Bu davada konuşmasada davamızın hak olduğuna kalpten inan herkes bizim davamızın safındadır asıl önemli olan kaçıncı safta oldumuz biz bu davaya imam olmaya talibiz
Marksist-Leninist teorinin, devrimin gerçekleştiği ülkenin devrim sonrasında küresel güçler tarafından ambargo yemesine, sistemin otomatik veya kasıtlı dışlandığı ülke olmasına vb. dair enternasyonal devrimden başka hiçbir planı yoktur.
@5Devre Salih Mirzabeyoğlu'nun Eserlerinden alıntı derlemesi olur mu ?
Yaşamayı deneme Örneğin:
"Uçuruma düşmemek için tutunduğu dala bütün gücüyle sarılan, kurtulmaya çabaladıkça gücü tükenen ve tam aşağıya yuvarlanırken, bir çift kanatla süzülüyormuş gibi rahatlayan KİM..." (s. 294)
İşin aslına bakarsak Türkiye’nin kâfir tasallutundan kaçırılmış bir İslâm ülkesi olduğunu görürüz. Ülke kaçırmayı başaranlar hep o kaçırmaya mahsus ruh durumunu korudu. Onların bu çekingen tavrından yararlananlar İslâm düşmanları oldu. Bugüne geldik, yani karşı takım maç başlar başlamaz attığı golün şimdiye kadar üstüne yattı. Hep işi ağırdan aldı. Dakikaların skor değişmeden geçmesi için ne mümkünse yaptı. Topu sık sık taca attı. Başardılar, maç bitti bitmesine ama bu maçın henüz rövanşı oynanmadı.
İsmet Özel, Cuma Mektupları-II
Beşinci Devre şu an için, İBDA külliyatından eserlerle tanışmış fakat anlamakta zorlanan kimselere hitap etmeye çalışıyor.
Zamanla diğer disiplinleri de İbdacı gözle yorumlayan bir görüntüye bürünecek.
Beşinci Devre'den harika bir yazı.
Bu tür "işin ruhuna nüfuz etmiş çalışmalar"a destek vermeyi, vecibe addediyorum. Yani ihmal edersem, savsaklarsam vebale girerim.
Allah ve Resulü için bir taşı şuradan kaldırıp buraya koyan herkes azizdir. Hele fikir savaşçıları... Aydınlar Ariatokrasisi'nin, yani bizzat şeriatın öncü keşif kolu:
Cübbeli Hoca'nın Göbeklitepe açıklaması gündeme bonbon gibi düştü:
"Milleti de inandırıyorlar. Şanlıurfa'da bulmuşlar bilmem ne tepesi. Tamam çok güzel, çok eski. 'Kaç sene sence', 'Bence 100 bin'... 'Sence', atış serbest... '200 bin'... 'Sence', '1 milyon sene' ya. Çüş... 1 milyon sene değil, 100 bin sene değil, 10 bin sene evvel Urfa da yoktu Harran da yoktu. Adem aleyhisselam yoktu. Adem aleyhisselam yokken Urfa'da kim ev yaptı ya? Kusura bakmayın, ağzımı bozmayalım."
Bilginlerin atikiyyata (arkeoloji) dair tarihleme yöntemletini "çüş! salla sallayabildiğin kadar..." şeklinde karşılayan bir dindarlıkla (!) ortada dolanıyoruz.
Sizce bir sonraki nesilde, ateizm/deizm furyasını çıktıktan sonra elimizde kaç tane dindar kalacak? Kalanlar da bu gidişle en döküntüleri, en cahilleri olmayacak mı?
Zaten yaşadığımız bir süreç. En zeki gençlerimizi Batılılar elimizden alıyor, en döküntüleri de uyanık vaizlerin tezgahlarında mal olarak kalıyor.
Bırakın bu işleri! İsrailiyatı terkedin. Onu "geçmişin ilmi" olarak görün, "imanın rüknü" değil... Bugünün ilmi, her dindar için, "geçmişin ilmi"ne yeğdir.
Hz. Adem'in dünyaya geliş tarihine ilişkin Kur'an'da ve Sünnette bir beyan yoktur. Sadece "Dünyanın ömrü 7 gündür" şeklinde bir hadis vardır ki, o da geçmişte geçmişin ilmiyle (İsrailiyatla) tevil edilmiştir.
Halbuki bugün pekâlâ "bugünün ilmiyle" ve arziyat (jeoloji) devirleri olarak anlaşılabilir. Beis mi var;
https://t.co/ZYALEngLDi
Asıl ikiyüzlülük, günahı normalleştirip sonra tövbe etmiş insanın geçmiş günahını silah olarak kullanmaktır. Çünkü günahın kendisine değil, hangi tarafta durduğuna bakıyor. Kendi tarafındaki yüzsüzlüğe “özgürlük” diyor; karşı taraftaki mahcup pişmanlığa “ikiyüzlülük” diyor.
Günahlarını ideolojiye dönüştürecek kadar yırtık ve yüzsüz insanlar, tövbe etmiş insanların utandığı günahları teşhir etmekten teselli buluyor. Kendi zaaflarını samimiyetle gören ve o zaaflardan kurtulmak için debelenen insan ikiyüzlüdür de bu yüzsüzler samimidir!
BAZEN BİR CÜMLE İNSANIN HAYATINI DEĞİŞTİRİR!
-Kralın Dönüşü-Varolma Müşkülü- Üzerine...
-Öncelikle, Kralın Dönüşü –Varolma Müşkülü- için hayırlı olsun diyelim, Ölüm Odası’ndan intibâlar ile başlayan serinin son kitabı için...
-Evet... Teşekkür ederim. “Ölüm Odası’ndan intibâlar diye başladık ve toplam dört kitaptan oluşan serinin son kitabı Kralın Dönüşü –Varolma müşkülü- ile bu seriyi tamamlamış olduk Elhamdülillah... İç ve dış şartlar bakımından biraz geç kaldık sayılır ama ne yapalım kısmet bugüneymiş. Yaklaşık on sekiz aylık bir zaman diliminden geriye kalanlar bu...
-Kitabın içinde bir kitap daha var; “Yol Gösteren Tilki” başlığıyla?
-Evet, başı sona bağladık bir bakıma... Aslında üçer aylık dilimler hâlinde yayınlamayı planlamıştık. Fakat Kumandan 4 Mayıs’da beklenmedik bir şekilde ebedî âleme göçünce, başlangıç tarihini bu tarih yapmıştık. Bir daha yayınlayıp yayınlamamak kısmet olur mu olmaz mı endişesiyle, ilk bölümü de bu son kitaba dahil ettik ve netice de böyle oldu... 21 Ocak 2013 ile 22 Temmuz 2014 arası, Ölüm Odası’ndan intibâlar, böyle bir sıralamayla, tamamlanmış oldu ve üzerimden ağır bir yük kalkmış gibi bir duygu yaşıyorum hâliyle...
-“Özgürlük sürecinin” de kısa tarihi gibi bir nevi?.
-Evet... O süreç çok önemli bir süreçti. Bu dört kitaptan oluşan seri, o sürecin öncesi ve sonrasına dair, İbda Mimarı’nın perspektifini yansıtan bazı çizgiler, anekdotlar barındırması açısından bizler içinde çok önemli diye düşünüyorum... Neticede, “kitapla kayıt altına almak” bir şeyi kalıcı kılmanın en önemli yolu... “Özgürlük süreci” ile ilgili hususa, önsözde, dilimin döndüğünce kısaca değindim. Özgürlük süreci öncesi, gerçekten de her anlamda zor bir dönemdi; İnsanların “Salih Mirzabeyoğlu” ismini teleffuz etmeye korktuğu, “bağlılarının” bile bir kısmının uzaklaştığı, dağıldığı, herkesin işinde gücünde, kendini “unutturmaya” çalıştığı zor zamanlardı... Sonra? Şu oldu bu oldu, Allah bir kapı açtı ve özgürlük süreci, “Kralın Dönüşü” ile noktalandı... Allah’ın açtığı bir kapıyı ise kimse kapatamaz...
-Bu süreçle ilgili bolca anekdotlar var Kralın Dönüşü’nde...
-Evet, dışardan herkesin bir şekilde katıldığı, destek verdiği bir sürecin, içerden Mirzabeyoğlu tarafından nasıl görüldüğüne dair ilginç anekdotlar var.
-Eserle ilgili bir bakış açısı ortaya koymak gerektiğinde, neler söylersiniz? Nasıl bakılmasını isterdiniz?
-Aslında bu tür kitablar, büyük bir zenginliktir. Şundan dolayı; Dünya görüşü, bağlıları açısından ortak hafıza ve ortak dil demektir. Dünya görüşüne nisbeti muhafaza ederek, ortaya konulmuş çalışmalar, ortak hafızayı ve dünya görüşünün dilini zenginleştirir. Bu eksende yeni pencereler açar. Fakat muhatap kitlenin eğitim ve kültürel seviyesi, bu zenginliği görebilecek durumda değilse, çoğunlukla hased doğurmaktan başka bir şeye yaramaz! Tabii ki bunun farkındayım. Burası şunun için önemli; Kendi çağını yoğuran ve sonraki dönemlere istikâmet veren büyük mütefekkirlerin, yazdıkları-yapıp ettikleri ne kadar önemliyse, onları hangi hayat şartları içinde, nasıl bir çileyle ortaya koydukları da o kadar önemlidir. Kitabın önsözünde bunu da kısaca ifâde etmeye çalıştım, İbda Mimarı; kendi “tefekkür mizâcının” bilinebilmesi için, belli başlı işâretlerden biri olarak, bunun “vehbi-ledünnî” niteliğine dikkat çeker ve şu misâli verir:
-“Adetâ merdivenle çıkılması gereken bir yerde durarak, bu gaye yere nisbetle, zemine doğru merdiven kurmak için –izâh için, malzeme bulmak... Burada malzeme, sanki, hani canımız bir şey ister de, bizde mahfuz o birşeyin tadını bize verecek yiyeceği aramak gibidir. Bu hususus bildirmeyi, tefekkür mizâcımın bilinebilmesi için gerekli bellibaşlı işâretlerden biri olarak görüyorum...”
-Kendi tefekkür mizâcına dair işareti de yine kendisi veriyor?
-Evet. Aslında bu, onun bağlılarınca açılması gereken bir husustu tabii ki. Elbette, İbda’ya nisbet içinde olma çabasındaki bizler için, O’nun hayatına, , fikirlerine, eserlerine, mücadelesine bakarken, O’nun çerçevelediği “esas ve usûl”e uygunluğuna dikkat etmemiz gerekir. Aksi hâlde, “İslam’ı, sıradan bir Müslümandan çok daha iyi bilen bir oryantalist” gibi, imânsız kuru bilgi hamalı durumuna düşeriz, Allah korusun! İbda Mimarı’nın kendi misyonuna dair işaretleri ve Üstad’ın onun misyonunu çerçeveleyen “İbda reçetesi-yevmiyeler” bu konuda bize yeterli “esas ve usûl” ölçülerini vermektedir. Üstad’ın, İbda Mimarı ile ilgili olarak; “Dünyanın beklediği fikir kahramanı” tavsifi hatırlanmalı... Dolayısıyla, onun mücadelesine, aksiyonuna, İbda’ya bakarken, onun “devrimci mütefekkir” kimliğini başa almak gerek! Yani, kasdımızı -yine mecburen- O’ndan işaretlemek zorundayız, şu:
-“Aslında bir esere nüfuz gücümüz de, bir bakıma, daha doğrusu bir yönüyle, eserlerinden tanıdığımız şahsiyete âit intibâların zenginliği nisbetindedir...”
-Eserlerinden tanıdığımız bir mütefekkire dair intibâların zenginliği?
-Evet. Nasıl ki, dünya görüşü, aynı zamanda “ortak hafızanın”, müşterek şuur ve dilin bir ifadesiyse, o dili anlamaya ve konuşmaya dair, mücadele ve birikimin zenginliğini, canlılığını başka türlü nasıl kavrayabiliriz? Misâl olarak; Kendi geçmişini hatırlamayan bir adamı düşünün, adam geçmişini unutmuş. Bu adam, bugünü nasıl anlamlandırabilir? Nasıl bir muhasebe yapabilir? Nerden nasıl geldiğini bile hatırlamıyor ki; “Dün şu gaye ile yola çıkmıştık, yolda şu oldu, bu oldu, şu badireyi atlattık filân, o günlerden bu günlere böyle geldik” diyebilsin, bu mümkün mü?.. İşte, “şuur felci” diye ifâde etmeye çalıştığım şey; bir nevî erken bunama hâlidir bu. Bu insanın yarına dair bir perspektifi olabilir mi? İbda Mimarı bir tarih ve hâl muhasebesi yaparken; “Nereden nasıl geldiklerini bilmeyenler, nereye nasıl gideceklerini de bilemezler! Diyordu hatırlarsanız. Bu açıdan, kendimizi her adımda hesaba çekebilmeliyiz; İdeolojik bir şuur bunu zorunlu kılar. “Dün-bugün-yarın” ekseninde...
-Orada kaldığınız sürece Telegram’a da şahitlik ettiniz tabii?
-Evet... Yaklaşık on sekiz ay boyunca telegrama şahitlik ettik. Çok çarpıcı örnekler ve telegram kaynaklı hadiselere de şahit olduk. Bunlara dair de kitapta ilginç örnekler var. Tabii biz dışardayken de, Kumandan’ın, hem Telegram eserini, hem de telegrama dair Ölüm Odası’nda anlattıklarını okuyor, anlamaya çalışıyorduk. Orda canlı olarak şahit olduk. Bununla birlikte şahitlik ettiğimiz şu hususun da altını hasseten çizmemiz gerekiyor; Bütün o süreç içinde, -telegram sürecinde- tecritte, o kadar ağır işkenceler karşısında, bir ân bile sarsılmayan bir imân! Evet, İbda Mimarı’nın, Allah’a, Resulü’ne, Üstad’a, Abdülhakim Arvasî Hazretlerine olan imânı, bağlılığı! Sarsılmaz bir imân! İşte imân o imân... O’nun çelikten irâdesi!. Hayatın eften püften zorlukları karşısında, binbir türlü eğilip bükülenlerin anlamayacağı bir şey bu! Zorluklar karşısında, en ağır ve çetin imtihânlar karşısında, O’nun çelikten iradesine ve sarsılmayan imânanı da şahidiz! Rabbim cümlemizi bu sarsılmaz imândan hissedâr eylesin...
-İbda Mimarı’nın eserlerinde işlediği konulara dair, bazı eserlerine dair de ilginç anekdotlar var?
-Evet... Kitabın önsözünde bir nebze ifâde etmeye çalıştığım bir husus; İbda Mimarı’nın fikir ve aksiyonuna bakışta, belli tarihî süreçler ve dönemler var... Misâl; Doksandokuz’a gelinceye kadar yaşanan süreç... Doksandokuz süreci ve Doksandokuz’dan sonraki süreç... Bu üç dönem, hareketin seyri bakımından önemli tarihî dönüm noktalarını oluşturur... Bir hareketin, fikrin de, kuşaktan kuşağa aktarımı, geçişi bu süreçlerle doğrudan bağlantılıdır.
Bu vesile ile, şu hususu da bir anekdot olarak ifâde edeyim; Bazen bir cümle bir insanın hayatını değiştirir... O insanın tâbına uygun olan odur... Bu dört cilletten oluşan seride de, İbda Mimarı’nın eserlerinde işlediği konulara –bazen- açıklık getiren işaret taşları var. “Bazen bir cümle insanın hayatını değiştirir” dediği hususa dair, İbda Mimarı, Zindan Konuşmaları’nda da geçen, “Kelâma inanılan devirdi” diye anlattığı bir örnek var, diyordu ki orda; “Adam bir tek sözü duymak için aylarca yol gidiyor.” Böyle insanların yaşadığı devirden, gele gele, “kelâmın yalama olduğu” bir zamana geldik.
BAZEN BİR CÜMLE İNSANIN HAYATINI DEĞİŞTİRİR!
-Kralın Dönüşü ile ilgili söylemek istediğiniz başka bir husus var mı?
Evet... Mevzu tabii olarak buraya geldi. Bu konuda çok önceden aklımda kalmış bir misâl var, onu da belirtmek isterim. Ki bu notların yayınlanmasında önemli bir sebeb olmuştur bu husus... Bir cümle ile hayatı değişmiş bir adam var; Massignon...
Hallâc-ı Mansûr üzerinde, dünyada tek otorite olarak kabul edilen, Hallâc-ı Mansûr’u, Batı’ya ve İslâm dünyasına –evet İslâm dünyasına- tanıtan bir isim Massignon... Fransız... Bunun çok ilginç bir hikâyesi var: Üniversiteden mezun olmuş, genç bir arkeolog olarak, Bağdat yakınlarında kazı yaparken, kazı sırasında kırık bir testi üzerinde, Hallac-ı Mansûr’un bir sözünü okuyor ve çarpılıyor... İşte bu adam, bunun üzerine, kendi mesleğini bırakıyor, bundan sonraki bütün hayatını, Mansur’u araştırmaya adıyor... Arapça öğreniyor, Farsaçayı öğreniyor, Şeriat’ı öğreniyor, tasavvufu öğreniyor... Sonunda da Hallâc-ı Mansur üzerinde dünyada tek otorite kabul ediliyor... Ama işin başlangıcı, onun kırık bir testi üzerinde gördüğü bir CÜMLE ile başlar... İşte tam yeri; bazen bir söz bir insanın hayatını değiştirir... Bu sözü; İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun, çağımızın nabzını yakalayan devrimci mütefekkir kimliği ile birlikte düşünürsek daha da yerli yerine oturur diye düşünüyorum...
KOD ADI: HOCFENDİ –Biz Bunları Size Anlatmadık mı?-
-Kralın Dönüşü’nden hemen sonra, Kod Adı: Hocfendi de yayınlandı. Bunun hikâyesi nedir? Aslında çok geç kalmış bir eser değil mi?
-Evet... Maalesef çok geç kalmış bir eser. Bunu epey zaman önce, uzun ve yorucu bir çalışma sonucu hazırlamıştık, fakat iç ve dış şartlar bakımından yayınlama imkânı bulamadık. O da bugüne kısmet oldu diyelim...
-Belgesel tadında, akıcı bir roman kıvamında diyorsunuz kitap için?
Evet, bir nevi bir belgesel niteliğinde, ama düz bir belgesel de değil, bir çok yerde günümüzle kıyaslamalar, yorumlar, hatırlatmalar var. 90’lı yıllarda hiçbirimiz böyle bir neticeyi öngöremezdik tabii. O dönemlerin havası var kitapta. Bugün için, çoğu yazanların daha hatırlamadığı, geçmişin derinliklerinde, dergi sayfalarında unutulup gitmiş çok orjinal bir çok bilgi ve belgeyi bir kitap bütünlüğünde ortaya koyduk. Asıl olarak da İbda hareketinin bu konudaki te’lif hakkının tescillenmesi çabasıyla hareket ettik...
-Eklemek istediğiniz başka bir husus var mı?
-Son Kıvılcım’a, göstermiş olduğu ilgi için çok teşekkür eder, hayırlı çalışmalar dilerim....
(SON KIVILCIM DERGİSİ, Mayıs 2026)