Şu kitabı okuduğumda lise 1-2 de filandım sanırım. 1000 yıl geçmiş üzerinden.
Kitabı yazdıran saf kemalist-sosyalist-aydınlanmacı aklı ve bilinci şimdi çok daha iyi anlıyorum.
(Murat Belge bu insanlara ''köylü romancısı'' filan diyerek alay ediyordu. Oysa edebi lezzet olarak, London'dan, Sinclair ve Hemingway'den nasıl bir edebi lezzet aldıysam bunlardan da aldım.)
Halen Anadolu'daki hangi köy ve kasabaya gitsem. Nerede bir ağaç görsem, o ağacı köy enstitülü, öğretmen okullu birinin diktiğini doğrulayabiliyorum.
Anadoluda, ağaç aşılayabilen, arıcılık yapabilen birileri varsa o kuşağın sayesinde.
Bugünün AB ve BND fonlarıyla biyoçeşitlilik, gıda güvenliği ve gıda güvencesi retoriği yapanlardan nasıl iğreniyorum bilemezsiniz.
Türkiye'yi ve dünyayı cahil, aç ve sefil duruma düşüren emperyalizm, yerli işbirlikçileri çok büyük bir iş başardılar.
ABD, AB ve NATO tarafından ülkesi bu denli çökertildiği halde, bunu konuşmayanlardan, normalleştirenlerden ve halen bu şeytani organizasyonlardan meded umanlardan da iğreniyorum.
Hiç bozlak, Veysel, Kerkük Türküsü dinlememiş, iki dakika bile dertlenmemiş, hiç Yunus, Nazım Hikmet okumamış, anlamamış gibi kötüsünüz, Türk Halkı'na yabancısınız, kiralık/satılık pezevenkler.
PKK'nın uyuşturucu ticaretinden, petrol, benzin-mazot ve insan kaçakçılığından, Türkiye ve Avrupa'daki binlerce işletmeden alınan haraç ve bunların dışında ABD senatosu onaylı 65.000 TIR silah ve mühimmat (İran kampanyası için verilen de en az bu kadardır. Bunların bazılarını da Ukrayna gibi faşist ülkelere satıyorlar.) ve ayrıca her yıl ABD bütçesinden ödenek olarak milyonlarca dolar geliri var.
PKK'nın Avrupa'daki pek çok devletten daha çok parası var.
PKK, pek çok ülkede çok sayıda politikacı, diplomat, gazeteci ve akademisyen kiraladı ve satın aldı. Bu bakımdan FETÖ gibi PKK/KCK da ''paralel bir devlettir'' diyebiliriz.
Eskiden beri, CIA/BND/MOSSAD ve USAID parasıyla yaşamını idame ettiren bazı ''basın emekçileri ve siyasetçilere'' bunların ne düşündüğü ve ne söylediğine ve motivasyonlarına bir de böyle bakmak lazım.
YENİ Partili Gökhan Günaydın, çerçeve yasaya dair:
"Vatandaş bize şunu söylüyor: 'Aptal mısınız kardeşim? Her gün sizden birilerini hapsediyorlar. Sizi de her gün tehdit ediyorlar ve siz de bunların peşinden gidiyorsunuz.'
Biz kimsenin peşinden gitmiyoruz. Biz barışın ve demokrasinin peşinden gitmek istiyoruz. Herkesi de buraya davet ediyoruz.
Tavrımız, tutumumuz buna göre olacaktır. Kurullarımız oturacak, çalışacak. Nihai kararımızı buna göre oluşturacağız. Muhtemelen pazartesi günü Genel Kurula geçecek. Orada da tavrımızı bütün Türkiye görecek." (OnlarTV)
@MaliGuller Çok zorlama bir yorum. Tam tersi, aslına rücu eden bir parti oldu yeni. Bu tür karar ve eylemlerde de hiçbir çelişki yok. Niye zorluyorsunuz, yeniden çok yenicilik bu.
16 senelik akademik hayatımda gözlemlediğim bir durum var. Özellikle taşra üniversitelerinde belirgin bir şekilde hissedilen bu durum, idari personelin (hepsi için geçerli olmasa da) akademisyene yönelik içten içe kıskançlık, haset ya da küçümsemeye varacak düzeydeki tavrı. Kişisel nedenlerden bağımsız olarak bunun yapısal bir sorun olduğu kanaatindeyim. Taşradaki YL ve doktora programlarında beklentinin anlamsız olduğuna dair anlayış ve yorum (kimi durumlarda haklılık payı olmakla birlikte) bütün akademisyenlerin aynı potada eritilmesine, akademik değerin ve emeğin görmezden gelinmesine yol açıyor. Elbette bu durum, idari personelin de ‘hoca’nın sabahtan akşama kadar bir şey yapmayan, masa başında oturan ve maaşı yatarak kazanan kişiler olarak değerlendirilmesine neden oluyor.
Öte taraftan, rektör seçimlerinde artık söz sahibi olunmaması tepeden tırnağa hiçbir anlamımız olmadığının hissettirilmesine neden oluyor. Yeri geldiğinde akademisyen olarak rektörden randevu bile alamayan bizlerin, idari personelin alaycı tavrına maruz kalmasına sebebiyet veriyor. Akademi bitmedi ama biçimi, değeri, ve hocanın emeğine saygının niteliği hiçleşti.
ÖÖ, Le Monde'a bir yazı çivirtmiş, yine aynı teraneyi tekrarlıyor. Artık dozu arttırması gerekir, iktidardan daha batıcı, daha işbirlikçi ve daha iyi ittifak olabileceğinin örneğini ve ispatını, iktidardan daha somut ve önde adımlar atarak göstermeli. Bunlar yetmez, daha daha!
Aynı anda düşen şu üç haber 'batı medeniyetinin' iflasını ve 'doğu medeniyetinin' ise yükselişini simgeliyor. Batı Asya milleti olarak nerede duracağız?
📍 İran ve Umman transit hat üzerinde anlaştı: Hürmüz Boğazı’nda kontrol Tehran’a geçebilir
🔎 Uzmanlar değerlendirdi:
💬 "Temel mesele şu ki, eğer bir anlaşma sağlanırsa bu, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen trafiği denetleme kabiliyetini koruduğu bir anlaşma olacak"
💬 "Mesele bir tavizden ziyade bunun nasıl uygulanacağı ve ABD için bu anlaşmaya onay verirken itibarını koruyabileceği bir yolun bulunup bulunmayacağıdır. Asıl büyük soru işareti budur"
💬 "Risk şu ki, bir anlaşma sağlandığında herkes buna bakıp ‘İran istediğini aldı, ABD ise elinde hiçbir şey olmadan kaldı’ diyebilir"
💬 "Abluka kalktığı an Başkan kozunu kaybeder. Petrol satışına emanet hesap şartı olmaksızın izin verildiği saniye daha fazlasını kaybeder"
Detaylar🔗https://t.co/ILIDGrgeZF
Özgür Özel'den Kemal Kılıçdaroğlu ve çevresine ilişkin:
"Uzun yıllar birlikte görev yaptık ama hem kendisinin hem de etrafındaki bir avuç muhterisin bu hale gelebileceğini, bu kadar kötü olabileceklerini göremedim.
Ben bu kadar kötülükle karşılaşacağımı bilseydim siyasete girmezdim. Bugün bulunduğum pozisyondan pişman değilim ama sonu buraya varacaktıysa hiç olmasaymış daha iyi.
Yine de iyi ki girmişiz, iyi ki itiraz etmişiz; en azından karpuzu kurtardık, düşürüp kırmazsak menzile varırız."
Türkiye'nin 160 yıllık anayasa ve milli demokratik devrim mücadelesini bir "dış dayatma" olarak sunmak gericiliğin akademik versiyonudur. Artık bu zırvaların alıcısı yok. Her şeyden önce ayıptır: Taif zindanlarında boğdurulan Mithat Paşalara, Vatan ve Hürriyet bilincinin ilk şövalyesi Namık Kemal'e, Abdülhamit istibdadına karşı mücadele eden Tevfik Fikret'e, Tıbbiye'de, Mülkiye'de, Harbiye'de devrimci ve aydınlanmacı fikirleri kuşanan İttihatçılara, Cumhuriyet devriminin ve kültür devriminin önderi Mustafa Kemal Paşa'ya, devrimci cumhuriyet kuşağına, 68'in devrimcilerine ve daha nicelerine... Türk devrimcileri 160 yıldır mücadele ediyor, dış dayatmalara karşı modernite mücadelesi veriyor. Onların aziz mücadelesi ve hatırasına leke sürdürtmeyiz.
Ben Ankara’da zamanında çok keyifli yaşadım. Çok iyi arkadaşlarım vardı. Hala var. Çankaya’dan Kızılay’a yürümek ve aylaklık etmek hoştu.
Sakarya caddesi o zamanlar belli bir karaktere sahipti. Bira içerdik. Turhan Kitabevinde ve hemen komşusu Dost kitabevinde kitapların arasında saatler geçiyordu. Göksu restaurant bugünün pek çok fine dine restoranından iyiydi.
Zafer çarşısında sahaflara uğrayıp yorulunca Yenişehir’deki Divan’da çay ve pasta yapar dinlenirdim. Arka sokakta hala Rutkay Aziz’in sahneye çıktığı AST’de epeyce Brecht izledim.
CSO konserleri cuma akşamı rutiniydi.
Sonbaharda Ankara güzel olur. Seymenler parkında spor yapıp, Balık almaya Sakarya ya da Ulus haline gider, Ulus’un sokaklarında gezerdim. Ankara’da boğaz yoktu ama Ulus’ta Boğaziçi lokantası vardı.
Akman pastanesinin bozası vardı. Eyüp Sabri Tuncer’de kolonya şişelerini doldurup erken cumhuriyet mimarisi binalarının fotoğraflarını çekerdim…
Çok şey vardı…Bu kadar yazayım…
Çok ilginç: CHP'de kalarak eski retoriği sürdürmek ile yenisine geçip orada devam etmek, ikisi de yanlış ve tutarsız. Gitmek de kalmak da aynı kapıya çıkıyor. Doğanın cilvesi olsa gerek.
(eski retorik = parti içinde mücadele vermek)
Her işte böyle 'büyü', bana daha doğru gelen kelimelerle 'ruh', 'öz' olmalı, aramalıyız, bulmadan da o işe hiç başlamamalıyız. (Yazıyı çok beğendim bu arada.)
Sanat diye bir şey yoktur diyordu üstat, sanatçılar vardır sadece ve sanatçılık dediğimiz şey, sadece ve sadece bir büyü yaratmaktır.
Şu sahneyi hatırlayan var mı? Haneke'nin Aşk filminden bu. Arkadaki kitaplara bakın. Bay Haneke, sanat grubundaki arkadaşlara bir liste veriyor, gidin bu kitapları bulun diyor. Ekiptekiler Paris'i dört dönüyorlar, kitapların bazıları yok. Gelip hocaya dönüyorlar, hocam diyorlar kitapların hepsi yok, alalım şu sahaftan beş - on kilo kitap, koyalım raflara, ne fark eder ki, telefon rehberi alsak ne fark eder hocam diyorlar, nasıl olsa sen kitapları görmeyeceksin ki film de, yani göstermeyeceksin ki. Sadece kapakları görünecek. Ne fark eder diyorlar.
Haneke müthiş bir cevap veriyor. Büyüsü kaçar diyor. Büyüsü kaçar. Büyü. Ben diyor, o ilişkide, çiftimizin gençken okuduğu kitapların hayalini gördüm, onları öyle yapan o kitaplardı, o yüzden benim o kitapları koymam lazım, onlar sahnenin büyüsünü oluşturacak. Kamerayla üzerlerinden geçmem gerekmeyecek. Onlar, o atmosferi yaratacak.
Nolan'ın Odyssey'in birçok seansında, izleyeciler tarafından alkışlandığını duyuyorum. Neden? Çünkü sanat, o büyünün yaratımıdır, aktarımıdır. Aİ ile olmuyor, bilgisayarla olmuyor, efektle olmuyor, saçma sapan cümlelerle kurulan metinlere anlatı diyerek olmuyor. Bir ruh gerektiriyor, Nietzsche'nin kanla yaz, göreceksin ki kan ruhtur dediği şey gerekiyor.
İmkânların, çevrelerin, paraların, gücün, network'lerin çoğu zaman, bir yönetmenin sanat grubundaki asistanlarına verdiği bir kitap listesinden küçük kalıyor.
Ruh olmadı mı imkân sınırlı.
Ruh yoksa, kalem sınırlı.
Ruh yoksa, paran yetmiyor.
Ruh yoksa, ne olduğun, kim olduğun, çevren yetmiyor.
Sanat, on bin yıldır, insan ayaklanalı beridir o ruhu, büyüyü arıyor.
Gerisi, çok üzgünüm ama lafı güzaf...
Batı, sömürge kafalara bilim adı altında böyle sahte işler yaptırınca, tarihi çarpıtmak da ekmek kavgasına dönüşüyor. Çünkü bu kafa, batı mahallelerinde ruhunu paraya teslim etmiş, çürümüş zihniyetin ürünü. Ne iş versen yapar.
RÖPORTAJ | Lena Salaymeh:
“Genel olarak Küresel Güney toplumları laik yönetimi kendi iradeleriyle seçmemiş; laik yönetim onlara yeni sömürgeci sistem aracılığıyla dayatılmıştır.
Türkiye, bu genel kuralın bir istisnası değildir.
1923 tarihli Lozan Antlaşması, Türkiye’nin dört Avrupalı hukuk danışmanına başvurmasını şart koşmuştur.
Bu danışma süreci, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanması ile İsviçre Medeni Kanunu’nun, İtalyan ceza kanunlarının ve Alman ticaret kanunlarının benimsenmesiyle sonuçlanmıştır.
Lozan Antlaşması’nın 38 ila 43. maddeleri, Türk hükûmetini laik yönetim ilkelerine uymakla yükümlü kılmaktadır. Basitçe ifade etmek gerekirse Lozan Antlaşması, laik yönetimi dayatmıştır.”
https://t.co/atE96Wx5w1
CHP'yi on yıllardır ele geçirenler, CHP'den ayrıldılar ve CHP düşmanı politikalarını CHP dışındaki partilerinde savunmaya devam edecekler. CHP düşmanlığı yapacaklar. Programlarında var ve hedeflerini açıkça söylüyorlar, kızacak hiçbir şey yok.