bu oyuncuların şöhret olduktan sonra işlerini boklamasından gına geldi. sanki zorla oynattılar o filmde. paranı aldın dünya çapında ün kazandın. on saat bekliyormuş da bilmem neymiş de hadi siktir git.
Bazı filmlerde sevişme sahnelerinin gereksiz uzatıldığını hissederiz. Erotik abartılarla. Neredeyse yetişkin filmi olacak. Böyle durumlarda aklıma acaba yönetmenin karanlık tarafını mı zapt edemediği sorusu gelir. Meğer bu yabana atılmayacak şüpheymiş.
Oyuncu Léa Seydoux yaşadığı travmatik çekim deneyimi sonrasında kendini tutamamış ve patlamış.
Mavi En Sıcak Renktir (2013) filminin çekimleri sırasında kendisini "bir fahişe gibi" hissettiğini söylemiş.
Demiş ki: "Sadece tek bir sevişme sahnesinin çekimi 10 gün sürdü. Saatler boyunca, çıplak ve üşümüş bir hâlde yatakta birbirimizle yan yana yatmak zorundaydık."
Yönetmen Kechiche puştu ise bu duruma üzüleceğine, filmin toksik çalışma koşulları hakkında konuştuğu için Seydoux'u basın toplantısında kamuoyu önünde saygısızca azarlamış. Kızcağız gözyaşlarına boğulmuş.
Egosu patlamış hastalıklı yönetmen, "Dünyanın en iyi işlerinden birini yaparken acıdan bahsetmek ne kadar da uygunsuz." demiş.
Kendi yaptığı işe "dünyanın en iyi işi" ünvanı veren meczup birine yönetmen denmez. Hasta belli ki. Kapatılıp tedaviye alınmalı.
Seydoux demiş ki: "Her sahnenin çekilmesi bir sonsuzluk gibi sürüyordu... Biz artık çıldıracak gibi hissedene kadar tekrar tekrar çekim yapmakta ısrar ediyordu."
"Korkunçtu. Onunla bir daha asla çalışmam."
Öylesine zor bir sahneyi defalarca oynatan kaçık biri film çekmiyordur; sapkınlığını tatmin ediyor demek ki.
Haberi yayınlalayan @SceneinCinema diyor ki:
Léa Seydoux, daha sonra bu tartışmanın yarattığı polemiği yatıştırmak için geçirdiği duygusal krizi farklı bir şekilde ifade etti. Yönetmen Abdellatif Kechiche ise dramatik bir çıkış yaparak, yaşanan tartışmaların filmi "kirlettiğini" ve bu yüzden Mavi En Sıcak Renktir'in artık vizyona girmesini istemediğini iddia etmişti.
Seydoux, döktüğü gözyaşlarının yönetmeni sabote etmek ya da onu bir canavar gibi göstermek amacı taşımadığını belirterek konuya şu sözlerle açıklık getirdi:
"Hayatımın bir yılını bu filme verdim... Yönetmeni eleştirmedim. Ben sadece [çekim] tekniğinden şikayet ediyorum."
Kadına gaslighting yapmış, suçlu hissettirmiş.
İlhan Berk’in Enis Batur’a mektuplarını okuyorum. Bilmiyorum, Enis Batur’a kim mektup yazarsa —buna Bilge Karasu da dâhil— Batur’a hep bir emanet, kutsal bir oğul gözüyle bakıyor. Bu tek benim mi dikkatimi çekti bilmiyorum; bu çok önemli ve özel bir şey. Enis Batur’da bir şeyleri o zamandan görüyorlar. Özellikle Bilge Karasu’nun gönderdiği mektuplar çok içten, bir baba-oğul mektupları gibi okunuyor; zira İlhan Berk’in mektupları da öyle. İlhan Berk’in Enis Batur’a samimi övgüleri, onu kollaması, onu endişelendiren her şeyi dile getirmesi bir korumacılık tavrını yansıtıyor. Özellikle çoğu mektubunda en büyük endişesi, Enis Batur’un şair kimliğini koruması. Sürekli bunu söylüyor İlhan Berk. Hatta yalvarır gibi: "Lütfen şair kimliğini koru, çünkü şairlikten önemli ne kaldı ki?" diyor.
Bu aslında şu soruyu açıyor: Ustalar, dönemin yenilerinden, avangart Enis Batur’da ne gördüler? Enis Batur her zaman bugünkü Enis Batur değil sonuçta. Demek istediğim; Batur, kendini kanıtlamakta zorluk çekmeyen birisi. Bunu ona yazılan mektuplarda çok açık görüyoruz. Biraz ileriye gideyim, ustalarının ona attığı mektuplarda Batur’u kıskandıklarını düşünüyorum. Bu kıskanma onun kötülüğünü düşünen cinsten değil; Batur’un yeteneğini ve onun önünde henüz genç olmanın verdiği ömrün uzunluğunu biliyorlar. Ve ne yazık ki Batur’un bu uzun gelişimini görebilecek kadar dünyada kalacaklarını da düşünmüyorlar. Onun hangi noktaya kadar gelebileceğini kıskanıyorlar. Bunu göremeyecek olmanın da üzüntüsünü yaşıyorlar. Hem Karasu hem İlhan Berk’in mektuplarında bu var.
Bu kıskanma; bir özlem, bir gelişime şahit olma isteği.
Sonuçta genç sayılan Enis Batur, onların gözünde bir cevher. İlhan Berk bunu çok net görmüş. Mektuplarında o "usta" olmanın verdiği kaygıyı hiç taşımıyor. Hep endişeli ve "Enisçiğim"ine hem bir soru soruyor hem danışıyor. Hiçbir üstten bakış yok, küçümseme yok. Aksine, kendini görüyor ve dediğim gibi sürekli söylüyor: "Enisçiğim, şair kimliğini koru! Ondan önemli neyimiz var?"
2 gündür taslaklarda duruyor, değişen bir şey yok..
senin cumhurbaşkanı adayını haksız yere tutukladılar, aylardır hapiste.. şimdi de yine haksız bir şekilde koltuğuna başkasını oturtuyorlar.. evet kılıçdaroğlu'nun akp yargısı ile kol kola girmiş olması çok ayrı bir boyut ama siz ne yapıyorsunuz? kör topal demokrasimizi ayakta tutan tek şey olan seçme ve seçilme hakkı askıya alındı, bundan daha kötü ne olabilir? neden genel grev, genel boykot kararı alınamıyor? neden hayat durdurulamıyor? neden sıfırdan başlamaya cesaret edilemiyor? çünkü siyaset dediğimiz şey özünde bu.. peşinde koştuğumuz herkes bu çarkın içinde.. koltuğundan, parasından, imtiyazlarından, dokunulmazlığından vs bu halk için vazgeçmeyi göze alabilecek biri var mı? olmadığını sürekli parti değiştiren tiplerden anlıyoruz zaten. sonuçta türkiye, gücü ve parası olanlar için 10 numara ülke. siyasette tek amaç koltuk olduktan sonra değişim hayal. 25 yılımız bu düzene karşıymış gibi olanların aslında bu düzenle o kadar da derdinin olmadığını farketmekle geçti.. al birini vur ötekine.. biraz iç karartıcı oldu ama yine de anadolu toprağından umut kesilmez diyip sonlandıralım..
Rahmetli Alev Alatlı hocam bir telefon konuşmamızda;
“Evladım bu milletin damarlarında hala göçebelik var. Dön, bayramlardaki yol hareketliliğine bak. Toplumun kodlarını anlarsın. O yüzden bu gerçeği göz ardı etmeden bilgi üreteceğiz.”
demişti.
Hocama Allah rahmet eylesin. Her şey hep, aslına rücu ediyor.
Sevan Nişanyan'dan çok konuşulacak "hayvan hakları" çıkışı!
"Hayvan hakları diye bir şey yoktur, bu sahtekarlıktır.
Her gün milyonlarca tavuk, yüz binlerce inek, koyun, keçi kesilirken kimse ses çıkarmıyor. Ama konu sokak köpekleri olunca 'hayvan hakları' diye yaygara koparılıyor."
@akifhut aynen öyle. ayaklarına pranga takılmalı ve hepsi en ağır işlerde çalıştırılmalı. göndereceksin bunları taş ocağına bak bakalım bir daha baba evinde oturuyorlar mı?