UZUN VADELİ PARA (ÇEVİRİ)
By @morganhousel
18. yüzyıl ekonomisti Adam Smith, İskoçya’nın dağlık bölgelerinde “yirmi çocuk doğurmuş ama ikisini bile hayatta tutamamış” bir anneyle karşılaşmanın nadir olmadığını yazmıştı.
Hayat buydu. Ve zengin ya da fakir olmanız pek fark etmiyordu. İngiltere Kraliçesi Anne’in 18 çocuğu vardı, ama bunların tek bir tanesi bile yetişkinliğe ulaşamadı.
ABD başkanı James Garfield, ülkenin en iyi doktoru henüz mikrop teorisine (germ theory: hastalıkların mikroorganizmalar tarafından yayıldığını anlatan bilimsel görüş) inanmıyordu diye 1881’de hayatını kaybetti.
Ölümünden iki hafta önce Franklin Roosevelt’ın tansiyonu 26/15 idi ve doktorlarının yapabileceği neredeyse hiçbir şey yoktu; basit tansiyon ilaçları henüz mevcut değildi.
Bu insanlardan herhangi birine modern bir süpermarketi gösterebilseydiniz, hayretten bayılırlardı. Market alışverişinin en büyük zorluğunun 19 farklı reçel markasından hangisini seçeceğine karar vermek olduğunu ya da Ocak ayında Minnesota’da karpuz satın alınabildiğini kavrayamazlardı. Ama onları en çok şaşırtacak şey, arkadaki eczane olurdu; bunu adeta sihirli bulurlardı.
Peki tepkileri ne olurdu?
Bence “Ne kadar harikasınız” demezlerdi.
Daha çok “Ne kadar şımarmışsınız” derlerdi.
Eczanede sırada beklemek zorunda kaldığımız için sinirlendiğimizi görür, bizi bekleyen o sihirli haplar için ne kadar nankör olduğumuza burun kıvırırlardı.
Yiyecek fiyatlarından şikâyet ettiğimizi ama bolluğun mümkün olmasına hayret etmediğimizi anlamakta zorlanırlardı.
İşin ironik tarafı şu: Her nesil, kendinden sonrakiler için daha müreffeh bir dünya yaratmak adına çalışır ve yenilik yapar. Ama o gelecek nesillerin kendi dünyalarıyla nasıl etkileşime geçtiğini gördüğünüzde, duygularınız gururdan hayal kırıklığına dönebilir. Çocuklarımız bizim yaşadığımız şekilde acı çekmeyecek—ve bunun kıymetini bile bilmeyecekler.
Bu yaygın bir problemdir. Zengin aileler, çocuklarını desteklerken onların şımarık olmamasını nasıl sağlayacaklarını düşünür.
Toplumların da, kendilerinden önceki nesillere göre daha tembel ve “doğuştan hak edilmiş gibi davranan” (entitled) gençler karşısında hayal kırıklığı yaşama konusunda uzun bir geçmişi vardır.
Parayı ve kendi çocuklarımı düşünürken ben de bunu kafa yordum. Vardığım nokta şu:
Birkaç ay önce, göçmen ebeveynleri Amerika’ya gelip düşük ücretli işlerde durmadan çalışarak geçinmeye çalışan bir adamla konuşmuştum.
Bu çocuklar şimdi yetişkin. Ve anladığım kadarıyla bu adam, üniversite mezunu bir beyaz yakalı olarak anne babasının onun için katlandığı zorlukları kendisinin çekmeyecek olmasından bir tür utanç duyuyordu. Ailesi ona tutumluluk ve azim (grit: zorluklara rağmen sebat etme) aşılamıştı.
Peki kendi çocukları, babalarının görece daha kolay bir hayat yaşadığını görürse aynı dersleri öğrenebilir miydi?
Bir örnek verdi: Kendisi çocukken tüm kitaplar kütüphaneden ödünç alınırdı. Şimdi ise küçük kızı 15 dolarlık Taylor Swift kitaplarını satın almak istiyor ve alıyor; kitaplar odasında birikiyor.
Benim cevabım şu oldu: Eğer onun göçmen anne babasıyla konuşabilseydik, eminim şöyle derlerdi: "amaç buydu".
Bu kadar çok çalışmalarının tek sebebi, ailenin durumunu bir üst seviyeye taşımaktı: bir nesil yemek bulmak için didinirken, bir sonraki nesil Taylor Swift kitaplarına para harcayabilsin diye. Torunun “şımarık” görünmesi, zenginliğin bir yan etkisi değil; hedefin kendisiydi.
Başka bir deyişle:
Bazı ebeveynlerin amacı, çocuklarının ve torunlarının önceki nesillerin standartlarına göre “şımarık” görünen bir hayat yaşayabilmesi için çok çalışmaktır.
Zenginlik gibi, “şımarık” olmanın da objektif bir tanımı yoktur—her şey başkasına göre görecelidir.
Ben kendi çocuklarıma bakıp, kendi çocukluğuma göre ne kadar şımardıklarını görebilirim.
Ama aynı şeyi benim için babanne ve dedem söyleyemez miydi? Onlar çocuk felci (polio), kızıl hastalığı (scarlet fever) ve benim aklıma bile gelmeyen bir sürü şeyle uğraşmak zorundaydı.
Peki onların kendi büyükleri? Ulaşım araçları atlarla sınırlıydı ve kötü bir hasat, çocuklarınızdan bazılarını kaybetmek anlamına gelebilirdi—sadece bir iki nesil sonra düşünülemez hale gelen bir hayat.
Burada gözden kaçan ortak nokta şu: Bir neslin hayatı öncekine göre kolaylaştığında, hayatları objektif olarak kolaylaşmaz; sadece daha önce “önemsiz” sayılan daha üst düzey sorunlarla uğraşmaya başlarlar.
Bir nesil yemek ve barınak bulmayı dert eder.
Sonraki nesil bunu dert etmez ama güvenliği düşünür.
Sonraki neslin güvenliği vardır ama hastalıklardan korkar.
Sonraki nesil hastalıklarla mücadele eder ama eğitimi dert eder.
Sonraki nesil eğitimi elde eder ama iş-yaşam dengesiyle uğraşır.
Ve bu böyle devam eder. Bu, John Adams’ın meşhur sözünün özüdür (serbest çeviri):
“Ben 'savaş' çalıştım ki çocuklarım mühendislik okuyabilsin. Onlar mühendislik okuyacak ki kendi çocukları felsefe okuyabilsin, onların çocukları da sanatla uğraşabilsin.”
Ben çocuklarımın ve torunlarımın kanser konusunda bizim yaşadığımız türden endişeler taşımamasını umuyorum. İşlerini bizimkinden çok daha kolay hale getiren inanılmaz teknolojilere sahip olmalarını diliyorum. Bugün uğraştığımız günlük sürtünmelerin (frictions: küçük ama sürekli can sıkan zorluklar) ortadan kalkmasını istiyorum. Enerjinin o kadar bol olmasını umuyorum ki, sınırsız gibi görünsün.
Bu şımarıklık mı? Belki. Ama böyle ifade edince aklınıza başka bir kelime gelebilir—belki “şanslı” ya da “talihli.”
Ya da belki şöyle:
“Kendilerinden önce gelenlerin biriktirdiği emeğin faydalanıcıları (beneficiaries) olup, günlerini yeni problemleri çözerek geçirebilen insanlar.”
Ki bugün sen ve ben tam olarak buyuz. #
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri���
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Otuz yaş altı nüfusun mutluluğunda dünya bir yanda, Türkiye öteki yanda.
Yok artık.
Biz ne vakit böyle olduk?
Şekil 3 - Dünya Mutluluk Endeksi 30 yaş altı puanları ve NEET oranları, OECD ülkeleri, 2021-2023 ortalama
Sunay Akın, Akbelen ormanlarında kesilen ağaçlar nedeniyle tepki gösterdi:
• Birileri daha çok zengin olacak diye. Toklar daha fazla doyacak diye biz geleceğimizi karartıyoruz.
• Kültür mirasımızı yok ediyoruz.
📦EĞİTİM HEDİYE!! 📦
Bu tweeti beğenen ve repost eden
🎯1 kişiye 45 saatlik Tcta Chart pattern ve Harmonik formasyonlar eğitimi hediye.
🎯1 kişiye TCTA Opsiyonlar ve Hedging Trade eğitimi hediye.
Takibe almayı unutmayın.
Kazananları bu tweet altında açıklarım.
Panel panelledik. Ne olacak dünyanın hali ile başlayıp cennet vatanımızın gidişatına ilerleyen bir sohbet. Hakan, Serhat ve Şant Hocalar tatlı tatlı anlattılar.
https://t.co/u1qanTimXg
Klasikleşen maç sonu koridor sevincimiz! 🦁
ŞEN OLA CİMBOM ŞEN OLA! 🙌
ℹ️ Bu karşılaşmanın hiçbir yerde izleyemeyeceğiniz tüm detayları çok yakında Galatasaray YouTube Sarı-Kırmızı Paket ve GSPlus Premium’da!
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu’nun yağmurluk ve Türk Bayrağı dağıtılmasından ötürü Galatasaray ve Fenerbahçe üzerinden insanları birbirine düşürmeye çalışma niyeti son derece vasat, çapsız ve ucuz popülizm kovalayan bir yaklaşımdır.
Kobani stadyumunda Türk bayrağı dağıtılmasını Galatasaray’a atılmış bir gol gibi lanse eden Milli Savunma Üniversitesi Rektörü için son derece talihsiz bir söylemdir ve bu söylemin altında yatan niyet düşündürücüdür ve ciddiyetle irdelenmelidir.
Dün stadımızda dalgalanan Türk bayraklarıyla, birine gol attığımızı düşünmüyorduk ama sesin sizden gelmesi son derece manidar olmuştur!
Ben de vatandaş olarak kampanya başlatmak istiyorum. Yerli ve milli TOGG'u korumak için Audi A8L kullanımı yasaklansın!
Yok öyle üyelerin munzam aidatlarıyla A8 Long'a binip masal anlatmak. :) Herkes TOGG'a binecek.
#AudiA8LKullanimiYasaklansin