Hürriyetci Eğitim Sen İzmir 2 No'lu Şube olarak Tire İlçemizde göreve başlayan Tire Kaymakamı Sayın Mesut YAKUTA'yı Makamında Ziyaret ettik. Nazik kabulleri için teşekkür ederiz.
KABUL EDEMİYORUM…
Bu bir siyasi yazı değildir.
Sadece bir öğretmenin, bir babanın, bir eğitim çalışanının ve bu vatanın evladının içinden geçenlerdir.
Vicdanımın susturamadığı sözleri söylemek istiyorum.
Terör bitsin…
Elbette bitsin.
Bu ülkede terörün sona ermesini, silahların bir daha hiç patlamamasını, hiçbir annenin evlat acısıyla sınanmamasını kim istemez?
Bir daha hiçbir evin kapısına gece yarısı devlet aracı yanaşmasın.
Hiçbir anne, telefondaki bir sesin “Başınız sağ olsun…” diye başlayan cümlesiyle ömrünün geri kalanına mahkûm edilmesin.
Hiçbir çocuk babasını yalnızca duvardaki üniformalı fotoğrafından tanımasın.
Hiçbir öğretmenin adı görev yaptığı okulun tabelasına “şehit” unvanıyla yazılmasın.
Hiçbir askerimiz dağ başında, hiçbir polisimiz görev yerinde, hiçbir vatandaşımız evinin önünde toprağa düşmesin.
Silahlar sussun. Kan dursun. Bu millet artık evlatlarını toprağa vermesin.
Bunda hepimiz hemfikiriz.
Fakat terörü bitirmek başka, terör örgütünün mensuplarına ödül gibi algılanacak imkânlar sunmak başkadır.
Bize, “Bu bir af değildir.” deniliyor.
Kasten öldürme suçunu işleyenlerin kapsam dışında tutulduğu söyleniyor.
Bunu görmezden gelmiyorum.
Ancak bir terör cinayetini yalnızca tetiği çeken parmaktan ibaret saymayı da kabul edemiyorum.
O tetiği bir parmak çekmiş olabilir. Peki emri kim verdi?
Silahı kim taşıdı?
Hedefi kim gösterdi?
Yolu kim kesti?
Patlayıcıyı kim hazırladı?
Teröristi kim sakladı?
Parayı kim topladı?
O kanlı örgütün propagandasını yaparak başka çocukları dağa kim çağırdı?
Bir cinayet, kurşunun namludan çıktığı anda başlamaz. O kurşuna giden yolu döşeyen, emri veren, örgütleyen, finanse eden ve meşrulaştırmaya çalışan herkes o ölüm düzeninin bir parçasıdır.
Tetiği bir kişi çeker; fakat terör cinayeti bir örgüt tarafından işlenir.
Ben bir öğretmenim…
Neşe Alten’i nasıl unutabilirim?
Henüz 21 yaşındaydı. Diyarbakır’ın Bismil ilçesine öğretmen olarak atandığında ailesi gitmesini istememişti. O ise “Bayrağımın dalgalandığı her yere giderim.” demişti.
Görev yaptığı köy okulunun eksiklerini gördü. İlk maaşını okulunu onarmak, çocuklarına daha güzel bir sınıf hazırlamak için harcadı. Babası Hasan Alten onu yalnız bırakmamak için yanına gitmişti.
Neşe Öğretmen, babasıyla birlikte teröristler tarafından şehit edildi.
Bir tarafta ilk maaşını çocuklarının okuluna harcayan 21 yaşında bir öğretmen…
Diğer tarafta onun hayatını karartan örgütün yöneticileri, üyeleri, destekçileri ve propagandacıları…
Nasıl susabilirim?
Şenay Aybüke Yalçın’ı nasıl unutabilirim?
Henüz 22 yaşındaydı. Öğrencilerine karnelerini dağıttığı gün, daha söyleyecek türküleri, yetiştirecek öğrencileri, yaşayacak koskoca bir ömrü varken terör saldırısında şehit edildi.
Onun sesi sustu.
Annesinin evinde bir oda, öğrencilerinin sırasında bir öğretmen, bu milletin yüreğinde bir türkü yarım kaldı.
Necmettin Yılmaz’ı nasıl unutabilirim?
23 yaşındaydı. Daha sekiz aylık öğretmendi. Öğrencilerine kavuşmanın heyecanını henüz doya doya yaşayamadan memleketine dönerken yolu kesildi. Aracı yakıldı, kaçırıldı, şehit edildi ve cansız bedeni Pülümür Çayı’na bırakıldı.
Mazgirt’te aynı gün şehit edilen altı öğretmenimizi nasıl unutabilirim?
Bir öğretmeni öldürmek yalnızca bir insanın canına kıymak değildir. Bir öğretmeni öldürmek, onun yetiştireceği yüzlerce çocuğun geleceğine ateş etmektir.
Bu yüzden şehit öğretmenlerimizin hatırası benim için bir mevzuat maddesinden, bir komisyon raporundan, herhangi bir tartışmadan çok daha büyüktür.
Fethi Sekin’i nasıl unutabilirim?
İzmir Adliyesine saldıran teröristleri gördüğünde kaçabilirdi. Canını kurtarabilirdi. Ama o kaçmadı. İnsanların üzerine ölüm gelmesin diye ölümün üzerine yürüdü. Nice insanın hayatını kurtardı; kendi çocuklarını babasız bırakma pahasına…
Onunla birlikte şehit olan Musa Can’ı ve geride kalan ailelerini nasıl unutabilirim?
Dağlıca’da, Aktütün’de, Çukurca’da, Gediktepe’de toprağa düşen askerlerimizi nasıl unutabilirim?
Annesine “Merak etme, iyiyim.” dedikten birkaç saat sonra şehit olan Mehmetçiği…
Düğününe gün sayarken al bayrağa sarılan genci…
Yeni doğan çocuğunu bir defa bile kucağına alamadan toprağa verilen babayı…
Evladının tabutuna sarılıp “Vatan sağ olsun.” diyebilecek kadar büyük, mezarı başında sessizce ağlayacak kadar yaralı babaları nasıl unutabilirim?
Gazilerimizi nasıl görmezden gelebilirim?
Bir kolunu, bir bacağını vatan toprağında bırakan; bedeninde şarapnel parçalarıyla yaşayan; her gece aynı patlama sesiyle uyanan gazilerimize ne söyleyeceğiz?
“Sen ömrün boyunca taşıyacağın bir bedel ödedin ama sana bunu yaşatan yapının bazı mensuplarının cezasını erteledik.” mi diyeceğiz?
Bir şehit annesinin acısı ömür boyu devam ederken, o acıya sebep olan örgütsel düzenin parçalarının cezasının ertelenmesini onun vicdanına nasıl anlatacağız?
Bu ülkenin şehitleri yalnızca üniforma giyenlerden ibaret değildir.
Henüz 15 yaşındaki Eren Bülbül’ü nasıl unutabilirim?
Onunla yan yana toprağa düşen Astsubay Ferhat Gedik’i nasıl unutabilirim?
Annesi Nurcan Karakaya ile birlikte yola tuzaklanan patlayıcıyla şehit edilen 11 aylık Bedirhan Mustafa’yı nasıl unutabilirim?
Henüz konuşmayı bile öğrenememiş bir bebeğin hangi suçu vardı?
Başbağlar’da kurşuna dizilen, evleriyle birlikte yakılan 33 sivili…
Yavi’de, aralarında beş çocuğun da bulunduğu 33 vatandaşımızı…
Otobüs durağında beklerken, çarşıda yürürken, evine ekmek götürürken terör saldırılarında hayatını kaybeden masum insanlarımızı nasıl unutabilirim?
Onların hayatı bir istatistik değildi.
Her birinin bir adı, bir annesi, bir babası, bekleyen bir eşi, sarılacağı bir çocuğu, tamamlayamadığı bir hayali vardı.
Ben barışa karşı değilim.
Tam tersine, barışın bu ülkeye gelmesini bütün kalbimle istiyorum.
Ancak barışın ilk şartı adalettir.
Adaletin olmadığı yerde sessizlik olabilir ama gerçek barış olmaz.
Devlet intikam almaz; fakat adaleti de ertelemez.
Devlet şefkatlidir; fakat şefkatini suçla mücadelede zaafa dönüştürmez.
Kandırılmış olanla kandıranı, suça bulaşmamış olanla örgütü yöneteni, pişmanlıkla teslim olanla yıllarca terörün düzenini kuranı aynı kefeye koymaz.
Silah bırakmak bir lütuf değildir; işlenen suçtan vazgeçmektir.
Devlete ve millete doğrultulan silahın yere bırakılması, kimseye bu milletle pazarlık yapma hakkı kazandırmaz.
Bir terörist silahını bıraktığında kahraman olmaz. Yalnızca daha fazla suç işlemeyi bırakmış olur.
Bu itirazım Kürt kardeşlerimize karşı da değildir.
Kürt vatandaşlarımızı eli kanlı bir terör örgütüyle yan yana anmak, onlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır. O örgüt en büyük acıları yine bölge halkına yaşattı; onların çocuklarını dağa kaçırdı, annelerini ağlattı, köylerini yaktı, ekmeklerini ve geleceklerini çaldı.
Biz bin yıldır aynı toprağın, aynı bayrağın ve aynı kaderin insanlarıyız.
Bizim meselemiz bir etnik kimlikle değil; çocukları, öğretmenleri, askerleri, polisleri ve sivilleri öldüren terör düzeniyledir.
Türkiye Büyük Millet Meclisine sesleniyorum:
Bu teklifi görüşürken yalnızca maddelere ve fıkralara bakmayın.
Bir defa da şehit annesinin gözlerinden bakın.
Bir gazinin protezini takarken yaşadığı acıyı düşünün.
Babasını hiç tanımadan büyüyen çocuğun karnesine bakın.
Evladının odasını yıllardır ilk günkü gibi saklayan annenin kapısını çalın.
Silah bırakanların taleplerini dinliyorsanız, evladını toprağa verenlerin sözünü de duymak zorundasınız.
O masada şehit ailelerinin, gazilerin, şehit öğretmenlerin, askerlerin, polislerin ve terör mağduru sivillerin sandalyesi boş kalmamalıdır.
İşte bugün Genel Başkanımız @leventkuruoglu 'nun yaptığı basın açıklamasında tam da bu sesi duydum.
Şehit öğretmenlerimizin aziz hatırasına sahip çıkan, şehit ailelerinin ve gazilerimizin sesini duyurmaya çalışan bu duruş karşısında bir kez daha doğru kişinin yanında ve doğru mücadelenin içinde olduğumu anladım. @HurSenGenelMerk ’in bir üyesi olmaktan gurur duydum.
Çünkü sendikacılık yalnızca maaşı, ek dersi, tayini ve özlük haklarını konuşmak değildir. Gerektiğinde şehit meslektaşlarının susmayan sesi, gazilerin ve şehit ailelerinin vicdanı olabilmektir.
Terör bitsin; fakat terörist ödüllendirilmesin.
Silahlar sussun; fakat şehitlerimizin ve gazilerimizin sesi susturulmasın.
Kardeşlik büyüsün; fakat adalet küçülmesin.
Barış gelsin; fakat milletimizin hafızası silinmesin.
Neşe Öğretmen’in ilk maaşıyla onardığı okulun karşısına, örgüt yöneticilerinin ertelenen cezalarının konulmasını kabul edemiyorum.
Aybüke Öğretmen’in yarım kalan türküsünün karşısına, terör propagandasının cezasızlık umudunun konulmasını kabul edemiyorum.
Necmettin Öğretmen’in Pülümür’ün sularına bırakılan bedeninin karşısına, o ölüm düzeninin mensupları için açılan yeni sayfaların konulmasını kabul edemiyorum.
Fethi Sekin’in çocuklarının gözyaşı sürerken, terör örgütü mensuplarının topluma dönüşünün adaletten daha fazla konuşulmasını kabul edemiyorum.
Bedirhan bebeğin yaşayamadığı ömrün karşısında, bu kanlı yapının parçalarına gösterilen anlayışı kabul edemiyorum.
Bir şehit annesinin ömür boyu süren cezası devam ederken, o acıya sebep olan örgütsel yapının mensuplarının cezalarının ertelenmesini kabul edemiyorum.
Sadece içimden geçenleri yazmak istedim.
Belki duygusalım. Belki öfkeliyim. Belki bazılarına göre geçmişe gereğinden fazla tutunuyorum.
Ama geçmiş dediğiniz şey, bir annenin hâlâ dinmeyen acısıysa insan ondan nasıl vazgeçebilir?
Ben bundan sonra hiçbir evladımız ölmesin istiyorum.
Hiçbir ana ağlamasın, hiçbir çocuk yetim kalmasın, hiçbir öğretmenin adı okul tabelalarına şehit unvanıyla yazılmasın istiyorum.
Ancak bunun yolu milletin adalet duygusunu öldürmek değildir.
Çünkü adalet susarsa, silahlar sussa bile gerçek barış kurulamaz.
Şehitlerimizin hatırası hiçbir hesabın ve pazarlığın konusu değildir.
Gazilerimizin bedenlerinde taşıdığı izler bir kanun metninin dipnotu değildir.
Şehit ailelerinin gözyaşı hiçbir “çerçeve”ye sığmaz.
Ve ben, bir öğretmen, bir baba ve bu milletin evladı olarak vicdanıma sığmayan hiçbir şeye susarak ortak olmayacağım.
Terörün bitmesini bütün kalbimle istiyorum.
Ama şehitlerimizin hatırasını incitecek bir yolu…
Kabul edemiyorum.
Eser ATAKAN - 08.08.2026
#OnlaraDeğilMilleteSorun
@emrahgultekin25 Başkanım varsa hakkınız yasal yoldan arayın ispatlayın bizde sonra açıklayın bizde alkışlayalım. Onu sorduk bunu sorduk şunu söyledik. Gezdiğimiz her okulu söylediğimiz her sözcüğü üye kazandırmak için yaptığımız her teri burnumuzdan getirdiniz. Artık yeter. Ne makammış arkadaş.
@emrahgultekin25 Mahkemeye verilir, başka yasak yollar devreye koyulur, üyelere anlatılır olağanüstü seçim yapılır türlü türlü yolu var ama sizler üyelerimizi üye olmak isteyenleri tedirgin ettiniz. Sağa sola seçim malzemesi ettiniz hepimizi. Meydanlara yazmak tüm üyelerin hakkına giriyor sayın
@emrahgultekin25 Buna rağmen demokratik bir seçim yapılmadı mı? Sizin tüm konuşmalarına rağmen demekki delegeler sizlere inanmamış seçimi kaybetmediniz mi? Diyelim ki usulsüzlük vardı sizde sustunuz hakkımızı yedirdiniz ama artık peşindesiniz bunun yolu ele güne bağırıp çağırmak mıydı?
@emrahgultekin25 Değerli başkanım 4 yıl boyunca genel başkan yardımcısı değil miydiniz? Tüm toplantılara gelip Levent başkanı övmediniz mi? Madem usulsüzlük o bu vardı genel kurula kadar susup neden hakkımızın yenmesine göz yumdunuz? Levent başkana sorduk dinlemedi cevap vermedi gitti diyorsunuz.
CEKETİNİ ALIP GİDEMEYENLER
“Kaybedersem ceketimi alır giderim.”
Söylenmesi kolay, kulağa hoş gelen, sahibine cesur ve vakur bir insan görüntüsü kazandıran bir cümle…
Fakat insanın sözü, kazandığı gün değil; kaybettiği gün sınanır.
Kazanınca sandıktan, iradeden ve demokrasiden bahsetmek kolaydır. Asıl mesele, sandıktan istediğiniz sonuç çıkmadığında aynı olgunluğu gösterebilmektir. Çünkü kaybetmek ayıp değildir. Aday olur, mücadele eder ve kaybedersiniz. Sonuca saygı gösterir, arkadaşlarınızın elini sıkar ve başınız dik biçimde yolunuza devam edersiniz.
Bazen seçimi kaybedersiniz ama duruşunuzla büyürsünüz.
Fakat seçimden önce “Ceketimi alır giderim.” deyip seçimden sonra hiçbir şey söylememiş gibi davranıyorsanız bunun adı mücadele değildir. Bu, her şeyden önce insanın kendi sözüne yenilmesidir.
Üstelik verilen sözü tutmamakla kalmayıp kaybedilen bir seçimin ardından öfkeyi mücadele, şahsi hesabı dava, saldırıyı ise muhalefet gibi sunmak kimseyi haklı çıkarmaz.
Bir yapının içinde kalmak, o yapıya zarar verme hakkı vermez. Mücadeleye devam etmek; dün omuz omuza yürüdüğünüz insanları hedef göstermek, arkadaşlarınızın emeğini değersizleştirmek ve seçimle elde edemediğinizi gerginlikle elde etmeye çalışmak değildir.
Gerçek mücadele; kurumunu yıpratmadan fikrini söyleyebilmek, sonucu içine sindiremeseniz bile ortak emeğe saygı gösterebilmek ve kişisel kırgınlığınızı binlerce insanın iradesinin önüne koymamaktır.
Çünkü bazı seçimler sandıkta kaybedilir, bazıları insanın kendi vicdanında…
Sandıktaki mağlubiyet telafi edilebilir. Ancak sözünüzü, vefanızı ve yol arkadaşlarınızın güvenini kaybettiğinizde geriye savunabileceğiniz pek bir şey kalmaz. İnsanları suçlayarak, sonucu tartışmalı göstermeye çalışarak ve her saldırıyı “mücadele” kelimesinin arkasına saklayarak bu gerçeği değiştiremezsiniz.
Hürriyetçi Eğitim Sen bugün eğitim iş kolunun beşinci büyük sendikasıysa bu başarı; makamları şahsi mülkü zannedenlerin değil, hiçbir karşılık beklemeden mücadele eden binlerce insanın alın teridir.
Hiç kimse kendi kaybını, bu büyük emeğin üzerine gölge düşürerek örtemez. Hiç kimse de sendikanın içinde bulunmasını, sendikaya ve onun seçilmiş iradesine karşı sınırsız bir saldırı hakkı olarak göremez.
Elbette herkes aday olabilir. Herkes eleştirebilir, farklı düşünebilir ve demokratik zeminde mücadelesini sürdürebilir. Bunların hiçbiri yanlış değildir. Fakat verdiğiniz sözü unutuyor, kaybettiğinizde dünün yol arkadaşlarına savaş açıyor ve kişisel hırsınızı sendikal mücadelenin önüne koyuyorsanız artık ortada yalnızca bir seçim sonucu yoktur.
Ortada açık bir söz, vefa ve karakter imtihanı vardır.
“Ceketimi alır giderim.” demek kolaydır.
Zor olan, kaybettiğinde sözünün arkasında durabilmek; duramıyorsan bile öfkeni bir camiaya ödetmemek ve ardında kin, itham, kırılmış dostluklar bırakmamaktır.
Kaybetmek ayıp değildir.
Ayıp olan; sözünü kaybetmek, vefanı unutmak ve karakterini bir makamın kapısında bırakmaktır.
Ceketini alıp gidemeyen, hiç değilse haysiyetini geride bırakmamalıdır.
Eser ATAKAN - 06/08/2026
Hürriyetçi Eğitim Sen İzmir 2 No'lu Şubemizin kuruluş sonrası ilk toplantısı, ilk okul ziyaretlerimiz Buca Çamlık Şehit Hüseyin Tolga Hepgül ilkokulu ve Dirayet Süren ilkokulu.
Hürriyet gülümsetir...
MESELE KONFEDERASYONSA, SEÇİMDE NE İŞİ VARDI?
Son açıklama, tartışmanın esas çelişkisini açıkça ortaya koymuştur.
Bir yandan, “Hürriyetçi Eğitim Sen’e yönelik suç duyurum, şikâyetim veya davam yoktur; konu Hür-Sen Konfederasyonu ile ilgilidir.” deniliyor.
Öyleyse soru nettir:
Madem mesele Hür-Sen Konfederasyonu idi, bu iddialar Hürriyetçi Eğitim Sen seçim sürecinde neden kullanıldı?
Madem Hürriyetçi Eğitim Sen taraf değilse, seçimden sonra Hürriyetçi Eğitim Sen teşkilatı neden bu tartışmanın içine çekildi?
Madem konu yalnızca konfederasyon ise, Hürriyetçi Eğitim Sen delegesinin hür iradesi neden gölgelenmeye çalışıldı?
Burada açık bir çelişki vardır.
Hem Hürriyetçi Eğitim Sen seçiminde bu iddiaları siyasi ve sendikal malzeme hâline getireceksiniz, hem de Hürriyetçi Eğitim Sen kurumsal itibarını korumak için açıklama yapınca buna “itibar suikasti” diyeceksiniz.
Bu tutarlı değildir.
Bu samimi değildir.
Bu hukuki mücadeleden çok, seçim sonrası algı yönetimidir.
Bir başka temel çelişki de bütçe meselesindedir.
Hürriyetçi Eğitim Sen; çok daha büyük bütçesi, çok daha geniş teşkilat ağı ve çok daha ağır mali sorumlulukları olan bir yapıdır. Seçim sürecinde Hürriyetçi Eğitim Sen bütçesine ilişkin ortaya konulmuş bir suç duyurusu, somut bir şikâyet ya da mali usulsüzlük iddiası yoktur.
O hâlde insan sormadan edemiyor:
Çok daha büyük bütçede görülmeyen mesele, çok daha sınırlı konfederasyon bütçesinde mi ortaya çıkmıştır?
Hürriyetçi Eğitim Sen gibi büyük bir yapının mali sorumluluklarında hiçbir şaibe ileri sürülmemişken, konfederasyonun sınırlı bütçesi üzerinden koparılan bu fırtınanın gerçek sebebi nedir?
Mesele gerçekten mali denetim midir, yoksa seçim sonucunun hazmedilememesi midir?
Hukuken de sendikal ahlak bakımından da kural basittir:
Hukuki süreç varsa yolu yargıdır.
Denetim talebi varsa mercii yetkili kurullardır.
İtiraz hakkı varsa usulü bellidir.
Ama hiçbir hukuki hak; sandık iradesini tartışmaya açmanın, teşkilatı töhmet altında bırakmanın ve seçim sonrası kırgınlığı kurumsal kriz gibi göstermenin gerekçesi olamaz.
Son söz nettir:
Mesele gerçekten konfederasyon idiyse, Hürriyetçi Eğitim Sen seçiminde kullanılmayacaktı.
Mesele gerçekten hukuk idiyse, sosyal medya mahkemesi kurulmayacaktı.
Mesele gerçekten şeffaflık idiyse, sandık iradesine gölge düşürülmeyecekti.
Mesele gerçekten bütçe idiyse, büyük bütçede susulup küçük bütçede fırtına koparılmayacaktı.
Herkes yasal hakkını kullansın.
Herkes başvurusunu yapsın.
Herkes itirazını ilgili mercilere sunsun.
Ama kimse Hürriyetçi Eğitim Sen’in kurumsal itibarını, teşkilat iradesini ve delegelerin hür tercihini seçim sonrası hesaplaşmaların malzemesi yapmasın.
Çünkü hukukta usul vardır.
Teşkilatta hafıza vardır.
Sandıkta da cevap vardır.
@ergun_ayyildiz Kim bize destek vermiyor karalayalım, hakaret edelim, iftira atalım, olurda bir şey olursa makam koltuk üstünde olalım diye yapılan saçma sapan her şeye cevap verme gereksiniminde bulunduğunuz için bende üzülüyorum. Ayağınıza taş değmesin.
@necmibilgi35@eseratakann@m_gobelek27 Sonrasında da beni aldatmışlar hesapları başkaymış beni maşa olarak kullanmışlar da dedi @m_gobelek27 . Sen hala göremediysen @necmibilgi35 söyleyecek söz yok o zaman bizi dağıtan yapı şimdi komple sendikayı dağıtmaya çalışıyor. O zaman da gücü demokrasiye yetmedi şimdide yetmez.
@eseratakann boş cümleler. Seçim oldu yahu o bizim bilmediğimiz senin ispatlayamadığın sana inanmayanlarla seçim oldu ve kaybettin. Son saygılı cümlelerim ya var olun kalın mücadele edin büyüyelim ya da gidin var olup son gücümüzle sizin hayal edemediğiniz yerlere gelelim. Küçülmeyin artık.
@eseratakann@ergun_ayyildiz Yaptığınız yanlış emeklerime yazık emeklerimize yazık sendikamıza yazık diyorum hep bir ağızdan bilmediğin şeyler var. Biliyordun bugüne kadar tutan ne idi seni, bilmiyordum o koltuğu niye işgal ettin yıllarca. Kendileri sorgularken iyi biz sorunca hakaretler, aynı sözler altı….
@eseratakann@ergun_ayyildiz Sağa sola sallıyor fake hesap diye kendi kurduğu sendikal haberden kendini övüyor, sendikayı karalıyor. Yanındakilere soruyorum kimsenin genel merkez ile sıkıntısı yok, bana şöyle oldu ben bu olamadım bana bu yapıldı, bana söz verildi ben bu olacaktımlar…
Yeter artık… Bu kadar ağlamak, bu kadar gürültü, bu kadar “haklıyız” narası bir yere kadar.
Bakın, size unuttuğunuz bir hikâyeyi hatırlatayım.
Sendika daha yeni kurulmuşken… Üyelik numarası sizinle aynı sıralarda olan, hatta belki sizden bile önce kayıt olmuş bir adam vardı İzmir’de. Sınıf öğretmeniydi. Profesyonel değildi. Sabah saha, öğleden sonra okul… Bazen kendi evladını yanına alarak koşturuyordu bu iş için. 120 üyeyken İzmir’de yemek organize etti, çoğu zaman cebinden harcadı ama kimseyi mağdur etmedi. Genel merkezden gelen kısıtlı imkânlara rağmen ilçe temsilcilerine destek oldu, her yere yetişmeye çalıştı.
İlk eylemi? 20-25 kişiyle.
Ama yüreği kalabalıktı.
Özel günlerde üyelerini unutmadı. Sendikanın kasasında para yoksa bile kendi imkânıyla çözdü, sonra mahsuplaştı. Üye sayısını 380’lere taşıdı. Emek verdi, ter döktü, hayatından çaldı.
Peki sonra ne oldu?
Sizin bugün içinde bulunduğunuz yapı tarafından görevden alındı. “Genel başkan aldı” masalını anlatmayın. Kimin ne yaptığını, kimlerin hangi kulisleri çevirdiğini çok iyi biliyoruz.
Ve o adam?
Tüm yaşadıkları gerçek olmasına rağmen, sendika zarar görmesin diye sessiz sedasız çekildi.
Bu kadar haksızlığa rağmen ortalığı ayağa kaldırmadı.
Yangın çıkarmadı.
Bağırmadı.
Kendini değil, yapıyı düşündü.
Şimdi dönüp kendinize bakın…
Siz seçim kaybettiniz diye ortalığı yangın yerine çevirdiniz.
Üstelik çoğu yaşanmamış, abartılmış meseleler üzerinden…
Her platformda bağırdınız: “Haklıyız!”
Peki soruyorum size:
Dün Mustafa Sipahi haksızlığa uğradığında neredeydiniz?
O zaman neden aynı tepkiyi vermediniz?
Neden susmayı tercih ettiniz?
Hatta daha ileri gidip “Mustafa Sipahi görevden alınmazsa istifa ederim” diyen siz değil miydiniz?
Bugün geldiğiniz noktada yaptığınız şey net:
Kendi koltuğunuz gidince ses yükseltmek,
Başkası haksızlığa uğrayınca susmak.
Bu, mücadele değil.
Bu, duruma göre taraf değiştirmektir.
Gerçek duruş;
İşine gelmediğinde de doğruyu savunabilmektir.
Ama mesele hiçbir zaman “doğru” olmadı değil mi?
Mesele hep koltuktu.
@MustafaSipahi80
ALİ KEMAL… AH KEMAL!
Asıl adı Ali Rıza’ydı.
Namık Kemal’e duyduğu hayranlıktan kendisine “Kemal” adını seçti.
Adını aldı…
Fakat duruşunu alamadı.
Namık Kemal “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini…” diye haykırırken, Ali Kemal işgal altındaki İstanbul’dan Anadolu’daki Millî Mücadele’yi hedef alıyordu.
Kalemi güçlüydü.
Fakat güçlü bir kaleme sahip olmak, o kalemi doğru tarafta kullanmaya yetmiyordu.
Makam gördü, nazırlık yaptı, yönetimin içinde bulundu, kararların parçası oldu.
Sonra işler istediği gibi gitmeyince, bir zamanlar içinde bulunduğu yapıya dışarıdan ahkâm kesmeye başladı.
Dün alınan kararlarda imzası vardı; bugün sanki hiç o masada oturmamış gibi herkesi suçluyordu.
Dün yol arkadaşı olduklarına bugün düşman kesiliyor, kendi payını unutuyor, bütün sorumluluğu başkalarına yüklüyordu.
Kendisini her zaman haklı, karşısındakileri ise daima yanlış görüyordu.
Kaybettiği her mücadeleyi bir haksızlık, uğradığı her yenilgiyi bir komplo, terk ettiği her yapıyı ise bozulmuş bir düzen olarak anlatıyordu.
Oysa insanın gerçek karakteri, makamdayken değil; makamdan ayrıldıktan sonra belli olur.
Tarih Ali Kemal’i yalnızca söyledikleriyle değil, dün bulunduğu yer ile bugün durduğu yer arasındaki derin uçurumla hatırladı.
Namık Kemal’in adını taşımak kolaydı.
Asıl mesele, onun vatan anlayışını, cesaretini ve şahsiyetini taşıyabilmekti.
Ali Kemal bunu başaramadı.
Adı Kemal kaldı…
Ama duruşu hiçbir zaman kemale ermedi.