Gazeteci Tuğçe Tatari, Meclis Güvenliğinde Kürtçe Çanta Gerekçesiyle Rutin Dışı Arama ve Kötü Muamele İddiasını İfşa Etti
"Kürt dili ve Kürt meselesinde ülkece ne noktadayız sorusuna verilecek yanıt niteliğinde bir olay geldi başımıza, bunu kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.
Biliyorsunuz, geçen hafta CHP’nin grup toplantısını izlemek üzere Meclis’teydik.
Kapıların güvenlik kontrolüne geçmeden önceki durağı maşeri kalabalıktı, fakat kapıyı geçtiğiniz anda da güvenlik noktalarında büyük bir tenhalık hakimdi.
Yanımdaki kadın meslektaşımla güvenliğe yöneldik. Aramadan geçeceğiz, rutin kontroller olacak, çantamız aranacak diye beklerken -buraya olay yerinin Meclisin Dikmen kapısı olduğu notunu da düşmeliyim- önce meslektaşımın çantası sorun oldu. Bez bir çanta, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin çantası. Üzerinde bir fotoğraf makinesi resmi var ve altında da Kürtçe “Çapemenîya Azad Civaka Azad” yazıyor, yani “Özgür Basın, Özgür Toplum”.
Çantayı tuttular. Onlarca telefonlaşma, kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenme girişimi fazlasıyla uzun sürdü. Sonra aralarında tartıştılar ve “Çantayı içeriye sokamazsınız” dendi.
Bu çantadan bende de var.
Diyarbakır’da Barış Gazeteciliği forumunu düzenleyici dernek de aynı dernekti ve orada arkadaşlar hediye etmişti. Tonla yere giderken takmışımdır, hem kolay hem gazeteciliğe ait, severek kullanıyorum.
Yaşanan karmaşaya iyice dikkat kesildim tabii.
Meslektaşım Rengin Azizoğlu çantasına neden el konulduğunu anlamaya çalışırken, “Slogan yazıyor üzerinde” dendi.
Oysa üzerinde “Özgür Basın, Özgür Toplum” yazıyordu.
Bunu da söylemiş olmamıza rağmen meslektaşıma küçük bir naylon torba verdiler. “Tüm eşyalarını bunun içine geçir, çantanı çıkarken alırsın” dediler.
Son derece sert ve mesafeli olan güvenlik mensupları bu defa bizi arama kabinlerine aldı.
Kollarımı kaldırdım, bacaklarımı ayırdım, rutindir diye bekliyorum.
“Üzerini kaldır” sesiyle irkildim.
Nasıl üzerimi?
“Bluzunu” dedi.
Gayriihtiyari kaldırdım, düşünmeden, istemsiz.
Sonra da kendime öfkelendim, buna neden müsaade ettim diye.
Ama işte o anda haber Meclis’in içinde ve ona ulaşmak için acele ediyorsun.
Yanlış yaptım.
Çok da pişman oldum.
Bu kötü muameledir, kabul etmiyorum, demeliydim.
Bir adım ötesi olan çıplak arama insanın onuruna yönelik bir uygulamadır, demeliydim ve Meclis’e girememe pahasına o bluzu kaldırmamalıydım!
Ama…
Üzerimi açtım ve güvenlik, sütyenimi, göğsümü, oralara bir yere saklanmış bir şey olup olmadığını kontrol etti.
Sinirlerim bozulmuştu, resmen aşağılandığımızı hissettim.
O esnada el koydukları çantanın fotoğrafını çekmiş olmamın gerilimi de yaşandı. Güvenlikle aramızda hiç hoş olmayan diyaloglar, fiziki bazı davranışlar yaşandı.
Ve ben bunları yazacağımı, çantanın fotoğrafını da ondan dolayı çektiğimi, gazeteci olduğumu söyledim. Ve “Ülkenin bu gündemine, ortamın bu kargaşasına bir de Meclis güvenliği birimlerinin Kürt diline yaklaşımıyla, hatta o malum ‘bilinmeyen bir dil’ yaklaşımının da gerisinde negatif uygulamalarınızla buradan yeni bir kriz çıkartacaksınız” dedim, “Sakin olun” dedim…
“Sizin göreviniz kışkırtmak değil, yatıştırmak olmalı” dedim.
Gözaltına alınmamıza ramak kalmıştı diyebilirim ki benim fotoğrafı da silmemle sakinledi ortalık ve geçişimize izin verildi.
Ama güne bedenime müdahale edildiği duygusuyla, psikolojim iyi olamadan devam ettim.
Hem kendime kızmıştım hem o kadın amire hem de geçmiş kötü deneyimleri hatırlatmıştı bana yaşadıklarım.
O kabinde üzerimi açarken, cezaevi görüşlerinde uygulanan ve en çok annelerin, kadınların, kız çocuklarının etkilendiğini bildiğimiz o “Sütyenini çıkart, öyle geç” anının duygu olarak tıpkısının aynısını yaşadım diyebilirim.
Ben bunun en ağırını da yine bir kitap çalışması vesilesiyle Kürt bir mahpusu, bir edebiyatçıyı, Murat Türk’ü ziyaretimde yaşamıştım.
Orada...
Seni varlığından, oraya geliş nedeninden, kadınlığından ve kendinden utanmanı sağlayacak tarz, davranış ve uygulamalardan geçmiştim.
Şimdi bu defa Meclis’te o anı yeniden yaşamak bana çok ağır geldi.
Meclis gibi bir yer; vatandaşın temsil edildiği, ülkenin siyasi bilincinin en yüksek olduğu yer diye beklersin ama barış sürecinde olmana, 2026 yılına gelmiş olmamıza rağmen son derece geriden gelen bir anlayışla temas etmiştik.
Açıkçası Meclis güvenliğini Kürt dili korkuttu, bu korku saçmalattı ve sertleştirdi…
Buna maruz kalmak kadar hâlâ bu tarz tutum ve bakış açılarının güncel olması daha ağır.
Bu arada yazıyı bitirmeden şunu da not düşmeliyim; biz Meclis’in yabancısıyız, tüzüğüne, uygulamasına hâkim değiliz. İstanbul gazetecisiyiz sonuçta.
O sebeple Meclis’te görev yapan danışman arkadaşlara sordum, “Bu rutin bir uygulama mı” diye.
Aldığım yanıtlara göre böyle bir yetkileri var ama bu tarz uygulama rutin dışı ve çok nadir olur.
Başımıza gelen bu olayı şüphesiz ki Kürtçe yazılı bir bez çanta tetiklemişti.
Kürtçe onları rutin dışı davranmaya itmişti!
Bu tarz uygulamaları ifşalamak gerektiğini düşünüyorum ki bir kabullenilmiş algısıyla normalleşme olmasın…"
6 yaşındaki kızını müridiyle evlendiren Yusuf Ziya Gümüşel’i tahliye eden mahkeme Fatmanur Çelik kapı kapı dolaşıp adalet ararken davayı düşürmüştü!
Şüpheli bir şekilde kızıyla birlikte katledilmesine rağmen Fatmanur’a ve kızına cinsel istismarda bulunan Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisi Ayhan Şengüler gözaltına bile alınmadı!
Bahadır Özgür:
📌Cumhuriyetin olumsuz anlamda dönüşümü daha da otoriter bir yere doğru sürükleniyor ve artık insanları daha fazla ortak paydada birleştirmeye başlıyor
📌Türkiye'de bir ekonomik kriz yok, bir yaşam krizi var.
https://t.co/QoF5mxRmFl
Ayşe Gökkan’a verilen 19 yıl 6 aylık ceza, bir kadını değil; hakikati, eşitliği ve kadınların özgür yaşam iddiasını mahkûm etme girişimidir.
Kadınların direnişinden korkan akıl, yargıyı cezalandırma aracına dönüştürerek topluma gözdağı vermek istemektedir. Oysa kadınların yarattığı mücadele hafızası ne duvarlarla ne de siyasi kararlarla teslim alınabilir.
Ayşe Gökkan şahsında hedef alınan iradeye karşı dayanışmamızı büyütüyor, kadınların özgürlük yürüyüşünün durdurulamayacağını bir kez daha vurguluyoruz. Jin, Jiyan, Azadî; kadınların hakikati ve yaşamı savunma çağrısıdır.
Carlo Ginzburg’u kaybettik…
Sanırım 26 sene önceydi, daha öğrenciydim. Kafamı allak bullak eden elime geçip okuduğumda beni büyük bir şaşkınlığa sürükleyen, ezberlerimi bozan bir kitapla karşılaştım: Peynir ve Kurtlar.
Tarih deyince aklımıza hep krallar, padişahlar ve büyük savaşlar gelirdi. Ama bu kitap bambaşka bir şey anlatıyordu: Günümüzden 430 yıl önce, 16. yüzyıl İtalya’sında, engizisyon mahkemesinin soğuk ve korkutucu duvarları arasında yargılanan sıradan bir değirmencinin, Menocchio’nun hikayesini.
Menocchio 2 kere tutuklanıp zindana atıldı, uzun yargılama süreçleri boyunca kendi anladigi şekli ile doğayı insana ve varlığa ilişkin görüşlerini anlattı. Ölümle burun buruna geldiği, o korkunç yargıçların karşısına çıktığında bile geri adım atmadı ve kendi gerçeğini savundu. Dedi ki; “Bana göre her şey bir kargaşaydı... ve o kütle tıpkı sütün kesilip peynire dönüşmesi gibi bir araya geldi…” Menocchio 1600’de yakılarak öldürüldü. Ondan geriye sadece bu mahkeme kayıtları kaldı.
Kendi köylü aklıyla evrene bambaşka, dokunulabilir bir açıklama getirmişti. Eğer mahkeme tutanakları sadece egemenlerin haklılığını kanıtlamak için okunup geçilseydi, Menocchio ve onun isyanı sonsuza dek unutulup gidecekti.
İşte o resmi engizisyon kayıtlarının arasına dalıp, belgeleri “tersten okuyarak” bu köylünün muazzam hikayesini çekip çıkaran kişi, dün 87 yaşında hayatını kaybettiğini öğrendiğimiz İtalyan tarihçi Carlo Ginzburg’du. Tarihin içinde silinip gitmemesini sağlayan şey; o büyük devletlerin, kurumların, makro yapıların gürültüsü arasında kaybolan “küçük insanın” sesini duyurmaya adadığı hümanist ömrüydü.
Ginzburg bize ideolojik kalıpların dışına çıkıp insanı anlamayı öğretti.
Eğer bugüne kadar okumadıysanız, tarih ve hayata bakışınızı tamamen değiştirecek şu kitapları mutlaka okuyun:
* Peynir ve Kurtlar
* Tahta Gözler
* Gece Savaşları
* Efsaneler, Amblemler, İzler
* Güç İlişkileri
Bu eserleri dilimize kazandıran Metis, Pinhan ve Dost yayınevlerine ne kadar teşekkür etsek az kalır.
İnsan detayını, duyguyu ve hayatın ta kendisini tarihe geri veren bir büyük ustaya saygıyla.
#carloginzburg @Metiskitap@Dost_Yayinevi@pinhankitap
🚩Dilek Öz, 32 yıl süren tutsaklığın ardından ayak bastığı memleketi Amed'te, inkar edilmeye çalışılan bir tarihin ve kadınların direnişle ördüğü mücadelenin tanıklığını yaşıyor. Dilek Öz, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın başlattığı sürece dikkat çekti, herkes için yeni bir başlangıç olduğunu söyledi.
#MedyaHaber #MedyaHaberTv
DGD-SEN GENEL BAŞKANI NESLİHAN ACAR:
📌Barınma, beslenme, sağlık, söz söyleme hakkı ortadan kaldırıldı
📌İnsanca yaşamak için işçiler dövüşmek zorunda kalıyor. İşçi tamamen piyasa koşullarına terk edildi
📌Son 20 yıldır en temel haklardan sadece ücret haklarına sıkıştırıldık
📌Bu rejimin ilişki ağlarına bakarsak bunun neden olduğunu görürüz
📌Siyasal rejime tek adam yönetimi deniliyor ve böyle bir tartışma geliştiriliyor
📌Biz de bunu böyle tartışıyoruz ama devlet, bir gücün özel örgütüdür
📌Bir sınıfın diğer sınıfın sırtını yere getirmeye çalıştığı bir örgüttür
📌Devletin ilişki biçimi ve düzeni emperyalist holding düzenidir
📌Bu düzen her yerde karşımıza çıkıyor. Bu düzen ona karşı çıkanı boğarak ayakta kalıyor
https://t.co/4sKxPESE5f
Ahmet Türk'ten 'süreç' açıklaması: Toplumda güvensizliğin arttığını görüyoruz
📌 27 Şubat'tan beri üst düzeyde birçok görüşme yapılmasına rağmen maalesef yol haritası nedir? Neler yapılmak isteniyor? Bizden beklenti nedir? Kendileri bu konuda ne düşünüyor? Henüz bunu bilmiş, öğrenmiş değiliz. Elbette bu sürecin kalıcı barışa dönüşmesi için biz Kürtler olarak, Kürt hareketi olarak, Kürt siyaseti olarak sabırla bekleyeceğiz, bu süreci bozan Kürtler olmayacak, sabırla izleyeceğiz. Ama elbette toplumda bir güvensizliğin geliştiğini de görüyoruz.
📌 Umut ediyorum ki bu süreç başarıya ulaşır ve toplumsal barışın önündeki engeller ortadan kalkar. Bu sürecin iyi işlemesi ya da başarılı olması için değerli Türkiye demokratlarına, devrimcilerine, sosyalistlerine ihtiyacımız var. Biz birlikte bunu aşabiliriz.
📌 Ben kendimden örnek vermek istiyorum. Ben Kürdistan'da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum. Kimliğim yok, dilim yok, halkım yok sayılıyor. İşte 'Kürt sorunu benim, Kürt sorunu buradadır' diyorum.
KONFERANSTA ‘YENİ YÜZYILA DEMOKRATİK’ ÇAĞRI: DÖNÜŞÜMÜN ÖZNESİ OLALIM
📌Türkiye'nin temel sorunları birbirinden ayrı değildir ve ortak bir demokratikleşme sorununun farklı görünümleridir
📌Çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, ‘yeni bir pencere açma’ çağrısıdır
📌Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, ‘yeni bir pencere açma’ çağrısıdır
📌Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır
📌Barış ve demokrasi aynı ufka açılan iki yol, aynı geleceği kuran iki kurucu değerdir
https://t.co/XbY2EeFG6t