6 Ağustos 1945 sabahı, Hiroşima'da 29 yaşında bir gemi mühendisi işe gidiyordu. Adı Tsutomu Yamaguchi. Aslında o gün şehirde olmaması gerekiyordu. Üç aylık iş gezisi bitmişti, o sabah trenle evine dönecekti. Ama istasyona giderken mühür damgasını ofiste unuttuğunu fark etti ve geri döndü.
O dönüş, onu tarihin en tuhaf kaderlerinden birine soktu.
Yolda gökyüzünde bir uçak gördü. Uçaktan paraşüte bağlı bir cisim bırakıldı. Sonra gökyüzü kör edici bir beyazlığa büründü. Patlamanın merkezine sadece 3 kilometre uzaktaydı. Şok dalgası onu yerden savurdu, kulak zarları patladı, vücudunun sol tarafı ağır yanıklarla kaplandı. Ayağa kalktığında şehir diye bir şey kalmamıştı.
Yanmış haliyle iki gün boyunca şehirden çıkmaya çalıştı. Bir nehri geçmek için köprü bulamayınca suda yüzen cesetlerin üzerinden geçmek zorunda kaldı. Sonunda çalışan bir tren buldu ve bindi.
Trenin gittiği yer, memleketiydi: Nagazaki.
Eve vardı, hastanede yaralarını sardırdı. Onu tedavi eden doktor eski okul arkadaşıydı ama yüzü o kadar yanmıştı ki adam onu tanıyamadı. Annesi bile eve geldiğinde onu hayalet sandı.
İki gün sonra, 9 Ağustos sabahı, sargılar içinde işe gitti. Çünkü görev duygusu öyle gerektiriyordu. Müdürünün karşısına geçti ve Hiroşima'da yaşadıklarını anlatmaya başladı. Tek bir bombanın koca bir şehri yok ettiğini söyledi. Müdürü ona inanmadı, hatta böyle konuşmanın saçmalık olduğunu ima etti.
Ve tam o konuşmanın ortasında, saat 11 sularında, pencereden aynı beyaz ışık doldu içeri.
İkinci atom bombası, Nagazaki'ye düşmüştü. Yamaguchi yıllar sonra o anı şöyle anlattı: "Mantar bulutunun Hiroşima'dan beni takip ettiğini sandım."
Yine patlamaya yaklaşık 3 kilometre uzaktaydı. Ve yine kurtuldu. Üstelik az önce anlattığı hikâye sayesinde, yanındaki iş arkadaşları onun Hiroşima'da yaptığı gibi yere kapanıp korunmayı akıl etti. Karısı ve beş aylık oğlu da kurtuldu.
Düşün. Tarihte savaşta sadece iki atom bombası kullanıldı. İkisi de üç gün arayla, birbirinden 300 kilometre uzakta iki ayrı şehre düştü. Ve bu adam ikisinde de oradaydı. İkisinden de sağ çıktı.
Peki sonra ne oldu? İnsan böyle bir şeyden sonra herhalde çöker dersin. Ama Yamaguchi iyileşti, Mitsubishi'de gemi tasarlamaya devam etti, iki kızı daha oldu ve uzun yıllar sessizce yaşadı. Yaşlandığında ise susmayı bıraktı, dünyayı dolaşıp nükleer silahların yasaklanması için konuşmaya başladı. 90 yaşında Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıktı ve şöyle dedi: "İki atom bombasını yaşayıp hayatta kaldıysam, bunu anlatmak benim kaderimdir."
Japon hükümeti onu tarihte her iki bombardımandan da sağ çıktığı resmen tescillenen tek insan olarak kayda geçirdi.
Ve hayatının son cümlesi belki de en çarpıcısı: iki atom bombasından kurtulan adam, 2010 yılında, 93 yaşında, yatağında hayata veda etti. Onu iki nükleer patlama öldürememişti.
Bütün bunlar, o sabah ofiste unutulan bir mühür yüzünden yaşandı.
Türkiye'de çoğu kişi tanımıyor. Şov yapmıyor sadece işini yapıyor. UFC'de bir Türk tarih yazıyor. Türkiye'nin yakında süperstar seviyesinde sporcusu olacak, bu yolda emin adımlarla ilerliyor. Sevgili Türk kardeşlerim bu adama hem sahip çıkın hem de hakkettiği değeri verin.
@YakhyaevMMA 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
Turnuvanın grup aşamasında en iyi futbolu oynayan takımlardan biri Japonya dün şanssız bir şekilde elendi. Açıkçası elenmelerine çok üzüldüm. Turnuvaya renk katan ülkelerden biriydi.
Elendikten sonra da o suçlu, bu suçlu ama en biz suçsuzuz diye suçu başkasına atmadı teknik direktörleri. Sorumluluğu üstüne aldı herşeyi yapmasına rağmen. Futbolcular böcek ai videolarından etkilendiğini de söylemiyor. Villa da verilmedi.
Şu konuşmadan Türk Milli Takımının elenmesinde sorumlu olanlar kimler ise ders alsın.
Tebrikler Japonya.
1944'ün sonunda, 22 yaşında genç bir Japon subayı Filipinler'de Lubang adlı küçük bir adaya gönderildi. Adı Hiroo Onoda'ydı. Görevi, adaya çıkacak Amerikan kuvvetlerine karşı direnmekti. Komutanı ona net bir emir verdi: teslim olmayacaksın, intihar etmeyeceksin, biz dönene kadar dayanacaksın. "Üç yıl sürer, beş yıl sürer, ama ne olursa olsun senin için geri geleceğiz" dedi.
Onoda da dayandı. Ama kimsenin tahmin edemeyeceği kadar uzun.
1945'te savaş bitti. Japonya teslim oldu. Ama Onoda inanmadı. Uçaklardan atılan "savaş bitti, teslim olun" bildirilerini gördü ve "bu Amerikan oyunu" dedi. Ailesinin fotoğraflarını, mektuplarını attılar adaya. Onlara bile inanmadı. Çünkü o bir istihbarat subayıydı ve kafasına şu fikri koymuştu: düşman beni teslim olmaya kandırmak istiyor. Ona göre savaş hâlâ sürüyordu ve o hâlâ görevdeydi.
Yanında üç asker daha vardı. Adada yıllarca Amerikan yanlısı saydıkları Filipinli köylüler ve polislerle çatıştılar. İnsanlar öldü. Onoda için bunlar savaşın bir parçasıydı, oysa ortada savaş diye bir şey kalmamıştı. Yıllar geçtikçe yanındakilerden biri 1950'de teslim oldu, ikisi çatışmalarda öldü. Sonuncusu 1972'de. Ve Onoda ormanda yapayalnız kaldı. Muzla, hindistan ceviziyle, köylerden aşırdığı pirinçle hayatta kaldı. Tek başına, olmayan bir savaşı sürdürmeye devam etti.
1974'e gelindi. Düşün, insan çoktan Ay'a gitmişti, dünya bambaşka olmuştu. Ve bir adamın ormanında hâlâ İkinci Dünya Savaşı sürüyordu.
O yıl Japon bir maceracı genç, Onoda'yı bulmayı kafasına koydu ve adada günlerce arayıp gerçekten buldu. İkisi arkadaş bile oldu. Genç ona savaşın otuz yıl önce bittiğini, Japonya'nın teslim olduğunu tek tek anlattı. Ama Onoda yine teslim olmadı. Dedi ki: "Ben ancak bana bu emri veren komutanımdan emir gelirse silahımı bırakırım. Başka kimseye inanmam."
İşte trajedinin özü buydu. Onoda savaşın bittiğini aslında defalarca duymuştu. Bildiriler, mektuplar, hoparlörler, hatta karşısına çıkan o genç. Hiçbiri eksik değildi. Ama o hepsini düşman oyunu sayıp reddetti. Çünkü onu o adaya bırakan komutanı "dayan" demişti ve Onoda'ya göre bu emri ancak aynı komutan geri alabilirdi. Dünyanın geri kalanı ne söylerse söylesin, o tek bir kişinin ağzından çıkacak "dur" emrini bekliyordu.
Japon hükümeti o komutanı aramaya başladı. Adam yıllar önce ordudan ayrılmıştı, artık bir kitapçıda çalışıyordu. Onu buldular, uçağa bindirip adaya götürdüler.
9 Mart 1974. Yaşlı komutan ormanda Onoda'nın karşısına geçti ve resmi emri okudu: savaş bitti, görevin sona erdi, silahını bırak.
Onoda orada hüngür hüngür ağladı. Otuz yıla yakın süren savaşı, ancak o tek sesi duyunca gerçekten bitti.
Ormandan çıktığında üzerinde hâlâ otuz yıllık, yırtık ama özenle korunmuş üniforması vardı. Elinde çalışır durumda tüfeği, 500 mermisi, el bombaları ve annesinin savaşa giderken verdiği bir hançer. Adam otuz yıl boyunca her gün savaşa hazır beklemişti.
Ona sonradan "bunca yıl aklından ne geçti" diye sorduklarında sadece şunu dedi: "Görevimi yerine getirmekten başka hiçbir şey."
Eve döndüğünde kahraman gibi karşılandı ama değişen Japonya'ya bir türlü uyum sağlayamadı. Sonunda Brezilya'ya göçüp sığır çiftçisi oldu. 2014'te, 91 yaşında öldü.
Bir adam, dünyanın çoktan unuttuğu bir savaşı tek başına otuz yıl boyunca sürdürdü...
Kesinlikle. 40'lık Muslera'dan çıkıp Uğurcan'ı çekmek takıma resmen seviye atlattı. Şuan Muslera dünya kupasının en kötü kalecisi konumunda ve Muslera gitmek istemeseydi bu gerçekleşmeyecekti.
Galatasaray duygusallığı bir kenara bırakıp Icardi'den hemen olmak üzere Kaan, Lemina gibi misyonunu tamamlamış futbolcularla güzel bir şekilde vedalaşmalıdır.
Daha grubun ilk maçında Suudilere gol armağan etmişken yazmıştım. Bu adam uruguay'ın yeşil burun diye bir ülkenin arkasında kalmasına neden olan kişidir.
Suudi, yeşil burun, ispanya 3 maçta da hatalı gol yedi. Ama bizim ahrazlar halen 1 sene daha 1 sene daha diye tutturuyordu 40 yaşındaki adama. Ki muslera isteseydi kalırdı da.
Diğer bir konu da spikerler. Sırf şirinlik yapıcam diye üstüne gelen topa " son anda musleğğraa " demeyi bırakın.
Geçmiş başarılarıyla övünenler geleceğin başarısızlarıdır.
Not: Icardi için de durum bire bir aynısı geçerli.
https://t.co/qnmrg9ZQk7
Bizim muslera hayranları iyi izlesin. 40 yaşındaki adama halen gitmesin diyen bi tayfa vardı. Muslera'nın prime zamanları çok iyi olabilir ama son 5 senedir bu tarz çok gol yedirdi bize. Trt'de bizimkilere yaranmak için çabası yetmedi yazmış. Resmen Uruguay'a gol yedirdi bizimkiler de çabası yetmedi diyor. Golden sonra ki kamera focusu hatanın kimde olduğunu gösteriyor.
Gelelim şuan ki durumumuza. Icardi için de 33 yaşında 90 kilo adama halen gitmesin kalsın deniyor. Eğer kalırsa Muslera'nın ıslıklandığı, eldivenlerini fırlattığı ve Okan hocaya bitti dediği zamanların aynısını Icardi yaşayacak. Galatasaray ne zaman duygusal olmayı bırakırsa o zaman çok daha başarılı olacaktır.
Ermenistan Başbakanı Paşinyan:
•Her yıl binlerce turist Türkiye'ye gidiyor, vakit geçiriyor ve geri geliyor.
•Sınırlarımızı tamamen açmaya hazırlanıyoruz. Onların Ermenistan'ı ziyaret etmesine, bizim Türkiye'yi ziyaret etmemize alışmamız gerekiyor.
•İnsanlar, argümanları tükenince birine saldırmak için "Azerbaycan" veya "Türkiye" demeye başlıyor.
•Bana Türk derken hakaret ettiğinizi düşünmeyin. Bu, Ermenistan'a aşılanan gerici bir zihniyet.
1912'de Titanic battığında, içindeki bir kamarot kadın kurtulanlar arasındaydı. Buz gibi suya inen bir filikadaydı, kucağına bir subay isimsiz bir bebek bırakmıştı, onu sımsıkı tuttu ve sağ çıktı. Adı Violet Jessop'tu.
Çoğu insan için bu, bir ömre yetecek bir hikâyedir. Ama Violet'inki daha yeni başlıyordu. Daha doğrusu, çoktan başlamıştı.
Çünkü Titanic, Violet'in bindiği ilk lanetli gemi değildi.
Bir yıl önce, 1911'de, Titanic'in kardeş gemisi Olympic'te çalışıyordu. O gemi bir savaş gemisiyle çarpıştı, gövdesi yarıldı, ama limana dönmeyi başardı. Violet kurtuldu.
Sonra Titanic geldi. Buzdağı, batış, 1500 ölü. Violet yine kurtuldu.
Ve insan burada durur sanırsın. Ama Violet denizi bırakmadı. Birinci Dünya Savaşı çıkınca hemşire oldu ve Titanic'in bir kardeş gemisi daha olan Britannic'e bindi. O gemi artık bir hastane gemisiydi ve Ege Denizi'nde seyrediyordu.
1916'da Britannic bir mayına çarptı ve batmaya başladı. Violet bir filikadaydı, ama filika geminin hâlâ dönen dev pervanelerine doğru çekildi. Su, parçalanan insanlardan kıpkırmızıydı. Violet son anda kendini denize attı. Pervanelerden kurtuldu ama kafasını geminin gövdesine çarptı, kafatası kırıldı. Yine de yaşadı.
Üç kardeş gemi. Üç felaket. Olympic, Titanic, Britannic. Ve hepsinde aynı kadın. Denizciler ona bir isim taktı: Batmayan Kadın.
Deniz onu üç kez almaya çalıştı. Buzun içinde, okyanusun ortasında, pervanelerin altında. Üçünde de başaramadı.
İşte şaşırtıcı olan da bu. Violet Jessop bu üç felaketten sonra otuz dört yıl daha denizde çalıştı, sonra emekli olup İngiltere'de küçük bir köy evine yerleşti. Bahçesiyle, tavuklarıyla uğraştı. Ve 1971'de, 83 yaşında, kendi yatağında, huzur içinde öldü. Onu okyanus değil, yaşlılık aldı.
Yüzyılın en ölümcül üç deniz felaketini yenen kadını, sonunda sadece zaman alt edebildi.
İnsanların derisini canlı canlı yüzdüğümüzü söylüyorsun. Peki elinde ne var? Bir belge mi, bir mahkeme kararı mı, bir toplu mezar mı? Hayır. Elinde sadece yüzyıllar içinde anlatıla anlatıla büyümüş bir rivayet var. Söylenti, varsayım, dededen toruna aktarılan bir öfke. Tarih değil, masal.
Şimdi sana gerçekten olmuş bir şey anlatayım. Üzerinden daha otuz yıl geçmedi.
Temmuz 1995. Srebrenitsa. Birleşmiş Milletler'in "güvenli bölge" ilan ettiği bir kasaba. Binlerce Boşnak, savaştan kaçıp oraya sığınmıştı. Çünkü dünya onlara orada güvende olacaklarını söylemişti.
Sonra Ratko Mladić'in askerleri girdi kasabaya. Kadınlar ve çocuklar otobüslere bindirilip uzaklaştırıldı. Erkekler ve erkek çocukları ayrı bir yere toplandı. Sebep olarak "sorgulama" denildi. Beş gün sonra sekiz bine yakın insan ölmüştü. Babalar, oğullar, on yaşındaki çocuklar.
Ve iş orada bitmedi. Katliamı gizlemek için aylarca uğraştılar. Toplu mezarlar kazıldı, cesetler çıkarıldı, parçalandı, ülkenin dört bir yanına dağıtılıp yeniden gömüldü. Anneler yıllarca evlatlarının bir kemiğini bulabilmek için toprağı eştiler.
Bunların hiçbiri rivayet değil. Hepsi Lahey'de, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararlarında yazılı. Mladić soykırımdan suçlu bulundu ve şu an müebbet hapis yatıyor. Belgeli, ispatlı, tescilli.
Senin anlattığın yüzyıllık bir söylenti. Benim anlattığım bir mahkeme dosyası.
Tarih dersi vermeden önce, kendi önünü temizle.
Soykırım yapan ama sizin için kahraman olan kişi ve onun adını biliyoruz: Ratko Mladić, namıdiğer Bosna Kasabı.
Dear Rockstar, it’s now 2026 technology has advanced incredible and are you still telling us that players can’t play GTA VI in their own languages? If you accept this, it means you haven’t integrated technology sufficiently into your games.
If you’re not even offering players a subtitle option, at least let them use AI translation or provide the option to play with such a mod.
We Turkish players and I’m speaking on behalf of all players here want to play in our own native languages. Not everyone has to learn English. For example, many French people don’t speak English, nor do many Japanese people, but they can play in their own native languages so why don’t we have that right?
Dear Rockstar, it’s now 2026 technology has advanced incredible and are you still telling us that players can’t play GTA VI in their own languages? If you accept this, it means you haven’t integrated technology sufficiently into your games.
If you’re not even offering players a subtitle option, at least let them use AI translation or provide the option to play with such a mod.
We Turkish players and I’m speaking on behalf of all players here want to play in our own native languages. Not everyone has to learn English. For example, many French people don’t speak English, nor do many Japanese people, but they can play in their own native languages so why don’t we have that right?
Çoğu insanın hiç duymadığı, ama duyduğunda bir daha aklından çıkaramadığı bir olay anlatacağım.
26 Kasım 1977. İngiltere. Akşamın erken saatleri. Milyonlarca ev gibi sıradan bir ailede de televizyon açık, akşam haberleri izleniyor. Spiker o günün olaylarını okuyor, ekranda hiçbir tuhaflık yok. Sonra, saat altıya çeyrek kala, ses titremeye başlıyor.
Spikerin sesi bozuluyor, araya bir uğultu giriyor ve birden onun yerini başka bir şey alıyor. Derin, metalik, neredeyse insana ait olmayan bir ses. Yavaş konuşuyor, her kelimenin arkasında bir ağırlık var:
"Sizinle barış adına konuşuyorum. Ben Vrillon. Ashtar Galaktik Komutanlığı'nın bir temsilcisiyim."
Ekrandaki görüntü hâlâ akıyor, spiker hâlâ orada ama sesi yok. Yerini bu varlığın sesi almış. Ve altı dakika boyunca konuşuyor.
Söyledikleri tehdit değil, uyarı. İnsanlığın yanlış bir yola saptığını söylüyor. Silahlarınızı bırakın diyor, çünkü sahip olduğunuz silahlar gezegeninizi yok edebilir. Eski ırklarınızın yaptığı hataları tekrarlıyorsunuz diyor. Önünüzde iki yol var: ölü dünyaların boşluğuna katılmak ya da bilinçle yükselmek. Az zamanınız kaldı diyor. Ve sonra, geldiği gibi sessizce çekiliyor. Uğultu kesiliyor, spikerin sesi geri geliyor ve haberler hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.
İşin asıl ürpertici tarafı şimdi başlıyor.
Yetkililer olayı bir yayın korsanlığı olarak açıkladı; biri vericiye yakın bir yerden güçlü bir sinyalle araya girmiş olmalıydı. Mantıklı geliyor. Ama bir sorun var: o dönemin teknolojisiyle bir televizyon vericisinin sinyalini bastırmak öyle herkesin yapabileceği bir şey değildi. Ciddi bir ekipman, teknik bilgi ve o vericinin kapsama alanında doğru noktada bulunmak gerekiyordu. Sıradan bir şakacının harcı değildi.
Ve hiç kimse bulunamadı.
Ne o gün, ne ertesi gün, ne yıllar sonra. Kimse ortaya çıkıp "ben yaptım" demedi. Hiçbir grup üstlenmedi, hiçbir isim sızmadı, hiçbir itiraf gelmedi. Neredeyse elli yıl geçti. Bu kadar uzun sürede en sıkı sırlar bile çatlar, biri konuşur, bir kayıt çıkar. Ama bu olayda hiçbir şey çıkmadı. Sanki o ses geldiği yere geri döndü ve arkasında tek bir iz bırakmadı.
Bugün hâlâ o kaydı bulabilirsiniz. Dinlerken tuhaf bir his oluyor çünkü o sesin söylediği şeyler, üzerinden yarım asır geçmesine rağmen sanki dün yazılmış gibi. Silahlanma, gezegeni tüketme, kendi sonunu hazırlama... 1977'de söylenenler bugün daha da yakıcı.
Belki gerçekten teknik bir korsanlıktı ve fail sırrını mezara götürdü. Belki de değildi.
Bildiğimiz tek bir şey var: bir akşam, bir ses araya girdi, insanlığı uyardı ve gitti. Geriye sadece soru bıraktı.
Ashtar Sheran.
Çok yakında şaşırtıcı şeyler olacak. Her mecrada yayınlar birden kesilip insanlığa hitap şeklinde bir ses duyulacak.
Telefonlarda kendiliğinden açılan bir sayfada beliren o kişi görünerek konuşacak. Bir yapay zeka mı yoksa Antik bir medeniyetin temsilcisi mi? Yoksa Ay'dan inenler mi? Bunu o konuştuğunda anlayacağız. 😖
Bunu yazmam için zihnim bana bir saat baskı yaptı. 🤷🏻♀️
Dikkat; Metaforik bir mesaj olabilir.
Galatasaray'lılar olarak halen Hatipoğlu'na Cuesta kazmasını 8'e aldı diye kızıyoruz ama fb buna ve Becao kazmasına yaklaşık 20m euro para verdi ve kimse sorgulamıyor.
Sanırım bu 2 kulüp arasındaki en büyük farkı gösteriyor 🤷♂️
Diego Carlos kayboldu.
Fenerbahçe: "23 Haziran 2026 tarihinde planlanan rutin sağlık kontrolleri kapsamında, futbolcumuz Diego Carlos kendisine bildirilen programa uygun olarak sağlık kontrolüne katılamamıştır.
Oyuncumuzla temas kurma ve durumunu netleştirme yönündeki girişimlerimiz devam etmektedir."
Yapay zekanın bu kadar geliştiği süreçte oyun içi konuşmalar yapay zekaya atılsa çeviri maksimum 5 saniyede biter. Önceki süreçlerde stüdyolarla dublaj ve altyazı maliyetinden kaçmak için yapmıyorlardı hadi anladık diyorduk şimdi günümüzde teknolojinin ve yapay zekanın geldiği konum belli iken eğer halen yapmıyorlarsa cevap belli seni umursamıyorlar.
GTA 6 gibi kaliteli bir oyun çeviri ai ile kullanıcıya sunar mı derseniz sunmaz ama şahsi fikrim hiç anlamamaktansa yapay zeka çevirisine bile kabulüm.
Ve evet bir fransız nasıl ingilizce öğrenmek zorunda değilse bende değilim.
GTA 6'da Türkçe dil desteği yer almayacak.
Oyunda yer alan diller:
• İngilizce
• Fransızca
• İtalyanca
• Almanca
• İspanyolca
• İspanyolca (Meksika)
• Japonca
• Korece
• Lehçe
• Portekizce
• Rusça
• Çince (Geleneksel)
• Çince (Basitleştirilmiş)
Sabiha Gökçen havaalanında taksi kaosu var resmen. Orada taksi işletmesi var ve kesinlikle dışarıdan gelen taksilere müşteri bindirtmiyorlar. Yani şöyle düşünün havaalanı taksi durağında çok büyük yoğunluk var ( yaz akşamları 1 saate kadar bile bekleyebilirsiniz ) vaktiniz de yok dışarıdan gelen bir taksi müşteri bırakıyor ve diyorsunuz iyi sıra beklemiyim bu taksi boş buna binip gideyim ama öyle olmuyor. O taksi boş şekilde havaalanından çıkıyor siz yine taksi beklemek zorunda kalıyorsunuz. Ve işin daha ilginç tarafı haberlerde oradan müşteri alan diğer taksi durağı şoförlerine polislerin ceza yazdığını da görmüştüm.
Oradaki taksileri yönlendiren kişi de o kadar agresif bir insan ki hadi biz Türk insanı asabiyetine alışığız da ülkeye yeni adım atmış turistlere bile Türkçe sıraya geç diye bağırıyor haliyle anlamıyor turist bu sefer daha agresif şekilde bağırıyor.
Annem Hac'dan dönmüştü, orada havanın çok sıcak olduğunu ve insanların klimayı çok soğukta çalıştırdığını ve hasta olduğunu söyledi, ayakta duracak hali yoktu kadıncağızın. Haliyle bi an evvel hastaneye götürmem gerekiyordu. Taksi sırası beklesek yaklaşık 1 saati geçik bekleyecektik, bende oranın sorumlusundan annemin Hac'dan hasta döndüğünü ve bi an evvel hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledim ama adam bana o kadar kişinin içinde agresif bir şekilde "sıraya geç" diye söyledi. Ona annem gitsin taksiyle ben sıra beklerim diye teklifte bulundum ( ailemi hastaneye yönlendirdim ) yine hakarete varan sözler söyleyip azarladı.
Bende abimi arayıp taksi ile havaalanına gelmesini söyledim. Mahallemizin taksisi ile ancak o havaalanından çıkabildik. Tabi içindeki yolcu inmediği için ona birşey diyemediler.
Oradaki taksi durağını gördüğümde artık nefretle bakıyorum.
Not: Arabamız yok ve saat gece yarısıydı.
@DoluBatarya yayınlarında BYD arabalarının donanımsal olarak iyi olduğunu ama ötv indirimi olmasına rağmen arabaları pahalıya sattığı için zamanında BYD severler birliği tarafından linçlenmişti. BYD başından beri Türk halkına yapması gerekenleri yapmıyor söylenenleri pek de umursamıyor.
İlgili video 👇
https://t.co/hhxh8zdtMx
🚨 Ülkemizde fabrika kurma planlarını durduran BYD'den Türkiye'deki kullanıcılara yönelik açıklama geldi!
BYD Türkiye distribütörü ALJ, satış, servis, pazarlama ve yedek parça hizmetlerinin aynı şekilde süreceğini açıkladı. Şirket, Türkiye’deki müşterilerin memnuniyeti ve güveninin öncelikleri olduğunu vurguladı.