1- Bence yazımın ana fikrini hâlâ yanlış yerde arıyorsunuz.
Yazının girişindeki sorgulama, özgüven vurgusunu Göktaş’ın yaptığı fiilin tasviri gibi okuyorsunuz. Oysa o bölüm faili anlatmıyor, karşısında müminin alması gereken tavrı anlatıyor.
Çünkü özgüven salt nazik eleştiriler karşısında sınanmaz. İnsan kendi kutsalına yönelmiş kaba, ölçüsüz hatta ahlaksız bir alay karşısında da devletin zorlayıcı gücünü ilk çözüm olarak görmüyorsa buna da “özgüven” derim, kimse de mani olamaz.
Dolayısıyla “ama ortada sorgulama yok” itirazınız yazımı çürütmüyor. Yazının merkezini değiştiriyor.
2- Kanun maddesinin gerekçesini anlatıyorsunuz. Ben hukuk metnini değil, hukuk kültürünü tartışıyorum.
Aramızdaki fark tam burada.
Benim sorum “kanun ne diyor?” sorusu değil ki. Neden her kültürel gerilimde ilk refleksimiz ceza hukuku oluyor? sorusu.
Siz normu anlatıyorsunuz. Ben normun ürettiği siyasal refleksi tartışıyorum.
Bu ikisini birbirine cevap sanmanız, tartışmayı sürekli başka bir zemine taşıyor. Ne gereği var?
3- Şikayet hakkı meselesini de aynı şekilde okuyorsunuz.
Bir hakkın var olması, o hakkın kullanılma biçiminin eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Alev Alatlı’nın meşhur sözünü hatırlayalım.
“Her yasal olan helal değildir.”
4- Son olarak niyet okuma… Burada ilginç bir asimetri var. Siz benim yazımı “aslında yine iktidarı eleştirmek istiyor” diye okuyorsunuz. Buna sorgulama diyorsunuz. Ben sizin metninizden bir sonuç çıkarınca buna niyet okuma diyorsunuz. Aynı yönteme iki farklı ölçü uyguluyorsunuz.
Asıl dikkat çekici olan ise şu. Siz yazım boyunca tek bir isme odaklandınız.
Ben görünür hale gelen siyasal refleksi tartışıyorum. Sanırım ayrıldığımız yer tam olarak burası.
Siz olayın, ben olgunun peşindeyim.
Bu yüzden konu kilit, perspektiflerimiz farklı olduğu için.
Ne yazık ki yazımın anlattığı meselenin yanından geçip gidiyorsunuz.
Konuyu burada kapatmak muradıyla ilginiz için yeniden teşekkür ederim
İtirazın Tarihi: Meşrutiyet'ten Günümüze Muhalefet
Ahmet Kuyaş - Tolga Avşar - Baha Yılmaz
21/06/26 (Bugün) saat 21:30'da Canlı olarak izleyebilirsiniz
@aleladeddin@bahayilmaz1
https://t.co/LmIeBN8SQ3
@fikircografya sı kanalında
@AdnanTeksen ve @CelalKazdagli nın konuğu olan Eski HSYK üyesi @avaliaydin Ali Aydın ., CHP ye uygulanan Butlan kararının net bir analizini yapmış.
Şaşırtıcı bilgilere sahip bir program .,
İzlemenizi tavsiye ederim...
https://t.co/bvBHSBhpTO
Trump'ın bölge ülkelerini İbrahim Anlaşmasına katılmaya zorladığı bir dönemde yazıyı bir daha okumak iyi olabilir.
Ortadoğu’da Koalisyonlar, İsrail’in Bölgeye Entegrasyonu ve İran’da Rejim Değişikliği https://t.co/cHH6MCJWu9
Palantir'in, paylaştığı 22 maddelik "manifesto" çok konuşuldu. Ben de aşağıdaki yazımla bu manifestonun ne anlama geldiğini analiz etmeye çalıştım.
https://t.co/h2fKryNLJH
Afgani ve çağdaşları, Batı’nın tekniğini ve felsefesini bizzat onun sahasında anlamaya çalışarak bir direnç hattı kurmaya gayret ediyorlardı. Bugünün İslamcılığı ise o günün sahici arayışlarını sadece bir kimlik aksesuarı olarak kullanmaktadır. Artık ortada sömürgeciye karşı üretilen bir “alternatif dünya vizyonu” yahut “ahlaki bir itiraz” değil, sadece kendi varlığını meşrulaştırmak için muhtaç olunan “düşman”vardır.
Malum, Cahit Zarifoğlu’nun 7 Güzel Adam kitabında bahsettiği yedi kişi neredeyse aynı dönem Maraş Lisesi’nden mezun.
Düşünün: 1960’lı yılların şartlarında sadece bir okuldan, Türkiye’nin tanıdığı, Maveracılar olarak bilinen bir akıma önderlik eden tam yedi aydın/münevver yetişiyor. Türkiye’nin her yanında okullar sağdan ve soldan binlerce aydın yetiştiriyor. Edebî ve siyasî iklimin kalitesi o kadar yoğun ki her okul bir ekol yetiştiriyor, her ekol bir okul oluyor.
Yoksunlukların, arayışların, ideolojik gerilimlerin, büyük davaların ve sahici entelektüel açlığın hâkim olduğu bir iklim…
1960’ların Türkiye’sinde eğitim bugünkü kadar yaygın değildi; fakat "okul", şahsiyet imalathanesi hüviyeti taşıyordu.
Bir genç için düşünmek, yazmak, tartışmak; sosyal statü üreten, kimlik kuran faaliyetlerdi. Kahvehaneler, dernekler, öğrenci evleri ve dergiler alternatif akademilerdi.
Son yirmi yılda ise okul, öğretmen, üniversite ve akademisyen sayısı artmasına rağmen bu iklimin nasıl kuruduğuna şahit oluyoruz. Sadece bir okulda, bir devrede yedi aydının yetiştiği şartlardan; yirmi yılda tüm Türkiye’de yedi aydının dahi yetişememesini neyle izah edebiliriz?
Ekranlarda gazeteci/aydın diye yutturulan şarlatanları izliyorsunuz, değil mi?
Seviyenin nasıl diplere indiğini…
Eskiden yedi genç bir araya gelince edebî ve siyasî kaygılarla dergi çıkarıyordu; şimdi çete kuruyor.
Neden?
Çünkü eskiden fikir, kültür ve sanatın rol modelleri kıymet görüyordu ve örnek oluyordu. Böyle olunca da gençler, örnek aldıkları bu şahsiyetlere özenip onların yolundan gidiyordu.
Şimdi ne oldu?
Aydın mecrası kurudu.
Yerini yalancı gazeteciler, düzenbaz siyasetçiler, şaklaban sanatçılar, satılmış aydınlar ve harami çeteler aldı.
Devlet de bunlara iltifat gösterince gençlik bunlara özenir hâle geldi.
Neticede fikir, kültür, sanat ve edebiyat karın doyurmuyor. Karın doyurmuyor ama insan kalitesini besleyen mecra da burası.
Siyasetçilerin yanında eskiden fikren beslendikleri aydın kimlikli insanlar olurdu.
Şimdi kim var?
Kirli ilişkilerle beslenen mafyatik tipler ya da iş adamı görünümlü rant avcıları.
Bu değişimin bana göre birkaç nedeni var. Özetleyeyim:
Eskiden düşünce çevreleri statü üretiyordu; şimdi görünürlük hâkim. Sosyal medya, televizyon ve dijital platformlar derinlikten çok dikkat çekiciliği ödüllendiriyor. Dikkat çekme kaygısının olduğu yerde faaliyetin kalitesi olur mu?
Modern eğitim sistemlerinde öğretmen-öğrenci arasındaki ilişki zayıfladı. Şahsiyet inşası; düşünen, fikir üreten fertten çok sınav başarısı ve performans odaklı öğrenci modeliyle yer değiştiriyor.
Ekranlarda "aydın" sıfatı ile sunulan kişilerin önemli bir kısmı düşünce üretmeyip siyasî kaygılarla kanaat pazarlayan operasyonel figürler. Böyle olunca da gençler gerçek entelektüel rol modellerle karşılaşmıyor.
Akademik camia, ideal anlamda fikrî cesaretin mekânı olması gerekirken birçok alanda yayın sayısı ve idarî prosedürlerin gölgesinde şekilleniyor. Düşünce üretimi yerine akademik performans öne çıkıyor. Bunların yetiştirdikleri de kendilerine benziyor.
Bugünkü kurumuşluğun müsebbibi kesinlikle gençliğin ahlakî zafiyeti değil; sistemin yönlendirmesinin sonucudur. Doğal olarak bir toplumda hangi tip insanın itibarlı olduğu, gençliğin yönünü belirler.
Eğer ekranlarda şöhret, güç ve servet; düşüncenin, fikrin, emeğin ve entelektüel ciddiyetin önüne geçerse gençlik de doğal olarak bu yönlere meyleder. Çünkü gençlik yalnızca idealizmle değil, ekonomik gerçeklikle de beslenir.
Burada devlete düşen, fikrî kaliteyi görünür ve kıymetli kılmaktır. Bu yapılamayınca da işte, okullarda çalan teneffüs zillerindeki ilahiler gibi teselli tadında faaliyetlere sığınılıyor.
Devletin kültürel derinliği şekilsel ritüellerle ikame etmeye çalışmasının, sahici bir oluşun yolunu açacağını düşünmek komik olur.
Trump'ın oğlu, Barron Trump; babası İran ile savaş başlatmadan iki gün önce, uluslararası piyasalardan 50 milyon dolar değerinde petrol sektörü hisseleri satın almış.