Eski HDP Milletvekili İdris Baluken:
Siyasal basiretsizliğin dikiz aynası: Pişman değilim
“Sarayın talimatıyla karar veren mahkemeler adalet dağıtamazlar; o mahkemelerin hakimleri cübbe giymiş siyasi militanlardır.”
“Adaleti katleden bu yargı siyasi iktidarın elinde bir sopa haline gelmiştir.”yaz
“Dokunulmazlık teklifi Anayasa’ya aykırı olsa da biz buna evet diyeceğiz.”
“Selahattin Bey’le ilgili verdiğimiz dokunulmazlık kararının arkasındayım, pişman değilim; dokunulmazlıklar kaldırılsın, kişi gidip orada aklansın.”
Kemal Kılıçdaroğlu’nun yargı mekanizmasına dair yıllar içinde kurduğu yüzlerce cümleden sadece birkaçını alt alta okudunuz. Listeyi sayfalarca uzatmak mümkün; fakat bu birkaç satır bile tek başına, bir siyasetçinin kendi elleriyle inşa ettiği çelişki evrenini görmek için fazlasıyla berrak bir ayna sunuyor. Ortada basit bir söylem kayması yok; doğrudan doğruya bir siyasal tutarlılık krizi var. Bir yandan “militanlaşmış” olarak tarif ettiğiniz bir yapının varlığını iddia edeceksiniz, diğer yandan çok yakın bir geçmişte, o yapının gölgesinde üretilen “mutlak butlan” atamasını, sırf kendi parti içi konumunuzu sağlama alma uğruna kabul edeceksiniz. Kendi siyasi pozisyonunu tahkim etmek için bu tür hukuken ve ahlaken sakat süreçlere sığınmayı içine sindirebilen bir zihniyetin, geçmişteki büyük kırılmalarda da aynı pragmatizmle hareket etmiş olması şaşırtıcı değildir. Nitekim bu çelişkili kabul, Türkiye siyasetinde geçici bir hamle olarak kalmamış; yıkıcı sonuçları olan tarihsel bir dönüm noktasına, yani 2016’daki dokunulmazlıkların kaldırılması sürecine kadar uzanmıştır.
“Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” yaklaşımı, hukukun üstünlüğü ilkesinin bilinçli bir biçimde askıya alınmasının açık bir itirafıydı. Bu tercih, Meclis sıralarında teorik bir tartışma olarak kalmadı; “güvenilmez” olarak kodlanan o mekanizmaya başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere birçok HDP’li siyasetçinin eliyle teslim edilmesine kadar vardı. Siyasetin evrensel bir kuralı vardır: Hukuka ait sınırların bir kez çiğnenmesine rıza gösterdiğinizde, o sınırın nerede duracağını artık siz belirleyemezsiniz. Nitekim o gün aralanan kapıdan sonra süreç bir çorap söküğü gibi ilerledi: Seçim gecesi mühürsüz oyların hukuka aykırı şekilde geçerli sayılması, aynı zarftan çıkan oyların keyfi biçimde ayrıştırılması, AYM ve AİHM kararlarının açıkça çiğnenmesi ve en nihayetinde yetkisiz mahkemelerin siyasi alanı doğrudan dizayn etmeye kalkışması…
Bunlar birbirinden kopuk gelişmeler değil; geçmişte bizzat yol verilen o kararın birikimli ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Tam da bu yüzden, bugün Özgür Özel’in “partiye kilit vuruldu” yönündeki tespitleri siyasal açıdan anlamlı olsa da zamanlama bakımından oldukça eksiktir. Çünkü muhalefetin demokratik meşruiyetine asıl kilit, HDP’li vekillerin siyasi yargı eliyle cezaevine gönderilmesine onay verilen o meşum gün vurulmuştur.
Konu bugünlerde yoğun bir şekilde tartışılırken, sorumluluğu gizleme ya da hedef saptırma gayretlerinin de hız kazandığını gözlemliyoruz. Kılıçdaroğlu ve ekibi, o günkü AKP-MHP blokunun oy sayısının dokunulmazlıklarda bir değişikliğe zaten yettiğini, konunun referanduma gitmesini engellemek ve böylece “AKP’nin tuzağına düşmemek” adına bu kararı aldıklarını savunuyorlar.
Oysa CHP’nin tutumunun, Ankara kulislerinde iyi bilinen devlete ait bazı yönlendirmeler ya da kulağa fısıldanan kimi “stratejik sufleler” sonucu değiştiğini siyasetle az çok ilgilenen hemen herkes bilir. Kaldı ki, mesele referanduma gidecek kadar tarihi bir eşikse, halk adına siyaset yaptığını iddia eden bir odak, kendi seçmen ya da halkına güvenmeme hakkını kendinde nasıl görebilir? Olası bir referandumda Türkiye’nin batısı ile Kürt kentleri arasında taban tabana zıt sonuçların çıkacağı, iktidarın ise böyle bir sonucu göze alıp almayacağı tam bir muammaydı.
Erdoğan, Bahçeli ve devlet aklı; Ortadoğu’daki bölgesel rüzgarların Kürtlerin lehine estiği bir dönemde, böyle bir tablonun yaratacağı siyasal enerjiyi hesaplıyor ve bundan çekiniyordu. İşte tam bu noktada, haklı olunan bir ilkede peşinen yenilgiyi kabul edip iktidara sınırsız bir hareket alanı atfetmek, siyasal mücadele iddiasını da fiilen tasfiye etmekti; Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP tam olarak bunu yaptı. Bugünden bakıp “19 oy” hesabı üzerinden kurumsal bir aklama çabasına girişmek, gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramıyor. Karar, partinin en üst organı olan MYK’de belirlenmiş ve kurumsal irade “evet” yönünde tecelli etmiştir. Belirleyici olan, kimi vekiller ile ilgili bireysel fireler değil, bu kurumsal imzadır. Dahası, bu anayasa ihlali Meclis’ten geçtikten sonra, düzenlemeyi AYM’ye taşımak için gereken başvuru sayısına ulaşmak adına tek bir CHP milletvekili dahi imza vermemiş ya da verememiştir. Dolayısıyla bugün parti içi kliklerin, faturası ağır olan bu kararı birbirlerinin üzerine yıkarak iç hesaplaşma yürütmesi kimse için ikna edici değildir.
Bugünden dönüp o günkü “evet” oyunu savunurken sergilenen argümanlar ise ayrıca ibretliktir. Güya bu tavırla Türkiye kutuplaşmaktan korunmuş, ülke AKP’nin büyük bir tuzağından çekip alınmış! İzahı olmayan bu durumun ancak mizahı yapılabilir: İyi ki böylesine muazzam bir öngörü gösterip ülkeyi otoriter bir rejimin kıyısından çekip almışlar! Allah muhafaza, eğer o “tuzağı” bozmasaydılar bugün belki de demokratik standartların çöktüğü, toplumun karpuz gibi ikiye bölündüğü, hukukun ayaklar altına alındığı bir ülkede yaşıyor olurduk! Neyse ki o tarihi hamleyle memleketi kurtardılar da bugün bu huzurlu ve eksiksiz demokrasinin tadını çıkarıyoruz…
Ayrıca şunu da belirtmeden geçmek olmaz. Madem formül buydu, keşke yalnızca eş genel başkanları ve vekilleri değil, tüm HDP kadrolarını da hapse attırsaydınız da bu muazzam “demokrasi başarısını” biraz daha üste çıkarsaydınız. Kutuplaşmayı önlemenin tabii ki bir bedeli olacaktı ve o bedeli ödeyecek de HDP’den başkası olamazdı.
Gerçi sonradan o çok güvendikleri “bağımsız” yargı dönüp iki CHP milletvekilini de tutuklayınca işler biraz karıştı. O noktada mahkeme kararlarına mutlak saygı gösterip “yargı ne diyorsa o” demek yerine bir anda yollar aşındırıldı, kriz masaları kuruldu. Yani yargı, CHP’li vekilleri HDP’liler ile aynı torbaya koyunca bir anda tarafsızlığını yitirivermişti! Olsun, bu da anlaşılmaz değildi; ne de olsa bu topraklarda “makbul vatandaşlar” ile “ötekiler” için her zaman iki ayrı hukuk işletilmişti. Bugün de bu durum fazla sürdürülmezdi. Kısa sürede “pazarlıksız” olarak yürütülen süreçlerle o vekiller tahliye ettirilip kurumsal konfor sağlandığında, memleket de yeniden “normaline” döndü. Artık Demirtaş ve arkadaşlarının “bağımsız yargı önünde aklanıp döneceği” masalı güvenle yeniden tedavüle sokulabilirdi. Öyle yapıldı…
“Kutuplaşma olmasın” hesabıyla girilen yola ait bedellerin insani yüzüne bakmak da vicdan taşıyan herkes için ağır bir imtihandır. Selahattin Demirtaş cezaevinde tutulurken babasını ve dayısını kaybetti; annesi defalarca yoğun bakıma kaldırıldı, eşi zorlu ameliyatlar geçirdi. Figen Yüksekdağ’ın ailesinin neredeyse yarısı bu süreçte yaşamını yitirdi, cenazelere katılım bile birer bürokratik krize dönüştürüldü. Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesi Ankara’da gömüldüğü mezardan nefret çığlıklarıyla çıkarılıp Dersim’e götürülmek zorunda bırakıldı. Bu ülkede bir insanın annesinin hatırasına, yas hakkına bile tahammül edilemedi. Tuğluk, gözlerimizin önünde ağır nörolojik hastalıklara sürüklendi. Sırrı Süreyya Önder’in ölümcül riskler barındıran aort anevrizmasıyla cezaevine gönderilmesi, İbrahim Ayhan’ın sürgün yollarında kalbinin durması, Selim Sadak’ın memleket hasretiyle can vermesi…
Bunları “hayatın olağan akışı” veya “takdiriilahi” sayıp geçmek, siyasi sorumluluğu örtmeye yeter mi? Şimdi dönüp tüm bu trajedilerin ortasında, o kararın mimarlarına “Pişman mısınız?” diye soruyorlar. Gazeteciler, koskoca ana muhalefet partisinin liderliğini yapmış, devlet yönetmeye talip olmuş bir figürde bir parça nedamet, empati ya da ahlaki bir muhasebe arıyorlar. Cevap ise gecikmiyor; takınılan buz gibi siyasi pozisyon, sadece iki kelimeyle oracıkta ifade ediliyor: “Pişman değilim.”
İşte bu yazıdaki tüm çelişkilerin düğümlendiği, asıl siyasi, insani, entelektüel ve ahlaki mahkumiyetin verilmesi gereken yer tam olarak burasıdır: Bu kibirli ve fütursuz çıkıştır. Bu iki kelime, sadece geçmişte yapılan fahiş bir hatanın arkasında durulması anlamına gelmiyor; bu ülkenin yerleşik siyaset anlayışının insan hayatıyla, insan onuruyla arasına koyduğu o korkunç mesafeyi de bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Siz, onca insanın hayatı karartılmışken, onca aile parçalanmışken, koskoca bir halkın iradesi kelepçelenmişken ve günün sonunda ülke nefes alamaz durumda otoriter bir hatta savrulmuşken nasıl olur da meydan okur gibi “Pişman değilim” diyebilirsiniz? Bu ifade, adaleti katlettiğini iddia ettiğiniz o mekanizmanın kıyıcılığına ortak olduğunuzun, onun ürettiği sonuçlardan memnun olduğunuzun açık bir ilanıdır. “Pişman değilim” dediğiniz an, size zamanında umutla, barış arzusuyla ve değişim inancıyla oy vermiş milyonlarca insanı derin bir pişmanlığın, devasa bir aldatılmışlık hissinin içine itmiş oluyorsunuz. Tıpkı kurultay hesapları uğruna yetkisiz mahkemelerin tevdii ettiği rolleri kabul ederken yaptığınız gibi, kitlelerin adalet duygusunu bir kez daha çiğniyorsunuz. Siyasetinizi insan hayatının trajedisi üzerine kurup, sonra da bedel ödeyenlere dönüp “pişmanlık duymuyorum” demek, basiretsizliğin ve ahlaki çöküşün zirvesidir.
Öte yandan, bu fütursuzluğu gölgelemek adına son günlerde yürütülen yan manevralar da esastan yoksundur. Ayhan Bilgen’in 2015 yılına ait bir evrakı göstererek HDP’nin de geçmişte dokunulmazlıkların kaldırılmasını teklif ettiğini ileri sürmesi, konuyu sulandırma gayretinden başka bir şey değildir. Bilgen’in kapağını gösterdiği o teklif ile Erdoğan, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun üzerinde mutabık kaldığı ucube anayasa değişikliği arasında taban tabana zıt bir mantık vardır: 2015 yılında iktidar bloku ne zaman sıkışsa dokunulmazlık sopasını gösteriyordu. Bunun üzerine HDP Grubu, hamle sırasını almak adına ilkeli bir karşı teklif sundu. Bu teklifin özü; yasa ve anayasaya uygun olarak, kürsü bağışıklığı ve mutlak yasama sorumsuzluğu dışındaki her türlü dokunulmazlığın 550 milletvekilinin tamamı ve Cumhurbaşkanı dahil olmak üzere kaldırılmasıydı. Bu, hesap verebilirlik ilkesine sadakatin ve yolsuzluk dahil hiçbir suçun arkasına saklanmayacak bir siyasi özgüvenin meydan okumasıydı. İktidar ise buna asla yanaşmadı. Bunun yerine, bir yıl sonra benzeri görülmemiş bir formülle geldiler: Anayasaya geçici bir madde ekleyerek yürürlükteki mevcut maddeyi sadece o anlık askıya aldılar. Amaç hasıl olup HDP’li vekiller tasfiye edildikten sonra geçici madde hükmünü yitirdi, mevcut anayasa maddesi tekrar askıdan indirildi. Dünya siyaset tarihinde hukukun bu denli kişiye özel eğilip büküldüğü başka bir örnek yoktur. Üstelik tüm bu hukuksuzlukları ifade eden başvuru evrakını Anayasa Mahkemesi’ne götüren heyetin içinde o gün Ayhan Bilgen’in kendisi de vardı. Kamuoyu hafızası bu kadar taze iken, bu iki süreci özdeşleştirme gayretini en küçük bir iyi niyetle bağdaştırmak mümkün değil.
Aradan geçen yılların ardından AİHM, bu dokunulmazlık kaldırma işleminin hem Türkiye Anayasası’na hem de uluslararası hukuka aleni bir aykırılık teşkil ettiğini tescilledi. Mahkeme; yargılamaların tamamen “siyasi saiklerle” yapıldığını belirterek Türkiye’yi üstelik Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddelerini ihlal ettiğini belirterek mahkum etti. Tüm bu tarihsel ve hukuki gerçekler gün gibi ortadayken, Kılıçdaroğlu’nun o “pişmanlık duymayan” tarzı ile Bilgen’in konuyu saptırma çabaları, geride sadece pişkin bir tablo bırakıyor. Çünkü o meşum kararın üzerinden yıllar geçmesine rağmen Demirtaş, Yüksekdağ ve binlerce siyasetçi hâlâ beton duvarlar arkasındadır. Onlar, inandıkları değerler gereği bu zorlu koşulları onurlarından taviz vermeden göğüslüyorlar. Peki, o kapıyı “Anayasa’ya aykırı ama evet” diyerek açan ve bugün çıkıp “Pişman değilim” diye pervasızca övünen konforlu siyasetçiler ile onların gönüllü payandaları da onur ve haysiyetin bir toplum için neden bu kadar hayati olduğuna dair samimi bir muhasebe yürüttüler mi acaba? Ne dersiniz?
İLKE TV- 25 Haziran 2026
Yok yok bu adam hakkaten utanmaz bir yüze sahip! Birde uzun uzun laf kalabalığı yapmış. “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” demeden iki gün önce askeri vesayetten hangi talimatı aldın Kılıçdaroğlu? 20 milletvekillini peşine takıp genel kurula gelip bizzat sen oy verdin utanmaz.
Kılıçdaroğlu Kürtlere en az iki kere ihanet etti. İlki dokunulmazlıkların kaldırılmasına desteği; Selahattin Demirtaş ve arkadaşları o yüzden hapiste. Diğeri ise Kürtlerden, Demirtaş’tan bile tarihi destek aldığı seçimin ikinci turunda, ülkenin en azılı ırkçı grubuyla gizlice anti-Kürt protokol yapması. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında korkaklığı, protokol yapmasında ise sinsiliği ve hırsı belirleyiciydi. Biri açık, diğeri gizli ihanetti. Her ikisi de “pişmanım” diyemeyeceği, geri dönemeyeceği büyüklükte ve açıklıkta ihanet.
#SONDAKİKA Abdullah Öcalan, Demokratik İslam Konferansı’na mesaj gönderdi
Abdullah Öcalan'ın mesajı şöyle:
“Demokratik İslam Kongresi 3. Büyük Konferansı’na...
İslam, özünde ahlaki ve politik toplumun özgürlük, adalet ve eşitlik değerleri üzerine inşa edilmiş büyük bir toplumsal hakikat hareketidir. Hz. Muhammed’in öncülüğünde ortaya çıkan ilk İslam toplumu, iktidarcı devletçi uygarlığın dayattığı sınıflaşma, sömürü ve kabileci tahakküme karşı güçlü bir demokratik toplum hamlesi olarak gelişmiştir.
Ancak tarih içerisinde İslam’ın bu özgürlükçü ve toplumsal özü giderek devletçi iktidar gelenekleri tarafından kuşatılmıştır. Emevilerle başlayan süreçte din, ahlaki ve toplumsal bir yaşam sistemi olmaktan uzaklaştırılarak devletin meşruiyet aracına dönüştürülmüş, böylece İslam’ın demokratik ve özgürlükçü damarları zayıflatılmıştır. Günümüzde gerek resmi devlet İslam’ı gerekse iktidarı hedefleyen çeşitli mezhepçi yapılanmalar, bu tarihsel sapmanın farklı biçimlerdeki devamı niteliğindedir.
Demokratik İslam anlayışı ise, İslam’ın özündeki ahlaki, vicdani ve özgürlükçü değerlere yeniden dönüşü ifade etmektedir. Bu dönüşün en önemli tarihsel referanslarından biri Medine Vesikası’dır. Medine Vesikası, farklı inançların, kimliklerin, kültürlerin ve toplulukların kendi özgünlüklerini koruyarak ortak yaşam ilkelerinde buluşmalarını sağlayan demokratik bir toplumsal sözleşmedir. Bu yönüyle insanlık tarihinin ilk çoğulcu ve demokratik birlik modellerinden biridir.
Gerçek cihad, insanın kendi nefsindeki iktidar eğilimlerine, bencilliğe, tahakküm arzusuna ve her türlü zulüm biçimine karşı yürüttüğü sürekli özgürleşme mücadelesidir. En büyük mücadele, insanın kendisini dönüştürme ve hakikatle buluşturma mücadelesidir. Özeleştiri kültürü olmadan ne bireysel ne de toplumsal özgürlük gelişebilir.
İslam’daki şûra ilkesi de demokratik toplumun temel değerlerinden biridir. Şûra, toplumun ortak aklının açığa çıkarılması, kararların katılımcı biçimde alınması ve yönetimin toplumsal denetime açık olması anlamına gelir. Demokratik siyasetin, yerel demokrasinin ve komünal yaşamın tarihsel kökleri bu anlayış içerisinde mevcuttur.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, İslam’ı devletin, iktidarın ve sermaye güçlerinin hizmetine sunmak değil, onu yeniden ahlaki toplumun, demokratik siyasetin ve özgür yaşamın hizmetine kazandırmaktır. Din, iktidarın değil toplumun vicdanı olmalıdır. Hakikat, ancak toplumun özgür örgütlülüğü içerisinde anlam kazanabilir.
Kadın özgürlüğünü dışlayan, doğayı sınırsız sömürü nesnesi olarak gören ve halklar arasında düşmanlık üreten hiçbir anlayış İslam’ın özünü temsil edemez. Demokratik İslam; kadın özgürlüğünü, ekolojik yaşamı, toplumsal dayanışmayı ve halkların kardeşliğini esas alan ahlaki bir yaşam perspektifidir. Bu yönüyle yalnızca Müslüman toplumlar için değil, tüm insanlık için demokratik uygarlığın önemli kaynaklarından biridir.
Ortadoğu’nun derinleşen krizleri, mezhep savaşları, milliyetçi çatışmaları ve iktidar mücadeleleri karşısında çözüm, devletçi ve hegemonik yaklaşımların daha da güçlendirilmesinde değil, demokratik toplumun geliştirilmesindedir. Demokratik İslam perspektifi, halkların kendi kimlikleriyle, inançlarıyla ve özgür iradeleriyle bir arada yaşayabilecekleri demokratik ulus anlayışına önemli katkılar sunabilir.
Bu temelde yürüttüğünüz tartışmaların ve ortaya koyacağınız sonuçların, demokratik toplum inşasına, halkların ortak yaşamına ve başlattığımız Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin gelişimine katkı sunacağına inanıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Abdullah Öcalan.”
🔴 TİP Genel Başkanı Erkan Baş, T24 Ankara Bürosu'nun sorularını yanıtladı:
💬 Türkiye yol ayrımında değil, o nokta geçildi, laiklik de cumhuriyet de kalmadı
💬 Küresel bir karşı devrim var, Türkiye bunun denendiği öncü ülkelerden. İktidarın hedefi Azerbaycan’daki gibi seçimli otokrasi
https://t.co/4Hnkl6BDzB
@erkbas
Eski HDP Milletvekili İdris Baluken:
Bir iş insanının, doktora giden bir Kürt kadınının bedeni, kimliği ve dili üzerinden ürettiği ayrımcılık, tek başına bireysel bir hadsizlik değildir. İşin ürkütücü yanlarından biri, geçmişte bu ülkenin başbakanlığını yapmış bir ismin ve etrafındakilerin, bu incitici söyleme tepki vermek yerine kolektif bir neşeyle gülmesidir.
Öte yandan bu çirkin anlatıya karşı yükselen haklı öfkeyi bastırmak isteyen malum çevreler, hemen tanıdık bir kurnazlıkla defansa geçtiler. Karadenizliler ya da Araplar üzerine de benzer fıkralar yapıldığını, kimsenin buna ses çıkarmadığını öne sürerek Kürtlerin tepkisini abartılı bir alınganlık gibi göstermeye çalıştılar.
Bu savunma mantığı, tam anlamıyla özrü kabahatinden beter bir pişkinlik ve küstahlıktır. Kürtlerin bu ayrımcı, ırkçı ve cinsiyetçi “fıkra”ya gösterdiği refleks, basit bir alınganlık değil; gelişen yüksek toplumsal bilincin ve ilkesel duruşun doğrudan sonucudur.
Söz konusu fıkrada hedef alınan kişinin bir Kürt kadını olması tesadüf değildir. Ancak egemen aklın ıskaladığı şudur: Kürt kimliğinden de bağımsız olarak, güncel Kürt Siyasi Hareketi, kadın özgürlüğünü varoluşunun temel kolonu olarak görür. Bugün tüm dünyada yankı bulan, küresel bir felsefeye dönüşen “Jin, Jiyan, Azadî” sloganı ve yönetimdeki eşbaşkanlık sistemi, bu hareketin ulaştığı toplumsal olgunluğu anlatmaya tek başına yeterlidir.
Kürtler kimseden lütuf istemiyor; bir asırdır ellerinden alınmış doğal haklarını geri istiyor. Bu hakikat, tüm Türkiye toplumuna en kararlı ve berrak şekilde izah edilmelidir.
Peki, bu çevreleri çıldırtan, onları bu zehirli dile sığınmaya zorlayan asıl şey ne? Cevap net: Ezik Kürt tarihte kaldı, Özne Kürt sahneye çıktı! Onların kafasındaki “makul Kürt” profili; bir onbaşının emriyle hizaya geçen, kendi varlığından utanan, sinik ve sessiz bir köylülük hikayesidir. Oysa bugün karşılarında, yüzyıllık bir mücadelenin küllerinden doğmuş bambaşka bir realite var.
Kürtlerin barış adına gösterdiği fedakarlıklar, bazı çevreler tarafından “Kürtler hiçbir şey istemiyor” gibi yanıltıcı bir propagandaya dönüştürülmek isteniyor. Oysa gerçek bir barışın yolu; eşit yurttaşlıktan anadilde eğitime, yerinden yönetimden radikal demokrasiye kadar tüm hakların tanınmasıyla mümkündür.
Taleplerden vazgeçmek değil, onlara ulaşmak için uygun yöntemlerle, uygun bir yol haritası ya da takvimlendirme söz konusu olabilir. Egemen siyasetin sıklıkla öne sürmüş olduğu “Pazarlık yok” nakaratları Kürtlerin haklarından feragat ettiği anlamına gelmez. Tam tersine; evrensel insanlık değerleriyle güvence altına alınmış temel hakların hiçbir şekilde pazarlık konusu dahi edilemeyeceğini gösterir.
Talepsiz barış olmaz, eşitliksiz barış ise zaten barış değildir. Barış her Kürdün özlemidir, fakat bu barış, onurlu ve eşitlikçi bir mutabakata dayanmalıdır.
İlke Tv