DARK MATTER (2024) — 10/10
Bir bilimkurgu yapımının etkileyici olabilmesi için bizi masalsı dünyalara götürmesi, büyük savaşlar çıkarması veya görsel efekt bombardımanına tutması gerekmiyor. Bazen bizim dünyamıza yalnızca tek bir olağanüstü varsayım eklemek, insanın zihnini altüst etmeye yetiyor. Apple TV+ dizisi Dark Matter bunun son derece başarılı bir örneği.
Dizi, fizik profesörü ve aile babası Jason Dessen’ın bir gece kaçırılarak kendi hayatının alternatif bir versiyonuna götürülmesiyle başlıyor. Burada hareket noktası kuantum fiziği ve çoklu dünyalar fikri olsa da Dark Matter özünde bilimsel bir bulmacadan çok daha fazlası. Asıl meselesi, hepimizin zaman zaman kendimize sorduğu o tekinsiz soru:
“Başka türlü seçseydim hayatım nasıl olurdu?”
Başka bir meslek, başka bir eş, kaçırılmış bir fırsat, söylenmemiş bir söz… Seçmediğimiz hayatlar yalnızca ihtimal olarak mı kaybolur? Ya bir yerde varlıklarını sürdürüyorlarsa? Ve onlardan birine ulaşabilseydik gerçekten daha mutlu olur muyduk?
Dark Matter, bu soruları soyut felsefi konuşmalar halinde bırakmayıp son derece sürükleyici bir gerilim hikâyesine dönüştürüyor. Kuantum fiziğini dekoratif bir bilimsel jargon olarak kullanmıyor; pişmanlık, kimlik, aile, sevgi ve mutluluk üzerine kurduğu hikâyenin taşıyıcı kolonuna yerleştiriyor.
Bilimsel varsayımı elbette günümüz fiziğinin kanıtlanmış bir gerçeği değil. Ancak dizi kendi kurallarını baştan kuruyor, bu kurallara büyük ölçüde sadık kalıyor ve ulaştığı sonuçları sağlam bir iç mantıkla geliştiriyor. Özellikle son bölümlerde ortaya çıkan kurgu, uzun zamandır izlediğim en akıllıca tasarlanmış yapılardan biri. Sürprizleri seyirciyi kandırarak değil, ipuçlarını göz önünde saklayarak hazırlıyor. Gerçekler ortaya çıktığında “Bunu nereden çıkardılar?” demiyorsunuz; “Bunca zamandır önümdeymiş, nasıl göremedim?” diyorsunuz.
Çoklu evren fikrinin çoğu yapımda dönüştüğü süper kahraman gösterisinden de özellikle uzak duruyor. Sonsuz ihtimalleri daha büyük düşmanlar üretmek için değil, insanı kendisiyle yüzleştirmek için kullanıyor. Başka hayatlara ulaşabilmek gerçekten özgürlük müdür, yoksa insanı hiçbir seçiminden memnun olamayacağı sonsuz bir pişmanlığa mı mahkûm eder?
Joel Edgerton son derece zor bir rolün altından büyük bir ustalıkla kalkıyor. Jennifer Connelly, bilimkurgu fikrinin ortasında hikâyenin insani ve duygusal ağırlığını koruyor. Alice Braga ise giderek derinleşen, dizinin vicdanına dönüşen çok güçlü bir karakter yaratıyor. Oyunculuklar, soğuk Chicago atmosferi, sade ama etkili görsel tasarım ve giderek yükselen gerilim birbirini kusursuz biçimde tamamlıyor.
Yakın zamanda izlediğim Devs ile de ilginç bir karşıtlık oluşturuyor. Devs, “Evren tamamen belirlenmişse özgür irade var mıdır?” diye soruyordu. Dark Matter ise “Her ihtimal gerçekleşiyorsa yaptığımız seçimin ne anlamı kalır?” sorusunun peşine düşüyor. Biri insanı tek bir kaçınılmaz çizgiye, diğeri sonsuz sayıda çizgiye yerleştiriyor. Fakat ikisi de anlamın, dışarıda kaç ihtimal bulunduğundan değil, yaşadığımız hayatın içindeki bağlardan doğduğunu anlatıyor.
Dark Matter ilk sezonunda anlatmak istediği hikâyeyi tamamlıyor ve güçlü bir sonuca ulaştırıyor. Yeni sezon duyurulmuş olsa da bana kalırsa bu dokuz bölüm, başlangıcı ve finaliyle kendi başına eksiksiz bir bütün.
Bilimkurgu kisvesi altında seçimlerimiz, yaşayamadığımız hayatlar ve sahip olduklarımızın değeri üzerine büyüleyici derecede akıllı bir hikâye.
Benim notum: 10/10.
#DarkMatter
Alex Garland’ın yazıp yönettiği 8 bölümlük Devs, uzun zamandır izlediğim en özgün, en düşündürücü ve bana en fazla hitap eden bilimkurgu dizilerinden biri oldu.
Hikâye, gizemli bir teknoloji şirketinin son derece korunaklı araştırma biriminde yürütülen çalışmanın etrafında gelişiyor. Ancak dizi, klasik bir şirket komplosu veya teknoloji gerilimi olmakla yetinmiyor. Kuantum fiziği, determinizm, özgür irade, bilinç, kişisel kimlik, yas ve ahlaki sorumluluk gibi son derece büyük meseleleri doğrudan hikâyenin merkezine yerleştiriyor.
Üstelik bilimsel kavramları yalnızca seyirciyi etkilemek amacıyla kullanılan süslü terimler hâlinde bırakmıyor. Bu fikirleri karakterlerin kayıpları, suçlulukları, seçimleri ve gerçekliği anlamlandırma çabalarıyla birleştiriyor. Dizinin en güçlü tarafı da burada: Felsefi tartışmalar ile insani dram birbirinden ayrılmıyor.
Görsel dünyası çok etkileyici. Katı simetriler, geometrik mekânlar, altın renklerle kurulmuş neredeyse dinsel atmosfer ve olağanüstü ses tasarımı, teknoloji şirketini bir laboratuvardan çok modern bir tapınak gibi gösteriyor. Nick Offerman’ın canlandırdığı Forest ise son yıllarda izlediğim en ilginç ve çözülmeye değer karakterlerden biri.
Dizinin temposu ağır ve hipnotik. Hızlı aksiyon, sürekli ters köşe veya kolay cevaplar bekleyenlere göre olmayabilir. Seyirciden dikkat, sabır ve düşünsel katılım istiyor. Fakat kuantum mekaniği, gerçekliğin doğası, kader ve özgür irade gibi konular ilginizi çekiyorsa olağanüstü bir deneyim sunuyor.
Başroldeki oyunculuğu yer yer zayıf buldum ve final bölümünün son kısmında bazı fikirlerin önceki bölümlere göre biraz fazla spekülatif, hatta fantastik bir noktaya taşındığını düşündüm. Buna rağmen dizinin düşünsel cesareti, yarattığı gizem ve bende bıraktığı etki o kadar güçlüydü ki notum değişmedi.
Her unsuru kusursuz olduğu için değil, benim zihinsel ilgi alanlarıma neredeyse kusursuz biçimde temas ettiği için 10/10.
Black Mirror, Ex Machina, kuantum fiziği ve felsefi bilimkurgu sevenlere özellikle tavsiye ederim. Spoiler almadan izleyin; ardından üzerinde uzun uzun konuşmak isteyeceğiniz bir dizi.
#Devs #AlexGarland #Bilimkurgu #DiziÖnerisi
@kilicdarogluk Ah be dede. Ne yaptın sen kendine? Koskoca CHP’nin genel başkanı idin. Hepimiz seni destekledik. Hoş bir sada olarak tarihe geçecektin. Herkes seni hürmetle anacaktı. Şimdi? Şu düştüğün hallere bak. Mizansen esnaf ziyaretleri filan. Halkın arasına karışamıyorsun. Söylemek istemediğim o sıfatın damgasını yedin. Nefret ediliyorsun. Değer miydi? Yazık değil mi? Bir insan kendine niye bunu yapar? Niye?
Kalem kalem filan sayamıyor. Rakamları birbirine karıştırıyor. Belge yok. Yani kısaca bu röportaj seçmene hiçbir şey anlatmadı.
Bu durumda sizin belgeleri bekleyeceğiz. Hani demiştiniz ya; kalemini satan gazetecileri tek tek, isim isim, belgeleriyle açıklayacağım diye. Ne oldu o iş? Kaç program geçti açıklamadınız? Görüntüler elimizde, bu cuma yayınlayacağız dediklerinin üzerinden 683 cuma geçmesi gibi olmasın sizin açıklamanız da? Bekliyoruz Yılmaz Bey. Söz verdiniz, sözünüzü tutun. Ama belge diye Enver Aysever’in röportajındaki adamın zırvalarını getirmeyin bize.
Türkçe karşılığı:
“Köle efendisinden kaçtığı zaman namazı kabul edilmez. Bu hâlde ölürse kâfir olarak ölür.”
Ardından rivayeti aktaran kişi şunu ekler:
“Cerîr’in bir kölesi kaçtı; Cerîr onu yakaladı ve boynunu vurdu.”
Buradaki “boynunu vurdu”, metnin lafzına göre öldürdü veya başını kestirdi anlamındadır.
Güvenilirlik derecesi:
Metnin temel kısmı olan:
“Köle kaçarsa namazı kabul edilmez.”
ifadesi Sahih-i Müslim’de 70 numarayla yer alır. Dolayısıyla klasik Sünni hadis ölçülerine göre sahih kabul edilir.
Görseldeki daha uzun şekli —“bu hâlde ölürse kâfir olarak ölür” ve Cerîr’in kölesinin boynunu vurması bölümü— Sünenü’n-Nesâî 4050’de ve Taberânî’nin el-Mu‘cemü’l-Kebîr’inde geçmektedir. Elbânî bu rivayetin isnadı hakkında “sahih” hükmünü vermiştir. Bu bakımdan görseldeki kaynak ve derecelendirme doğrudur.
DENİZ GÖKTAŞ TARTIŞMASI ÜZERİNE
Doç. Dr. Şafak Nakajima
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, komedyen Deniz Göktaş hakkında soruşturma ve ardından gözaltı süreci, YouTube'da yayımladığı "Ölü Deniz" adlı stand-up gösterisindeki bazı bölümler nedeniyle başlatıldı. Savcılık, bu ifadelerin "halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama" suçunu oluşturabileceği iddiasıyla resen soruşturma açtı. Daha sonra Göktaş, yurt dışından dönüşünde İstanbul Havalimanı'nda gözaltına alındı.
Programı ben de izledim. Beni en çok gülümseten bölüm, Ekrem İmamoğlu'nun kitap okumaya başladığını ve kısmetse bu kez ÖSS'yi kazanacağını söylediği espriydi. Bir cumhurbaşkanı adayının eğitim ve kültürel birikimi konusunda beklentim yüksek olduğu için, -İmamoğlu'nun yaşadığı hukuki süreçlerden tamamen bağımsız olarak- bu şakayı başarılı buldum.
Gösteride tartışma yaratan bölümde Deniz Göktaş, kutsal kitabın "son kitap" olarak sunulmasının, yazarı açısından zorlayıcı olacağını; sonradan aklına yeni bir fikir gelse artık ekleme yapamayacağını söyleyen mizahi bir kurgu kuruyor. Kimileri bu ifadeleri ifade ve mizah özgürlüğü kapsamında değerlendirirken, kimileri Kur'an'a ve dinî değerlere yönelik bir aşağılama olarak yorumladı.
Ben gösteriyi analiz ettiğimde, Deniz Göktaş'ın dinî bir inanç taşımadığını ve dinleri rasyonel açıdan ikna edici bulmadığını görüyorum. Burada asıl tartışılması gereken soru şu.
Bir dini ya da dinleri rasyonel bulmamak suç mudur?
Hayır. Yasalara göre tek başına suç değildir.
Bir kişinin dinleri akılcı bulmaması, metafizik iddiaları ikna edici görmemesi ya da dinî öğretileri eleştirmesi; düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilir.
İnsanlar bir dini doğru bulabilir. Yanlış bulabilir. Rasyonel ya da irrasyonel bulabilir. Hiçbir dine inanmayabilir. Demokratik hukuk devletlerinde bunların hiçbiri tek başına suç oluşturmaz.
Elbette önemli bir ayrım vardır. Fikirlerin eleştirilmesi ile insanlara yönelik nefret söylemi aynı şey değildir. Demokratik hukuk devletlerinde fikirlerin sert biçimde eleştirilmesi hakkı korunur. Buna karşılık belirli bir inanç grubuna yönelik nefret, şiddet çağrısı, ayrımcılık ya da hakaret cezai bir hukuki değerlendirmeye tabi olabilir.
"Dinleri rasyonel bulmuyorum." demek bir düşünce açıklamasıdır.
"Bu dinin şu öğretisini bilimsel açıdan ikna edici bulmuyorum." demek bir eleştiridir.
"Bu dine inananlara şiddet uygulanmalıdır." demek ise artık düşünce özgürlüğü olmaktan çıkar.
Dolayısıyla bir dini rasyonel bulmamak, tıpkı herhangi bir felsefi görüşü, ideolojiyi ya da dünya görüşünü ikna edici bulmamak gibi düşünce özgürlüğü kapsamındadır.
İnsan doğasını kırk yılı aşkın süredir bilim, tıp, psikoloji, sosyoloji ve felsefenin ortak perspektifiyle inceleyen, bu alanlarda çalışan ve kitaplar yazan biri olarak, dinî inancın milyonlarca insanın yaşamına anlam, umut, dayanıklılık ve aidiyet kazandıran güçlü bir psikososyal kaynak olduğunun bilincindeyim. Bu nedenle yaşamım boyunca, farklı kültürlerde ve ülkelerde yaşamış biri olarak hiçbir dinî inanca sataşmadım. İnsanları inançlarından dolayı küçümsemeyi ya da inançlarıyla alay etmeyi doğru bulmadım. Yaşama ilişkin değerlendirmelerimi her zaman bilimsel veriler, felsefi akıl yürütme ve sosyolojik gözlemler üzerine kurmaya özen gösterdim.
Ancak dinî inançlara saygı göstermek ile dinî düşüncelerin eleştiriden muaf olduğunu kabul etmek aynı şey değildir. Bir toplumda felsefi görüşler, siyasi ideolojiler, ekonomik modeller, bilimsel teoriler ve kültürel gelenekler tartışılabiliyorsa, dinî fikirler de aynı entelektüel zeminde konuşulabilmelidir. Düşünce özgürlüğü yalnızca hoşumuza giden düşünceleri koruduğunda değil, bizi rahatsız eden düşünceleri de koruyabildiğinde gerçek anlamına ulaşır.
Daha geniş bir açıdan bakarsak, modern toplumlar otoritenin sorgulanması üzerine kuruludur. Bilim, felsefe ve hukuk; dogmaları tekrar ederek değil, onları sürekli sınayarak ilerler. Bugün gençler yalnızca dini değil, devleti, aileyi, eğitim sistemini, ekonomiyi, cinsiyet rollerini ve ahlaki normları da sorguluyor. Bu durum, modernleşmenin, bilgi ve iletişim çağının kaçınılmaz sonucudur.
Sosyoloji bize her kuşağın, kendisinden önceki kuşağın değerlerini yeniden yorumladığını gösteriyor. Felsefe ise hiçbir düşüncenin eleştiriden muaf tutulamayacağını öğretiyor. Din de insanlığın en köklü düşünce geleneklerinden biridir. Bu nedenle dinî kavramların akıl süzgecinden geçirilmesi, onları aşağılamak değil; anlamaya, değerlendirmeye ve hakikat iddialarını sınamaya yönelik entelektüel bir çaba olarak da görülmelidir.
İnanç, sorgulamanın yasaklandığı yerde değil, sorgulamanın mümkün olduğu yerde gerçek anlamını bulur. Düşünmekten korkan bir inanç, kendi hakikatinden de kuşku duyuyor demektir. Güçlü bir inanç ise sorularla mücadele etmek yerine onları dinler, anlamaya çalışır ve kendi cevaplarını üretir.
Her kavramın tartışmaya açıldığı bir çağda, gençlerin dinî kavramları da akıl süzgecinden geçirmesi inananları korkutmamalıdır. Hakikatin en büyük gücü de zaten, eleştiri karşısında ayakta kalabilmesi değil midir?
Metnin çekirdeği tamamen uydurma değil; fakat paylaşıldığı biçimiyle gerçek ve birebir bir gazete röportajı da değil. En doğru niteleme şu olur:
Kinyas Kartal’a atfedilen, birkaç aşamalı sözlü aktarıma dayanan ve bağımsız olarak doğrulanamayan bir anı.
Kaynağı nedir?
İzlenebilen kaynak, emekli öğretmen Dursun Kut’un Cumhuriyet gazetesinde 20 Temmuz 1996’da yayımlanan “Kinyas Ağa Köy Enstitülerini Nasıl Kapattı?” başlıklı yazısıdır. Ancak Dursun Kut, Kinyas Kartal’la röportaj yapmış değildir. Bir açıkoturumda Sabri Tığlı’nın anlattığı, Tığlı ile Kinyas Kartal arasında daha önce geçtiği ileri sürülen konuşmayı aktarmıştır:
Kinyas Kartal → Sabri Tığlı → açıkoturumda anlatım → Dursun Kut’un 1996 tarihli yazısı.
Kinyas Kartal hakkında hazırlanmış akademik çalışmada da olayın kaynağı bu şekilde açıklanıyor; hatta Kartal’ın cevabı aktarılırken “aşağı yukarı şöyle” deniyor. Aynı çalışma, yazının Kartal’ın ölümünden sonra yayımlandığını ve sözlerin doğruluğunun kesin olarak bilinemediğini açıkça belirtiyor.
Dolayısıyla “Bir gazete yazarının Kinyas Kartal’la yaptığı röportaj” sunumu doğru değil.
Metin zaman içinde değiştirilmiş
1996 yazısına dayandırılan daha eski aktarım ile bu metin arasında önemli farklar var:
Eski aktarımda “Moskova Harp Akademisi”, sosyal medya metninde “Moskova Üniversitesi” deniyor.
Eski aktarımda Kartal’ın iki köyüne iki öğretmen geldiği anlatılıyor; sosyal medya metninde beş köy olmuş.
Bazı versiyonlarda 258 köy, bazılarında 200’e yakın köy geçiyor.
Eski aktarımda genel olarak “Doğulu ağalar Demokrat Parti ile pazarlık yaptık” deniliyor; sosyal medya metnine doğrudan Menderes ve Emin Sazak eklenmiş.
Emin Sazak, bazı uzun yazılarda Köy Enstitülerini eleştiren ayrı bir toprak sahibi milletvekili olarak anlatılıyor; fakat izlenebilen konuşma metninde pazarlığa katıldığı söylenmiyor.
Yani bugün dolaşan metin özgün bir tutanak değil; farklı anlatıların birleştirilerek dramatikleştirilmiş biçimi.
Tarihsel bir tutarsızlık da var
Kinyas Kartal 1950’de Van milletvekili değildi. İlk kez 1965’te milletvekili seçildi. 1950 seçimlerinde DP’den aday olan kişi kardeşi Hamit Kartal’dı; o seçimi de kaybetti. Akademik biyografiye göre Kinyas Kartal, DP Van İl Başkanlığını ancak 1959’da üstlendi. Bu nedenle “1950 seçimleri öncesinde dönemin Van milletvekili Kinyas Kartal” şeklindeki ifade açıkça anakroniktir.
Elbette milletvekili olmadan da nüfuzlu bir aşiret reisi olarak DP ile temas kurmuş olabilir. Fakat Menderes’le bu pazarlığı yaptığına ilişkin döneme ait bir tutanak, mektup, ses kaydı veya ikinci bağımsız tanıklık bulunmuş değil.
Köy Enstitülerinin kapanış kısmı ne ölçüde doğru?
Köy Enstitülerinin kurumsal varlığı, DP iktidarında çıkarılan 27 Ocak 1954 tarihli 6234 sayılı kanunla sona erdi. Kanunun resmî ifadesi “kapatma” değil, Köy Enstitüleriyle ilköğretmen okullarının “İlköğretmen Okulları” adı altında birleştirilmesi idi. Fakat Köy Enstitüsü adı, özgün programı ve kurumsal modeli ortadan kaldırıldığı için tarih yazımında haklı olarak “kapatılma” diye anılıyor.
Ancak tasfiye 1950’de birden başlamadı:
1946’da Hasan Âli Yücel bakanlıktan, İsmail Hakkı Tonguç görevden uzaklaştırıldı.
1947’de eğitim programı köklü biçimde değiştirildi.
Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.
Enstitülerin üretime ve köy kalkınmasına dayalı özgün niteliği CHP iktidarının son yıllarında büyük ölçüde zayıflatıldı.
DP iktidarı ise süreci tamamlayıp 1954’te hukuki son noktayı koydu.
Bu yüzden “Köy Enstitülerini yalnızca Menderes ve Kinyas Kartal kapattı” anlatısı tarihsel süreci aşırı basitleştiriyor.
“Bir gazete yazarının dönemin Van milletvekili Kinyas KARTAL ile yaptığı bir röportaj:
“— Köy enstitüleri komünist yetiştirdiği için mi kapatıldı?
— Hayır. Beni babam Moskova Üniversitesi’nde okuttu, komünizmin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum. Köy enstitülerinde komünizmi bilen kimse yoktu.
— Peki, karma eğitimden dolayı mı kapatıldı?
— Hayır. Bu da değil; bütün dünyada okullar karma eğitim, kız erkek beraber okuyor.
— Peki ya neden?
— Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var. Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı.
Ama köy enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme köy enstitüsü mezunu geldi ve bu köylerden artık kimse bana gelip danışmamaya başladı.
Ben düşündüm; 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu gelirse benim ağalığım ne olur, sıfıra düşer!
Böyleyse benim harekete geçmem gerekir dedim ve doğudaki bütün ağalara telefon ettim, onları topladım.
Bir de batıdan buldum: Eskişehir’den Emin Sazak.
Sonra Menderes’le pazarlığa gittik.
Yıl 1950 seçimlerinin olacağı zaman.
Dedik ki; köy enstitülerini kapatırsan şu gördüğün doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak’ın oyları sana. Kapatmazsan oy yok.
Menderes de 1950’de iktidara gelir gelmez, köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.
Demokrat Parti iktidara geldikten sonra, 27 Ocak 1954’te çıkarılan kanunla Köy Enstitüleri’ni ‘Komünist Yuvası’ propagandası ile kapattırdı.”
“Bir gazete yazarının dönemin Van milletvekili Kinyas KARTAL ile yaptığı bir röportaj:
İyi halt ettiniz şimdi terikatler sizi ele geçiriyor ağır ağır.. bakalım hangi ülkeye kaçacaksiniz ....
"Mühürsüz oylara itiraz etmeyin"
Eski CHP milletvekili Atilla Kart, 2017 referandumunda YSK’nın mühürsüz oy kararı sonrası CHP Genel Merkezi’nin teşkilatlara “itiraz etmeyin” talimatı gönderdiğini açıkladı.
AİHM sürecinin de parti yönetimi tarafından engellendiğini söyledi.
Clyde Tombaugh Pluton’u 1930'da ilk keşfeden insandı. 15 Temmuz 2015’de New Horizons uzay aracı 9 yıllık yolculuktan sonra saatte yaklaşık 50.000 kilometre hızla Pluto’nun yakınından (flyby) geçip gitti ve şu anda da Kuiper Kuşağı'nda yolculuğuna devam ediyor.
Clyde Tombaugh’un küllerinden yaklaşık 30 gramlık küçük bir miktar, uzay aracının üst güvertesine monte edilmiş özel alüminyum bir kapsülün içinde keşfettiği gezegenin yanından uzay aracıyla birlikte uçup geçti ve şu an insanlığın ürettiği en uzak mezarlardan biri olarak yıldızlararası uzaya doğru yol alıyor.
Gerçekten inanılmaz bir onurlandırma. Ayrıca Pluton’da kalp şeklinde bir bölgeye Tombaugh’un adını verdiler. Tombaugh yaşarken, bir gün Pluto'ya bir uzay aracı gönderilmesini her şeyden çok istiyordu. 1997’de ölümünden sonra, New Horizons misyonunun başkanı olan Alan Stern, Tombaugh'un eşi Patsy ve ailesiyle iletişime geçerek bu fikri sundu. Aile bu teklifi gözyaşlarıyla ve büyük bir mutlulukla kabul etti. Kapsülün üzerine bizzat Alan Stern tarafından şu anlamlı yazı kazındı:
"Burada, Pluto'nun ve güneş sisteminin 'üçüncü bölgesinin' kaşifi, Amerikalı Clyde W. Tombaugh'un naaşının kalıntıları bulunmaktadır..."
Bu 9 yıl ondan önce de yaklaşık on yıl hazırlığı süren bu yolculuğu düzenleyen ekibin başkanı da bir kadındı. Hazırlık aşaması dahil olmak üzere New Horizons’ın fırlatılışından Pluto'ya varışına kadar tüm operasyonları yöneten ve ekibin başında olan bu efsanevi kadın bilim insanın adı Alice Bowman'dı.
Not : Pluton artık gezegen değil ama hala tartışılıyor !
Ben belgeseli izlerken ve Horizons uzay aracı Pluton’a ulaşınca kumanda merkezinde herkes birbirine sarılıp şampanya patlatıp kutlama yaptılar. Tabii biz de şampanyayı buzlamakla meşguldük ! Bilimin, emeğin ve evrensel bir başarının coşkusunu görmeyip, sadece şişeye ve içindeki köpüğe odaklanmak gerçekten tam bir vizyonsuzluk örneği.
@kilicdarogluk 13 kez kaybettin. 14.sü yolda. Ya CHP’ye karşı kurultayda ya da seçimde. Zorun ne? Bir insan kendini nasıl bu kadar rezil eder? Hiç mi utanmıyorsun. Ya da senin görevin zaten kaybetmek ve bu işi başarıyla icra ediyorsun. O zaman bu görevi sana kim verdi?
Tamam rezilliği ortada. Sorulması gereken asıl soru şu: CHP delegeleri, üyeleri ve seçmeni bu kifayetsiz adamı nasıl partinin başına getirdi ve 13 yenilgi boyunca orada tuttu? Bizler (seçmen, millet, halk) sütten çıkmış ak kaşık mıyız? Sağlıklı bir bünye bunu vücutta tutar mı?
@turgutyuksekdag Sürücü kalp krizi geçirmiş veya uyumuş da olabilir. Bunlar ihtimal dahilinde ve o bariyerler yapılırken bu olasılıklar da düşünülmeli.
Kılıçdaroğlu tam bir görev adamıdır. Görevi neyse onu yapıyor, her zaman da sadık şekilde yaptı. Sorulması gereken bu görev tam olarak nedir ve ona kim tarafından verilmiştir.
YSK kararı aşağıda👇
YSK, yetkisiz mahkemenin, aldığı hukuksuz “mutlak butlan”kararı uyarınca 38. ve sonraki CHP kurultayları ardından verdiği mazbataların iptali talebiyle kendisine gönderdiği yazıyı “böyle bir görevim yok” diyerek işlem yapmaksızın İADE ediyor.
Yani, “verdiğim mazbatalar geçerlidir, iptal etmiyorum” diyor.
Bu durumda, Türkiye bir hukuk devleti, anayasa yürürlükte, kararları kesin olan YSK’nın verdiği mazbatalar geçerli ve mahkeme kararı ile makama oturtulanlarda da mazbata yok ise, , CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yönetimi de görev başında değil midir?
#AtatürkteBirleşmeZamanı
#YenidenAtatürkCumhuriyeti
@ozgurozeliletsm
“Dünyalı” (The Man from Earth / 2007) filmi tam bir gizli hazine. Düşük bütçeli ama etkileyici bir bilim kurgu. Aksiyon yok, efekt yok. Sadece tek bir odada geçen, insanı dinler, tarih, mitler ve insanlık üzerine saatlerce düşündüren olağanüstü diyaloglar var.
Mutlaka izleyin.