Cet automne, pour la première fois depuis 250 ans, ma famille ne récoltera pas d'olives au Liban.
Nos 600 oliviers ont été arrachés du sol par l'armée israélienne, racines comprises, et emportés. Les plus vieux avaient 500 ans !
Cette terre, mon grand-père la tenait de son arrière-grand-père. En deux siècles et demi, ma famille a acheté de la terre. Elle n'en a jamais vendu un mètre, pas un seul jour. Chez nous, on ne construit pas sur la terre. On y plante. Ces arbres ont survécu à plusieurs guerres. Ils ont survécu à tout.
Regardez les deux photos. À gauche, notre terre le 25 juin, la veille de la signature de l'accord entre le Liban et Israël. À droite, la même terre le 20 juillet.
Il ne reste rien. Et c’est justement ça, la preuve. Un incendie laisse des troncs noirs debout. Une frappe laisse des cratères. Ici, pas un tronc calciné, pas une souche, pas un débris. Une terre nue, raclée, griffée par les chenilles des engins. Déterrer un olivier de 500 ans sans le tuer demande des pelleteuses, un savoir-faire, des camions et une destination. Ce n’est pas un dégât de guerre. C’est une opération, sur une terre où il n’y avait ni armes, ni combattants, ni présence militaire. Ma famille n'a jamais été liée de près ou de loin au Hezbollah, et elle ne le sera jamais. Il n'y avait que des arbres, et des gens qui les taillent depuis huit générations.
D'après les témoignages qui nous parviennent, ces arbres auraient été emportés de l'autre côté de la frontière, vers Israël.
L'accord signé entre le Liban et Israël, censé préparer la paix, protège les biens des civils. Je demande simplement qu'il soit appliqué : que le sort des arbres déterrés soit établi, que ceux qui sont encore vivants soient rendus. Si nos arbres sont vivants quelque part, ils peuvent revenir. Je ne cherche pas une vengeance. Je cherche une adresse !
J'ai hésité à écrire ces lignes, pour ne pas provoquer des réactions d'un côté comme de l'autre. Mais je refuse de faire le deuil de ces oliviers. Dans ces arbres vit l'âme de mon grand-père, ancien général de la police libanaise, un homme qui a toujours cru dans la paix, dans les humains et dans la lumière. Il taillait ces arbres à mains nues. Il répétait : “on ne vend pas la terre, on la transmet”
Je lui dois de ne pas me taire.
Bir Turkcell kullanıcısının paylaşımı
Turkcell Faciası
Ön not:
Bu ülkeyi yönetenlerin de yönetilenlerin de gerçekten adil bir yargılama sistemi istediklerine artık inanmıyorum.
Mayıs ayında eşim Mine Hanım'a yeni bir telefon almak için Bursa Setbaşı'ndaki Turkcell bayisine birlikte gittik.
Eşimin kullandığı Samsung A71'in üst modeli olarak Samsung A07'yi önerdiler. Biz de güvenip fiyatını sorduk.
"Peşin 15.000 TL, 12 ay taksitle 18.000 TL." dediler.
Biz de taksitle almaya karar verdik.
Eski telefondaki bilgileri yeni telefona aktarmaya başladılar ve "2-3 saat sonra gelirsiniz." dediler. Akşam saat 19.00 civarında ben gidip telefonu teslim aldım.
Daha sonra telefonun piyasa fiyatının yaklaşık 9-10 bin TL olduğunu öğrendim.
Üç gün sonra tekrar bayiye gidip, "Peşin alırsam fiyat ne olur?" diye sordum.
"12.650 TL." dediler.
Birkaç gün sonra yeniden gittim. Bu kez "12.900 TL oldu." dediler.
"Olur." dedim.
Gerekli işlemler yapıldı ve ödemeyi gerçekleştirdim. Bana üzerinde "Mali değeri yoktur, irsaliye yerine geçmez." ibaresi bulunan 12.991,70 TL tutarında bir fiş verdiler. Ben de memnun bir şekilde ayrıldım.
Eşimin kullandığı telefon paketinin aylık ücreti 327 TL idi.
Bu ay fatura 746 TL gelince, telefonu aldığımız Setbaşı'ndaki bayiye tekrar gittik.
Bize telefonu satan Halil Köse'nin başka bir şubeye geçtiğini öğrendik.
Kendisini "Ben Kemal." diye tanıtan görevli,
"Size bir de şarj cihazı satılmış. Onun için de 12 ay boyunca aylık 280 TL, toplam 3.360 TL ödemeniz gerekiyor." dedi.
Biz böyle bir ürün almadığımızı söyleyince kamera kayıtlarını izledi.
Kayıtları izledikten sonra bize dönerek:
"Haklısınız, şarj cihazı bizde kalmış." dedi ve cihazı bana uzattı.
Ben de:
"Ben bunu almak istemiyorum." dedim.
Bunun üzerine:
"Parasını zaten alacağız, şarj cihazınızı da alın." cevabını verdi.
Ben de şu soruyu sordum:
"Eğer ilk yaptığım sözleşmeye göre her ay 1.500 TL ödeyip toplam 18.000 TL ödeseydim, bu şarj cihazı için ayrıca ücret isteyecek miydiniz?"
"Hayır." dedi.
"Toplam 18.000 TL'nin içindeydi."
Bunun üzerine şunu söyledim:
"O hâlde benim peşin ödediğim 12.991 TL'yi sadece hesap kapatmak için mi aldınız? Bu nasıl bir satış anlayışı, bu nasıl bir aldatmaca?
Farz edelim ki bugün buraya hiç gelmeseydim. Şu an bana uzattığınız şarj cihazını hiç teslim almamış olacaktım. Buna rağmen kullanmadığım, teslim almadığım bir ürün için 3.360 TL ödeme yapacaktım.
Sizde hiç vicdan yok mu?"
Görevlinin cevabı ise kısa oldu:
"İstediğiniz yere şikâyet edebilirsiniz."
Bayiden ayrıldıktan sonra Turkcell müşteri hizmetlerini aradım.
Konu hakkında özür dilediler ve bayiden savunma istediklerini söylediler.
Ancak daha sonra bana, bayinin savunmasını esas aldıklarını ifade ettiler.
Ardından Osmangazi Kaymakamlığı Tüketici Hakem Heyeti Bürosu'na gittim.
Görevli:
"Siz telefonu peşin ödeyerek almışsınız. Biz ancak şu şarj cihazıyla ilgili işlem yapabiliriz. Bunun için bayiden finansman sözleşmesini, taksitli satış sözleşmesini ve faturayı getirmeniz gerekiyor." dedi.
Bayiye gidip bu belgeleri istedim.
Vermediler.
Aslında bunu önceden tahmin ettiğim için hakem heyetindeki görevliye,
"Ya vermezlerse?"
diye sormuştum.
Aldığım cevap ise şu olmuştu:
"Bizim yapabileceğimiz bir şey yok."
Sonuç olarak anladım ki, vatandaş dolandırıldığını düşünse bile çoğu zaman hakkını arayacak etkili bir mekanizma bulamıyor.
İşin ilginç yanı, Tüketici Hakem Heyeti'ndeki iki görevli bana,
"Amca, başka gidecek yer mi bulamadın? Turkcell bayisine girilir mi?"
diyerek sitem etti.
Ben de gülümseyerek,
"Özür dilerim, bir daha olmayacak."
dedim.
İşin doğrusu, artık mahkemeye ya da hakem heyetine gitmeyi düşünmüyorum.
Bu yazıyı yazmaktaki amacım da bir hukuki süreç başlatmak değil.
Tek amacım; haksız kazancı normal gören, müşteriyi mağdur eden Bursa Setbaşı'ndaki Turkcell bayisini ve bu süreçte bayisinin savunmasını esas alan Turkcell'in yaklaşımını eşe dosta duyurmak ve insanları benzer durumlara karşı uyarmaktır.
Hepsi bu.
Arif Kılıç
Der am besten dokumentierte Völkermord der Geschichte. Und es gibt immer noch Menschen, die sich weigern zu glauben, dass er überhaupt stattgefunden hat.
Dünyanın en "ahlaklı" ordusuna bakar mısınız?
İşgalci İsrail ordusu, öldürmekle yetinmedi; cenazesini omuzlarında taşıyan Filistinlilere de saldırdı. Bu görüntüler, hafızalardan silinmeyecek bir utanç vesikasıdır. Bu vahşeti tüm dünya görmeli.
#ZionismIsEvil#ArmyOfImmorality #FreePalestine
🛑Le plan consistait à renverser 7 pays : Irak, Syrie, Liban, Libye, Somalie, Soudan et Iran.
Représentaient-ils une menace pour les États-Unis ? Absolument aucune.
Étaient-ils impliqués dans le 11-S ? De aucune manière.
Alors, pourquoi cette liste de pays ? Simple : ils représentaient le plus grand obstacle pour qu’Israël poursuive ses objectifs expansionnistes vers le « Grand Israël ».
Qui sont les architectes de cette politique étrangère américaine qui priorise les intérêts d’Israël, même au détriment des intérêts des États-Unis ? Un groupe de néoconservateurs, en grande majorité juifs, parmi lesquels Paul Wolfowitz, Richard Perle, Douglas Feith, Bill Kristol, Eliot Abrams, Scooter Libby, etc.
En paroles de Philip Giraldi, ex-agent de la CIA :
– « Les néoconservateurs, en tant que groupe, ont été fondés par des Juifs et sont, en grande mesure, d’origine juive ; d’où leur attachement inconditionnel à l’État d’Israël. Ils ont atteint la proéminence pour la première fois en occupant divers postes dans le domaine de la sécurité nationale sous l’administration Reagan, et leur ascension s’est concrétisée lorsqu’ils ont accédé à des postes élevés au Pentagone et à la Maison Blanche sous le mandat de George W. Bush ».
En somme : tout le complexe militaro-industriel américain se trouve sous contrôle judéo-israélien. Nous ne menons pas de guerres pour la défense nationale des États-Unis, mais pour les objectifs expansionnistes d’Israël au Levant.
Ceci n’est pas de l’« antisémitisme », c’est la réalité qui est en train d’entraîner les États-Unis et le monde entier dans la guerre au bénéfice des ✡️.
🔴 Cihat Yaycı :
‼️Türk vatandaşlarına çağrım şudur: Tatil planı yaparken sadece denizi, oteli ve fiyatı değil; ülkemizin çıkarlarını, ekonomik gücünü ve milli hassasiyetlerini de düşününüz.
Yunanistan, Türk turistleri dostluk ve karşılıklılık anlayışıyla değil, ekonomik ihtiyaç nedeniyle kabul etmektedir. Bugün Türk vatandaşlarına uygulanan kapıda vize sistemi tüm Yunanistan için geçerli değildir; yalnızca Türkiye’ye yakın ve ekonomileri büyük ölçüde Türk ziyaretçilere bağımlı hâle gelen belirli adalarla sınırlıdır. Üstelik bu uygulama geçici ve süreli bir istisnadır.
Buna karşılık Yunan vatandaşları Türkiye’nin tüm sınır kapılarından kimlik kartlarıyla giriş yapabilmekte, hatta birçok durumda süresi geçmiş kimlik kartlarıyla dahi kabul edilmektedir. Türk vatandaşları ise hâlâ vize uygulamalarına tabi tutulmaktadır. Bu durum karşılıklılık değil, açık bir eşitsizliktir.
Bugün Adalar Denizi’ndeki bazı adaların esnafı, restoranı, oteli ve ticareti büyük ölçüde Türk turistlerin harcamalarıyla ayakta durmaktadır. Ancak aynı Yunanistan; 19 Mayıs’ı, yani Türk Milletinin bağımsızlık mücadelesini başlattığı günü sözde “Pontus Soykırımı Günü” ilan eden, nesillerine Türkiye karşıtı tarih anlatıları aktaran, Batı Trakya Türklerinin Lozan’dan doğan haklarını yıllardır kısıtlayan ve Türkiye’ye yönelik maksimalist taleplerini hiçbir zaman tamamen terk etmeyen bir devlet politikası izlemektedir.
Dolayısıyla mesele yalnızca turizm değildir. Harcanan her kuruşun ekonomik olduğu kadar siyasi ve stratejik sonuçları da vardır. Bugün bazı adaların ekonomileri Türk turist sayesinde ayakta dururken, aynı devletin uluslararası platformlarda Türkiye’nin hak ve menfaatlerine karşı faaliyetlerini sürdürmesi, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine politikalar izlemesi üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir.
Elbette herkes tatilini istediği yerde yapabilir. Ancak vatandaşlarımız harcadıkları her kuruşun ekonomik, siyasi ve stratejik sonuçlarını da düşünmelidir. Kendi ülkesinin turizmine, esnafına ve ekonomisine katkı vermek sadece bir tatil tercihi değil, aynı zamanda milli bilinç ve sorumluluk meselesidir.
Unutmayınız; bir milletin gücü yalnızca ordusundan değil, ekonomisine sahip çıkan vatandaşlarının tercihinden de gelir.
İsrail, yaklaşık 72 saatte 9 sağlık görevlisini öldürdü…
Lübnan’ın sağlık sektörünün en son rakamlarına göre:
• 125 sağlık çalışanı öldürüldü
• 273 yaralı
• Sağlık sektörüne 149 saldırı
• 142 ambulans hedef alındı
• 32 tıbbi merkez yok edildi
• 16 hastane hizmet dışı bırakıldı
• 221 ambulans ekibi saldırıya uğradı
Lübnan’ın acil durum hizmetleri sistematik olarak parçalanıyor. İsrail, Lübnan’ın tıbbi hizmetlerine karşı savaş suçları işliyor.
Bir "eğer" senaryosu olarak bir insansız uçak hayal edin. Anka 5 diyelim. Motoru TF6000 yerine TF21000 olsun. TF35000'in artyakıcısız olanı.
Teorik olarak Kaan'dan çok daha fazla mühimmatı, daha uzak menzile, daha büyük gizlilik ile taşıyabilir.
Daha kısa sürede hazır olabilir.
Los terroristas sionistas israelíes de las FDI matan a un niño palestino de 14 años. Necesitamos que este video se vuelva viral. Compártelo.
#CIJ_ICJ 🇵🇸🌎⚖️
This is MASSIVE 🔥
🇪🇸 Spain, under Pedro Sánchez, has called on Israel to end its expansion of settlements or face strict action 🔥
🇮🇹 Italy Declared the same
🇫🇷 France Declared the same
🇬🇧 UK Declared the same
🇩🇪 Now Germany is declaring the same
These countries got their spine thanks to Spain’s leader, Pedro Sánchez.
95 % People think Pedro Sánchez is the spine of Europe 🔥🫡
➕ ''Savaştan önce 5-6 mil açıkta balık tutardık, şimdi bir mile bile izin vermiyorlar.''
▪️ ''Her gün şehit veriyoruz; gözaltına alınan gençleri sorguladıktan sonra denizin ortasına atıyorlar.''
▪️ ''Ne yiyecek, ne içecek, ne yardım, ne de yıkanacak su var. Bize hiçbir şey ulaşmıyor.''
▪️ ''Silahsız sivilleriz. Denizi bize biraz açsınlar, 3-4 kilo balık tutup çocuklarımızı geçindirmeye çalışıyoruz.''
▪️ ''Dünyaya haykırıyoruz; biz ölüyoruz, her gün ölüyoruz. Biz insan değil miyiz?''
▪️ Gazze'li balıkçılar, İsrail devriye botlarının denizde uyguladığı baskı ve şiddeti Fokus+ için anlattı.
If you think Itamar Ben-Gvir is an exception, you’re wrong.
There are millions like him living in Israel and many more around the world.
They are a disgrace to humanity!
Dutch activist Jesse Aletta van Schaik, who was onboard the Global Sumud Flotilla, says Israel ILLEGALLY KIDNAPPED her and hundreds of others.
“They took off my shirt. Took pictures. Mistreated us all night long.”
“Handcuffs on my hands and feet. They DRAGGED me on the ground when I couldn’t walk.”
“They HIT us. Hurt all of us. The handcuffs were so tight my hands lost feeling.”
“They are SUPER SADISTIC.”
“Shame on every government that keeps trading with Israel. Europe is COMPLICIT. The whole world is COMPLICIT.”
“Çifte vatandaş İsrail askerleri Türk arkadaşlarımızı alıp dövdüler”
🗣️Sumud Filosu gönüllüsü Hüseyin Kılıç, İsrail ordusundaki s*yonist Türkleri anlattı.
▪️Ben Türküm deyince muamele değişiyordu
▪️4 gün boyunca her aşamada işkence gördük, bazı arkadaşlarımıza elektrik verdiler. Çıplak arama ve istismar oldu.
Tokat…
İneklerini otlatırken bir ineğinin bacağı kırılınca veteriner çağıran çiftçi, günlerce veteriner gelmeyince ailesiyle birlikte hayvanın başında nöbet tuttu...
Bir köpeğin patisi incinse teakkuza geçenler, konu besi hayvanı olunca ortalarda yok…
Ülkemizde besi hayvanından çok köpek bakılır hale geldi…
Üstelik besi hayvanlarını çiftçiler kendi bütçeleri ile bakıyorken köpeklere devlet bütçesi ile bakılıyor…
Bir ülke milyonlarca köpek BAKMAZ, BAKAMAZ, BAKMAMALI…
Böyle bir garabet OLAMAZ…
@RTErdogan , @RTEdijital