80 yaşındaki bir insanı, en temel haklarını kullanabilmek için akıllı telefon kullanmaya mecbur bırakan bir ülke modern değildir.
O, kendisini inşa eden insanlara sırtını dönmüş bir ülkedir.
2026’da her hak bir uygulamaya, her hizmet bir şifreye, her ihtiyaç ise ekrana bakarak ilerleyen soğuk bir prosedüre dönüştü.
Bir yaşlıyı elinde telefonla izleyin.
Bir zamanlar taş kıran o eller şimdi doğru tuşa basmakta zorlanıyor.
Savaş görmüş gözler artık ekrandaki küçücük yazıları okuyamıyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Onları sessizce yalnız bırakıyoruz.
Bir cihazın karşısında pes etmelerini izliyoruz.
Bu bize gerçekten insani geliyor mu?
Bizi büyüten insanlara böyle davranmak doğru mu?
Doktor randevusu için torununu arıyor.
Emekli maaşı işlemi için oğlunu bekliyor.
Fatura ödemek için komşusunun kapısını çalıyor.
Bir tahlil sonucunu anlamak için birinden yardım istemek zorunda kalıyor.
Çünkü günlük hayat artık onların hiç öğrenemediği bir dili konuşuyor.
Peki torun işteyse?
Çocuklar başka şehirdeyse?
Evde sadece sessizlik varsa?
İşte o zaman hak da ortadan kayboluyor.
Tren gişesi yok artık.
Uygulama var.
Market kasası insan değil.
Makine var.
Kimlik bile elektronik oldu.
Ama onu aktif etmek için gereken dijital doğrulama sistemi yine aynı ekrandan geçiyor.
Yani zaten zorlanan bir insanın önüne yeni bir engel daha konuyor.
Günlük yaşamın içindeki insan temasını tek tek sildiler.
Sonra da bunu bize gülümseyerek anlattılar:
“Bu sizin için bir kolaylık.”
Kimin için kolaylık?
Bir masanın arkasında oturup bu sistemleri tasarlayanlar kendilerini yenilik dahisi sanıyor.
Ama çoğu, babasını bir devlet dairesine götürmemiş insanlar.
Çoğu, annesinin bir gün sessizce:
“Ben artık hiçbir işe yaramıyorum galiba…”
dediğini duymamış insanlar.
O cümle, bizi büyüten bir ağızdan çıktığında, her yasadan daha ağır olmalı.
Ama kimse duymuyor.
Ve bu sırada binlerce yaşlı insan sağlık hakkından, emeklilik işlemlerinden, vatandaş gibi hissedebilme onurundan vazgeçiyor.
Çünkü önlerine dijital bir kapı koyuldu.
Ve onlar o kapıyı açamıyor.
Bizden önce gelenleri geride bırakmak ilerleme değildir.
Teknoloji destek olmak için vardı.İnsanların sağlık, saygınlık ve temel haklara ulaşabilmek için geçmek zorunda olduğu bir sınav olsun diye değil.
Ama sistem başka bir şeyi seçti:
İnsanlığı değil verimliliği…
İnsanı değil algoritmayı…
Ve en çok dinlenmesi gereken insanlar şimdi sessizce bir köşede kaldı.
Bir şifreyi hatırlayamadıkları için.
Bir gün sıra bize de gelecek.
Bir gün biz de geride kalacağız.
Ve o zaman şunu geç fark edeceğiz:
Hiçbir uygulama, uzatılmış bir insan eli kadar değerli değildir.
Bahar Meir
EVLENİYOR MUSUN?
Bizim Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ağzı biraz bozuk hocamız vardı. Bir gün derste, hiç beklemediğimiz bir yerde sözü evliliğe getirdi ve dedi ki:
“Evleneceğiniz kadında üç şeye bakın: bileği, çekmecesi ve annesi.”
Gençtik. Önce güldük, sonra şaşırdık. Bilek ne alaka, çekmece ne alaka, anne ne alaka?
Meğer adam, bir cümlenin içine bir medeniyetin evlilik terazisini koymuş.
Bilek dediği yalnız kemik inceliği değildi. Zarafetti. İnsanın hareketine sinmiş ölçüydü. Bir bardağı tutuşunda, bir çocuğun başını okşayışında, sofraya ekmek koyuşunda belli olan o ince kadınlık hâliydi.
Çekmece dediği yalnız eşya düzeni değildi. İç dünyanın aynasıydı. Dağınık bir çekmece bazen dağınık bir ruhun, titiz bir çekmece bazen emanet bilen bir kalbin işaretidir. Çünkü insan evvela küçük şeylerde belli olur. Büyük laflar herkeste vardır; asıl insan, mendilini nereye koyduğunda anlaşılır.
Anne dediği de yalnız genetik değildi. Zamanın insanda neyi büyüttüğüne bakmaktı. Güzellik yaşlanınca hırsa mı dönmüş, huya mı? Yüz çizgileri merhametle mi derinleşmiş, öfkeyle mi? Bir kadın annesine benzeyebilir; bazen yüzüyle, bazen sesiyle, bazen de kırıldığı yerde verdiği tepkiyle.
Ben de bugün o hocanın sözüne birkaç şey eklemek isterim.
Evvela kadına değil, kendine bak.
Sen yurt tutacak adam mısın?
Yuva kurmakla ev açmayı aynı şey sanmıyor musun?
Belâ gelince kapının eşiğinde duracak mısın, yoksa ilk rüzgârda savrulacak mısın?
Fakirlik, hastalık, borç, dert, gurbet, kırgınlık geldiğinde o evin direği olabilir misin?
Çünkü evlilik yalnız sevda treni değildir. Evlilik biraz da nöbettir.
Birbirinin uykusuna, hastalığına, suskunluğuna, yaşlanmasına nöbet tutmaktır.
Sonra karşındakine bak.
Kavga ve gürültü içinde büyümüş bir kalp mi getiriyor sana? Eğer öyleyse, o evin yankısı sizin evinizde de duyulur mu? İnsan çocukluğunun sesini kolay susturamaz. Bazıları sevgiyi bağırmadan anlatamaz; bazıları huzuru görünce bile huzursuz olur.
Kadın olmanın keyfini yaşayan biriyle mi evleniyorsun, yoksa dünyaya erkek gelmediği için kendine küsmüş biriyle mi? Bu ince bir meseledir. Çünkü kendi varlığıyla barışık olmayan insan, başkasının varlığına da huzur veremez. Kadınlığını yük bilen de, erkekliğini tahakküm sanan da yuvaya denge değil, hesap getirir.
Dedikoduya teşne biriyle mi evleniyorsun?
Başkasının kusuruyla beslenen bir dil, bir gün kendi evinin etini de yer. Bugün komşuyu çiğneyen yarın seni de çiğner. Çünkü gıybet, önce dilin değil, kalbin bozulmasıdır.
Bir de şuna bak:
Merhameti var mı?
Hayvana, çocuğa, yaşlıya, garsona, kapıcıya, hastaya, düşküne nasıl davranıyor? İnsan kendinden güçsüz olana nasıl davranıyorsa, gerçekte odur. Büyük sofralarda takınılan nezaket aldatabilir; ama küçük bir öfke anı insanın bütün terbiyesini ele verir.
Ve nihayet şunu unutma:
Evlilik, iki kişinin birbirini beğenmesi değildir sadece. İki soyun, iki evin, iki çocukluğun, iki yaranın, iki duanın, iki korkunun aynı çatı altında imtihana girmesidir.
Onun için eski insanlar “hayırlı kısmet” derdi. “Güzel kısmet” demezdi, “zengin kısmet” demezdi, “hayırlı” derdi.
Çünkü güzellik solar. Para azalır. Heves geçer. Ama huy kalır. Edep kalır. Merhamet kalır.
Bir de insanın zor günde kim olduğu kalır.
O yüzden evleneceğin kişiye bakarken yalnız gözünle bakma.
Soyuna sopuna değil, haline bak.
Sözüne değil, susuşuna bak.
Gülüşüne değil, öfkesine bak.
Süsüne değil, çekmecesine bak.
Gençliğine değil, annesinin yaşlanışına bak.
Ve hepsinden önce aynaya bak:
Ben bu yuvaya yük mü olurum, yoksa omuz mu?
İngiltere, Galler ve İskoçya'nın bulunduğu Büyük Britanya adasının toplam yüzölçümü yaklaşık 209.331 km²'dir.
Türkiye'nin toplam yüzölçümü 783.562 km²'dir.
Türkiye'nin yüzölçümü Büyük Britanya adasını yüzölçümünden 3,74 kat büyüktür.
Britanya Adası'nda konutların %80'i müstakil veya bitişik nizam müstakildir.
Türkiye'de bu oran %24 ve bunların yaklaşık %80'i de derme çatma köy evi.
Koca ülkemiz boş.
Tamam eskiden yol yok iz yoktu.
Ama artık bu konuyu öne çekme zamanı geldi.
Bu pejmürde şehirlerimizi düzeltmek gerek. Uzun yıllar süreceği belli. Bir yerden başlamak lazım.
Belirli ölçülerdeki Müstakil evini yapmak isteyenlere büyük kolaylıklar sağlanmalı.
Neden?
Çünkü işin aslını hepimiz biliyoruz.
İlk itiraz hep şudur;
"Yatay yerleşim altyapıyı pahalılaştırır. İnsanları geniş alana yayarsan yolu, suyu, elektriği, kanalizasyonu daha uzun mesafelere döşemek gerekir; dikey yapı ise altyapıyı tek noktada toplar, ucuza getirir." İlk bakışta mühendislik gibi duran bu argüman, kazındığında altından mühendislik değil rant çıkıyor.
Önce teknik yanılgıyı görelim. Dikey yapının altyapıyı ucuzlattığı doğru değildir, sadece görünmez kılar. Bir parsele sekiz kat dikildiğinde o noktanın su, kanalizasyon, elektrik talebi tek bir eve göre kat kat artar; mevcut şebeke bu yığılmayı çoğu zaman taşıyamaz, basınç düşer, kanalizasyon yetmez, trafo kapasitesi aşılır. Görünürdeki "kısa boru" tasarrufu, sonradan yapılan pahalı takviyeler, tıkanma, sel baskını ve kesintilerle fazlasıyla geri alınır. Maliyet ortadan kalkmaz, ileriye ve topluma ötelenir. Üstüne, yatay yerleşim "dağınık" olmak zorunda değildir: İngiltere örneği, sıkı örülmüş sıra evlerde altyapının tek bir hattan onlarca haneye dağıldığını, bunun bir bloktan daha pahalı olmadığını gösteriyor. Demek ki altyapı maliyeti dikeyleşmenin sebebi değil, sonradan bulunmuş bir kılıftır.
Kılıfı kaldırınca gerçek sebep ortaya çıkıyor: biz dikey yaşamı altyapı ucuzlasın diye değil, arsa rantı öyle dayattığı için seçtik.
Bir arsanın değeri, üzerine kaç metrekare satılabilir alan kurulabileceğiyle ölçülür. İmar hakkı ne kadar yüksekse, yani parsele ne kadar çok kat çıkılabiliyorsa, getiri de o kadar büyür. Müteahhit için tek katlı bir ev ile sekiz katlı bir blok arasında uçurum vardır; aynı zemine sekiz kat dikmek, sekiz kat satış demektir. Arsa sahibinin hesabı da aynıdır, kat karşılığı verdiği arsadan alacağı daire sayısı doğrudan kat sayısına bağlıdır. Böyle bir denklemde yataya yayılmak kimsenin işine gelmez. Dikeyleşme, coğrafyanın dayattığı bir zorunluluk değil, imar rejiminin kârlı kıldığı bir tercihtir.
İşin asıl çarpıcı yanı, bu tercihin bedelini topluma ödetmesidir. Parselde yükselen kuleye su, kanalizasyon, elektrik, yol, okul, hastane bağlanırken oluşan yük; trafiği kilitler, altyapıyı taşınamaz hale getirir, yeşil alanı yok eder. Kazanç birkaç parsel sahibinde ve müteahhitte toplanırken, sıkışmanın faturası şehirde yaşayan herkese yayılır. Az önceki "altyapı pahalılaşır" itirazının ironisi de burada: dikeyleşmenin asıl pahalıya patlattığı altyapı maliyetini zaten toplum ödüyor, kârı ise birkaç kişi cebine indiriyor. Kâr özelleşir, maliyet kamulaşır. Mesele bu yüzden "müstakil ev mi, apartman mı" ikilemi değildir; düşük yoğunluklu ama planlı doku ile yüksek yoğunluklu plansız blok arasındaki tercihtir ve bu tercihi belirleyen mühendislik hesabı değil, parselden çıkarılacak ranttır.
Coğrafya bahanesi tam da burada işe yarıyor, çünkü ekonomik bir tercihi doğal bir kadere benzetmek sorumluluğu ortadan kaldırıyor. "Ülke dağlık, başka çaremiz yok" cümlesi, aslında "parselden azami rantı çıkarmak istiyoruz" cümlesinin kibar kılığıdır.
Yani aslında "ülke boş ve kullanmıyoruz".
Onun yerine hep birlikte rant peşinde koşmaya devam.
Hem de en kirlisinden.
Bunu okullarda öğretmediler.
Bugün “Trombe wall” diye modern isim verilen şeyin özü çok basit:
Güneşi yakala.
Duvara depola.
Gece eve geri ver.
Yeni mi? Hayır.
İnsanlık binlerce yıldır şunu biliyordu:
Ev sadece duvar değildir.
Ev, enerjinin aktığı bir bedendir.
İran’da qanat, Orta Asya’da kariz (kerhiz) yer altından suyu ve serinliği taşırdı.
Badgir rüzgârı yakalayıp eve indirirdi.
Avlulu evler sıcak havayı yukarı kaçırırdı.
Kalın taş/kerpiç duvarlar gündüz ısıyı tutar, gece geri verirdi.
Sonra modern okul bize şunu öğretti:
“Konut yap. Klima tak. Kombi tak. Fatura öde.”
Oysa enerji mimarlığı başka bir şey söyler:
Doğru mekân. Doğru yön. Doğru tasarım. Doğru malzeme.
Asıl teknoloji bazen yeni cihaz değil;
unutulmuş bilgiyi yeniden hatırlamaktır.
Her şeyin bir mebdei vardır. Tasavvuf yolunun mebdei de şeriattır. Şeriatsız, tarikat ancak zındıklıktır. Şeriatsiz şeyhlik iddiasında bulunan ise ancak yol kesici bir zındıktır.
Pirimiz mürşidimiz Hoca Ahmed Yesevî der ki:
Tarikat davasın eyleyen kimse,
Amel, şeriate uyması gerek.
Şeriat ahkâmın tamam eyleyip,
Sonra tarikata girmesi gerek.
Şeriatsız hiç olur mu tarikat?
Tarikatsız ulaşılmaz hakikat.
Tüm bunları öğretince şeriat,
Şeriat ilmini bilmesi gerek.
Bundan sonra iradeli er gerek,
O er de icazetli olmak gerek.
Şeriate kerametli el gerek,
Böyle erin eteğin tutmak gerek.
Yol, yordam bilmeden kim “Şeyhim!” derse,
Velayet, keramet izhar ederse,
Bâtıldır “Ruhu’l-emin” dahi gelse,
Bâtıldan kendini korumak gerek.
İradeni ver icazet ehline,
İtaat kıl, meydan oku cehline,
Ulaşıver ibâdetin zevkine,
Kullukta bel bağlayıp durmak gerek.
İrade, icazetsiz mürşit olmaz.
Tarikat yollarını asla bilmez.
Bidatçı, iradeye lâyık olmaz,
Bunlardan köşe bucak kaçmak gerek.
Mücahede elbisesini giydin,
Riyâzet bahrine eriyip girdin,
Benliğinden geçmek olmalı virdin,
Kibrini yerlere çalması gerek.
İşte budur erenlerin yaptığı
Tâliplere “bunu bilin” dediği,
Doğru sözdür yoktur bunun eksiği,
Cân kulak kesilip, duyması gerek.
Sadakatle bunu kabul edenler,
Gece gündüz sabitkadem gidenler,
Geceleri zikreylese erenler,
Erenlerden himmet beklemek gerek.
Bu yollara iradesiz girilmez,
Hedefine inâbesiz varılmaz,
Yarım nefes icâzetsiz alınmaz,
Müritlerin vasfı bu olmak gerek.
Bu yollara giren bel bağlayacak,
Hoca Ahmed kul olup ağlayacak,
İhlas ile Mevlâ’sına varacak,
Dostlara teveccüh eylemek gerek.
Her kim ki iş bu yola girer olsa,
Tövbe edip kul huzuruna gelse,
Rahmân’ın cemâlini görür olsa,
Kul Ahmed’in cübbesin giymek gerek.
VESVESEDEN NASIL KURTULURUM
Vesvese konusu hafife alınacak bir şey değil; çünkü insanın zihnini yorabilir, ibadetini zorlaştırabilir ve huzurunu bozabilir. Ama şunu net bilmek gerekir: Vesvese, imanın yokluğu değil aksine çoğu zaman hassasiyetin bir sonucudur. Önemli olan onu doğru tanıyıp doğru şekilde karşılık vermektir.
İslam’da vesvesenin kaynağı çoğunlukla Şeytan olarak açıklanır. Peygamber Efendimiz (sav) bu konuda şöyle buyurur: “Şeytan size gelir ve ‘şunu kim yarattı, bunu kim yarattı’ der, en sonunda ‘Rabbini kim yarattı’ der; bu noktaya gelince Allah’a sığınsın ve düşünmeyi bıraksın.”
Bu hadis aslında en temel yöntemi verir: vesvese ile tartışılmaz, kesilir.
Kur’an’da da bu durum açıkça anlatılır: “De ki: Sığınırım insanların Rabbine… o sinsi vesvesecinin şerrinden.” (Felak ve Nas Sureleri anlamı içinde özellikle Nas Suresi). Yani vesvese “sinsi”dir; doğrudan değil, dolaylı ve tekrar tekrar gelir. Bu yüzden çözüm de farkındalık ve yön değiştirmedir.
Tasavvuf ehli bu meseleyi daha derin ele alır. Onlara göre kalp bir merkezdir ve oraya hem rahmani ilham hem de şeytani vesvese gelir.
İmam Gazali vesveseyi “kalbe atılan geçici düşünceler” olarak tanımlar ve der ki: “Sen o düşünce değilsin; onu kabul edersen sana ait olur.” Bu çok kritik bir noktadır. Vesvese gelmesi değil, ona tutunmak problem olur.
Tasavvufta en önemli yöntemlerden biri zikirdir. Çünkü zikir kalbi sabitler. Kur’an’da: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra'd Suresi 28. Ayet). Sürekli zihinsel mücadele yerine kalbi Allah’a yönlendirmek vesveseyi zayıflatır. Bu yüzden “Allah, Allah” gibi sürekli bir zikir bile güçlü bir etkidir.
Bir diğer önemli nokta, vesveseye karşı umursamazlık disiplinidir. Bu kulağa ters gelebilir ama tasavvufta buna “iltifat etmemek” denir. Çünkü vesvese dikkatle beslenir. Ne kadar ciddiye alırsan o kadar büyür. Abdülkadir Geylani bu konuda şöyle öğüt verir: “Onu kovalamaya çalışma; yüz çevir, o kendiliğinden gider.”
Pratik olarak yapılabilecekleri netleştirelim:
Vesvese geldiğinde onunla tartışma, “bu düşünce bana ait değil” deyip bırak.
“Eûzü billahi mine’ş-şeytanirracim” diyerek zihni kes.
Dikkatini başka bir işe yönlendir (bu çok etkili bir yöntemdir).
Abdest ve namaz gibi bedensel ibadetlerle zihni dengele.
Zikir alışkanlığı oluştur (özellikle kısa ve sürekli olanlar).
Şunu da bilmek önemli: Her düşünce sorumluluk doğurmaz. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Allah, ümmetimden içlerinden geçirdikleri şeyleri, söylemedikçe ve yapmadıkça affetmiştir.” Bu, vesvese yaşayan kişi için büyük bir rahatlıktır.
Son olarak şunu açık söylemek gerekir:
Eğer vesvese günlük hayatı ciddi şekilde bozuyorsa, bu sadece manevi değil psikolojik bir boyut da kazanmış olabilir (özellikle takıntı türü durumlar). Bu durumda hem manevi yöntemler hem de profesyonel destek birlikte yürütülmelidir. Bu bir zayıflık değil, doğru bir yaklaşımdır...
Benim kendi yapmış olduğum uygulama ise şu şekilde vesvese geldiği zaman "Amentü bi Resulihi" diyorum içimden 3 defa o vesvese gitmiş oluyor...
Rabbim sizi şeytanın ve nefsinizin vesveselerinden korusun ve kollasın inşallah...🤲🤲🤲
@figenerkaya@kutubusitte Şeytan insana haramları işletmek için vesvese verir. Bunu başaramazsa nasihat yönünden vesvese verip bidatlere düşürür. Bunu da başaramazsa, sakınma ve takva yönünden vesvese verir ki, insan haram olmayan nesneleri bile sakınma adına kendine haram eder.
İmam Gazâlî
@figenerkaya@kutubusitte " EĞER ŞEYTANDAN GELEN KÖTÜ BIR DÜŞÜNCE SENI DÜRTECEK OLURSA, HEMEN ALLAH'A SIĞIN.
ÇÜNKÜ O, HAKKIYLA İŞİTENDİR, HAKKIYLA BİLENDİR... (Fussilet 36)
- Hz. Mevlâna.
Kadın bundan on yıl önce kimse ile paylaşmadığı ve “Benimle kabre gidecek.” dediği bir günah işlemiş. O günden sonra kendisini ibadete vermiş. İçine kapanmış, evinden dışarı doğru dürüst çıkmıyor. Çok agresif ve zaman zaman sinir krizleri geçiriyor, sosyal hayatı bitmiş. Temizlik takıntısı hastalık seviyesine ulaşmış.
Meselenin biraz derinine inince kullandığı büyük bir isyan cümlesiyle karşılaşıldı. “Bu günahımdan ötürü Allah beni affetmez.” Bu sözüyle şeytana kapı açmış, farkında değil. Allah’ın Tevvab, Ğaffar, Kuddüs, Rahim, Afüvv, Ğafur isimlerine itimat edememiş. Cenab-ı Hakka ait bir sıfatı yüklenmeye kalkmış. Kendi kendini affetmeye teşebbüs etmiş ve kendini ibadete vermiş. Buna da güç yetiremeyince dengeyi kaybetmiş.
“De ki: Ey kendi aleyhlerine haddi aşmış kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer, 53) ayetinin hükmüne ve “Allah, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/132) beyanına itimat etmemiş.
Mükemmel kul olma sevdası tekebbürdür. Kendi sevabı ile cennete gitmek isteyen hüsrana uğrar.
“Hiç kimse kendi ameliyle cennete girmez.”
“Sen de mi ya Resulallah!” dediklerinde de,
“Evet ben de; meğer ki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun.”
(Buharî, Rikak,18)
Tevbe edince kabulü kısmına karışır “Beni affetmez.” dersek bir anlamda Allah’ın vaadinden döndüğünü ima etmiş oluruz.
“Günahların en büyüğü, insanın Allah’ın rahmetinden daha büyük bir günah olabileceğini düşünmesidir. Bu, Allah’a âcizlik, yetersizlik isnat etmektir. İnsanın en büyük günahlarından biri ve kendisine yaptığı en kahredici zulüm budur.”
(39/Zümer, 53; 15/Hıcr, 36; 12/Yûsuf, 87)
Son dönemde cehaletin de kendi içinde bir kariyer yolculuğu olduğunu fark ettim. İlk kademede “cehalet mutluluktur” sözüne uygun bir durum yaşanıyor. İnsan neyi bilmediğini bilmediği için fazla kafaya takmıyor. Bu da anlamsız bir saadete yol açıyor.
İkinci kademede cehaletin farkına varacak seviyede bir bilgi edinimiyle birlikte hafif bir huzursuzluk baş gösteriyor. Neyi bilmediğini anlamaya başlayan insanın cehaleti bir kıvama kavuşuyor. Öğrenme arzusu kıyama kalkmasa da olduğu yerde hafif bir toparlanıyor.
Üçüncü kademede bilgi başlangıç seviyesine ulaşınca insan hayret makamına yaklaşıyor ve cehalet kıdem atlıyor. Bakış açısı genişledikçe, cehaletin boyutlarını ortaya çıkaran bir farkındalık sağlanıyor.
İşte bu noktadan sonra neyi bilmediğini net olarak bilen insan, bilinçli bir cahil olarak cehalete ilk kurşunu atıyor.
🇹🇷 Crazy Turks!
🐗 In Sinop, a citizen encountered a herd of wild boars while driving his car. He got out of his vehicle and caught one of the boars with his bare hands.
And he didn't even take the cigarette out of his mouth while doing all this.