Virginia Woolf’un ölmeden önce Eşine Yazdığı son mektup:
Sevgilim,
Yeniden delirmekte olduğumdan eminim. Bu korkunç dönemlerden birini daha kaldıramayacağımızı hissediyorum. Ve bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve dikkatimi toplayamıyorum. Bu yüzden yapılabilecek en iyi şey gibi görünen şeyi yapıyorum.
Sen bana, bir insanın olabileceği her bakımdan en iyi eş oldun. Bu korkunç hastalık gelene kadar iki insanın bizden daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Artık mücadele edemiyorum. Senin hayatını mahvettiğimi, ben olmasam çalışabileceğini biliyorum. Ve çalışacağını da biliyorum.
Görüyorsun, bunu bile doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu: Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı son derece sabırlı ve inanılmaz derecede iyi oldun. Bunu söylemek istiyorum — zaten herkes bunu biliyor. Eğer beni kurtarabilecek biri olsaydı, o sen olurdun.
Senin iyiliğine olan inancım dışında her şey beni terk etti. Artık hayatını daha fazla mahvetmeye devam edemem.
İki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini sanmıyorum.
Kaynak: Marc Etkind, …Or Not to Be: A Collection of Suicide Notes, 1997, s. 37.
“Bütün günah bendedir!”
Bu cümle ilk bakışta büyük bir aşk ve bağışlama gibi geliyor. Ama psikanalitik olarak biraz daha karanlık bir tarafı var: Sevilen kişiyi kaybetmemek için onun kötü olabileceğine kendi içinde yer açamamak…
“Günah bendedir” aşkın en ağır cümlelerinden biridir. Kimi âşıklar, sevdiğini kaybetmemek uğruna yalnız kusurlarını değil, sevdiğinin günahlarını da üstüne alır: “Bütün günah bendedir” biraz da “yeter ki sen kötü olma” demektir.
Çünkü sevdiğim kişinin kötü olduğunu kabul edersem hem sevgim hem dünyam parçalanabilir. Şarkının bütünü de bunu büyütüyor: sevilenin sormaması, acı vermesi, hatta “kalpsiz” olması bile sevgiyi sona erdirmiyor.
Pir Sultan Abdal da “Günah sende değil bendedir bende” der. Demek ki mesele yalnızca bir şarkının ya da bir dönemin aşk dili değil; sevdiğimiz kişiyi içimizde iyi tutma ihtiyacımıza dokunan daha eski ve daha derin bir ruhsal örüntü.
Melanie Klein’ın diliyle söylersek, sevdiğimiz kişiyi içimizde iyi ve bütün tutabilmek için onun kötülüğünü kendimize mal ederiz.
Aşk iki kişilik bir suçtur; cezasını seven taraf kendine çektirir.
Ve belki de en acısı:
Hayatımızdaki bazı insanlar masum değildir; çok sevilince masum kalırlar.
Agah Aydın / Güzelbahçe Sohbetleri
20 Ağustos 2026
BEDEL ÖDEME SÖYLEMİ
Arkadaşlar, şöyle bir tavır var: Bir konu hakkında eleştiri yapacaksak, eleştirenin bizzat o konu ile ilgili şahsi bir deneyimi olması bekleniyor. Siyasi bir yorum yapıyoruz, sen o konuda yaptın? Sen ne bedel ödedin? Sen hapis yattın mı? Senin yakının öldü mü?
Bir de iyice fantazi suçlamalar var: "Deniz kenarında buzlu viskisini yudumlarken X Meselesi hakkında konuşmak kolay tabii!" gibi....
Kusura bakmayın da siyasi eleştiriyi kişisel deneyime bağlayacaksak işin içinden çıkamayız. Eleştiri kadar övgüyü de deneyime bağlamamız gerekir en asgarisinden.
Ama genel olarak bu tavrın literatürde adı var:
1. En net karşılığı Ad Hominem Tu Quoque (Sen de Safsatası): Sen sanki çok şey yaptın da konuşuyorsun" ya da "Sen bunu yaşamadın ki eleştiriyorsun" diyerek eleştiri hakkınızı elinizden almaya çalışırlar. Bir argümanın doğru ya da yanlış olması, o argümanı söyleyen kişinin o tecrübeyi yaşayıp yaşamadığından tamamen bağımsızdır.
2. Bir diğer karşılığı Argumentum ad Lazarum (Kıdem/Tecrübe Safsatası) Bir kişinin bir konuda eleştiri veya yorum yapabilmesi için mutlaka o alanda büyük bir başarı göstermiş, o durumu bizzat tecrübe etmiş veya o acıyı çekmiş olması gerektiği iddiasıdır. Yumurtanın bayat olduğunu anlamak için tavuk olmak gerekmez.
3. Duygu İstismarı: "Sen o acıyı yaşadın mı?" sorusu mantıksal bir argüman değil, duygusal bir manipülasyondur. Karşı taraf, rasyonel bir tartışmayı duygusal bir zemine çekerek sizi "duyarsız, bencil veya hadsiz" konumuna düşürmeye çalışır. Böylece çevredeki insanların rasyonel düşünmesini engeller ve acı çeken tarafa otomatik bir haklılık payesi verir.
Bu tavrı sergileyenlerin gözden kaçırdığı (veya kasıtlı olarak halı altına süpürdüğü) şey "Objektif mesafe" kavramıdır. Bazen bir acıyı veya süreci bizzat yaşayan insanlar, yaşadıkları yoğun duygusal travma veya stres nedeniyle o olaya dışarıdan objektif, rasyonel ve sağlıklı bir gözle bakamazlar. Dışarıdan bakan bir gözlemcinin (eleştirmenin) yaptığı eleştiri, süreci yaşayanın kör noktalarını görmesini sağladığı için aslında çok daha kıymetlidir.
Entelektüel veya aydın ne işe yarar?
Fransız düşünür Jean-Paul Sartre, özgün adıyla Plaidoyer pour les intellectuels (Entelektüellerin Savunusu)* adlı eserinde "entelektüel"i "kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan" veya "üstüne vazife olmayan işlere karışan" kişi olarak tanımlar.
Sartre'a göre örneğin nükleer silah üretmek için atomu parçalayan bir bilim insanına sırf bu bilgisi yüzünden "aydın/entelektüel" denilemez; o sadece bir uzmandır. Ne zaman ki bu uzman, ürettiği bilginin veya genel olarak sistemin toplumsal sonuçlarını (örneğin atom bombasının yaratacağı dehşeti) sorgulayıp kamuoyunu uyarmaya başlar, işte o zaman kendi sınırlarını aşarak bir "entelektüel" olur.
Tekrarlarsam, Sartre'a göre entelektüel, kendisine resmi bir görev verilmediği halde dünya ��zerindeki adaletsizliklerden, siyasi baskılardan ve toplumsal çelişkilerden kendini sorumlu hisseden kişidir. Kimse ondan dünya üzerine konuşmasını istememiştir; ancak o, evrensel hakikat ve özgürlük adına sesini yükseltmeyi bir zorunluluk olarak görür…
Kürt Meselesi hakkında hoşunuza giden konuşmalar yaparken "bedel ödedin mi?" diye sormadıysanız, hoşunuza gitmeyen konuşmalar yaparken de bu soruyu sormamalısınız. Öte yandan bu ülkede "bedel ödemek" kişilerin kendi iradesiyle yaptıkları bir şey değildir. Size o bedeli birileri ödetir. Bunun algoritmasını da kimse bilemez, ancak başınıza geldiği zaman anlarsınız. Bu yüzden mesele bedel ödemek değil, bedel ödemeyi göze almaktır ki, kendi payıma kimse bunu göze almadığımı söyleyemez.
Gustave Flaubert’in "Madame Bovary" romanında Emma, kocası Charles ile akşam yemeklerinde karşılıklı oturduğunda korkunç bir bunaltı hisseder. Flaubert, Charles’ın sohbetini "bir kaldırım taşı kadar düz" olarak tanımlar. Charles hiçbir şey bilmez, hiçbir şey merak etmez ve karısının iç dünyasına dair en ufak bir soru sormaz. Emma kocasının kollarında bir tutku arasa da, gün boyu süren iletişimsizlik aralarındaki tüm çekimi çoktan öldürmüştür. Zihnine dokunamayan bu adama karşı Emma'nın bedeni tamamen buz keser.
İnsan, tutkunun, yatak odasında ve sadece fiziksel bir arzuyla alevlendiğini sanır. Oysa bedenin teslimiyeti, zihinlerin gün içindeki buluşmasının bir sonucudur. Konuşacak hiçbir şeyi kalmamış, birbirinin zihnine meydan okumayan ve merak uyandırmayan iki insanın birbirini gerçekten arzulaması imkânsızdır. Yemek masasında birbirine yabancılaşanlar, gece aynı yastıkta daima sırtlarını dönerler. Çünkü bir ilişkideki en güçlü ön sevişme, gün içinde kurulan iletişimdir.
📌Çiğdem Mater ve Mine Özerden, Şakran Cezaevine sevk edildi
▪️Gezi davasında tutuklanan belgeselci ve sinemacı Çiğdem Mater ve insan hakları savunucusu Mine Özerden, dört yıldır kaldıkları Bakırköy Kadın Cezaevi'nden herhangi bir gerekçe gösterilmeden İzmir Şakran Cezaevi'ne sevk edildi. Ailelerine ve avukatlarına yeterli bilgi de verilmedi.
https://t.co/UeRBWOE0BD
Kadim hukuk ilkelerine ve günümüzde yargının durumuna vakıf olmaması için hiçbir neden olmayan birinin yazdığı şu cümlelere, hakaret etmeden, suç işlemeden cevap vermek mümkün mü? Değil. İşte o yüzden duvarlara haykırıyorum düşündüklerimi. O da bunun farkında olduğu için hem cevaba hem RT'ye kapatmış twitini. Sağolsun. 🤨Bu ülkenin en büyük sorunlarından biri okumuşlarının, kanaat önderlerinin entelektüel ahlaka sahip olmaması.
@AlkanOkuducu Son yazdıklarınıza baktım benim yazdığımın son yazdıklarınızla paylaştıklarınızla hakkaten hiç ilgisi yok. Sanıyorum sizin daha önce attığınız bir tiviti biri yeniden paylaşmış ve o önüme düşmüş:) pardon. Selamlar
Değerli Dostlar,
4 Temmuz 2025 gecesi Buca Kırıklar F Tipi cezaevindeki koğuşuma getirildim.
1 yıl içinde memlekette çok şey değişti. Bense 1 yıldır 16 m2 kapalı, 40 m2 açık alanda tutsak kaldım. Bedenim içerideydi ama ruhum, zihnim zinde ve özgürdü. Çünkü haklı ve masum olmanın hakikatini, tel örgüler de demir parmaklıklar da hapsedemiyor, bozamıyor.
1 yıl öncesine göre daha fazla enerji doluyum. Tefekküre zaman bularak, geçmişimle daha objektif hesaplaşarak ve gelecek vizyonumu tazeleyerek daha da güçlendim.
Dostu düşmandan ayırmakta ustalaştım.
1 yıldır piştim, yandım, oldum.
Hayatım boyunca dürüst, namuslu, temiz siyaset yapmanın gururuyla yaşadım. Şimdi artık bunu kanıtlayan, 41 yıl öncesinden başlayarak tüm hayatımı aklayan bir de Masak Raporum var. Bu raporu evlatlarıma bırakacağım. Çünkü bir babanın bırakabileceği en büyük miras temiz bir isimdir herhalde.
Hücremi ve avlumu bir okul gibi gördüm. Çıktığım zaman, inandığım değerler doğrultusunda daha güçlü bir mücadele verebilmek için bir dakikamı boş geçirmedim. Heyecanımı, umutlarımı biriktirip büyüttüm.
Biliyorum, az kaldı, kavuşacağız, kaldığımız yerden aşkla yolumuza devam edeceğiz. Bu yolda “dinlenmeye” değil “dinlemeye” ihtiyacımız olacak. Siyasi iklime bakıp asla enseyi karartmayın. Hep birlikte hayal ettiğimiz o güzel memleketi mutlaka kuracağız. Çünkü toplum da doğadaki gibi Denizler gibi enerji biriktirir ve ortaya çıkartacağı anı bekler. Bilirsiniz tohum bile toprak altında çürüdüğü için yeşerir.
Hepinizi çok özledim, sevgiyle, saygıyla, hasretle kucaklıyorum.
Sağlıcakla kalın.
4 Temmuz 2026
İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu, Koğuş B/63
Buca - Kırklar
Deniz hapse girerek kitap yazmadan, bedavadan aydın olmak istiyorum diyordu ama biz biliyoruz ki tutuklanarak aydın olmadı, aydın olduğu için tutuklandı ve hiçbir bedava yanı yok.
On üç yıl önce bugün Ankara’nın göbeğinde
bir genci vuracak polis.
Sonra çektim sıktım üç tane diyecek ve serbest kalacak.
Bugün Ethemi vuracaklar.
#EthemSarısülük#Gezi13Yaşında
OKUMA ÖNERİSİ
"Bir yazar neden soykırım romanı yazmak ister? Eğer yazan kişi soykırıma uğrayan bir halkın yazarıysa durum pekala anlaşılabilir. Nitekim Primo Levi’den Nichanian’a kadar bir çok yazar soykırımın son derece istisnai bir estetiğinin olduğunu, soykırım mağduru yazarların bazı şeyleri ifşa etmek, bazı şeylere tanıklığını ölümsüz kılmak, bazı şeylerin bilinmesini istemek gibi bir dizi motivasyonla hareket edebileceğini bize gösterdi.
Peki ya soykırım failleriyle aynı kimliğe sahip yazarlar neden soykırımı anlatmak ister? Bir soykırım romanını, hakim millet yazarı yazabilir mi? Soykırım estetiği buna nereye kadar müsaade verebilir?"
https://t.co/bUkeR0FUFR
1 sene oldu...
İlkbahardı, ağaçlar çiçek açarken benim dalım kırıldı.
Yazın güneşin alnıma düşen cesareti ile mucizemize kavuştuk, sıcaktan kaçacak gölge aramadım, seninle yandım. Sonbaharda rüzgar sert eserken, yapraklar düşerken içimdeki sabrı diri tuttum. Kışın, soğuk daha keskin, geceler daha uzunken ellerin, gözlerin, hayalin kurtarıcım oldu.
Sen benim ilkbaharımsın, yazımdaki cesaretim, sonbaharımdaki direncim, kışımdaki destekçimsin. Dört mevsim geçti sensiz.
İlkbaharım, içimde tomurcuklanan her şeyin sebebi sensin.
Kavuşacağız...♥️
“Yaklaşık 15 dakika kamera karşısında bekledikten sonra hâkim cübbesini giyip yerine oturdu. “Diyeceğin var mı?” diye sordu. “Evet, var,” dedim ve şunları söyledim:
Kaçmak istesem kaçardım. Defalarca yurtdışına gittim, geri dönmezdim. Ancak benim bu ülkede gazetecilik yapmak gibi bir derdim var. Burada hayatımdan bir ay çalındı. Sizin bu hukuksuzluğa ortak olmamanızı talep ediyorum. Yatarı olmayan bir suç iddiası ile beni cezaevinde tutmaya devam mı edeceksiniz? Vereceğiniz karar ile basın tarihine geçeceksiniz. Bu hukuksuzluğa ortak olmayın.
Bu sözlerim karşısında sulh ceza hâkimi, “Evet, kıdemli bir yargı mensubuyum. Savcı tutukluluğunun devamını talep etmiş. Ben de bu yönde, yani tutukluluğunun devamına karar veriyorum” dedi.”
Tutukluluğuma devam denildi!
Tutuklu gazeteci İsmail Arı, Sincan Cezaevi’nden yazdı https://t.co/SkniRn0ZNS