Sinirbilimde "sinaptik budama" adı verilen bir süreç vardır.
Bu süreç, eskiden sevdiğin insanlara ve hedeflere karşı neden bir anda ilgini kaybettiğini açıklar.+++
Erich Fromm, Sevme Sanatı’nda insanın içine yavaş yavaş işleyen bir hakikati anlatır: Sevmek, kendiliğinden olan bir şey değildir. Bir anda olup bitmez. Sevmek, öğrenilen bir şeydir. Ve çoğu insan bu kısmın farkında değildir. Herkes sevilmek ister. Daha çok ilgi görmek, daha çok değer hissetmek ister. Ama dönüp de kendine şunu soran çok azdır: Ben gerçekten sevmeyi biliyor muyum? Çünkü sevmek, sadece hissetmek değildir. Sevmek, birine yönelmek, onu görmek, onu duymak, onunla gerçekten ilgilenmektir.
Birini seviyorsan, onun hayatına dokunursun. Sadece güzel anlarda değil, zor zamanlarda da orada olursun. Onu değiştirmeye çalışmadan kabul edersin. Anlamaya çalışırsın. Bazen hiçbir şey söylemeden yanında durursun. Çünkü sevgi, en çok da böyle zamanlarda kendini belli eder. Gürültüde değil, sakinlikte anlaşılır. Ama insanın en çok yanıldığı yerlerden biri şudur: Yalnız kalmamak için kurduğu bağlara sevgi demek. İçindeki boşluğu biri doldursun diye yaklaşmak… Bu sevgi değildir. Bu, eksikliği başkasıyla kapatma çabasıdır. Gerçek sevgi ise birine tutunmak değil, onunla yan yana yürüyebilmektir. Onu kaybetme korkusuyla sıkmak değil, olduğu gibi bırakabilmektir.
Ve işin en derin yeri şu: İnsan kendine ne kadar yaklaşabiliyorsa, başkasına da o kadar yaklaşabilir. Kendine yabancı olan biri, sevgiyi de yarım yaşar. Kendini sürekli eksik hisseden biri, karşısındakinden tamamlanmayı bekler. Oysa sevgi, tamamlanmak değil; paylaşmaktır. Sonunda Fromm’un söylediği şey çok nettir: Sevmek bir sanattır. Emek ister. Sabır ister. Farkında olmayı ister. Ve en çok da gerçekten istemeyi…
Sımsıkı tutunduğunu bıraktı. Onun hâlâ orada olduğunu görünce derin bir nefes aldı. Sevginin tutmakla değil bırakmakla ilişkili olduğunu böylece öğrenmiş oldu.
Obsesifin kendindeki düşüncelere aşırı takıntılı olmasının bir sebebi de bu düşüncelerin kendindeki boşluğu kapamakla ilgili olabilir. Kendindeki boşlukla yüzleşmeye tahammül edemediğinden ısrarlı düşüncelerle oyalanır.
Ekran bağımlılığında, sürekli gelen bildirimlerde, art arda kayıp giden kısa videolarda, sürekli yenilenen görüntülerde kişinin dikkati o kadar kesintiye uğrar ki buna alışır ve bu bir alışkanlık biçimine dönüşür. Sonrasında bu durum yaptığı etkinliklerde, oturduğu sohbetlerde, izlediği filmlerde kişinin kendini sık sık kesintiye uğratmasına neden olur.
Kişinin maruz kaldığı dikkat kesintisi, bir yaşam biçimine dönüşür ve artık kişi kendi kendisini sabote etmeye başlar.
Kendindeki karanlığı, kötüyü fark edenin ötekine merhamet etmesi kaçınılmazdır.
Dünyadaki kötülük, kendindeki kötüyü fark etmeyip bunu ötekine yansıtmanın bir sonucudur.
Hassas kişilerin sinir sistemi bağırmayı veya tartışmayı kaldıramaz. Günlerce duygusal olarak etkisinde kalırlar. Diğerleri gibi hiçbir şey olmamış gibi devam etmekte zorlanırlar. Onlarla sakin bir şekilde konuşun, yoksa hiç konuşmayın.
Bağırsaklarınızı adeta sabun ve fırçayla temizler gibi arındıran bu geleneksel kür, yıllardır sindirim sistemini kökten rahatlatmak ve vücuttaki şişkinliği bitirmek için kullanılıyor.
Gabor Maté, insanın en derin yarasının çoğu zaman travmanın kendisinden değil; o travma karşısında geliştirdiği uyumdan kaynaklandığını söyler.
Kabul görmek, sevilmek ve ait olmak uğruna kişi kendi hakikatini bastırdığında; beden bunu unutmaz. Bastırılan her duygu, ifade edilemeyen her ihtiyaç sinir sisteminde bir alarm hâline gelir. Kendi sınırlarını yok sayarak var olmaya çalışmak, dışarıdan "uyum" gibi görünse de içeride kronik bir tehdit algısı yaratır.
Otonom sinir sistemi sürekli tetikteyken zihin yorulur, beden yük taşır. Zamanla bu yük; kaygı, tükenmişlik ve çeşitli psikosomatik belirtiler olarak kendini gösterebilir.
Oysa iyileşme; kusursuz olmaya çalışmaktan değil, içsel deneyimimize dürüstçe temas etmekten geçer. Yargılamadan, kaçmadan, bastırmadan... Kendimizi olduğumuz hâliyle kabul ettiğimizde; zihinsel berraklık ve içsel huzur çaba ile değil, temas ile ortaya çıkar.
Çünkü gerçek güvenlik, dış dünyanın onayında değil; kendi kalbimize açabildiğimiz alanda saklıdır.