Yine yeniden
Sana sesleniyorum
Bazen Surlar’ın önünde
Bazen Rıhtımlar’da
Bazen İskeleler’de
Bazen Marmara ile Karadeniz’in buluştuğu Fenerler’de...
Hiçbir cevap yok
Hiçbir karşılık yok
Sadece bir hiç, bir hiçlik var
Göğün ve denizin kaynaştığı ufuk
hiçliği ve sessizliği dağıtıyor etrafa
Yokluğu savuruyor rüzgarlar
Güneşli günler ışıldatmıyor renkleri
Renkler yok, hiçbir zaman olmadı
Hiçbir zaman da olmayacak
Her yeni gün
Bir savaşın güncesi oluyor
Ölüm kapıda
Ölüm her yerde
Artık seslenmeyi bırakıyorum
Sen yok
Sesleniş yok
Serzeniş yok
Sergüzeşt yok
Hiçbir şey yok
Hiçbir şey
İnsanlar çoğu zaman “kör nokta”da durur, dostlarını “kör kurşun”la vurur, “körelmiş” bir kalp ve zihin ile yaşar, “körebe oyunu” ile ilişki kurar. Gerçeklere karşı “kör”dür. Bu “körlük”le hayatı “kördüğüm” hale getirir. Üstüne üstlük “kör talih” diye sızlanır. “Körü körüne” iş yapar, “körler mahallesinde ayna satar” “kör satıcının kör alıcısı”dır.
“Kör Olmayısıca!”
Ne kadar da kördür!
Gecenin hüznüne bulanmış siyahı(nı) yırtıp atmak için güneşin doğuşunu bekleyenler de vardır, güneş doğana kadar etrafında oluşturduğu beyazı (hâle) ile kendi aydınlığını var edenler de vardır.
Öyleyse, "Sabah, yakın değil midir?"
Felsefe yapma!
Edebiyat yapma!
Jazz yapma!
Hikaye anlatma!
Roman yazma!
Laga Luga yapma!
Bu böyledir, bir şeyler anlatınca/yazınca, duymak/okumak/görmek istemeyenler için cevap/lar hazırdır.
Bir de kısa yol, kestirme talepleri vardır. Uğraşmak, yorulmak, meşgul olmak istemeyenler vardır. Giriş ve Gelişme olmasın, Sonuç nedir? Sonuç da bir kaç kelime veya cümleden ibaret olmalıdır.
“Buğdayın tadını, onu Rus serfinin, Fransız küçük köylüsünün ya da İngiliz kapitalistinin yetiştirmiş olması belirlemez.”
Karl Marx,
Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 44
“Buğdayın tadına bakarak onu kimin yetiştirdiğini ne kadar anlayabilirsek, bu sürecin hangi koşullar altında gerçekleştiğini de ancak o kadar anlayabiliriz; köle gözcüsünün vahşi kırbacı altında mı yoksa kapitalistin dehşet verici bakışı altında mı üretildi, Cincinnatus'un mütevazı tarlasını ekip biçerek yaptığı bir şey miydi yoksa bir taşla hayvan avlayan bir vahşinin işi miydi, bilemeyiz.”
Karl Marx,
Kapital, 1. Cilt, s. 187.
“Bir kez daha Marx'ın ikazlarından birisini anımsayalım: buğdayın tadından onu yetiştireni tahmin edemeyiz; üründen onun üretim rejimini ve ilişkilerini tahmin edemeyiz.”
Deleuze&Guattari,
Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni 1, s. 44.
Piyasaya sürülen hiçbir ürün, bu ürünü üreten emekli ve işçinin ortaya koyduğu emeği, zorluğu, alın terini, yaşadığı sıkıntı ve acıları göstermez. Arka planda emeğin hakkının tam olarak verildiği ya da emeğin gasbedildiği, sömürünün olup olmadığı bilinmez.
Ürün reklamları, gösterimleri, tanıtımları, pazarlamaları; raflarda, vitrinlerde, tezgahlarda, standlarda arz edilen ürünler bizlere nasıl ve ne şekilde ulaştığına dair bilgi vermek şöyle dursun; tüketim arzusunu tetiklemek ve lüks harcamaların gerçekleştirilmesi için kamuflaj görevi görmektedir.
Emekli ve İşçiler, grev, protesto, iş bırakma eylemleri yapmadıkça sömürü ve gasp gün yüzüne çıkmamaktadır.
Bir de emekli ve işçinin üretmiş olduğu ürüne ömrü boyunca sahip olacak imkân ve kazancı bulamaması işin diğer bir garabetidir. Bunda garipsenecek bir durum yok denilemez. Bir üretici, bir emekli ve işçi ürettiği ürüne sahip olması başkalarından daha öncelikli ve daha normal olması kadar doğal ne olabilir ki?
Açıktır ki, ancak kaybedecek birşeyi olmayanlar baş-kaldırır. Kaybedecek birşeyleri olanlar ise daima baş-eğer. Âlemlerin Rabbi dışında gerçekte hiçbir kazanç veya kayıp yoktur.
“Dünyaya ait olan dünyada kalır.”
Kural budur.
Tüm genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyorsa, yapman gereken yeni yerler keşfetmek, daha geniş mekanlarda bulunmak ve yaşamak, farklı ortamlarda bulunmak değil, kalbini katılaştıran ve karartan şeyleri terk etmektir. Kalbin katı ve karanlık bir halde iken “olmak istediğim yer” dediğin her yer, aynı yer olacaktır.
“Disturb the sound of silence”
“And the sign said,
"The words of the prophets
Are written on the subway walls
And tenement halls”
Simon and Garfunkel
“The Sound of Silence” (1964)
Edward Hopper’ın resimlerinde pencerede veya kapı önünde duran insanlar, dışarı bakarken baktıkları şey dışarısı değildir. Bakışlar metafiziksel bakışlardır. Şimdi ve Burada’ya ya da Görünür Olan Şeyler’e değil, Geçmiş veya Gelecek’e ya a Görünür Olmayan Şeyler’e dönüktür.
“el-Menziletu beyne’l-Menzileteyn” modern insanın yazgısıdır. Pencerede veya kapıda durmak ve/veya beklemek; iki dünya, iki zihin, iki hayat arasında sıkışıp kalmışlığın tezahürüdür.
“...Bekleyiş fizikî olduğu kadar fikrî bir tavır değil midir? Bekleyiş bir kavşaktır, iki dünyanın kesiştiği bir yer… Bir “içerisi” vardır ve bir de “dış” dünya. Camdan dışarı bakan insan herhalde bunun en güzel rumuzu olmalı. Pencerede veya kapıda bekleyen insan figürü bu iki mekân arasındaki münasebeti sorgular. Edward Hopper’ın eserlerindeki iç mekânlar ve şehir manzaraları bu sorgulamanın temel iki mefhumudur. Birbirini dışlayan iki mefhum...”
— Emmanuel Pernoud
Gece, girift bir hal almış düşüncelerini ve dumura uğramış duygularını perçinlemek ve pekiştirmek için müsait bir zaman dilimi değildir.
Gece; sükûnet'tir, sekînet'tir.
Duygu ve Düşüncelerinin üzerini ört.
Kalbindeki ateşi söndür.
Π Π Π♪ΠΠΠ
Gece, sükûnet kılınıp “tahfîf” edilmiş iken kördüğüm olmuş efkâr ile “teskîl”e kalkışmak büyük bir cür'et ve mâ-cerâdır. Gecenin Karanlığı, stres ve sıkıntıların izhâr edileceği bir renk tonu değildir.
Görmek [Basiret]
Mücerret Nazar’a [Salt Bakış] mukaddemdir.
Okumak [Kıraat]
Mücerret Basiret’e mukaddemdir.
“Lisân-ı Suret” okunmak içindir.
Mücerret Nazar ve Basiret için değil...
Bir kimsenin “Bakmak” ve “Görmek” fiilini muhataba emir kipiyle [ Bak! — Gör! ] ya da soru kipiyle [ Bakmıyor musun? — Görmüyor musun? ] sunduğu zaman hakikatte talep ettiği nedir? Salt bir bakış ve görüş müdür yoksa bunlarla birlikte bunlara eşlik eden okuma — anlama — uygulama mıdır?
Termodinamiğin 2. Yasası: Entropi çalışıyor. “Her şey [ve herkes] çürüyor ama kimse farkında değil...” Cioran bile farkında olmadığı ama bildiği haliyle yazdı: “Çürümenin Kitabı”nı... Bedri Rahmi Eyüboğlu da dizelere döktü farkında olmadığı ama çok iyi bildiği çürümüşlüğü... Kabul edelim ya da etmeyelim, farkında değiliz çürümüşlüğün...
Mücadele ve mücâhede, dünyâyı değiştirmek için olma(ma)lı; Dünyânın bizi değiştirmesine izin ver(me)mek olmalıdır. Dünyâyı değiştirmek gibi bir misyon veya vizyon belirlemek, ütopik bir hedeftir ve sadece ütopyadan ibarettir.