Bugün öğrendiğim ve beni gerçekten çok şaşırtan bir doğa olayını sizinle paylaşmak istiyorum. Bafa Gölü ile Meksika arasında her yıl sessiz sedasız gerçekleşen 7.000 kilometrelik bir yolculuk....
Avrupa yılan balığı'nın (Anguilla anguilla) akılalmaz göç hikayesi :
1️⃣ Bafa Gölü'nde tam 10-15 yıl yaşayıp olgunlaşan bu balıklar, nehirlerin yükselmesiyle "gümüş yılan balığı" evresine geçiyor. Önce Büyük Menderes Nehri üzerinden Ege’ye, oradan da Akdeniz’i geçerek Cebelitarık Boğazı’na ulaşıyorlar. 🌊
2️⃣ Cebelitarık'tan Atlas Okyanusu'na açıldıktan sonra sıkı durun: Tam 1 YIL boyunca, tek bir lokma bile yemeden ve hiç durmadan akıntılara karşı yüzüyorlar! Hedefleri Meksika Körfezi açıklarındaki Sargasso Denizi. 🧭
3️⃣Sargasso Denizi'ne ulaştıklarında yüzlerce metre derine inip yumurtluyorlar. 7.000 km'lik bu destansı yolculuğu tamamlayan yetişkin yılan balıkları, yeni nesle hayat verdikten sonra görevlerini tamamlıyor ve orada hayata veda ediyorlar. 💔
4️⃣ Sargasso'da yumurtadan çıkan yaprak şeklindeki yavrular (larvalar) için şimdi atalarının evine dönüş vakti! Körfez Akıntısı'nı (Gulf Stream) arkalarına alarak, tam 3 YIL sürecek dönüş yolculuğuna başlıyorlar. 🕰️
5️⃣ Okyanusu aşıp Akdeniz'e girdiklerinde şeffaf "cam balığı" formunu alıyorlar. Kıyıları takip ederek Büyük Menderes Deltası'na ulaşıyor ve oradaki tatlı su kokusunu izleyerek atalarının yetiştiği Bafa Gölü'nün sularına yerleşiyorlar. 📍
6️⃣ Bu kusursuz döngü insanlık tarihinden bile eski. Minicik bir canlının hiç görmediği 7.000 km uzaklıktaki bir göle sadece içgüdüleriyle 3 yılda geri dönmesi... Gerçekten doğa muazzam bir sistem.🌍✨
İznik’te devam eden kazılarda, Anadolu’da bilinen tek örnek olma niteliği taşıyan “Çoban İsa” freski gün yüzüne çıkarıldı. Hisardere Nekropolü’nde bulunan ve MS 3. yüzyıla tarihlenen bu erken Hristiyanlık dönemi tasviri, ikonografik açıdan büyük önem taşıyor. Arkeologlar, freskin korunmuş detaylarının bölgedeki erken dönem inanç ve sanat anlayışına ışık tuttuğunu belirtiyor. Keşif, hem Türkiye hem de uluslararası arkeoloji çevrelerinde dikkat çekmiş durumda.
Bu önemli keşfi daha anlaşılır bir biçimde aktarabilmek için yapay zekâ destekli bir dijital canlandırma hazırladık. Çalışma, orijinal freskin kompozisyonu ve estetik özelliklerinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir yorum niteliği taşımaktadır.
Küresel Tıp Baronlarının Gizlediği Büyük Sır: Alzheimer'ın Arkasından Diş Eti Bakterisi Çıktı!
Dünyanın en prestijli hakemli bilim dergilerinden Science Advances'te yayınlanan bilimsel çalışma, Alzheimer hastalarının beyin dokularında, kronik diş eti iltihabına yol açan 'Porphyromonas gingivalis' bakterisini ve onun zehirli enzimlerini (gingipain) tespit etmiştir. Alzheimer hastalığının temelinde ağız ve diş sağlığındaki sinsi bir bakteriyel istilanın yattığı resmen kanıtlanmıştır!
Bakterinin salgıladığı zehirli proteazlar (gingipain), beyindeki tau ve ürepatoloji süreçlerini doğrudan tetiklemektedir.
Laboratuvar ve hayvan deneylerinde, ağız yoluyla bulaşan bu sinsi bakterinin beyinde kolonileştiği ve Alzheimer'ın en büyük işareti olan beta-amiloid plaklarının üretimini agresif şekilde artırdığı belgelenmiştir. Bakteriyel toksinler, hipokampüsteki nöronları doğrudan hedef alarak yok etmektedir.
Diş fırçalama, diş ipi kullanımı ve temel ağız hijyeni gibi neredeyse maliyetsiz yöntemlerle bu sinsi bakterinin kana ve beyne geçişi engellenebilecekken; milyarlarca dolarlık yapay Alzheimer ilaçlarını insanlığa dayatan küresel ilaç tekelleri, patentini alamayacakları bu basit gerçekleri gizleyerek insanlığı ilaç girdaplarına mahkum etmektedir!
iki tane İngiliz şımarık ve uyu*turucu kullanan ergeni belki adam olurlar diye Türkiye’ye bir Türk ailenin yanına gönderiyorlar.😅😅😅
Youtubdan izledigim ve en keyif aldığim belgesel olabilir.Diyaloglar çok komik ve eğlenceliydi özellikle Ritchie denen eleman türkiyede büyümüş olsa çok başka bir çocuk olurdu. Kaydedin müsait olunca izleyin sonra teşekkür edersiniz😅
https://t.co/dChF1K9fnw
Büyük İskender Hindistan'ı fethettiğinde askerleri "biz Dionysos'un peşinden gidiyoruz" demiştir. Mitolojide Zeus'un emri ile Dionysos'un Hindistan'ı fethi yer alır!
Dionysos orada LEOPAR üzerinde resmedilir. Karahantepede'ki gibi!
Karahantepe'de yüzüne çıkarılan ve yaklaşık 11.000 yıl öncesine tarihlenen, bir leopar üzerinde oturan insan figürü, Anadolu’nun binlerce yıllık görsel belleğini yeniden düşünmek açısından dikkat çekici bir örnek sunmaktadır.
Benzer bir ikonografik kurguya, yüzyıllar sonra Osmanlı resim sanatının önemli örneklerinden biri olan Falnâme nüshasında da rastlanmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Hazine 1703 numarada kayıtlı eserin 24b varağında, Lokman Hekim’in yine benzer şekilde leopar üzerinde betimlendiği sahne yer almaktadır.
Falnâme’de bu tasvir, hayırlı haberlerin ve sıkıntılardan kurtuluşun işareti olarak yorumlanır. Fal metninde, kendisine hikmet verilmiş büyük bir din ve ilim insanı olan Lokman Hekim’in görülmesi; eziyet, hastalık, sıkıntı, bela ve güçlüklerden kurtuluşa, ayrıca yolculuğa çıkılması hâlinde fayda elde edileceğine işaret etmektedir.
Aralarında doğrudan tarihsel bir bağ kurmak mümkün olmasa da, insan ve güçlü bir yırtıcı hayvanın birlikte kurgulanması bakımından ortaya çıkan görsel benzerlik son derece dikkat çekicidir.
Görüntüleri yan yana birleştiren @SergenCirkin teşekkürler
Kediler şizofreniye neden olabilen canlılardır.
Evde beslenmesi şahsi bir risk tercihi olabilir
Ancak sokakta başıboş kedi dayatılarak topluma dayatılamaz.
Geçenlerde bu tabloya iyice yakından bakarken aklımı başımdan alan bir şey fark ettim.
Hepimiz onu yıllarca "Kur'an Okuyan Kız" olarak tanıdık.
oysa işin aslı, Osman Hamdi Bey bu tabloya asla böyle bir isim vermedi..
bu isim tamamen sonradan uyduruldu.
Tabloyu kataloglayanlar ahşap bir rahle ve açık duran büyük bir kitap gördüklerinde ezbere bir mantık yürüttüler.
Rahlede duran kitap olsa olsa Kur'an olur dediler ve isim böylece yapışıp kaldı.
fakat tablodaki o açık kitaba gerçekten yaklaştığınızda devasa bir illüzyon çöküyor.
Sayfadaki yazılar ta'lik hattıyla yazılmış.
İslam sanatında Kur'an asla bu yazıyla yazılmaz.
Osman Hamdi araştırmacısı Prof. Edhem Eldem bu metni incelediğinde tablonun asıl şifresi gün yüzüne çıktı.
Sayfada Farsça "az ān" gibi kelimeler vardı.
Çok daha çılgın olan detay ise ressamın metnin tam içine Arap harfleriyle kendi adını, yani "Hamdi" kelimesini gizlemiş olmasıydı.
Sol altta ise halının hemen üzerinde tablonun en net yazısı olan Latin harfleriyle atılmış "O.Hamdy Bey. 1880" imzası duruyordu.
Bu eserin dehasını anlamak için Avrupa'nın o dönemki oryantalist bakış açısını bilmek gerekiyor.
Osman Hamdi'nin Paris'teki hocası Gérôme ve dönemin Avrupalı ressamları, doğulu kadınları hep haremde, uzanmış, soyunmuş ve izleyiciye bakan birer obje olarak çizerdi.
Avrupalı alıcıların Osmanlı tablosundan tek beklentisi de buydu.
Osman Hamdi bu beklentiyi aldı ve darmadağın etti.
Kadını giydirdi, sırtı dimdik bir şekilde oturttu ve eline bir kitap verdi.
Üstelik kadının giydiği elbisenin kesimi ve kumaşı doğrudan Avrupa modasındandı.
Başı açıktı, turuncu başlığı sıradan bir gündelik anı yansıtacak şekilde arkaya atılmıştı.
Baktığımız şey bir ibadet anı değil, tamamen entelektüel ve sıradan bir okuma seansıydı.
Mekanın kendisi bile bir kurgudan ibaret.
Arkadaki o büyüleyici oda aslında gerçekte yok.
Ressam orayı Memlük ve Osmanlı yapılarının fotoğraflarını birleştirerek kendi zihninde inşa etmiş.
Biz bu şaheseri yıllarca sadece ucuz baskılarından tanıdık.
Çünkü tablo 1976'da Londra'da satıldıktan sonra tam 43 yıl boyunca İngiliz bir ailenin evinde dış dünyadan uzakta yaşadı.
Ta ki 2019 yılında bir müzayedede tahminlerin sekiz katına çıkarak 6 milyon sterlinin üzerinde rekor bir fiyata Malezya İslam Sanatları Müzesi'ne satılana kadar.
Avrupalı alıcılar haremde uzanan çaresiz bir figür görmeyi beklerken karşılarında tüm asaletini kuşanmış ve kendi dünyasına dalmış bir kadın buldular.
bazen en büyük devrimler, sadece dik oturup sessizce okuyarak yapılır.
İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde, Eski Şark Eserleri binası sonunda açılmış. Hep kitaplarda okuduğumuz Sümerler, Asurlar, Babiller, Geç Hitit dönemi buluntuları var. Alt katta ufak bir Antik Mısır odası da var. Çok beğendiğim buluntuların fotoğrafını çektim. İlkinde, sağ üstte, Assur'un boynuzlu miğferi, Tanrı Sin'in hilali, Tanrı Şamaş'ın kanatlı güneşi ve Tanrıça İştar'ın yıldızından oluşan tanrı sembollerinin önünde dua eden Kral Barrakab var.
İkinci fotoğraftaki atasözleri tablet, dönemi anlamak açısından çok faydalı. Özellikle son atasözünü yazmak isterim: "Fakir adamın ölmesi, yaşamasından daha iyidir. Ekmeği olursa tuzu olmaz. Tuzu olursa, ekmeği olmaz. Eti olursa, kuzusu olmaz. Kuzusu olursa, eti olmaz."
Nemrut Dağı'nda biyokaçakçıların hedefi olan sıradan bir çekirge değil. Bölgede "Çağaboğan" (Saga ephippigera) olarak bilinen 20 cm'lik etçil bir dev çekirge.
Otla değil, tarım zararlıları ve akrep dâhil diğer canlılarla beslenen bu avcı tür, bölge ekosisteminin doğal savunma kalkanı. Kimyasal ilaca gerek bırakmadan tarımı koruyan bu endemik genetik miras, Çevre Kanunu kapsamında en ağır biyokaçakçılık cezalarıyla korunuyor. 🦗⛰️🇹🇷
"Adalar'daki deprem fırtınası" konuşurken ilginç bir yazıya denk geldim. Bilimsel olarak doğru, ama nasıl çalıştığını henüz kimse bilmiyor.
Sicilya'da Etna Yanardağı için dört ayaklı bir erken uyarı sistemi var. Sakalı var, funda yiyor ve milyonlarca euroluk izleme donanımını altı ila on dört saat öne geçerek geride bırakıyor.
Çobanlar bunu o dağda keçi tutulduğu sürece biliyor. Sürü haber veriyor. Ortalıkta drama yok, melemek yok, zirveyi işaret etmek yok. O sabah tepeye çıkmayı reddediyorlar, keçiler çıkmazsa insan da çıkmıyor. Avrupa'nın en eski yanardağ uyarı sistemi. Hiçbir maliyeti yok. Çalı otuyla çalışıyor.
Tarih boyunca bilim bu bilgiye kibarca başını sallayıp konuyu değiştirdi.
Sonra 2011 yılında Alman bir araştırmacı elinde takip cihazlarıyla geldi. Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü'nden Martin Wikelski, moda olmayan bir alışkanlığa sahip: birini basit bulmadan önce yerel halkın zaten ne bildiğini soruyor. Dağın yamaçlarında yıl boyunca yaşayan keçilere tasma taktı, nereye gittiklerini, ne zaman gittiklerini ve ne hızla gittiklerini kaydetmeye başladı.
4 Ocak 2012'de veriler tuhaflaştı. Hayvanlar her gün kullandıkları yüksek meraları bırakıp hep birlikte ormana yöneldi. O sırada sismometreler ve gaz ölçüm cihazları sıradan bir gün gösteriyordu.
O akşam Etna lav ve kül fışkırtmaya başladı.
Altı saat.
Aynı işaret bugüne kadar yedi ya da sekiz büyük patlamadan önce tekrar ortaya çıktı, kaynaklara göre sayı değişiyor, çünkü çalışma on yılı aşkın süredir devam ediyor ve liste büyümeye devam ediyor. En uç örnekte keçiler dağdan on dört saat önce hareket etti, bu da neredeyse yarım güne varan bir fark demek. Sarsıntıdan önce, gazdan önce, volkanologların izlemekle görevli olduğu her şeyden önce.
Kimse nasıl yaptıklarını bilmiyor. En akla yatkın açıklama, patlamadan önce sızan kükürtdioksit ve hidrojen sülfürün insan burnunun asla yakalayamayacağı yoğunlukta olması, yani hayvanlar geleceği kokluyor ve bunu bize söylemiyor. Wikelski'nin kendi özeti şu: önceden biliyorlar, nasıl bildiklerini bilmiyoruz ama biliyorlar.
Enstitü, resmi bir uyarı sistemi kurmak için henüz yeterli veri olmadığını söylüyor. Daha fazla patlama, daha fazla hayvan, daha fazla tür gerekiyor. Bu doğru bilimsel cevap ve aynı zamanda çok komik bir cevap, çünkü çobanlar bu güvene Tunç Çağı civarında ulaştı ve o günden beri her gün buna göre hareket ediyor.
İngilizcede keçi gibi davranan adam için bir kelime var. Her şeyi yer, her şeyi dağıtır ve hiçbir şey anlamaz demek.
Şu anda keçi bir sismografı geride bırakıyor.
📍 Bilecik'in İnhisar ilçesindeki Gedikkaya Mağarası’nda, MÖ 14500 ila MÖ 11200 yıllarında yapıldığı değerlendirilen 25 kaplumbağa heykelciği bulundu.
Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi (BŞEÜ) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Sarı başkanlığında yürütülen kazılarda kireç taşından yapılmış, bazıları kil malzemeyle kaplanmış, en büyüğü yaklaşık 30 santimetre uzunluğunda ve 20 santimetre genişliğinde olan yaklaşık 25 kaplumbağa figürü ortaya çıkarıldı.Karbon-14 testleriyle Epipaleolitik Dönem'e denk gelen söz konusu heykelciklerin, ritüel amaçlı yapılıp mağaraya yerleştirildiği düşünülüyor.
Prof. Dr. Deniz Sarı, heykelciklerin çoğunun amatörce şekillendirdiğini dile getirdi. Bu sebeple heykelciklerin ritüel amaçlı yapıldığını tahmin ettiklerini belirten Sarı, şunları kaydetti: "Hıdırellez'de insanlar adaklarını adarlar ve kağıtların üzerlerine dileklerini yazarlar. Ardından kapatırlar ve bir yere gömerler. Burada da aynı şekilde, yuvarlak halkalar oluşturan mimari bir düzenleme var. Bunların etrafında da toprağa saplanmış halde, çoğu yarım veya hızlıca şekillendirilmiş kireç taşından kaplumbağa heykelcikleri bulduk."
Bölgede bir "dağ kültü" oluştuğunu düşündüklerini ifade eden Sarı, şöyle konuştu: "Belki de bu dönem için böyle bir kültten bahsetmek çok erken ama şunu biliyoruz, ele geçen küçük boyutlu heykelciklerin büyük bölümü 'bilinçli olarak Gedikkaya Tepesi'nin formunda tasarlanmış' izlenimi veriyor. Kaplumbağa sembolizmi gerek Yakın Doğu'dan bildiğimiz Natufian kültüründe gerekse çok daha önceki Üst Paleolitik Dönem kültüründe yaygın." Kaynak: AA (19.08.2026)
Bilecik'te 14.500 yıllık kaplumbağa heykelleri bulunmuş. Bu yılın en önemli arkeolojik keşfi bu olabilir.
"Tarih Göbeklitepe'den başlar" sloganının ömrü çok kısa oldu.
BBC Arşivlerinde Van görüntüleri ve güzel bir anlatı
“-Marco Polo bundan 700 yıl önce bu yolu kullanarak Kubilay’a gittiğini hatırlatalım. O seyahat üç yıl sürmüştü. Ama Kürtler bin yıl önce de buradaydılar”