YENİ BİR ANGARYA: EVDE SAĞLIK HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ
Sağlık çalışanlarını ve sağlık hizmetlerinin işleyişini doğrudan ilgilendiren bir düzenlemeyi daha Resmî Gazete’de yayımlandıktan sonra öğrenmiş bulunuyoruz. Meslek örgütleri ve sendikaların görüşleri alınmadan, sahadaki uygulayıcılarla yeterli istişare yapılmadan hazırlanan bu düzenleme, katılımcı yönetim anlayışı açısından önemli eksiklikler içermektedir. Sağlık politikalarının emrivaki yöntemlerle değil, bilimsel veriler ve ortak akıl temelinde oluşturulması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.
23 Haziran 2026 tarihinde yayımlanan Evde Sağlık ve Palyatif Bakım Hizmetlerinin Sunumu ve Koordinasyonuna İlişkin Yönetmelik, evde sağlık hizmetleri ile birinci basamak sağlık hizmetleri arasında bir entegrasyon kurmayı hedeflemektedir.
Ancak sağlık hizmetlerinde başarı yalnızca görev tanımlarının genişletilmesiyle değil; insan gücü planlaması, hizmet kapasitesi, iş yükü dengesi ve uygulanabilir organizasyon modelleriyle mümkündür.
Yönetmelik incelendiğinde aile hekimlerine; evde sağlık başvurularının ön değerlendirilmesi, taburculuk sonrası hasta takiplerinin yürütülmesi, uzaktan değerlendirmelerin gerçekleştirilmesi, evde sağlık süreçlerine katılım sağlanması ve çeşitli koordinasyon görevleri verilmiş olduğu görülmektedir.
Buna karşın, bu yeni sorumlulukların sahadaki etkisini değerlendirmeye yönelik bir iş yükü analizi, kapasite değerlendirmesi ve uygulama etki analizinin yapılıp yapılmadığına ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
Bir sağlık sisteminde yeni görevler tanımlanırken şu soruların açık şekilde yanıtlanmış olması beklenir:
Mevcut insan gücü bu yükü karşılayabilecek midir?
Yeni görevler mevcut hizmetlerin niteliğini etkileyecek midir?
Koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan zaman azalacak mıdır?
Oluşacak ilave iş yükü hangi yöntemlerle yönetilecektir?
Hizmet kalitesi ve erişilebilirlik üzerindeki etkiler nasıl izlenecektir?
Bu sorulara ilişkin planlama ve etki değerlendirmelerinin sürece yeterince yansıtılmadığı görülmektedir.
Özellikle aile hekimlerine evde sağlık başvurularının kısa süreler içinde değerlendirilmesi yönündeki düzenleme; mevcut nüfus yükü, kronik hastalık izlemleri, koruyucu sağlık hizmetleri, aşılama programları ve günlük hizmet yoğunluğu birlikte değerlendirildiğinde sahada uygulama güçlükleri doğurma potansiyeli taşımaktadır.
Sağlık hizmetlerinde koordinasyonun güçlendirilmesi elbette gereklidir. Ancak bu koordinasyon, mevcut sistemin kapasite sınırları dikkate alınmadan yeni sorumlulukların sahaya eklenmesi şeklinde tasarlanmamalıdır. Bilimsel sağlık yönetimi; görev, yetki ve sorumluluk dengesinin yanında uygulanabilirlik ve sürdürülebilirliği de esas almak zorundadır.
Kamu Hekimleri Sendikası olarak, palyatif hastaların endikasyon dışı yoğun bakım yatışlarının büyük kısmını oluşturduğu, palyatif hasta yönetiminde Hastane-Evde Sağlık Hizmetleri- Aile Hekimliği entegrasyonu ile koordineli bir sistemin gerekli olduğunu düşünmekle birlikte; aile hekimliği sistemi üzerine yüklenen yeni görevlerin insan gücü kapasitesi ve hizmet yükü açısından saha gerçekleri ile uyuşmadığını da düşünüyoruz.
Sağlık politikalarının başarısı yalnızca hedeflerin doğruluğuna değil, aynı zamanda bu hedeflerin sahada uygulanabilirliğine bağlıdır. Bilimsel olarak doğru hedefler ancak gerçekçi planlamalarla başarıya ulaşabilir.
#KamuHekimleriSendikası
@saglikbakanligi
VERGİDE ADALET, KAMUSAL SAĞLIK HİZMETİNİN GÜVENCESİDİR
Kamu Hekimleri Sendikası olarak bir kez daha ifade ediyoruz ki; vergisini kaynağında, eksiksiz ve düzenli biçimde ödeyen kamu hekimleri ile sağlık çalışanlarının, mevcut gelir vergisi dilimleri nedeniyle yıl içerisinde artan bir mali yük altında bırakılması kabul edilemez.
Anayasa’nın öngördüğü sosyal hukuk devleti ilkesi ve mali güce göre vergilendirme anlayışı; vergi yükünün adil, dengeli ve hakkaniyetli biçimde dağıtılmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak mevcut uygulama, enflasyon karşısında gelirleri eriyen sabit ücretli kamu çalışanlarının yıl içerisinde daha yüksek vergi oranları ile karşı karşıya kalmasına neden olmakta; verilen ücret artışları kısa süre içerisinde vergi kesintileri ile geri alınmaktadır.
Özellikle kamu hekimleri; nöbet, icap, fazla çalışma ve ağır çalışma koşulları nedeniyle elde ettikleri gelirler sebebiyle daha erken üst vergi dilimlerine geçmektedir. Bir hekimin gece boyunca sürdürdüğü nöbet hizmetinin, yoğun emek ve fedakârlık gerektiren çalışma saatlerinin daha ağır bir vergi yüküne dönüşmesi hakkaniyetle bağdaşmamaktadır.
Kamu sağlık hizmetinin kesintisiz yürütülmesi için gece gündüz görev yapan hekimlerin emeği korunmalı; daha fazla çalışmanın daha fazla mağduriyet yarattığı bu adaletsiz sistem son bulmalıdır.
Bu nedenle;
Kamu görevlilerinin gelir vergisi oranı makul ve sabit bir seviyede düzenlenmelidir.
Vergi dilimleri ve istisna tutarları gerçek enflasyon oranları dikkate alınarak güncellenmelidir.
Nöbet, icap ve fazla çalışma karşılığı elde edilen gelirlerin vergilendirilmesinde sağlık hizmetinin niteliği ve kamu yararı gözetilmelidir.
Vergi adaletini sağlayacak kalıcı ve yapısal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
Sağlık hizmetinin niteliğini korumanın yolu, bu hizmeti sunan hekimlerin emeğini ve alın terini korumaktan geçmektedir.
Alın terimizin vergi dilimlerinde erimesine izin vermeyeceğiz.
KAMU HEKİMLERİ SENDİKASI
MERKEZ YÖNETİM KURULU
#KamuHekimleriSendikası
@saglikbakanligi
Hekim Birliği'nin gerçekleştirilen 2. Olağan Genel Kurulu hakkında verilen iptal kararı, uzun süredir dile getirdiğimiz hukuki ve demokratik kaygıların yargı kararıyla da karşılık bulduğunu göstermiştir.
Bizler süreç boyunca; seçim ilanlarının usule aykırı yöntemlerle yapılmasının, delegasyon hesaplamalarındaki hataların, istifa etmiş kişilerin delege sıfatıyla oy kullandırılmasının ve sendika içi demokrasiyi zedeleyen uygulamaların sendikamıza zarar vereceğini defalarca ifade ettik. Bu nedenle ortaya çıkan sonucun bizler açısından şaşırtıcı olduğunu söylemek mümkün değildir.
Ancak bizim ayrılık gerekçemiz yalnızca bugün ortaya çıkan mahkeme kararı değildir. Asıl hayal kırıklığımız; yaşanan hukuksuzlukların, etik dışı uygulamaların ve demokratik teamüllere aykırı işlemlerin birçok kişi tarafından görülmesine rağmen, bunlara karşı güçlü bir itiraz yükseltilmemiş olmasıdır.
Her kurumda hata yapılabilir. Önemli olan hataya karşı gösterilen tavırdır. Bizleri üzen; hukuksuzlukların farkında olduğu halde sessiz kalmayı tercih eden, ilkelere değil kişilere bağlılık gösteren ve yaşananları sorgulamak yerine görmezden gelen anlayışın yaygınlaşması olmuştur.
Sendikacılık; sonuçlar ortaya çıktıktan sonra yorum yapmak değildir. Sendikacılık, süreçlerin içinde yer almak, yanlışlara zamanında itiraz etmek, hukuku ve demokrasiyi sonuç ne olursa olsun savunabilmektir. Sendikacılık; delege hesapları yapmak, kulis faaliyetleri yürütmek değil; üyelerin iradesine, örgüt içi demokrasiye ve kurumsal ahlaka sahip çıkmaktır.
Bizim mücadelemiz hiçbir zaman kişilerle olmadı. Mücadelemiz; hukukun üstünlüğünü, şeffaflığı, hesap verebilirliği ve demokratik sendikacılığı savunma mücadelesiydi. Çünkü inanıyoruz ki amaç ne kadar haklı olursa olsun, hukuka ve etik değerlere aykırı yöntemlerle yürütülen bir mücadele sonunda kurumlara zarar verir.
Bugün verilen karar üzerinden kimseye karşı bir sevinç ya da rövanş duygusu taşımıyoruz. Ancak yaşananların, sendikal mücadelenin yalnızca hak aramak değil, aynı zamanda hukuka ve ahlaki ilkelere sahip çıkmak olduğunu bir kez daha göstermesini temenni ediyoruz.
Sessiz çoğunlukların onayıyla büyüyen hukuksuzluklar, zamanla kurumların en büyük yükü haline gelir. Bu nedenle sendikal mücadelede asıl sorumluluk; YANLIŞLAR YAPILIRKEN TAVIR ALABİLMEKTİR...
Kamu Hekimleri Sendikası Merkez Yönetim Kurulu Açıklaması
Sendikal Hakların Kullanımı Engellenemez, Şiddet ve Baskı Kabul Edilemez!
Kamu Hekimleri Sendikası olarak, 15 Haziran 2026 tarihinde Ankara’da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın öncülüğünde düzenlenen barışçıl basın açıklamasına yönelik polis müdahalesini, gözaltıları ve uygulanan şiddeti kınıyoruz.
Demokratik bir toplumda sendikalar, emekçilerin haklarını savunmak ve seslerini duyurmak için yasal ve meşru zeminlerde eylem yapma hakkına sahiptir. Barışçıl bir basın açıklamasının abluka altına alınması, biber gazı ve fiziksel şiddetle bastırılması, hukukun üstünlüğü ilkesine ve evrensel insan haklarına aykırıdır. Eğitim emekçilerine reva görülen bu muamele, tüm kamu çalışanlarına ve sendikal harekete yönelik bir tehdit niteliğindedir.
Kamu Hekimleri Sendikası olarak, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının angarya, performans baskısı, güvencesizlik ve onurlu çalışma koşulları mücadelesinde yaşadığımız benzer zorlukları çok iyi biliyoruz. Kamu Hekimleri Sendikası olarak tüm eğitim emekçilerinin mücadelesini destekliyoruz. Sendikal hakların kullanımının engellenmesi, şiddete maruz bırakılması ve gözaltı uygulamaları, demokrasiye ve toplumsal barışa darbe vurmaktadır.
Kamu Hekimleri Sendikası, tüm emek örgütleriyle birlikte “İyi hekimlik, sağlıklı toplum, onurlu yaşam” mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir.
Kamu Hekimleri Sendikası Merkez Yönetim Kurulu 16 Haziran 2026
İCAP MI, KÖLELİK Mİ?
Mevcut icap nöbetleri hekimler için köleliğe dönüşmüş durumdadır. İcapçı olan hekim günlerce hatta haftalarca kesintisiz çalışmak zorunda kalabiliyor. İcapçı olduğu sürece hastaneye çağrıldığı an hemen icabet edecek şekilde 7/24 telefon başında hazır bulunmak zorundadır. İnsan haklarına aykırı olan bu çalışma şeklinde hekimin kendisine ve ailesine zaman ayırabilmesi mümkün değildir. Oysa biliyoruz ki sağlıklı bir toplum için hekimlerin ve sağlık çalışanlarının psikolojik ve fiziksel sağlıklarının iyi olması şarttır.
İcapçı hekimin yaşam kalitesini alt üst eden, temel insan haklarından mahrum bırakan bu uygulama bir zorunluluktan değil organizasyon bozukluğundan kaynaklanmaktadır.
Hekimleri yönetmeliklerle insanlık dışı şartlarda çalışmaya zorlamak, kanunları bu yönde çıkarmak uygulamayı hukuki kılsa da adil değildir, vicdani değildir, mantıklı değildir ve sürdürülebilir değildir.
Ülkemizin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelere ise tamamen aykırıdır.
Anayasa madde 5: “Devletin amaç ve görevleri (...) kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”
Anayasa 17/1: “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir”
Hukuki Önemi: Sürekli icap nöbeti altında (stresli ve tetikte) yaşamak, bir insanın manevi ve psikolojik varlığını geliştirmesini, kendisine sosyal zaman ayırmasını imkansız kılar.
Anayasa 50: “Dinlenmek, çalışanların hakkıdır.”
Yine ülkemizin tarafı olduğu ve imza attığı Avrupa Sosyal Şartı sözleşmesine göre:
“Tüm çalışanların adil çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.”
“Tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.”
“Tüm çalışanların, kendileri ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlamak için yeterli adil bir ücret alma hakkı vardır.”
“Verimlilik artışı ve ilgili diğer etkenler izin verdiği ölçüde haftalık çalışma süresinin aşamalı olarak azaltılmasını öngören makul günlük ve haftalık çalışma saatleri sağlamayı taahhüt eder.”
“İçinde bulunulan tehlikeli ve sağlığa zararlı işlerdeki riski ortadan kaldırmayı ve bu risklerin henüz yeterince azaltılamadığı ya da kaldırılamadığı durumlarda bu işlerde çalışanlara ücretli ek izin verilmesini veya bunların çalışma saatlerinin azaltılmasını sağlamayı taahhüt eder.”
“Özel durumlara ilişkin istisnalar dışında, çalışanların fazla mesai karşılığında zamlı ücret alma hakkına sahip olduklarını tanımayı taahhüt eder.”
Mevcut icap nöbeti uygulamasında maalesef taahhüt edilen hiçbir söz yerine getirilmemiştir. Sistemin bu ağır ve taşınması mümkün olmayan sorumluluk yükü nedeniyle pek çok meslektaşımız malpraktis davalarıyla karşı karşıya kalmaktadır.
Nöbet ücretlerini bırakın mesai saatlerine göre zamlı ödenmesini, mesai saatlerinin bile altında komik rakamlardır.
İcap nöbetlerinin bir an önce İnsan Haklarına, Anayasaya ve Uluslararası sözleşmelere uygun şekilde revize edilmesini istiyoruz!
#İyiHekilik #SağlıklıToplum #OnurluYaşam #KamuHekimleriSendikası
Meslektaşımızın dezenformasyonla mücadelesini gıpta ve hayranlıkla izliyorum. Her paylaşımı emek dolu. Günümüzün en büyük halk sağlığı problemi olan ‘sahte bilim’le bu etkili mücadelesi çok daha fazla etkileşimi ve takibi hak ediyor.
Çok genç ve erken bir kayıp
Çok çok üzgünüm.
Sevenlerine ve ailesine başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
Kimseye saygı duymadığı için yalanlar yayan bazı tiplemeler, hiçbir vefat edene de saygı duymadıklarından, etkileşim için aşıları gündeme getiriyor ve bir yandan vefat eden hanımefendinin anısına saygısızlık yaparken bir yandan da insanları korkutuyorlar.
Konu tekrar halk sağlığını ilgilendirdiği, burada oluşacak yanlış algı halkı yine yanlış yönlendireceği için bu açıklamayı yazıyorum.
Genç birinin kalp krizinden ölmesinin trajikliği üstünden mRNA aşısına yüklenip etkileşim kovalıyorlar.
Ancak bu baştan aşağı yanlışlarla dolu bir çıkarım.
Bir kere kalp krizi koroner damarın tıkanmasıdır, myokardit ise kalp kasının iltihabıdır, ikisi apayrı tablolardır ve aşıyla ilişkilendirilen tek ciddi yan etki kalp krizi değil, myokardittir.
O myokarditin profili de zaten oldukça bellidir.
En sık ikinci dozdan sonra, çoğunlukla ilk bir hafta içinde, ortalama iki gün civarında, genç erkeklerde görülür ve vakaların büyük kısmı taburculukta semptomları düzelmiş halde hafif seyreder (1).
Pencere günlerle ölçüldüğü için aşıdan aylar, hatta yıllar sonra ortaya çıkan bir kalp krizini aşıya bağlamak biyolojik olarak imkansızdır; mRNA birkaç günde parçalanır, hücrede birikmez, genetik koda karışmaz, koroner damara pıhtı atmaz, geride yıllar sonra tetikleyecek hiçbir şey bırakmaz.
Kırk iki milyondan fazla kişilik çalışma, myokardit riskinin genel olarak aşıdan değil virüsün kendisinden sonra daha yüksek olduğunu, aşıya bağlı olanın nadir ve mütevazı kaldığını gösteriyor (2).
Aşıya bağlı myokardit virüse bağlı olandan hem daha seyrek hem de tipik olarak daha hafif ve düzelir seyirliyken, virüsün yaptığı daha ağır ve daha ölümcüldür.
Hele damar tarafında, yani bugünkü atılan iftiralar özelinde ise durum zaten tümüyle aşının lehine.
Çünkü kırk sekiz milyon erişkinlik kayıt COVID enfeksiyonundan sonraki ilk hafta arteriyel trombozun, yani kalp krizi ve inmenin riskini yaklaşık yirmi kat, venöz pıhtınınkini otuz kattan fazla yükseltiyor (3), enfeksiyonu önleyen aşı da bu olaylardan dolaylı olarak korur, tersini yapmaz.
Ani kardiyak ölüme gelince, genç kişilerin ölüm kayıtları tek tek tarandığında mRNA aşısı ile ani kardiyak ölüm arasında bir ilişki bulunmamıştır (4).
Bunların üstüne, bu aşıların yalnızca ilk yılında on dört ile yirmi milyon arası ölümü önlediği hesaplanmıştır (5). Yani bu zırvacıların hakkında algı yaymak için fırsatını kolladığının aksine, mRNA aşılarıyla ilgili hesaplamanız gereken gerçek şey; aşının zarar verip vermediği değil, kaç hayat kurtardığı olmalıdır.
Genç oyuncunun kalbini durduran şey de otuzlu yaşlarda görülebilen erken koroner ateroskleroz, ailesel kolesterol yüksekliği vb. birçok gerçek sebep olabilir.
Kesin olan şey, yıllar önce yapılmış bir mRNA aşısının konuyla ilgisi olmadığı.
Diriye saygınız yok, bari vefat edene saygınız olsun
Zamansız bir acı kaybı, kendi rezil propagandanıza alet etmeyin.
Yazı içeriğindeki kaynakları yorumlarda paylaştım.
SAĞLIKTA ŞİDDETİN PERDE ARKASI : HINÇ KAVRAMI
Hınç Nedir?
TDK’ye göre hınç: “Öç alma duygusuyla dolu öfke, kin ve gayz.”
Genellikle olumsuz bir durum karşısında duyulan ve intikam arzusunu barındıran yoğun duygusal bir tepkidir.
Şiddetin hedefi Kim?
Sağlıkta şiddetin neredeyse tamamı "tüzel kişiliğe" (yani sağlık sistemine) duyulan hınçtan kaynaklanır.
Şiddet gösteren kişi, muhtemelen o hekimi veya sağlık çalışanını daha önce hiç görmemiştir.
Öfke kişiye değil, sisteme yöneliktir.
Büyük Manipülasyon
Kişi, hakkı olmayan şeyler "hak" olarak benimsetildiği için ve hakkının gasp edildiğini düşündüğü için öfkelidir.
Asıl sorun şu: Bu hınç, tüzel kişilikten (sistemden) gerçek kişilere (çalışanlara) dönüyorsa, burada ciddi bir hedef saptırma ve manipülasyon var demektir.
Siyasetin Rolü:
Siyasi söylem ve popülist politikalar bu manipülasyonu besliyor.
Örneğin bir milletvekili “Vatandaşa gidin sağlık çalışanlarının gırtlağına yapışın derim. Çünkü ben devlet olarak üzerime düşeni yaptım, hizmeti vermeyen onlar diye de kışkırtırım” diye meydanlarda konuşma yaptı.
Çok bariz bir hedef saptırma ve manipülasyon örneğidir bu.
Bunun gibi yüzlerce örnek vermek mümkündür.
Çözüm:
Sağlıkta şiddet; ne x-ray cihazları ne de sadece ceza artırımıyla önlenebilir.
Şiddet ne zaman biter? Popülist siyasetten vazgeçildiği, hekim ve sağlık çalışanlarına itibarları iade edildiği zaman biter.
Şiddetin nedenlerini görmezden gelip, sadece şiddeti uygulayan suçluya öfkemizi yöneltirsek benzer bir manipülasyona biz de maruz kalmışız demektir.
Sistem sorununu bireysel davranış bozukluğuna indirgemiş oluruz.
Hatta asıl suçlu olan sistem, o kişiyi cezalandırdığı zaman kahramana dönüşme ihtimali bile vardır.
Oysa suçlu sistemdir ve kişileri suça teşvik eden sistem düzelmedikçe suç asla bitmeyecektir.
Şiddetin en sık nedeni olan sıra beklemek, randevu bulamamak v.b sorunların muhatabı ‘hekim’ değildir. Bu görev hastane idaresinin görevidir. Muhatapları da onlar olmalıdır.
Randevusuz hiçbir hasta veya yakınının poliklinik yapılan yere alınmaması gerekir.
Hekimin günlük çalışma planı önceden belli olmalı, bu plan kendisi tarafından onaylanmalı ve bunun dışında hiçbir ek iş yapmaya zorlanmamalıdır.
Sağlığın tüm değerlendirme kriterleri bilimsel olmalıdır. Popülizm adına bilimsellikten ve sağlıktan ödün verilmemelidir.
Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının hakları anayasal güvence altına alınmalı, siyasetçilerin insiyatifine bırakılmamalıdır.
SAMSUN ŞEHİR HASTANESİ HAKKINDA KAMU HEKİMLERİ SENDİKASI MERKEZ YÖNETİM KURULU AÇIKLAMASI
Şehir Hastaneleri İhtişamlı Binalardan mı İbarettir? Samsun Şehir Hastanesi’nde Hekimler, Sağlık Çalışanları ve Hastalar Mağdur!
"Dinlenme Saatinin İşkence Saatine Dönmesini Kabul Etmiyoruz!"
Kıymetli Meslektaşlarımız ve Kamuoyuna;
Büyük iddialar, devasa bütçeler ve "sağlıkta devrim" sloganlarıyla inşa edilen Şehir Hastaneleri projelerinin, ne yazık ki insan odaklı olmaktan uzak, sadece fiziki büyüklüğe dayalı mimari yapılar olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmekteyiz. Bunun en sıcak ve çarpıcı örneği, bugün Samsun Şehir Hastanesi’nde yaşanmaktadır. Görkemli binaların arkasında; hekimlerin, sağlık çalışanlarının, hasta ve hasta yakınlarının en temel, en insani ihtiyaçlarının bile göz ardı edildiği bir sistem krizi baş göstermiştir.
Şu anki mevcut tabloda hekimlerimiz perişandır, sağlık çalışanlarımız tükenmiştir, şifa bulmaya gelen hasta ve yakınları ise mağdur durumdadır. Samsun Şehir Hastanesi bünyesinde çalışan binlerce insanın ve hizmet alan vatandaşlarımızın en temel fiziki ihtiyaçlarını dahi giderebilecekleri alanlar ya hiç tasarlanmamış ya da tamamen yetersiz bırakılmıştır.
Sendikamız tarafından sahada yapılan incelemeler ve meslektaşlarımızdan gelen yoğun şikayetler doğrultusunda, tahammül sınırını aşan temel sorunların bir kısmını kamuoyunun dikkatine sunuyoruz:
Yemekhane ve Asansör Krizi: Hastane yemekhanesi 3. katta yer almaktadır ve kapasitesi mevcut personel sayısının çok altındadır. Yoğun iş yükü altında ezilen sağlık çalışanlarının bir saatlik öğlen arasında yemekhaneye ulaşıp bir kap yemek yiyebilmesi; dakikalarca asansör beklemek ve ardından metrelerce uzayan yemek kuyruğunda zaman kaybetmek anlamına gelmektedir. Dinlenmek ve nefes almak amacıyla verilen öğle arası molası başlı başına bir stres ve yorgunluk kaynağına dönüşmüştür.
Çevre ve Alternatif Alan Yetersizliği: Hastane çevresinde personelin veya vatandaşların faydalanabileceği herhangi bir restoran veya sosyal alan bulunmadığından, dışarıdan yemek temin etmek ya da mola zamanını hastane yerleşkesi dışında değerlendirmek imkansızdır.
Kantinlerin Yetersizliği: "Kantin" adı altında hizmet veren alanlar çok küçük ve her gün binlerce insana hizmet vermekten, onların taleplerini karşılamaktan tamamen uzaktır.
Sosyal Alan ve Bahçe Eksikliği: Ne hastane içinde ne de geniş hastane bahçesinde personelin oturup dinlenebileceği yeterli bank ve oturma alanı mevcuttur. Birçok hekim ve sağlık çalışanı, öğlen arasında perişan halde hastane koridorlarında ve etrafında gezinerek, dinlenmeleri gereken o kıymetli zaman dilimini adeta bir işkenceye dönüştürerek geçirmektedir. Gelinen noktada bazı meslektaşlarımız ve sağlık personeli, sırf birazcık oturabilmek ve dinlenebilmek adına kendi şahsi araçlarına sığınarak zaman geçirmek zorunda kalmaktadır.
Buradan Yetkililere Soruyoruz:
Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının en temel insani ihtiyaçları bile göz ardı edilerek bir Şehir Hastanesinin inşa edilmesi ve faaliyete geçirilmesinin arkasındaki gerçek amaç nedir? Bu plansızlık, liyakatsizlik ve vizyonsuzluk; gece gündüz demeden fedakarca çalışan sağlık ordusuna karşı bilinçli bir itibarsızlaştırma çabasının mı bir parçasıdır?
Bizler, hastaların nitelikli sağlık hizmeti alabilmesinin, ancak ve ancak o hizmeti üreten hekimin ve sağlık çalışanının insani çalışma koşullarına sahip olmasıyla mümkün olduğunu çok iyi biliyoruz. Çalışanını köle, hastasını ise müşteri gören bu yönetim anlayışını ve vizyonsuz planlamaları asla kabul etmiyoruz!
Kamu Hekimleri Sendikası olarak Sağlık Bakanlığı'nı acilen göreve davet ediyoruz. Yemekhane kapasitelerinin artırılması, personel ulaşımlarının ve asansör ağının optimize edilmesi, hastane içi ve bahçesindeki sosyal donatı alanları ile oturma yerlerinin derhal personelin ihtiyacını karşılayacak seviyeye getirilmesi yasal ve insani bir zorunluluktur.
İşyeri Bina ve Eklentilerinde Alınacak Sağlık ve Güvenlik Önlemlerine İlişkin Yönetmelik uyarınca işveren; çalışanların sağlık ve güvenliğini koruyacak uygun dinlenme yerlerini, rahat yemek yenebilecek nitelik ve genişlikte yemek alanlarını, hijyen ve termal konfor koşullarını sağlamakla yükümlüdür
Unutulmamalıdır ki; dinlenme saatinin işkence saatine dönmesini kabul etmiyoruz ve etmeyeceğiz! Sürecin ve personellerimizin insani haklarının yakın takipçisi olacağımızı tüm kamuoyuna saygıyla duyururuz.
KAMU HEKİMLERİ SENDİKASI Merkez Yönetim Kurulu
#KamuHekimleriSendikası
@saglikbakanligi
ACİL SERVİSLERDE ‘YEŞİL ALAN’ ADI ALTINDA UYGULANAN RANDEVUSUZ POLİKLİNİKLER KAPATILMALIDIR
Türkiye'de acil servislere yapılan başvuruların önemli bir kısmı yeşil alan kapsamında değerlendirilmektedir. Çeşitli akademik çalışmalar ve mesleki değerlendirmeler, başvuruların yaklaşık üçte ikisinin yeşil alan kategorisinde yer aldığını göstermektedir.
Bu durum, acil servislerin önemli bir bölümünün gerçek acil durumlar dışındaki sağlık ihtiyaçları için kullanıldığını ortaya koymaktadır. Ancak bu tablo yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Sağlık hizmetlerine erişim biçimi, sevk mekanizmalarının yetersizliği ve sağlık sisteminin organizasyonu da bu dağılım üzerinde belirleyici rol oynamaktadır.
Artan yeşil alan başvuruları sonucunda birçok acil servis, gerçek acil vakaların değerlendirildiği alanlar olmanın ötesine geçerek fiilen ikinci bir poliklinik sistemi gibi çalışmaya başlamıştır.
Birçok sağlık kuruluşunda acil servislerde;
• Reçete yenileme talepleri,
• Kronik hastalık kontrolleri,
• Ertelenebilir sağlık sorunları,
• Poliklinik hizmeti kapsamında değerlendirilebilecek başvurular
önemli bir yer tutmaktadır.
Bu durum acil servislerin asli işlevlerinden uzaklaşmasına neden olmakta, gerçek acil hastalara ayrılabilecek zaman ve kaynakları azaltmaktadır.
Yeşil alan başvurularının yoğunluğu, acil servislerde görev yapan hekimler ve diğer sağlık profesyonelleri üzerinde ciddi bir iş yükü oluşturmaktadır.
Birçok merkezde sağlık çalışanları aynı vardiya içerisinde hem kritik hastaları hem de çok sayıda yeşil alan hastasını değerlendirmek zorunda kalmaktadır.
Bu durum;
• Hasta başına ayrılan sürenin azalmasına,
• Klinik karar süreçlerinin zorlaşmasına,
• Mesleki tükenmişlik riskinin artmasına,
• İş doyumunun azalmasına,
• Sağlıkta şiddet riskinin yükselmesine
neden olmaktadır.
Acil servislerdeki yoğunluk sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını da doğrudan etkilemektedir.
Yeşil alan başvurularının yoğunluğu yalnızca çalışanları değil, gerçek acil hastaları da etkilemektedir.
Acil servis kaynaklarının önemli bir bölümünün acil olmayan başvurular için kullanılması;
• Bekleme sürelerini artırabilmekte,
• Acil hastaların değerlendirme süreçlerini zorlaştırabilmekte,
• Fiziki kapasite sorunlarına yol açabilmekte,
• Hasta mahremiyetini olumsuz etkileyebilmektedir.
Bu nedenle sorun yalnızca iş yükü sorunu değil, aynı zamanda hasta güvenliği ve hizmet organizasyonu sorunudur.
Kamu Hekimleri Sendikası olarak yeşil alan başvurularını vatandaşların bilinçsizliği veya kötü niyeti üzerinden açıklayan yaklaşımları doğru bulmuyoruz.
Bir sağlık sisteminde milyonlarca insan sağlık hizmetine erişebilmek için acil servislere başvuruyorsa, öncelikle sistemin bu davranışı neden ürettiğinin sorgulanması gerekir.
Yeşil alan başvurularının temelinde;
• Birinci basamak sağlık hizmetlerinin yeterince güçlendirilmemesi,
• Poliklinik hizmetlerine erişimde yaşanan güçlükler,
• Etkin bir sevk mekanizmasının bulunmaması,
• Sağlık sisteminin giderek hastane merkezli hale gelmesi
yatmaktadır.
Gerçek çözüm; güçlü birinci basamak, etkin sevk zinciri, erişilebilir sağlık hizmetleridir. Acil servislerde kaosa neden olan ve acil servislerin amacına uygun hizmet vermesini engelleyen Yeşil Alan uygulamasına bir an önce son verilmelidir.
#KamuHekimleriSendikası
#Acilservis
Bugünlerde erdemli olmanın diğer adı ‘siyasi’ olmuş.
Çalıp çırpmıyorsan siyasisin.
Haksızlığa karşı çıkıyorsan siyasisin.
Zorbalığa sessiz kalmıyorsan siyasisin.
Evrensel insan haklarını savunuyorsan siyasisin.
Kadın hakları, çocuk hakları, hayvan haklarını savunuyorsan siyasisin.
Demokrasiyi, laikliği savunuyorsan siyasisin.
Ya ne zaman apolitiksin?
Etliye sütlüye karışmıyorsan,
Sadece izin verildiği ölçüde sesin çıkıyorsa,
Hep kendi menfaatini düşünüyorsan,
Yanlışların nedenlerine yönelik hiçbir şey yapmayıp sadece o yanlışlardan besleniyorsan,
Her daim güçlünün sazını çalıyorsan apolitiksin.
Böyle bir apolitik duruş sergilemektense siyasi damgası yemeyi göze alırım.
Siz nesiniz peki? Siyasi mi, apolitik mi?
BÖLÜM 3
PERFORMANS SİSTEMİ VE NİCELİK KISKACINDA AİLE HEKİMLİĞİ
3.1. Giriş: Sağlık Hizmeti Ölçülebilir Bir Üretim Faaliyeti midir?
Son yirmi yılda sağlık politikalarının merkezine yerleştirilen performans sistemi, sağlık hizmetlerinin niteliğini artırmak amacıyla geliştirilmiş bir yönetim aracı olarak sunulmuştur. Sistemin temel varsayımı; ölçülebilen, puanlanabilen ve sayısallaştırılabilen faaliyetlerin sağlık hizmetinin kalitesini artıracağı yönündedir.
Ancak sağlık hizmetleri sıradan bir üretim faaliyeti değildir. Bir fabrikada üretilen ürünlerin sayısı arttıkça üretim miktarı artabilir. Oysa sağlık hizmetlerinde daha fazla muayene, daha fazla tetkik veya daha fazla işlem yapılması her zaman daha iyi sağlık sonucu anlamına gelmez.
Birinci basamak sağlık hizmetlerinin amacı hasta üretmek değil, hastalıkları önlemek; işlem sayısını artırmak değil, toplumun sağlık düzeyini yükseltmektir. Bu nedenle sağlık hizmetlerini yalnızca sayısal göstergeler üzerinden değerlendiren yaklaşımlar sağlık hizmetinin özünü anlamakta yetersiz kalmaktadır.
Kamu Hekimleri Sendikası'nın Önerileri
1. Aile hekimliği hizmetleri asli ve sürekli kamu hizmeti olarak kabul edilmelidir.
2. Aile hekimlerinin çalışma güvencesi güçlendirilmelidir.
3. Sözleşme kaynaklı belirsizlikler ortadan kaldırılmalıdır.
4. Gelir güvencesi sağlanmalı, performansa bağlı kesinti uygulamalarına son verilmelidir.
5. ASM'lerin mali ve teknik sorumluluğu kamu tarafından üstlenilmelidir.
6. Aile hekimlerinin mesleki bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır.
7. Sağlık hakkı ve kamu hizmeti ilkeleri aile hekimliği mevzuatının temelini oluşturmalıdır.
#KamuHekimleriSendikası
#AileHekimliği
BÖLÜM 1
SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMI, PİYASALAŞMA VE AİLE HEKİMLİĞİNİN YAPISAL KRİZİ
1.1. Sağlık Hizmetlerinde Paradigma Değişimi
Türkiye'de sağlık sistemi son yirmi yılda köklü bir dönüşüm sürecinden geçmiştir. Bu dönüşümün temelini oluşturan Sağlıkta Dönüşüm Programı, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesinde kamusal hizmet anlayışından piyasa odaklı bir modele geçişi hızlandırmıştır.
Bu süreçte sağlık hizmetleri; performans göstergeleri, maliyet etkinlik hesapları, verimlilik ölçütleri, rekabet mekanizmaları, sözleşmeli çalışma modelleri üzerinden değerlendirilmeye başlanmıştır.
Sağlık hizmetlerinin ekonomik boyutu elbette göz ardı edilemez. Ancak sağlık hizmetlerini yalnızca mali göstergeler üzerinden değerlendiren yaklaşım, sağlık hizmetinin temel niteliği ile çelişmektedir. Çünkü sağlık hizmetleri bir üretim bandı faaliyeti değildir.
Bir hastanın muayenesi, kronik hastalık izlemi, aşılama hizmeti, kanser taraması veya ruh sağlığı değerlendirmesi standart bir üretim sürecine indirgenemez. Her birey farklıdır. Her toplum farklıdır. Her sağlık sorunu kendi sosyal ve biyolojik bağlamı içerisinde değerlendirilmelidir.
Bu nedenle sağlık hizmetlerinde niceliksel göstergeler hiçbir zaman tek başına kalite göstergesi olarak kabul edilemez.
Hem kadınları, hem Kürtleri hem de hekimi aşağılayan sözlerin sadece Rahmi Koç’a ait kişisel bir düşünce olmadığını, üstenci bir bakış açısının yansıması olduğunu biliyoruz. Medeniyet ancak bu ırkçı ve cinsiyetçi zihniyeti reddetmekle mümkündür.
#RahmiKoçÖzürDile
Kamuda Çalışan Diş Hekimlerinin Sorunları ve Çözüm Önerileri
Sorun:
Tüm tedavilerin ve hasta kayıtlarının sorumluluğu 1219 sayılı yasa gereğince diş hekimlerinde olmasına rağmen çalışma düzeni ve sisteminde yetkilendirilmenin yapılmaması.
Çözüm Önerisi:
Her hekim kendi çalışma süre ve cetvelini kendi düzenlemelidir. Bu mümkündür. Hastalık yoktur, hasta vardır. Her hastanın tanı ve tedavi süresi birbirinden farklıdır.
Sorun:
Kamuya atama sayıları, artan diş hizmeti ihtiyacı ve çeşitliliği ile doğru orantılı değildir. Bu durum halkın sağlık hakkını engellediği gibi kamu diş hekimlerinin yükünü de artırmaktadır.
Çözüm Önerisi:
Kamuya daha fazla diş hekimi ataması ve aynı oranda koruyucu hizmetlerle beraber yeni diş hizmet binaları şarttır. Halkın sağlık hakkı ve kamu bütçesi için yeni diş hekimi atamaları kaçınılmazdır.
Sorun:
Hasta muayene-tedavi süreleri ve kalite kriterleri ticari bakış açısıyla konulmuştur. Kriterler ticari olunca da halk nitelikli sağlık hizmeti alamamaktadır.
Çözüm Önerisi:
Uluslararası bilimsel çalışmalar ile ortaya konmuş tedavi ve muayene sürelerine istisnasız uyum; hem halkın hem de hekimin yararınadır.
Sorun:
Kamu diş hekimleri çoğunlukla 1 hekime 1 yardımcı olmadan çalışmaktadır. Bu da enfeksiyon, şiddet, niteliksiz hizmet gibi riskleri oluşturmaktadır.
Çözüm Önerisi:
Her diş hekimine en az bir ağız-diş teknikeri- dental asistan verilmelidir. Dört elli sistem taviz verilemez bir çalışma prensibi olmalıdır.
Sorun:
Kamu diş hekimleri yoksulluk sınırında ve güvencesiz maaş almaktadırlar. Mesleki gelişimi engelleyen, hekimi performans yapmaya ve dolayısıyla hataya zorlayan bir etkendir.
Çözüm Önerisi:
Mesleki gelişimi ve onurlu bir hayatı mümkün kılacak, izin veya hastalık durumunda kesilmeyecek ve emekliliğe yansıyacak tek kalemde ödenecek maaşın ödenmesi zorunludur.
Sorun:
Kamu diş hekimleri çalışacağı malzemeyi, tıbbi cihazı, diş protez laboratuvarlarını seçememekte ve bu durum nitelikli hizmeti engellemektedir.
Çözüm Önerisi:
Diş hekimleri tıbbi cihaz ve malzeme seçiminde söz sahibi olmalıdır. Diş laboratuvarları arasında seçim hakkına sahip olmalıdır.
Sorun:
Hasta veya yakınının poliklinik odasına, diş hekimi tedavi yaparken dahi girebilmesi, arada hiçbir idari bariyerin olmaması hekimleri şiddete açık hale getirmektedir.
Çözüm Önerisi:
Randevusu olmayan hasta ve yakınlarının muayene odalarına serbestçe girebilmeleri, hekimi taciz etmeleri engellenmelidir.
Sorun:
Eğitimi ve görev tanımı uyuşmayan, liyakate göre seçilmemiş personel görevlendirmeleri iş barışını ve kaliteyi etkileyen önemli bir sorundur.
Çözüm Önerisi:
Eğitimli personel atamaları, hizmet içi eğitimin aksatılmaması ve liyakatin bir seçim kriteri olması elzemdir.
Sorun:
Performans sistemi ve bilimsel temeli olmayan katsayılar sağlık hizmetlerininin ticari/puan kaygısıyla verilmesine neden olmaktadır.
Çözüm Önerisi:
Performans yerine bilimsel kriterlere göre belirlenmiş çalışma şekli oluşturulmalı. Ağız ve diş sağlığı koruyucu hekimliğin bir parçası olmalıdır.
#KamuHekimleriSendikası
#DişHekimleri
Yetki – Sorumluluk Dengesizliği Sorunu:
ISO 15189 gereği tüm yasal/tıbbi sorumluluk uzmandadır; ancak personel ve bütçe yönetiminde idari yetkisi yoktur ("Yetkisiz Sorumluluk").
Çözüm Önerisi:
Uzman hekimin idari yetki tanımları EFLM Syllabus referansıyla ulusal mevzuata eklenmeli; satın alma ve insan kaynaklarında "yasal onay zorunluluğu" getirilmelidir.
Bürokratik Yaklaşım ve Liyakat Eksikliği Sorunu:
Malzeme kalitesi kurumsal standartla değil, uzmanın bireysel direnciyle korunmaktadır. Denetimler analitik kalite yerine şekilsel (evrak) düzeydedir.
Çözüm Önerisi:
Segmentasyon Bazlı Kümelenmiş İhale Modeline geçilmeli; uzman kararları kurumsal korumaya alınmalı, laboratuvar üst yönetimine liyakatli uzmanlar atanmalıdır.
Klinik Danışmanlığın Engellenmesi Sorunu:
Uzmanın test süreçlerine klinik müdahale yetkisi yapısal olarak desteklenmemekte, preanalitik ve postanalitik "görünmeyen emeği" performans sisteminde yok sayılmaktadır.
Çözüm Önerisi:
Klinik müdahale yetkisi yasallaştırılmalı; HBYS üzerinden resmi konsültasyon modülleri kurulmalı, katma değerli entelektüel emek yok sayılmamalıdır. (Performans sistemi tamamen kaldıırlmalıdır.)
Personel Eksikliği ve Preanalitik İhlaller Sorunu:
Laboratuvar hatalarının %60-%70'i preanalitik fazdadır. Laboratuvar teknisyenlerinin kan almada görevlendirilmesi Core Lab alanında zafiyet yaratmaktadır.
Çözüm Önerisi:
Personel Dağılım Cetvelleri (PDC) gerçek iş yüküne göre revize edilmeli, kan alma birimleri laboratuvar dışı ayrı bir organizasyon olarak planlanmalıdır.
Tanı ve Hasta Güvenliği Riskleri Sorunu:
İhalelerde sadece "maliyet ve hız" odaklı, kalitesiz cihaz/kit tercihleri yapılması tanı kalitesini düşürmekte ve hasta güvenliğini tehlikeye atmaktadır.
Çözüm önerisi:
Satın almada ekonomik kaygıların önüne geçen Kalite Temelli Değerlendirme Modeliuygulanmalı; yeni cihaz geçişlerinde verifikasyon süreleri yasal güvenceye alınmalıdır.
Mesleki Yalnızlaştırma ve Güvence Eksikliği Sorunu:
Uzmanlar; klinik beklentiler, idari baskılar ve teknik firmaların ilgisizliği arasında izole edilmekte, bilimsel özerklikleri korunmamaktadır.
Çözüm Önerisi:
İl ve bölge düzeyinde uzmanların operasyonel dayanışmasını sağlayacak bağımsız Laboratuvar Konseyleri ve kurumsal hukuki destek sistemleri kurulmalıdır.
Nöbet Sistemindeki Belirsizlikler Sorunu:
Branş bazlı nöbet standartları net değildir. Resmi listelere yansıtılmayan icap nöbetleri ve ödenmeyen nöbet ücretleri gibi hak gaspları yaşanmaktadır
Çözüm Önerisi:
İcap ve branş nöbetleri gri alan kalmayacak şekilde tanımlanmalı; fiilen verilen tüm dijital/tıbbi danışmanlık hizmetleri resmi nöbet kapsamına alınmalıdır.
Kan Bankası ve Transfüzyon Krizleri Sorunu:
Saniyelerle yarışılan, yüksek riskli bu alanlarda sertifikasız/yetkisiz personel çalıştırılmakta ve tüm yasal sorumluluk uzmana yüklenmektedir.
Çözüm Önerisi:
Sertifikasız personel çalıştırılması yasaklanmalı; kan bankası nöbetleri rutin iş yükünden ayrılmalı ve sorumluluk üstlenen uzmanlara Risk Tazminatı ödenmelidir.
Adli Toksikoloji Analizlerindeki Baskı Sorunu:
Yetersiz altyapıya rağmen laboratuvarlardan kesintisiz adli analiz beklenmektedir. İleri doğrulama kapasitesi olmayan yerlerde hukuki risk yüksektir.
Çözüm Önerisi:
Adli toksikoloji rutin iş akışından ayrılmalı; tarama ve doğrulama süreçleri kesin çizgilerle ayrılarak şüpheli örnekler, referans merkezlerine gönderilmelidir.
Asimetrik İstihdam ve Hak Kayıpları Sorunu:
4924 sayılı Kanun gibi parçalı istihdam modelleri çalışma barışını bozmaktadır. PDC üstü çalıştırılan hekimlerin ek ödemelerinde haksız kesintiler olmaktadır.
Çözüm Önerisi:
Farklı sözleşmeli modeller tasfiye edilerek tüm uzmanlar 657 kapsamında tek tip kadroda birleştirilmeli; performansa dayalı parçalı ücret yerine emekliliğe yansayan tek kalem maaş modeline geçilmelidir.
Halk Sağlığı Lab. Merkezileşen İş Yükü Sorunu:
Birinci basamak testlerinin makro merkezlerde konsolide edilmesi aşırı yük (overload) yaratmakta, lojistik gecikmeler numune stabilitesini bozmaktadır.
Çözüm Önerisi:
Bölgesel Merkez-Uydu Ağı Modeli kurulmalı; personel ihtiyacı WHO'nun WISN metodolojisiile belirlenerek geçici görevlendirmeler yerine kalıcı istihdam sağlanmalıdır.
Akılcı Lab. Uygulamalarında Çatışma Sorunu:
HBYS üzerindeki sistemsel test kısıtlamaları klinisyenler tarafından doğrudan laboratuvar uzmanın "engeli" gibi algılanmakta, hekimler karşı karşıya gelmektedir.
Çözüm Önerisi:
Kısıtlama uyarı ekranlarında "Bakanlık/Mevzuat Algoritması" ibaresi kullanılmalı; HBYS üzerinden anlık gerekçeli onay modülleri ve hastane içi Akılcı Laboratuvar Komisyonları kurulmalıdır.
Özet:
Tıbbi laboratuvar uzmanları; sadece cihaz çıktısı onaylayan birer imza mercii değil, tanı güvenliğini, biyoemniyeti, transfüzyon süreçlerini ve halk sağlığı politikasını yöneten tıp doktorlarıdır.
Avrupa Birliği standartlarında, sürdürülebilir bir sağlık hizmeti için;
Tıbbi/hukuki yetki ile operasyonel sorumluluk dengelenmeli,
Laboratuvardaki niteliksel ve entelektüel emek görünür kılınmalı,
Performans odaklı nicelik (skor) yarışı yerine, "Önce Hasta Güvenliği" (Primum Non Nocere) ilkesini temel alan akredite bir laboratuvar politikası hayata geçirilmelidir.
#KamuHekimleriSendikası
#Mikrobiyoloji #Biyokimya
Sağlıkta Şiddet: Bir Hekimin, Bir Babanın, Bir Eşin Ölümü
Samsun’da hastalarına olan sevgisiyle tanınan Opr. Dr. Kamil Furtun’un bir hastane koridorunda hayatından koparılması, sadece bir hekimin değil, toplumun vicdanının ve geleceğinin katledilmesiydi. Dr. Furtun cinayeti ve bugüne kadar yaşanan tüm benzer acılar bize çok net bir gerçeği haykırıyor: Sağlıkta şiddet, anlık bir öfke krizi ya da münferit bir olay değil; yapısal, sistemsel ve kültürel bozulmaların doğurduğu acı bir sonuçtur.
Çözüm: Sebepleri yani toplumsal ve bireysel şiddete neden olan tüm etkenlerin ortadan kaldırılmasıdır.
Bir sonucu değiştirmek istiyorsak, önce onu doğuran sebepleri ortadan kaldırmak zorundayız. Hekimleri hedef gösteren dili kurutmak, sağlık çalışanlarının emeğini değersizleştiren algıyla mücadele etmek ilk adım olmalıdır.
Akut Çözüm: Kontrolsüz Girişlerin Önüne Geçilmeli
Sistemin köklü sorunları çözülürken, acil ve akut önlemlerin alınması da hayati bir zorunluluktur. Bugün hastanelerimizin en büyük güvenlik açıklarından biri, kontrolsüz sirkülasyondur. Sağlıkta şiddeti önlemek adına ilk ve en net kurallardan biri şu olmalıdır: Randevusu veya acil bir tıbbi endikasyonu (gerekliliği) olmayan hiçbir hasta ya da hasta yakını, poliklinik koridorlarına ve hekimin çalışma alanına serbestçe girememelidir. Hekim, odasında hastasını tedavi ederken kapısının ne zaman, kim tarafından ve ne amaçla açılacağını düşünmek zorunda kalmamalı, can güvenliğinden emin bir şekilde sadece mesleğine odaklanabilmelidir.
Dr. Kamil Furtun’u ve yitirdiğimiz tüm hekim ve sağlık çalışanlarını saygı ve minnetle anıyoruz.
Onları unutmamak demek; sağlıkta şiddetin nedenlerini yok etmek ve hekimlerimizi korumak için el birliğiyle mücadele etmek demektir.