Yaş ilerledikçe kimseyle uğraşasın gelmiyor, kendini yetiştirememiş insanlardan uzaklaşıyorsun. Seni hasta edecek insanları iyileştirmeyi bırakıyorsun.
Sigmund Freud,
Fon krizi.
Uzun süre konuşacağız. Ponzinin boyutu çooook büyük.
Yatırımcı mağduriyeti konusu önemli.
Ancak tartışılması gerekenlerden biri de saçma sapan şirketlerin borsaya inanılmaz değerlemeler ile "SPK onayıyla" açılması değil mi?
Yetkilileri tebrik ederim. Güzel bir gelişme. Masak sadece yöneticilerin değil tüm Yönetim Kurulu üyelerinin ve Fonun kuruluşunda yer alan ilk 10 küsur ve hemen sonrasında yatırımcı olan ilk 100 küsur kişinin de hesap hareketlerini incelerse süper olur 👏👏
Batık fon hikayesinin özü, 5 yılda 200'e yakın şirketin halka açılması değil mi?
Bu hikâyede sadece fon yöneticileri mi suçlu?
Şirket patronları "yahu benim hissem böyle nasıl füze gibi çıktı" diye merak etmez mi?
Herkesin bu felakette suçu var.
Gözden kaçmasın.
Göçebe Günlüğü. devam
Bugün neredeyse bütün günümüz kalacak bir yer aramakla geçti.
Hafta sonu yaklaştıkça Novi Sad’da fiyatlar bir anda yükseldi. Daha uygun birkaç yer bulduk, rezervasyon yapmaya çalıştık; biri kabul etmedi, biri olmadı. Saatler geçti, biz hâlâ eşim ve küçük kızımla birlikte yeni bir yer arıyorduk.
Birkaç gün önce kaldığımız çok soğuk hostelden sonra eşim hastalandı. Bugün durumu daha da kötüleşince ve artık daha fazla dolaşacak hâli kalmayınca, başka çaremiz olmadığı için geceliği 3.500 TL olan bir apartmana girdik.
Ama burası da sadece bu gece için. Yarın yine çıkmamız gerekiyor. Şu anda gidecek bir yerimiz yok; bu fiyatları her gün ödeyebilecek durumda da değiliz.
Bugün neredeyse bütün günü bir çözüm bulmaya çalışarak geçirdik. Bulamadık.
Tek başıma olsaydım belki gerçekten “bir çadır bulur, birkaç gece idare ederim” diye düşünürdüm. Ama yanımda eşim ve küçük kızım var. Üstelik geceler artık soğuk.
Son haftalarda hayatımız böyle geçiyor: bir günlüğüne bir oda buluyoruz, ertesi gün her şey yeniden başlıyor. Bir rezervasyon, bir ret cevabı, yeni bir arayış, yeni bir hesap…
Bu gece başımızı sokacak bir yerimiz var. Yarın nerede kalacağımızı ise hâlâ bilmiyoruz.
Göçebe Günlüğü’nün bugünkü sayfası da böyle geçti.
Türkiye’de bir şirket kuruyorsunuz. Ticaret odasına kayıt zorunlu. Aidat zorunlu.Ödemezseniz gecikme zammı işliyor, borç birikiyor, sonunda icra kapınıza dayanıyor.Üstelik aidata ek olarak şirketinizin kârından yüzde alıyorlar. Hiçbir risk almadan, hiçbir emek koymadan, hiç sermaye koymadan,kanun zoruyla kârınıza ortak oluyor.
Bes konusu; dikkat edin siz bes müşterilerine diyorlar ki doğru zamanda doğru yere yatırım yapmalısınız, yoksa kazanamazsınız, ne güzel çark ... kazanç varsa bes şirketi sayesinde zarar varsa sizin yüzünüzden ....
Beşiktaş-Erzurumspor maçında yaşanan skandal hakem kararları, Türk futbolunun adalet ilkelerine vurulmuş açık bir darbedir. Özellikle Agbadou'nun göğsüne gelen topun haksız bir "el oynama" gerekçesiyle değerlendirilmesi ve neticesinde Trossard'ın nizami golünün iptal edilmesi, hiçbir futbol mantığıyla açıklanamaz.
Buradan açıkça soruyoruz: VAR odasındaki güruh, orta hakemi ekrana çağırıp pozisyonu tek bir manipülatif açıdan izleterek mi yanıltmıştır, yoksa sahada el olmadığı açıkça görülmesine rağmen bile isteye bu düdük çalınarak gol gasp mı edilmiştir?
Bu kararın hangi aşamadan geçilerek verildiğinin hiçbir önemi yoktur; zira bu karar, her türlü art niyet barındıran, adaleti hiçe sayan bir karardır. Sahada akıtılan alın terinin bu şekilde masa başında yok edilmesine seyirci kalacağımızı sanıyorsanız YANILIYORSUNUZ.
Ben bir Türk olarak çok mu şey istiyorum? Tataristan’dan baskılar nedeniyle ayrıldıktan sonra sadece ailemle Türkiye’de yaşamak, çalışmak ve Türk dünyasına hizmet etmek istiyorum; Türkiye’de hâlâ hakkaniyetli, adaleti seven ve onu yaşatan çok insan olduğuna inanıyorum, sesim onlara duyulsun!
Nuri Kurtcebe hapiste ölür:
Bunu yapmayın.
Ben NTV’de “Yorum Farkı” programını yaparken Necmettin Erbakan’ın yaşından dolayı hapse girmesine de karşı çıkmıştım. O yıllarda 80 yaşında olan Necmettin Erbakan’ın cezası hapse girmeden infaz edilmişti
Futbol, 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu basit bir oyun gibi görünse de, milyonların kalbini aynı ritimle çarptıran, adalet duygusuyla yoğrulmuş koca bir tutkudur. Ancak ne yazık ki ülkemizde bu tutku, uzun zamandır sahadaki oyundan ziyade düdük çalanların gölgesinde kalıyor.
Her sezon başında temiz bir sayfa açma ümidiyle ekran ba��ına geçiyor, stadyumları dolduruyoruz. Fakat ne değişiyor? Hiçbir şey. Her sene olduğu gibi, bu sene de futbolu değil, yine ve yeniden hakem skandallarını konuşuyoruz. Biz futbolseverler, yorumcular, taraftarlar hakemleri konuşmaya çok mu hevesliyiz? Hakem hatalarını analiz etmekten, verilen veya verilmeyen kararların arkasındaki niyetleri aramaktan çok mu keyif alıyoruz? Kesinlikle hayır! Bizim tek bir arzumuz var: Bırakın sadece futbol konuşalım. Taktikleri, harika golleri, genç yetenekleri, sahadaki o amansız ve güzel mücadeleyi tartışalım.
Ancak sahadaki bazı niyetler ve tetikçi zihniyetler yüzünden futbolu konuşmaya fırsat bile bulamıyoruz. Bu adaletsiz düzenden sadece Beşiktaş mı muzdarip? Elbetti ki hayır. Bugün Anadolu takımları da hakem skandallarından, çifte standartlardan bezmiş durumda. Kısıtlı bütçelerle, büyük emeklerle sahaya çıkan, alın teri döken Anadolu kulüplerinin haklarının bir düdükle gasp edilmesi artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Şunu yüksek sesle haykırmak gerekiyor: Hiçbir takımın hakkının yenmesini istemiyoruz. Adalet, eğer herkese eşit şekilde mesafeliyse ancak o zaman adalettir. Birilerine imtiyaz, diğerlerine ceza kesilen bir düzende adaletten değil, sadece bir tiyatrodan bahsedilebilir.
Fakat ligin ilk haftalarından beri süregelen tabloya baktığımızda, adaletsizliğin merkezine açık ara Beşiktaş’ın oturtulduğunu görmek için dahi olmaya gerek yok. Bu sezon da en çok canı yanan, emeği sahada çalınan takım Beşiktaş olmuştur. Her sene olduğu gibi bu sene de Beşiktaş'a karşı cephe oluşturmuş organize bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyetin amacı da apaçık ortadadır: Beşiktaş şampiyonluk havası yakalamasın, yarışın dışına itilsin.Bir takımın iyi futbol oynaması, ayağa kalkması ve zirveye ortak olması birilerini neden bu kadar rahatsız ediyor? Sahada hakkıyla kazanılan başarıların önüne neden hakem barikatları kuruluyor? Futbolun doğasında hata vardır, bunu kabul ederiz. Ama hata denilen şey insani olur ve herkese eşit dağılır.
Beşiktaş’a karşı yapılanlar artık "hata" sınırını çoktan aşmış, sistematik bir operasyona dönüşmüştür.
Buradan Türk futbolunu yönetenlere ve o düdükleri adaleti dağıtmak için değil, güç dengelerini korumak için çalanlara sesleniyoruz: Elinizi futbolun üzerinden çekin. Sahadaki tetikçilerinizle bu güzel oyunu kirletmekten vazgeçin.
Adalet herkese lazım ve o adalet bir gün sahadaki herkes için eşit tecelli edene kadar susmayacağız!
Devlet ciddiyeti ve ülkenin onuru hiçbir siyasi ikbal uğruna ayaklar altına alınamaz.
Bahçeli’nin ağzından İmralı’da villa yapıldığını, fakat Öcalan’ın “statüsü” olmadığı için oraya geçmek istemediğini öğrenmiş olduk.
Eğer terörle mücadelede hedeflere ulaşılmışsa ve terör örgütü sahada yenilmişse, neden iktidar Öcalan’a kravat takıp, ondan resmi bir muhatap yaratmaya çalışıyor?
Maalesef ortada makul bir strateji veya Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarını gözeten bir devlet aklı yok. Nedeni ise oldukça basit: Meclis’te en az 400 vekille anayasayı değiştirmek ve seçimi kazanmak.
Kendi siyasi çıkarlarını milletin onurunun önüne koyan bir yönetim anlayışıyla Türkiye hiçbir temel meselesini çözemez. Hukukun üstünlüğünü, adaleti, devletin itibarını seçim hesaplarına feda eden bu yaklaşımın ülkeye getireceği şey barış değil, her alanda istikrarsızlık ve ağır bedellerdir.
Türkiye bu keyfiliğe, ilkesizliğe ve popülist pazarlıklara mahkum değildir.
Hepsi sıraya girmiş :)
Dizi setine uyuşturucu taşırken yakalanan ve torbacılıktan ceza alan Müptezel Abese İrca, yani Niyazi Canbaz…
FETÖ Kumpas davalarının tetikçisi,anket yapıyorum diye Belediyelerden ihale alan Zihni Çakır…
FETÖ kumpaslarının demagogu,tetikçi kalemi ,hık diyicinin pık diyicisi Şamil Tayyar…
Cumhuriyet düşmanı Furkan Bölükbaşı…
Aynı cümleyi birbirlerine paslayıp duruyorlar.
Meseleyi anlatayım.
AHBAP soruşturmasında tutuklanan bir kişinin savcılığa ‘’Satın Alma Müdürünün mal varlıklarını araştırın ‘’ şikâyetinin ardından, AHBAP’ın satın alma müdürü Deniz Şimşek’in ifadesi alınıyor. Şimşek, dernek içerisindeki bazı işlemlere,yolsuzluklara ilişkin ciddi iddialarda bulunuyor.
Çadır satışı haberime ilişkin ise ne diyor?
Dikkatle okuyun:
“İçeriden servis edildiğini düşünüyorum.”
“Biliyorum” demiyor.
“Gördüm” demiyor.
“Şahit oldum” demiyor.
“Haluk Levent Murat Ağırel’e haberi verdi” demiyor.
“Düşünüyorum” diyor.
Ama bu kuyruk acısı olan ‘’incinmiş’’ arkadaşlar ne yapıyor?
Bir kişinin şahsi kanaatini alıp, “Haluk Levent haberi Murat Ağırel’e yaptırdı” diye akılları sıra beni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.
Çünkü haberin kendisine tek kelime edemiyorlar.
“Kızılay çadır satmadı” diyemiyorlar.
Ben Kızılay’ın çadır sattığını deprem bölgesinde, haber peşinde koşarken AFAD çalışanlarından öğrendim.Yanımda iktidara yakınlığıyla bilinen gazeteci Adem Metan @AdemMetan dahil başka gazeteciler de vardı.
Sonra ne yaptım? Gazetecilik yaptım.
Haberi öğrenir öğrenmez bizzat dönemin Kızılay Başkanı Kerem K��nık’ı aradım.
Kızılay’ın basın sorumlusunu aradım.
Haluk Levent’i aradım.Satış belgesini Kızılay’dan aldım.
Hepsi kayıtlı. Hepsi belgeli. Şahitleri de var.
Ve şimdi gelelim bütün bu hikâyeyi yerle bir eden gerçeğe:
Haluk Levent bırakın bana bu haberi yaptırmayı, haberi yapmamam için binbir dil döktü. Bana haberi yaptırdığı iddia edilen kişi, tam tersine, haberi yayımlamamam için beni ikna etmeye çalışıyordu.
Ama ben yayımladım.
Çünkü gazetecinin görevi birilerinin isteğine göre haber yapmak ya da haberden vazgeçmek değildir.
Bilgiyi öğrenir.Araştırır.Taraflara sorar. Doğrular.Belgelendirir.Kamu yararı varsa yayımlar.
Benim yaptığım tam olarak budur.
Şimdi bir satın alma müdürünün savcılık ifadesindeki “düşünüyorum” kelimesini alıp, sanki benim haber sürecimin içindeymiş, görüşmelerimi dinlemiş, kaynaklarımı biliyormuş gibi bir hikâye yazıyorlar.
O halde çağrım çok açık:
Avukatım Oğuzhan suç duyurusunda bulunsun.@aslnoguzhannn
Ellerinde ne belge,bilgi varsa savcılığa getirsinler.Kıvırmak yok.Ondan duydum bundan duydum demek yok.
Ee…
Kuyruk acısı başka acıya benzemez.Birbirine düşman olanları dahi aynı çizgide buluşturur.
Uyuşturucu torbacısı Niyazi Canbaz (Abese İrca) ve FeTÖ tetikçilerini aynı çizgide buluşturduysam izlemeye devam edin, düzeninize çomak sokmaya devam edeceğim.
𝟭𝟮 𝗺𝗲𝘁𝗿𝗲𝗹𝗶𝗸 𝗯𝗮𝗿𝗮𝗷ı𝗻 𝗵𝗶𝗸𝗮𝘆𝗲𝘀𝗶
- Gürcan Hasova barajı tam 11 adım atıp kuruyor
- Orkun mevzuya uyanıyor kendisi sayıyor ve hakeme "bu baraj 12 metre" diyor .
- Orkuna sarı gösteriyor.
- Yayıncı kuruluş uzun süre boyunca Orkuna yakın çekim yapıyor (Küfür hareket gibi ceza malzemesi çıkarsa diye)
Neyle karşı karşıya olduğumuzun farkına varın❗
Kenetlenin❗
#YandaşTffTaraflıSevk
#FerhatGündoğduİstifa
#Tgrtizlemebeşiktaşlı
#TahirKumHesapVermeli
BU HAFTA NE YAŞADIK?
Herkese selam dostlar.
Uzun zamandır size Türkiye’den neden ayrılmak zorunda kaldığımızı, oturma iznimin nasıl iptal edildiğini ve bundan sonra ne yapmaya çalıştığımızı ayrıntılı biçimde anlatmak istiyordum.
Fakat bu hafta hayat bize başka bir sınav çıkardı.
Hâlâ Sırbistan’dayız. Henüz kalıcı bir ev bulamadık. Açık söylemek gerekirse, şu anda buna ayırabilecek paramız da yok. Bu yüzden birkaç günde bir en ucuz oda, apart veya kalacak başka bir yer bulup eşyalarımızı yeniden topluyoruz. Bir anlamda gerçekten göçebe gibi yaşıyoruz. Tarihteki babalarınız gibi, biz de her gün göçmenlik yapıyoruz. Evden eve, köşeden köşeye.
Bunun en zor taraflarından biri de yemek meselesi oldu.
Kaldığımız yerlerde çoğu zaman yemek yapma imkânımız yok. Sürekli dışarıdan yemek zorundayız. Maddi şartlarımız nedeniyle restoran seçme lüksümüz de bulunmuyor; mümkün olduğunca en ucuz, hızlı ve ulaşabileceğimiz yiyeceklerle idare ediyoruz.
Helal ve aynı zamanda tabiki ucuz fiyatlı yemek bulmak ise ayrıca zor. Elbette Belgrad’da ve başka şehirlerde helal restoranlar var. Fakat her gün üç kişinin restoranlarda yemek yiyebileceği bir bütçemiz yok.
Ve sanırım bütün bunların da etkisiyle, haftanın başında peş peşe çok ağır bir şekilde hastalandık.
Önce ben.
Yaklaşık dört gün boyunca tekrarlayan kusma, durmayan ishal, ciddi sıvı kaybı, baş dönmesi ve çok ağır halsizlik yaşadım. Bu, basit bir mide rahatsızlığından çok, ağır bir gıda zehirlenmesi / akut gastroenterit tablosuna benziyordu. Bazı anlarda yataktan kalkmak bir yana, başımı kaldıracak gücüm bile kalmamıştı.
İnsan böyle bir durumda yalnızca hasta olmuyor. Sürekli kusma ve ishalle birlikte vücut hızla su ve elektrolit kaybediyor; güç tükeniyor, ayakta durmak bile zorlaşıyor. Bir şey içiyorsunuz, mideniz kabul etmiyor. Bir şey yemeye çalışıyorsunuz, vücut reddediyor.
Durumu benim için daha da ağırlaştıran başka bir sağlık sorunu da var. Ne yazık ki hâlâ her gün kan kaybediyorum ve bu bazen az miktarda değil. Türkiye’de bunun için tedaviye başlamıştım; muayeneler, tetkikler ve tedavi süreci başlamıştı. Fakat oturma iznimin iptal edilmesi ve ülkeden çok hızlı çıkmak zorunda kalmam nedeniyle tedaviyi tamamlayamadım.
Yani vücudum zaten düzenli kan kaybıyla mücadele ederken, bunun üzerine günlerce süren kusma, ishal, sıvı ve elektrolit kaybı eklendi. Bu yüzden yaşadığım halsizlik sıradan bir “mide bozulması” gibi değildi; bazı anlarda gerçekten ayağa kalkacak gücüm kalmadı.
Üstelik Türkiye’den aceleyle çıkarken normalde yanımızda tuttuğumuz Enterosgel ve benzeri bazı ilaçları da alamamıştık.
Ben biraz toparlanmaya başlamışken bu kez küçük kızımız hastalandı.
Kusma, mide-bağırsak sorunları, halsizlik… Bir ebeveyn için kendi hastalığından çok daha ağır olan da bu zaten: kendin henüz ayağa kalkamamışken çocuğunun aynı tabloyu yaşadığını görmek.
Dün akşamdan itibaren durumumuz biraz daha iyi. Bugün ilk kez kendimizi nispeten toparlanmış hissettik. Fakat akşam olduğunda ağır halsizlik yeniden üzerime çöktü. Yani henüz tamamen geçmiş değil.
Bütün bunlar olurken hayat da durmuyor.
Başka bir ülkedeyiz. Kalıcı bir evimiz yok. Birkaç günde bir nerede kalacağımızı düşünmek zorundayız. Günlük hayatı sürdürmeye, ailemizi ayakta tutmaya ve aynı zamanda Türkiye’ye geri dönebilmenin hukuki yollarını bulmaya çalışıyoruz.
Üniversite başvuruları, çalışma vizesi ihtimali, giriş yasağı meselesi… Bir tarafta bunlarla uğraşırken diğer tarafta insan bazen gerçekten sadece ayağa kalkabilmek için mücadele ediyoruz.
Bu satırları acındırmak için yazmıyorum.
Son günlerde neden sessiz kaldığımızı anlatmak istedim. Çünkü burada yalnızca güzel şehirleri, yeni yerleri ve yolculukları paylaşmıyorum. Bu da şu anda yaşadığımız hayatın bir parçası.
Kolay değil.
Bazen gerçekten çok ağır.
Ama hâlâ buradayız. Hâlâ ayaktayız. Ve Türkiye’ye, evimize dönebilmek için mücadele etmeye devam ediyoruz.
Umarım önümüzdeki günlerde artık size hastalıkları ve sıkıntıları değil, nasıl geri döneceğimizi
12 metrelik barajın hikayesi
- Gürcan Hasova barajı tam 11 adım atıp kuruyor
- Orkun mevzuya uyanıyor kendisi sayıyor ve hakeme "bu baraj 12 metre" diyor
- Orkuna sarı gösteriyor
- Yayıncı kuruluş uzun süre boyunca Orkuna yakın çekim yapıyor (Küfür hareket gibi ceza malzemesi çıkarsa diye)
Neyle karşı karşıya olduğumuzun farkına varın!
Kenetlenin!
Neden kaçak yaşamiyorsun?
Türkiye’den ayrıldığımı yazdıktan sonra bazı insanlar bana özelden, “Kaçak yaşa. Türkiye’de binlerce insan böyle yaşıyor. Neden kaçak yaşamiyorsun?” diye yazıyorlar.
Açık söyleyeyim: Bu tavsiyeyi benim durumumda son derece anlamsız buluyorum.
Birincisi, ben Türkiye Cumhuriyeti’ni seviyorum ve onun kanunlarına saygı duyuyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e saygı, benim için sadece güzel sözlerden ibaret değildir. Devletin hukukuna, kurumlarına ve kurallarına da saygı göstermektir.
İkametimle ilgili durum bana bildirildiğinde saklanmadım, “Bir şekilde kaçak yaşarım” demedim. 5–6 gün içinde Türkiye’den ayrıldım.
Şimdi de Türkiye’ye dönmek için kaçak yollar değil, üniversite, çalışma izni ve hukuki yollar arıyorum.
İkincisi, bana “kaçak yaşa” diyenlere gerçekten sormak istiyorum:
Siz benim kaçak yaşamamı tam olarak nasıl hayal ediyorsunuz? Nasıl görüyorsuz ve hangı akıl ile tavsiye ediyorsunuz?
Ben Türkiye’de yılda 40–50’ye varan açık kültürel, tarihî ve eğitici çalışma organize eden bir insanım. Bazılarında 300 ve üzere katılımcı olur. Bunlar eğlence olsun diye yapılan toplantılar değil.
Tatar, Türk tarihi, dili ve kültürü üzerine çalışmalar yapıyoruz.
Kitaplar, kütüphaneler ve eğitim projeleri oluşturuyoruz. Ayaz İshaki, Yusuf Akçura ve diğer Tatar aydınlarının mirasını tanıtıyoruz.
Tatar kültürünü Türkiye’de daha görünür hâle getirmeye çalışıyoruz.
Konferanslar, anma programları, kültür buluşmaları, geziler, spor etkinlikleri ve farklı şehirlerde toplumsal projeler düzenliyoruz.
Bazı programlarımıza 30–50 kişi geliyor, bazılarına 100–200 kişi, bazı çalışmalarımız ise yüzlerce insana, kimi zaman 500 kişiye kadar ulaşıyor.
Antalya’da, İstanbul’da, Ankara’da ve başka şehirlerde insanlarla, kurumlarla, üniversitelerle, derneklerle, gazetecilerle ve kültür çevreleriyle açık şekilde çalışıyorum.
Benim yaptığım işin özü zaten kamusal olmak.
Ben insanlara Tatar kültürünü anlatırken ismimi saklayamam.
Ayaz İshaki hakkında konuşurken kaçamam.
Bir kütüphane kurup kapısına kendi adımı yazmaktan korkamam.
Yüzlerce insanı bir araya getirip ertesi gün polis görürsem saklanamam.
Sosyal medyada on binlerce, bazen yüz binlerce insana ulaşan paylaşımlar yapıp sonra “Ben aslında burada değilim” diyemem.
Peki kaçak yaşamam ne demek?
50 kültürel çalışma yerine sıfır çalışma.
Yüzlerce insanla görüşmek yerine evden çıkmamak.
Şehir şehir dolaşmak yerine saklanmak.
Kültür, eğitim ve kamu faaliyetlerini bırakmak.
Her kimlik kontrolünden korkmak.
Yani bana “kaçak yaşa” dediğinizde aslında şunu söylüyorsunuz:
“Yıllardır yaptığın bütün kültürel ve toplumsal çalışmaları bırak, görünmez ol ve dört duvar arasında yaşa.”
Bu benim için yaşam değildir.
Bu, fiilen kendi kendimi hapse atmak demektir.
Evet, Türkiye’de yıllarca kaçak yaşayan insanlar olabilir. Bu onların hayatı ve onların şartlarıdır.
Ama ben gizli yaşayan bir insan değilim.
Benim hayatım açık, faaliyetlerim açık, ismim açık, yaptığım işler açık.
Dolayısıyla benim için iki seçenek var:
Ya Türkiye’de yasal olarak, açık şekilde yaşayacağım ve çalışmalarımı sürdüreceğim;
ya da yasal olarak geri dönebileceğim güne kadar dışarıda kalacağım.
Ama Türkiye’yi sevdiğimi söyleyip Türkiye’nin kanunlarından kaçarak yaşamayacağım.
@srkninci Kapıda Shengen vizesi kuyruğu olan biz değiliz. Onlar bizim ülkemize istediği zaman gelebilir. Bizler onlar isterse ülkelerine gidebiliriz. Burada biraz empati
@ConflictTR Seçime doğru motoru topraklarımızda çıkan alt��n, gümüş ve bilimum nadir elementlerle kaplama yapalım. Oy oranı daha çok artış yapar diye düşünüyorum.