2021 yılında çözülen test kitaplarıyla çekilen "LGS hatırası" fotoğrafı, 2026 yılında üzerinde oynanarak güncelmiş gibi ("Bu kitapların hepsi bitti. Toplamda 149.000 soru çözdü. Ve neticede matematik neti 10'un altında. Çocuk utancından yüzüme bakmıyor - babasıyım. Bu mu sisteminiz? Yazıklar olsun" sitemiyle) paylaşıldı.
Gazeteci:
Bugün New Jersey eyaletinde şiddetli rüzgarlar vardı ve güvenlik heyeti, güvenliğiniz için dışarı çıkmamanızı istedi ama siz neden namaza çıktınız?
Senegal Milli Takımı Teknik Direktörü Babı Thiaw:
Namazdan daha önemli bir şey var mı?? Bence bu senin bana soracağın bir soru değil. Buna hakkın yok. Sen rüzgardan korkuyorsun, biz rüzgarı yaratan Allah'tan korkuyoruz. Biz buraya eğlence amaçlı bir oyun için geldik ama Allah'a ibadet için yaratıldığımızı unutamayız. Eğer bugün Dünya Kupası finali olsaydı ve biz finalde olsaydık, Cuma namazı için gidersek şampiyonluğu kaybedecek olsak da Cuma namazını tercih ederiz, onun vakti belli çünkü. Bizim dinimizin ritüelleri hakkında bizimle böyle konuşamazsınız.
“Benim ümmetimden herhangi bir kul, iyilik yaptığında bunun bir iyilik olduğunu ve Allah'ın buna hayırlı bir karşılık vereceğini bilirse, kötülük yaptığında bunun bir kötülük olduğunu bilir, Allah'tan bağışlanma diler ve o kötülüğü ancak Allah'ın bağışlayabileceğini bilirse o kişi mümindir.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned)
Geçmiş olsun kardeşim. İki sene önce bir gece eşimle Çengelköy'e çay içmek için gidiyorduk. Sıkışık trafikte beklerken yanımızda duran motorun sürücüsü durduğu yerde gaz vererek bizi korkuttu. Ben de kornaya basarak uyardım. Camıma gelerek "Ne korna çalıyorsun lan!" diye bağırdı. Ben de "Gece vakti niye motoru bağırtıp rahatsız ediyorsun?" dedim. Sana ne lan diye bağırdı. Camımı kapatıp yola devam ettim, biraz ileride motoru ile yolumu kesip "Ben Çengelköy çocuğuyum, akıllı ol!" diye bağırdı. Yine yoluma devam ettim. Orada bir kafenin otoparkına girdiğim anda arkamdan gelerek motorundan indi ve "Tutun şu o. çocuğunu!" diye koşarak üzerimize geldi. Aralık camdan tam konuşacakken yüzüme yumruk attı. Camı kapattım, camı yumruklamaya başladı. Ben de taşıma ruhsatlı silahımı alarak arabadan indim. Güvenli bir mesafeye kaçarak bağırmaya başladı, polisi aradım, o da aradı. Silahını bana doğrultarak tehdit etti diye yalan söyledi. Geceyi karakolda geçirdik. Benim silahıma el kondu ve yurtdışına çıkış yasağı uygulandı. Yasak 6 ay sonraki ilk duruşmaya kadar devam etti ve ilk duruşmada yurtdışı yasağım kalktı ama silahım geri verilmedi. Bu arada ilk üç duruşmaya katılmadı. Kafenin görüntülerinden silahı ona doğrultmadığım, silahımı göstememin de meşru müdafaa sayıldığı gerekçesi ile beraat ettim ancak karşı taraf istinafa gittiği için silahımı yine alamadım. İki sene sonunda istinaftan da beraat kararı gelince silahımı alabildim. Bu arada yurtdışına çıkamadım. Benim açtığım darp ve hakaret davasını kazandım, bana 13.000 tl gibi bir para ödenmesine hükmedildi. Yani hakaret ve darba maruz kalan ben masum olduğum kanıtlanmasına rağmen fiili olarak cezalandırılırken darp ve hakaret eden maganda ödül gibi bir ceza ve HAGB aldı. Sonuç olarak devlet devletliğini sadece kamera görüntüsü varsa şova dönüştürerek yapıyor. Sosyal medyada gördükleriniz sizi aldatmasın. Böyle bir olay yaşadığınızda muhakkak kayıt altına alın.
Cübbeli bu lafları kendinden uydurmuyor. Alimlere dil uzatmaktan kendini geri çekmeyen "Kevseri"den bunları alarak bu ülke de "Batiniliği" yaymaya çalışıyor.
O yüzden bataklık kurutulmalı.
Daha önce de demiştim. Eğer bu Kevser’inin söylediklerinin onda birini başka bir âlim söyleseydi, onu toplumdan dışlar, kitapları varsa yasaklarlardı. Fakat Kevserî’nin dili, sahâbelerden dört mezhep imamlarına kadar uzandı.
Nitekim öyle de oldu. Onda birini Cübbeli söyledi diye en çok tepkiyi kendi camiası verdi. Bir de düşünün ki Kevser’inin diğer sapık söylemlerini dile getirseydi ne olurdu?
Kevseri o kadar ileri gitti ki, Buhârî hakkında bile şöyle dedi:
“Gariptir ki bazıları onu hadiste imam görüyor. Hâlbuki o, ‘iman artar ve eksilir’ düşüncesiyle meşgul bir adamdı. Hâricîleri ortaya çıkaran oydu.”
(مقالات الكوثرية)
Ebû Dâvûd’a, Zehebî’ye, Dârimî’ye, İbn Kudâme’ye dil uzatıp,iftiralar atıyordu.
Hatta İbn Hacer’e bile en hafif tabirle “kadınların peşinden giden sapık” dedi. Ebû Hanîfe söz konusu olduğunda ise daha da aşırıya giderek sahâbeye dil uzattı.
Şimdi kalkıp Cübbelinin hezeyanlarına cevap vermek bu cehmi adama büyük rabbani alim demek ilmin mizanına yakışmaz.
Kimse kusura bakmasın.
- Haklarını biliyor, temiz bir şekilde savunuyor, kendini ezdirmiyor.
- Hakaret etmiyor, saygısızlık yapmıyor. Haklıyken haksız duruma düşmüyor.
Ve sonuçta kazanıyor. Vatandaşlık dersi gibi video.
İmam Ebu Hanife, Kûfe Valisi İsa b. Musa'nın yanına girdi. Vali ona:
- "Ey Ebu Hanife! Neden yanımıza çokça gelmiyorsun?" diye sordu.
Ebu Hanife şu cevabı verdi:
- "Ey Emir! Sizin yanınıza gelip gitmekle ne yapacağım ki? Eğer beni (kendine) yaklaştırırsan fitneye düşürürsün; uzaklaştırırsan beni üzersin. Senin elinde benim ümit ettiğim bir şey yoktur. Benim elimde de senden korkup endişe edeceğim bir şey yok. Sana gelen kimse ancak kimseye muhtaç kalmamak için sana gelir. Benim ise seni muhtaç bırakmayan zat (Allah) sayesinde zaten sana ihtiyacım yoktur." Sonra şu beyti okudu:
"Huzurla birlikte bir parça ekmek, bir kap su ve eski bir elbise
Yeğdir sonu pişmanlık olan nimet içindeki bir ömre."
📚 Menâkibu imâmi'l-eimme Ebî Hanife, Ed-Dîneverî
Resûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:
“Allah'tan yardım iste ve acziyet gösterme!
Başına bir belâ gelecek olursa;
'Keşke şöyle yapsaydım, şöyle olurdu' deme!
Ama 'Allah takdir buyurdu; O diledi ve yaptı! de!
Çünkü 'keşke' sözcüğü, şeytanın ameline kapı açar."
(Müslim ,Kader, 8/34.)
Abdullah b Mes’ud radıyallâhu anh:
“Ateşin, bir yerimi yakması, olan bir şey için,“Keşke olmayaydı” demekten,
olmayan bir şey için de “Keşke olaydı” demekten daha ehvendir.”
Gazâlî /İhyâ
(Muhabbet Üns Ve Rıza Kitabı)
Alman devleti gerçekten çok zeki. Ülkede tüm barınaklar en fazla aynı anda 15bin köpek konuk edebiliyor. Ancak yıllık 100bin üzerinde köpek girişi oluyor.
Şimdi bu köpeklere ne oluyor diye sorarsan, cevap yok. Çünkü barınaklar ötanazi verisi tutmuyor. Yasal zorunluluk yok.
Yasaya göre saldırgan, hasta ve yaşlı köpeklere ötanazi yapılıyor. Kırsalda ise avcıların köpekleri vurma yetkisi var. Bizim ileri zekalılarda bak Almanya itlaf yapmadan sorunu halletmiş diyor. Çünkü veri yok.
Sonra Alman dernekler burada sokaktaki köpeklere tırlarca yem gönderiyor. Toplanan köpekler için Türk hükümetini acımasız olmakla suçluyor. Tam 5. kol faaliyeti.
İnşallah bizim devletimizde veri falan tutmadan bu işi halletmek gibi yol izler. Öbür türlü barınak planı çalışmaz. @mustafaciftcitr@RTErdogan@tcbestepe@mustafaciftcitr@OsmanMesten16
Yüzsüz mollayı görüyorsunuz değil mi, Hz Ali ve ona destek veren bir kaç sahabe haricindeki kimseyi sahabeden saymadıkları için sahabeye hakaret etmedik diyor. Ebubekir ve Ömer'e lanet ederler, Hz Aişe annemizi ehli beytten görmedikleri gibi namusuna kadar dil uzatırlar, camilerinin minberlerinden sadece Muaviye'ye hakaret etmesine bakmayın, daha fazlası da var ama cesaret edemiyorlar. Takiyyeci bunlar nabza göre şerbet veriyorlar.
Suriye'de de aynısını yapıyorlardı, sözde ehli sünnete saygılıydılar, Muaviye ve İbn Teymiyye dahil bu dinin büyüklerinin mezarlarını kasıtlı olarak çöplüğe çevirip aşura günlerinde açıkça Şam halkının değer verdiği sahabeye küfrediyorlardı, videoları hala internette duruyor. Sünnilerden o kadar nefret ediyorlardı ki Esed rejimini, Beşar Esed gibi bir katili sonuna kadar desteklediler, Suriye'nin evlatları bunları Nubul Zehra'da, Hama'da, Humus'ta, Halep'te, Şam'da toprağa gömdü, hala acısı geçmiş değil o yüzden dönüp dolaşıp ashabımıza hakaret ediyorlar.
Merak etme Suriye de sizi nasıl toprağa gömdüysek Türkiye'de de mescidi dırarlarınızı yıkıp, sahabeye söven mollalarınızı Yavuz Sultan Selim köprüsünden sallandırmasını da iyi biliriz.
Resimde gördüğünüz kişinin kitabı bugün dünyanın birçok kütüphanesinde bulunmaktadır. Kitabının adı: “Hz. Muhammed’in (sav) İncil ve Tevrat’taki Müjdeleri”. Türkçe’ye ise “İncîl ve Salîb” olarak tercüme edildi.
Kitabında şöyle der:
“Ben, daha önce Keldânî Katolik Başpiskoposu ve Profesörü olan ‘Benjamin Keldânî’; bugün ise Allah’ın aciz bir kulu olan Profesör Abdülehad Dâvûd’um…
Bugün sizlere İslâm’a giriş hikâyemi anlatacağım. İlahiyat ve eski el yazmaları üzerine yaptığım çalışmaların beni nasıl kilisedeki makamlarımı ve itibarımı terk etmeye, Hz. Muhammed’in (sav) nurunun peşinden gitmeye sevk ettiğini açıklayacağım.
Düşünce dünyamdaki dönüşüm yolculuğu, İşaya Kitabı’nda yer alan ve gelecekte gelecek bir vahiyden söz eden meşhur bir metin üzerinde derinlemesine çalışmamla başladı.
Metinde aynen şöyle deniliyordu:
‘Kitap, okuma yazma bilmeyen birine verilir ve ona: Bunu oku, denilir. O da: Ben okuma yazma bilmem, der.’
Bu ifadeyi okuyunca hayrete düştüm. Çünkü metin bir mecazdan değil, gelecekte yaşanacak tarihî bir olaydan ve ümmî bir şahıstan söz ediyordu.
Bir ilahiyatçı olarak kendi kendime sordum:
Tarih boyunca hangi peygamber veya elçi bu tasvire harfiyen uymaktadır?
Tarihin kayıtlarında Hz. Muhammed’den (sav) başka bu tanıma tam olarak uyan kimse bulamadım. Hira Mağarası’nda Cebrâil ona geldiğinde:
‘Oku!’
demiş, o da:
‘Ben okuma bilmem.’
diye cevap vermişti.
Bu şaşırtıcı benzerlik, eski inançlarımın temellerine vurulan ilk darbeydi. Olayın yüzyıllar öncesinden haber verildiğine kanaat getirdim.
Mezmurlar’da Bekke Vadisi ve Mescid-i Haram
Hayretim bununla da bitmedi. Mezmurlar Kitabı’nda Mekke ve Mescid-i Haram’a işaret eden ifadeler bulduğumda daha da şaşırdım.
Metinde şöyle deniliyordu:
‘Bekke Vadisi’nden geçenler onu pınarlar diyarı hâline getirirler.’
İbranice bilen bir ilahiyatçı olarak, eski İbranicedeki “Emek Ha-Baka” ifadesinin, Kur’an’da da geçen Mekke’nin tarihî adı olan Bekke ile benzerliği beni etkiledi.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
“Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev, Bekke’de bulunan, mübarek ve âlemler için hidayet kaynağı olan evdir.” (Âl-i İmrân, 96)
Metin, Allah’ın evine gelen hacıların bu kurak vadiden geçişini ve orayı bereket ve ibadet merkezi hâline getirişlerini tasvir ediyor gibiydi.
Zemzem Kuyusu ve Hacer Kıssası
Eski metinleri incelemeye devam ettiğimde, Tekvin’de Hz. İsmail ve annesi Hacer’in hikâyesine dair dikkat çekici ifadeler gördüm.
Metinde şöyle deniliyordu:
‘Tanrı onun gözlerini açtı; o da bir su kuyusu gördü. Gidip kırbasını suyla doldurdu ve çocuğa içirdi.’
Bana göre burada bahsedilen kaynak, Hz. İsmail’in ayakları altında çıkan mübarek Zemzem Kuyusu’ydu. O günden bugüne kadar da o çorak bölgede bir mucize olarak akmaya devam etmektedir.
Tesniye’deki Büyük Peygamberlik Haritası
Coğrafya ve tarih araştırmalarım beni Tesniye Kitabı’ndaki başka bir metne götürdü:
‘Rab Sina’dan geldi, Seir’den doğdu, Paran Dağı’ndan parladı…’
Bu metni çözmeye çalıştım.
Sina, Hz. Musa’nın vahiy aldığı Tur Dağı’nı ve Yahudi şeriatını temsil ediyordu.
Seir ise Filistin bölgesini ve Hz. İsa’nın tebliğini simgeliyordu.
Paran Dağı ise metinde en güçlü ifadeyle anılıyordu; çünkü burada ‘parladı’ fiili kullanılmıştı.
Paran Dağı ve Mekke
Tekvin’de Hz. İsmail’in yaşadığı yer olarak geçen Paran’ın izini sürdüğümde, bunun Mekke bölgesi olduğunu belirten eski coğrafî kaynaklarla karşılaştım.
Kendime yeniden sordum:
Mekke dağlarında ilahî bir dinin nuru parlayıp yayılmış; etrafında on binlerce temiz insanın toplandığı bir peygamber ortaya çıkmış mıdır?
Mekke’nin fethinde yanında on bin sahabi bulunan Hz. Muhammed’den (sav) başka böyle bir şahsiyet var mıydı?
Cevap bana göre apaçık ortadaydı…
Cesur Karar ve İslâm’a Giriş
Bu hakikatler ve bana göre ancak tek bir anahtarla açılabilen bu peygamberlik işaretleri karşısında cesur kararımı verdim.
1904 yılında İstanbul’da her şeyimi geride bırakarak İslâm’a girdim…”