yine çok daha etkili sol gruplar olsun, böyle bir darbe yapmaya fırsat vermezler. Koşullar o kadar olgunlaşmış da değildir. Burada çok önemli olan, MHP’ye dayalı çeteleşmelerin devlete dayanarak muazzam açılım sağ-lamaları, neredeyse devleti önemli noktalarda ele geçirecek düzeye gelmeleri sözkonusudur. Türkeş başbakan yardımcı-lığına kadar gelir. Milliyetçi Cehpe adı altında kuruluş, özel-likle ‘77’den itibaren çok etkili olur.
Bu yıllarda Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi de, PKK öncülüğünde bazı önemli adımları atmaya çalışıyor. Bi-lindiği üzere Ankara süreci, değerli grup çıkışımızın en kritik süreçlerden birisinin başladığı ve Kürdistan’a yayılmanın gündemde olduğu bir süreçtir. O zaman direkt Türkeş’le bağ-lantılı bir Namık Kemal Ersun darbesi gündeme gelir. Bu darbenin de gerçekleşmeyişinde, henüz çok daha etkili olan klasik CHP aygıtı ve onun devlet içindeki ağırlığı önemlidir. E-cevit hala fonksiyonunu sürdürmekte, PKK tehlikesi de he-nüz o kadar artmış olmadığı için solu daha çok içinden provoke ederek, faşistlerle boğuşturup devleti hedef almaktan çı-kararak alt edeceklerini düşünürler. Ve 12 Eylül'e kadar böyle gelinir. 12 Eylül, bilindiği üzere yine ordu hiyerarşisi içinde bir darbedir. Türkeş’in yine burada tam etkili olduğu söylenemez ve hatta içeri de alınır. Nedeni şu; bu darbeyi tamamen lehine çevirip tüm orduyu denetim altına alma imkanı vardır. Bu da tabii o dönemde devlet için çok büyük bir risktir. Nor-mal hiyerarşi içinde esas itibariyle solu tasfiye ederler. Kür-distan Ulusal Kurtuluş eğilimi de, tabii onlara göre birkaç ay-lık süreç içerisinde temizlenecek durumdadır, ki anlayış öyledir, uygulamalar da bunu gösterir. Ve bildiğiniz gibi yeni sü-rece girilir. O zaman Ermeni Asala Teşkilatı vardır, çeteleri daha çok bununla uğraştırırlar. İlk defa Çatlılar o dönem dev-reye girer. Yurtışında ve Ortadoğu’da da sanırım bir kol ör-gütlenmesi olur ve Asala'yı bölerek daha sonra da liderini A-tina’da öldürerek dağıtırlar. Fakat devletin bu konuda, dışa-rıya yönelik böyle bir çeteleşmeyi yeniden başlattığı, bugün çok iyi bilinmektedir.
Henüz PKK 15 Ağustos atılımını yapmadığı için Or-du'nun buna yönelmesine pek gerek görülmüyor. Zaten gü-cümüz çok sınırlı, "Kılıç artıkları" olarak tabir ediliyor. Özel bir teşkilatın devreye sokulmasına ihtiyaç yoktur, ağırlıklı o-larak ve esas itibariyle Ordu bu konuda faaldir. Nizamiye olarak, Teşkilat-ı Mahsusa türü, çete türü bir organizasyon, ağırlıklı olarak ‘90 sonrası devreye girecektir. 15 Ağustos atı-lımıyla birlikte ilk üzerimize sürülen Nizamiye ordusuydu, Jandarma teşkilatıydı. Jandarma teşkilatının başarılı olama-yışı sonucu, sanırım o birkaç Kuvvet komutanlarının tasfiyesi gündeme girdi, İsmail Selen başta olmak üzere. Bunlar aşılır, giderek JİTEM kuruluşu dediğimiz, tamamen vahşi bir çeteciliği esas alan teşkilat öne çıkar, Ersever gibi. Ordu içinde Bitlis Paşa’yı sonuçta götürecek kadar güçlü bir konuma yö-nelirler. 15 Ağustos atılımının ilk yılında ezilemeyeceği Ni-zami Kuvvetlerle anlaşılınca, o tarz terkedilir. Hele Olağan-üstü Hal'in de pek kendisinden beklenen -özellikle '88'de ilk yıl planlamasında- tam sonucu alamayacağı anlaşılınca, bu teşkilat epey devreye girer. Sanıyorum daha çok Güreş’in he-deflediği bu çalışma, orduyu da çok zorlar. Gerek Torum-tay'ın (Genelkurmay başkanıdır) istifa ettirilmesinde, gerekse daha sonra sırası gelen Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Füsunoğlu’nun hala "Onlarla asla barışamam, cenazeme bile gelmesinler" dediği bir çelişki vardır.
Ordu'nun bütün kurallarını zorlayarak, bu ordu içindeki çeteleşmeyi geliştirmek için büyük bir atağa geçilir. ‘90’ların başlarından itibaren Ordu içinde bu Özel Harp Dairesi'nin gü-cü artar. Güreş, tamamen bu ekibe dayanarak kendi rakiplerini kural dışı yöntemlerle safdışı eder. Özellikle Jandarma'da çok etkili bir tasfiyeciliği yürütür, süresini uzatır, birçok ge-nerali tehdit eder ve o bildiğimiz çok etkili konumunu elde e-der. O zaman MHP’lilerden yoğun kadro derlenir. Çatlı ekibinin bakanlardan daha çok etkili olduğunu bizzat bazı bakanlar dile getirir. "Kulağından tutup bizi dışarı atardı" der. Çe-vik Tim (Özel Çevik Kuvvetleri) belli ki MHP’nin kadrola-rıyla özellikle örgütlendiriliyor ve binlerce örgütlerler. Bun-ların görevi, sivil insanları ve yine kendini iyi örgütlendirmemiş, gerek kent faaliyetlerindeki, gerekse de kırsal alanlardaki zayıf grupları imha etmektir. Yani direkt 'infaz çeteleri' olarak da değerlendirilebilinir. 1992-93’te bunlar yoğun bir bi-çimde örgütlendirilir ve devreye sokulur. Siyasi olarak Meh-met Ağar, Tansu Çiller, onlara her türlü devlet kanallarını ve bütün bakanlık kurumlarını açarlar. Hatta CHP içinde Murat Karayalçın da bu eğilimdendir. CHP’yi de tamamen sindirirler, sustururlar. 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, hatta 12 Mart’taki rolünü oynamaması için, CHP’yi, Karayalçın önderliğinde, yine bu Hikmet Çetin’in işbirligi içinde tamamen kullanmaya yatkin bir hale getirirler. Sinirsiz bir iktidar gücü ortaya çikar burada.
'93’lere doğru geldiğimizde Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en hukuk dışı sürecini yaşıyordur, çeteler her türlü ci-nayeti işleyecek kadar güçlenmiştir ve devlet içinde, Parla-mento’da, Ordu’da ve Bakanlar Kurulu'nda bunların önünde duracak bir güç yoktur. Örneğin Mehmet Sincar’ın katli, o Bitlis Paşa'nın, yine hatta Özal'ın katli kesinlikle bizzat bu çe-teyle bağlantılı. Bugün bir haberde gözüme çarptı, "Kardeş Özal konuşmalıdır" diyor. Çünkü bu ilk suikastin kimin ta-rafından yapıldığı belli, zaten açığa da çıkmıştır. Korkmuşlar o zaman, suikasti bile açıklayamıyorlar. Öldürüldüğünü söylüyorlar, fakat yine bunu açıklamaya cesaret edemiyorlar. Çe-te bu kadar etkili. Kaldı ki bütün partilerde benzer bir işbirli-ğini geliştiriyor. Mesela Özal Partisi'nin içinde Yılmaz gibi bir işbirlikçiyi yaratıyorlar. Yılmaz’ın bunlarla bugünkü çe-lişkisi de çok ilginçtir. Yılmaz’ın Özal’a karşi çikartilmasi sözkonusudur, fakat işbirlikçi. Bunu tamamen aşacaklari za-man, işte Deniz Baykal, Bülent Ecevit ve Mesut Yilmaz biraraya geldiler. Yine Dogru Yol Partisi içinde de, klasik DP’den gelme Cindoruk gibileri de sıfırlanınca, Çiller’e karşi bunlar biraraya geldiler. Yine Demirel’in de bilinen klasik o-portünistliğiyle birleşince, (sanırım Ordu içinde de Güreş’ten çok rahatsız olan çevreler var) bunlar Güreş’i lojmanlardan bile çıkarmak istediler. Bu yansıdı, bütün bunların bir hareketi olarak.
Önce hepsi işbirliği ediyor, hepsi bu çetenin etkisi altındadır. Ama çete tümünü tasfiye edip (ki sıkışan durumlar var, siyasal, ekonomik koşullar var) tamamen bunları dıştalamayı devreye soktuğunda, bunlarda tepki gelişiyor. Bunlar öyle çe-teleşmeye karşı değillerdi, ama herşeylerinin ellerinden gideceğini görünce, bu bildiğimiz ‘95 sonrası tepki olayını, faali-yeti geliştirdiler. Susurluk’ta buna açığa vurdular ve bir yıl i-çinde de değişik taktiklerle. "Şeriat geliyor, laiklik elden gi-diyor, işte çete herşeyi aldı götürdü" propagandası yapılıyor, ki bunun anlamı şu; bu son hamleyi yapmazsalar bu partilerin tümü gidecek, zaten gitmişlerdi. Şahsen bile herhangi bir im-kanları devlet içerisinde kalmayacak. Böyle bir tepki hareke-tidir. Özünde çeteleşmeye karşı oldukları için değil. Çete bunlara belli bir pay verse ses çıkarmayacaklar. Tümüyle dış-talanacakları ortaya çıkınca her tarafta sesler birleşiyor. Bu "Bir Dakika Karanlık" hareketi, işte dediğim gibi ‘Susurluk kazası’ benzeri şeyler geliştiriliyor. Ordu içinde sanirim biraz dayanak bulunca Mesut Yilmaz hükümetini oluşturuyorlar ve şimdi de bu hükümet sallantili. Bu çetecilerden birkaç tanesini tehdit diye içeriye almişlardi, onlarin hepsi tekrar çikarildi. Çiller yine etkili. MHP'liler, -özellikle bu Türkeş’in oğlu ve eşinin itiraflarından belli oluyor- Türkeş’i bile artık kendi başlarına bir engel olarak görüyorlar. Sanırım çok kullanıldığı için. Elli yıldır kullanıla kullanıla zaten ölüyor. Taze bir ekibe yani halis-mulis bir çeteye devretmeleri gündemleşiyor, özellikle Çiller yanlısı oluyor bunlar. Daha çok bu kirli işlere bu-laşan kesimdir. Hatta CHP’de de Karayalçın var, işte meclis dışişleri komisyonu başkanlığına geliyor, orada bile ağırlık-ları var. Yine ANAP içinde ağırlıkları var. Kısaca hala devlet içinde örgütlü.
Bu çetenin marifetleri sayıp bitmekle tükenmez. Bize düşen payı ise, '93’lerden, '92’lerden itibaren Cizre, Şirnak, Nusaybin’deki katliamlar başta olmak üzere yüzlerce katliam, binlerce insanin acimasiz, yargisiz infazla götürülmesi, yine faili meçhul cinayetler adi altinda tek tek insanlarin katledilmesi, üçbini aşkin köyün harabeye çevrilmesi, muazzam ko-rucu teşkilatinin, esrar şebekelerinin ortaya çikarilmasi, ge-liştirilmesi. Sadece Kuzey Kürdistan’da değil Güney Kürdis-tan’da da muazzam bir çeteleşme örgütlendirilmesinin ger-çekleştirilmesi ve Barzaniler'in, hatta kismen YNK’nin içinde de böyle kurumlaşmanin gerçekleştirilmesi sözkonusu. Nus-ret deniliyor, bunlarin da direkt çete egilimi ile baglantili olarak kurumlaştirilmasi, ayrica Barzaniler'in de buna tümüyle dahil edilmesi var. Kürdistan’ın irili-ufaklı bütün feodal, iş-birlikçi çevrelerinin, Bucak şahsında görüldüğü gibi bu çe-tenin en vurucu güçleri haline getirilmesi; hatta Ortadoğu’da buraya yönelik bu bombalamanın bile bu çeteye dayandırılarak -hatta içinde sanıyorum uzantısı olan bazı Kürt işbirlikçilerinin örgütlendirilerek- buraya kadar yansıtılması; Avru-pa’da gerek PKK'yi, gerek genelde solu etkisizleştirmek için, Agca’dan tutalım Palme cinayetine kadar birçok provakas-yonların gerçekleştirilmesi; Avrupa’ya yönelik uyuşturucu ticaretinin yüzde sekseninin bunlarin kontrolü altina alinmasi, Kürt işadamlarinin bu kanallardan temizlenmesi ve devlet bütçesinden daha fazla maddi imkanin bu gayrimeşru yollarla çete tarafindan ele geçirilmesi, işlerin ne kadar vehamet derecesine getirildigini göstermektedir. Bunlar çok işlendigi için fazla açma geregi duymuyorum.
Peki bütün bunlarin acaba PKK üzerindeki bir gölgesi olmayacak midir? Son dönemlerde ve en son yaptigimiz 27 Kasim konuşmasinda, biz de açik ilan etmekte sakinca görmedik. PKK içinde çete gölgesi ve çeteleşme egilimi var mi, yok mu tartişmasini ortaya koyduk ve bilgilerimizi birleştirince, başlangiçta kendiliginden -çok ilginç- ama giderek de bir egilim haline gelmiş çeteciligin boy verdigini ve sadece TC çetelerinin gölgesinin degil, bizzat kollarinin etkili oldugunu görmekteyiz. Bunu dehşetle demesek de, vahim bir gelişme olarak degerlendirmemiz gerektigi giderek daha net karşimi-za çikmaktadir. Buna bilerek veya bilmeyerek alet olmalarin, küçümsenmeyecek çapta oldugu ortaya çikmaktadir. Esas itibariyla bizi ilgilendiren çeteleşmenin yönü bu. Tarihi açidan biraz durumu koyduk. TC’nin çözülüş sürecinin de ancak çe-teleşmelerle durdurulabilinecegini de, özellikle '90’lardan itibaren çarpıcı bir biçimde ortaya koyduk. Tarih, ilerde bunları çok kapsamlı değerlendirmelere tabi tutar.
TC’nin devlet aygıtının tümüyle ele geçirildiğini ve bu-gün sivil toplumda çok sınırlı, direnen bazı güçler olsa da, ha-la esas eğiliminin çetelerden yana olduğunu vurgulamakta hiçbir sakınca yok. Bu, Türkiye Cumhuriyeti içinde ve toplumsal yapıda epey rahatsızlıklara ve büyük çalkantılara yol-açtı, daha da açacaktır
Ji Bo Raya Giştî û Hemû Jinên Têkoşer Girtina biryara darvekirinê ji bo çalakvan û girtiya siyasî ya jin a Kurd Werîşe Muradî ji aliyê Rejîma Îslamî ya Îranê ve, berfirehiya siyaseta qirkirina jinê û êrîşeke rasterast e li ser îrade û azadîxwestina tevahiya jinan. Dîroka Rejîma Îranê şahidê wê yekê ye ku desthilatdariya paşverû her tim xwestiye berxwedana gelê Kurd û pêngavên rizgariya jinê bi sêdar û tirsê bitebisine. Ji Şêrîn Elemhûlî heta Zeynep Celaliyan û îro jî Werîşe Muradî, siyaseta çewsandina jinên berxwedêr di bingeha hişmendiya vê desthilatdariyê de cîh digire. Vê desthilatdariya ku ji felsefe û dengê "Jin, Jiyan, Azadî" ditirse, îro dîsa dixwaze bi van biryarên dermirovî tolê ji kevneşopiya berxwedanê û ji pêşengên jin bistîne. Lê dîrokê gelek caran nîşan daye ku tu siyasetên tirsandinê û tu sêdar nikarin îradeya jinên ku ji bo azadiyê rabûne ser piyan bişkênînin. Werîşe Muradî îro ne tenê girtiyeke siyasî ye, di heman demê de berdewamiya mîrata berxwedana jinên Rojhilatê Kurdistanê û sembola tekoşîna li dijî paşverûtiyê ye. Êrîş û xetereya li ser jiyana wê, berdewamiya êrîşên li ser destkeftiyên dîrokî yên tevgera azadiya jinan e. Wek Yekîneyên Parastina Jin (YPJ), em vê biryara îdamê û her cûre polîtîkayên darvekirinê bi tundî şermezar dikin. Em radigihînin ku ev siyaset bêhiqûqî ye û xefka faşîzmê ye ku dixwaze paşeroja civakê di taritiyê de bihêle. Em bang li hemû rêxistinên mafên mirovan, saziyên navneteweyî û tevgerên jinan ên cîhanî dikin ku li dijî van cezayên darvekirinê bêdeng nemînin û xwedî li berxwedana girtiyên siyasî derkevin. Bêdengiya li beramberî van sûcan, rê li ber kûrbûna zilma desthilatdaran vedike. Em silavên xwe yên şoreşgerî dişînin bo berxwedana hemû jinên di zindanan de ku kevneşopiya têkoşînê ya dîrokî diparêzin, û em pênase dikin ku em ê di her mercî de bibin deng û parêzvanên maf û têkoşîna wan. Berxwedana jinan a ji bo azadiyê wê tu carî bi darvekirin û zextan paşve venekişe. Bijî Berxwedana Jinan! Na Ji Darvekirinê Re! Jin, Jiyan, Azadî! Fermandariya Giştî ya Yekîneyên Parastina Jin (YPJ) 21.10.2026 #ypj #YPG #DefendRojava 👇📷 https://t.co/68vzeFnAZq https://t.co/jANTocneVN https://t.co/2eavjcbKiR
Açıkça söyleyeyim: Kötü niyetli olduğunuz için, çaba harcamadığınız için değil; bu iş, başka iş. Kendini kandırma üzerine kurulmuş kişilik, fazla sonuç alamaz. Hele çetin devrim sorunlarında, bu kişilik sadece engeldir. İş becerme kabiliyeti neden gelişmiyor?
Hep başkalarının işine koşmak neden hep kader oluyor. Kendi öz işini yaratmayan köledir aslında.
Başkalarının işine koşan, başkalarının işini düşünen-yapan, köledir, sömürülendir.
Özgürlük, kendi işine sahip çıkmakla başlar.
Özgür olmanın en temel ölçülerinden birisi de kendi işini anlamak ve yapma gücünü göstermektir.
Zilan Kişiliği Zafer ile Aşkı Birleştirmenin Adıdır
Uydu kişiliği, baş aşağı gidişte ve kendini kaybedişte, köleliği en çok yaşayan bir kadına eşlik yapmak ister. Kürt erkeğinin eşliği, kocalığı budur. Zaten ilişkinin özünü yakaladığımızda, bunu görmemek mümkün değildir. Benim burada getirdiğim yenilik bunun tersidir. Kadın uydu kişiliğinde olamaz. Zaferi esas alırsanız, zafer kişiliğine tam kilitlenirseniz her şeyi kazanırsınız. Kızlar, zafer kişiliğine kilitlenmenin sembolü olmalıdır. Tam da bu noktada Zilansembolizesi zafer kişiliğidir. Zilan kişiliği, savaşla yaşamın büyük birlikteliğinin veya diğer deyişle zaferi ve aşkı birleştirmenin adıdır. Sembol olarak böyledir. Bizim için semboller de önemlidir. Özgürlük sembollerine ne kadar değer verilirse, hatta ne kadar tapınılırsa, o kadar yücelir. Böyle binlerce değerimiz var. Buna yüksek değer biçip kendilerini şekillendireceklerine, PKK duyarsızmış ve kendi değerlerini takdir edemeyecek bir hareketmiş gibi büyük inkârcılığı dayatmayı, sıradanlaşmayı ve onu görmezlikten gelmeyi tutum haline getirenler affedilemezler, onlar hatta lanetli bir konumdadırlar.
Partide kadın çalışmalarını öyle sandığınız gibi basit ele almıyoruz; tamamen zafer ve aşk ikileminde ele alıyoruz. Bu çok zorlu bir diyalektik süreçtir veya felsefeye bağlanıştır. Fakat bu tek çaremizdir, yücelmenin tek yoludur. Bundan vazgeçtik mi her şeyimizi kaybedebiliriz. Özgürlük adına kazandıklarımızı, aşkı zafere, zaferi aşka bağlama ikilemiyle elde ettik. Bu, Kürt dirilişinin, Kürt kurtuluşunun diyalektiğidir. Bundan vazgeçtik mi, bir leş gibi kokuşmaktan öteye bir anlamımız kalmaz. Kendi yaşamımda da gerçekleştirmeye biraz güç getirebildiğim en önemli bir çıkış bu oluyor. Eksiklerim ve zayıflıklarım da olsa, bu gücü göstermem inanılmaz bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Büyük düşüşü böyle bir yükselişle temsil etmem çok önemlidir. Kürt halkı için en işe yarar çaba da budur. Bunu anlayabilseler ve bunda derinleşebilseler, her militanımız savaşta bir zafere, yaşamda bir sevgiye, dorukta da zaferin ve aşkın yoluna bağlanır. Bu konuda ikiyüzlü olamayız, kimse kimseyi kandıramayız. Bazıları sizinle ilişkilerimi tartışmak istiyorsa veya sizler bazılarıyla tartışmak istiyorsanız, müthiş ve en yaşamsal olan çerçeve budur. Bunun dışında hiçbir konuyu kimse içimizde gündemleştiremez.
Kendinizi kölelik sistemlerinin basit piyonları olmaktan kurtarmalısınız. Unutmayın ki, halk olarak çok kötü duruma düşürülmüşüz. Tüm dünya halklarının gerisindeyiz. Cins olarak daha da gerisindesiniz. Yaşamın kolay kazanılacağını kim iddia ediyor? Bunu iddia eden yalancıdır. Geçmişte birçok hatalar yapmış olabilirsiniz. Ağır kölelik koşullarında zaten hatasız çıkış olmaz. Önemli yanlışlıklarınız da olabilir. Ama şimdi özgürlük imkânına anlam verememe, kendini bunun gereklerine aday kılmama affedilmez bir yaklaşımdır. Çünkü yaşamaya başlıyorsunuz, yaşamı anlıyorsunuz; kendinizi zorlasanız başarabilirsiniz. Yürüyüşünüzü her boyutuyla anlamlı kılacak bir çerçeveyi adeta kırmızı çizgiyle çizmeye çalışıyorum. Eğer bütün bunlarda belli bir anlayış kazanılırsa, bana göre yürüyüşünüzün çarpıcı, heyecanlı ve giderek zaferi çağrıştıran ve gerçekleştiren bir tarzda olmaması düşünülemez. Buna erkeklerden daha fazla sizin ihtiyacınız var, cesaretiniz ve fedakârlığınız da daha fazla bu temeldedir. Bunu saptırma, bunu anlamamakta ısrar etme ve basitleştirme tutumları da esasta özleminiz olan özgürlük adımlarından sizi uzaklaştırır. Belki bunu geç fark edersiniz, ama o zaman da kaybetmiş olursunuz. Dövünmenin de, yaşamda bir türlü rahat edememenin de bu yaklaşımla sıkı bağlantısı vardır. Sonradan hayıflanacağınıza, kendinizi dövüp perişan kılacağınıza ilkeli adım atın, ömrünüzü -ki, mutlaka kazanmamız gereken bir savaşımımız vardır- ona göre planlayın. Özünüz de buna uygundur. Sizden istenen buna gereken biçimi vermektir. Bundan da çekinmeyin.
Parti içinde en iddialı, erkeği bile bütün yönleriyle düzelten etkili çabanın sahibi olmalısınız. Bu anlamda eğer YAJK (Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği) biçiminde kendinizi somutlaştırıp örgütleştirirseniz, erkeği bile hizaya getiren bir silah anlamına geliyorsunuz demektir. YAJK, şimdiye kadar eşitlik ve özgürlüğe uygun bir yaklaşımken, bu aşamadan itibaren onu da aşar. YAJK, erkeği hizaya getiren bir silah olmalıdır. YAJK, eğer bu temelde kendini anlamlı kılarsa, bu kesinlikle Kürt erkeğini de hizaya getirebilir. İşte tam da bu noktada aşkın diriltici, namussuzu ve onursuzu yerle bir edici gücünden bahsedebiliriz. Aşkın eğer bir anlamı varsa, bu noktada onun bitip tükeneni kendine getirmenin adı olmasıdır. Kadın bunu böyle anlarsa, buna göre ilişki arayışının başımızın üstünde yeri var.
Bu, aynı zamanda onurunun da zaferidir; hem eşitliğin ve özgürlüğün sağlanması, hem de birçok noktada çarpık ve bitik olan erkeğin kurtuluşudur. İçinizde iddialı olanlar varsa, bu şekilde erkeğe yaklaşmak bana göre daha doğrudur. Çoğu belki eşitliği ve özgürlüğü zorluyor, ona ulaşmak istiyor, ama bazılarınız erkeği de zorlamalıdır. İddianızla, iradenizle, örnek particiliğinizle, değerlere sahip çıkışınızla, birçok yönüyle yetersiz, sakıncalı ve tehlikeli olan erkeği kendine getirebilirsiniz. Bu anlamda bir kadın silahı olarak kendinizi savaştırmayı bilmiyorsunuz. Yeteneklerinizin ve cinsinizin, hatta cinselliğinizin gerçek gücünün farkında bile değilsiniz. Bir mal gibi sunulmayı ve sahip çıkılmayı felsefe bellemişsiniz. Bu, çok iradesiz, çok ilgisiz ve alınmayı bekleyen bir konumda olmak demektir. Bu, aynı zamanda bütün düşüncesizliğinizin ve ucuz duygusallığınızın da nedenidir.
Kadına güvenilmeli derken, tam da bu noktada kendi kimliğine sahip çıkmış, önce kendinin olmuş, kendini pazarlayan değil canlandıran, yaşamsal kılan, düşünce gücüyle, onun her türlü yetkin ifade tarzıyla, gerçek örgüt ve yönetim gücüyle, yaşamayı öğreten değerli yaklaşımlarıyla kadını ifade etmek istedim. Tanımladığım özgür kadın budur. Bu kadından çekinmeye hiç gerek yoktur. Bazıları böyle kadını çok tehlikeli gibi de görüyor. Tam tersine, ben böyle kadına hayran oluyorum. Tuhafıma giden şey, bütün erkeklerin şu anda kendileri için böyle bir kadınsal gelişmenin tehlikeli olabileceğini düşünmeleridir. Nerede eşitlik ve özgürlük? Nerede güçlenme temelindeki aşk? Çok zayıf olanın aşkı olamaz. Çok bilinçsiz ve teslim olanın sevgisi de kesinlikle olamaz, ancak teslimiyeti olur. Çok güçsüz olanın, düşüncesi ve iradesi gelişmeyenin teslim olması, güdüsel amaçlı ilişkiden öteye hiçbir gelişmeye fırsat vermez. Karılık edebiyatı ve kocalıktan beklenen budur. Amaçlarında eşitliği ve özgürlüğü ifade eden ve bu konuda son derece samimi olan bir yaklaşımın sahibi kendisini ispatlasın, o zaman kendisine merhaba diyelim, bravo diyelim.
Diktatörler eşit, özgür ve onurlu insanlarla olmayı kendi kişiliklerine ve gururlarına yediremezler; mutlaka iradesiz ve güçsüz insanı isterler. Saflarımızda da bazıları zayıf ve kendilerine bağlı bir köylü kadını görmek istiyorlarsa onlardan korkun, çünkü kesinlikle diktatörlük eğilimi içindeler. Eğer bir erkek, eşitliğe ve özgürlüğe yakın ve bunda iddialı kişilikli bir kadından sürekli kaçıyor veya hep ona egemenliği dayatıyor, hatta onu aldatmaya çalışıyorsa ondan korkun. Ondan kesinlikle hayırlı bir yoldaşlık ve duygudaşlık beklenemez.
Özgürlüğü ve eşit yaklaşımı istediğiniz kesindir. Ama karşı tarafın buna ne kadar yatkın olup olmadığını ölçemiyorsunuz. Aldatılmaya son derece müsait ve çok ucuz tepkici yaklaşımlardan öteye gitmeyen gözü kara birisi gibi yaklaşıyorsunuz. İşte sizi başarısızlığa götüren budur. Kaldı ki, PKK’de kadın cinsi artık yaşamsallaşabilir, kendisinin olabilir, iradesine kavuşabilir, görüşü güçlü olabilir, karşısına çıkan her ilişkiyi eleştiri süzgecinden geçirebilir, özgür karar sahibi olabilir. Sevgi, hatta paylaşım isteyenin ölçüsü, ne kadar zafere kilitlendiğidir. Zafere kilitlenen aynı zamanda da güzeldir, alçakgönüllüdür, olgundur, terbiyelidir, saygılıdır. Tabii insan zafere kilitlenmiş olanla yaşamı büyük saygı ve sevgiyle paylaşmak ister, sevgi de sınırsızca gelişebilir. Biz bunu geliştireceğiz. Bunun dışında size değer atfedenler ya sizi "Sen rüyalarımın perisisin" deyip över, ya da "Sen ayağımın tozusun" diyerek size söver. Mevcut erkek felsefesine bakıldığında, bu iki yaklaşımdan birine veya birisinden diğerine sıkça düştükleri görülür.
Bütün bu özgürlük özlemlerinize ve onun gerçekleştirmeye çalıştığımız kimliğine el vermeyen kişiliklere karşı tutumlarınızı, hatta yaşam planlarınızı dayatabilmelisiniz. Hizaya geliyorsa, bu bizim başarımız olarak değerlendirilmelidir. Kadın silahının güçlü kullanılmasından kastettiğim budur. Bu temelde düzeltilecek erkek, savaşma yeteneği yüksek bir erkektir; savaşımın bütün boyutlarına anlam verebilecek bir erkektir. Onun kendi kavgasında, "Hele gel birbirimizi yaşayalım" gibi bir ucuzluğa da yer yoktur. O dayatılan ilişki tarzından tıpkı sizin de karşı olduğunuz gibi nefret eder ve ona kapalı bir insandır. İşte ilişkinin çerçevesi budur.
Bazıları bu konuları tartışmak istediğinde veya bir şeyler paylaşmayı dayattığında, alın işte çerçeve diyeceksiniz. Bu da nereden çıktı dediğinde, yeter oyunlar, yeter kendimizi kandırdığımız, seni anlayışa davet ediyorum diyeceksiniz. Erkek kendi düşkünlüğünde ısrar ederse, YAJK silahınızla ölümcül darbeyi indireceksiniz. Örgütlenme sizin için bu kadar gereklidir. Tehlike büyüyüp üzerinize gelirse, bütün kadınları ayaklandırırsanız, ben dahil hiçbir erkek semtinize bile uğrayamaz. Her şey saygıya, gerçek mücadelenin başarı ölçütlerine veya eşitliğin ve özgürlüğün gerçek boyutlarına göre olur. Bunun dışında zorbalığa, kendi hakimiyetine ve yönetim gücüne bağlı bir etkilenmeye fırsat yoktur. Bu ilke dışı olduğu için, hiçbir erkek buna güç yetiremez. Bu da güzel olandır, arzuladıklarınızın gerçekleşmesidir. Tarzımız budur; savaşımımız bu amaçladır.
Umarım çerçeve giderek netleşiyor ve parti içinde sağlam duruş için size çok gerekli olan ipuçlarını veriyor. Bu çerçeve temelinde ciddi bir saplantıya düşeceğinizi beklemiyoruz. Olup biten nedir? Gerçek durumunuz, gerçek yaklaşımlar hangi düzeyde seyrediyor? Bu konuya açıklık getirmek ve gelişmenizde önemli sıçramalar yaptırmak için bu değerlendirmeleri yapıyorum. "Bütün bunlar anlaşıldı" diyorsanız, yürüyüşünüz de sürekli ve sağlam olmalıdır. Artık "Kadınların yaşama katılımları zayıftır, ilgisizler" türünden deyimleri duymak istemiyoruz. Sizin de bazı eleştirileriniz olmalıdır. Kimin ilgisinin zayıf, kimin ilgisinin çarpık olduğunu kanıtlamalısınız.