السؤال الاساسي لماذا صحابي يكرة لم يفهم قول النبي و طريق اخر لهذا الحديث صحابي يمر. يقول اصمنيها وهذا الحديث يثبت ان النبي إذا حدث وبين مسالة الخلافة الصحابة لا يسمعون النبي و بمنعونه الاسلام دين الحق و العدالة و الرحمة و المعرفةو العلم ليس دين الجور و الحهالة و الظلم فلهذا السبب الخليفة الاول علي ابن ابي طالب و أمرهم الأمام مهدي الذي يملأ الأرض قسطا. عدلا
ŞEYH MÜFÎD'DEN BİR PASAJ
"أنه لا يجوز لأحد من الخلق أن يحكم على الحق فيما وقع فيه الاختلاف من معنى كتاب أو سنة أو مدلول دليل عقلي [3] إلا بعد إحاطة العلم بذلك و التمكن من النظر المؤدي إلى المعرفة"
"Kuşkusuz hiçbir mahluk için Kitab’ın veya Sünnet'in manasında yahut da aklî bir delilin medlûlünde (manasında) ihtilafın meydana geldiği konularda hak üzere direkt hüküm vermesi caiz değildir. Ancak konuyu ilmen kuşatması, gerçek marifete ileten nazara (akıl yürütmeye) kadir olması durumu müstesna." (Müfîd, Mesâilü's-Sereviyye, s. 72)
a-Pasajın devamını aktarmamakla birlikte şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fıkhî sorunlarda ve cevap bekleyen konularda sıradan insanların veya yarı cahil bir ilim talebesinin kendi aklıyla 'İçtihat' etmesini, kişisel reyiyle hüküm vermesini caiz görmez.
b-Ancak dikkat çeken nokta şudur: Hükümlerin istinbatı ancak iki yolla mümkündür:
1-Ele alınan konuyla ilgili tüm Kur'an ayetlerinin, hadislerin ve aklî ilkeleri eksiksiz bilinmesi ki o buna "İhâtetü'l-ilim" der.
2-Nazar: Doğru düşünme metoduna dayanarak bilgileri mantık kuralları çerçevesinde işleyerek doğru sonuca ulaşma becerisi.
Dolayısıyla bu iki şarta sahip olmayan kişi, -pasajın devamını mülahaza edenlerin de göreceği şekilde- mutlaka bilen birine (müçtehide) sormak zorundadır.
İşte bu pasaj iki yönden önemlidir.
Usûli akımın marifet sahasındaki nüvelerini otaya koymaktadır.
Aynı şekilde Şia fıkhındaki 'Taklit' müessesesinin usulî kökleridir.
Selam, muhabbet ve dua ile.
Gafir/Mümin 10-11. Ayeti çerçevesinde Recât İnancına Dair
“İnkâra sapanlara (âhirette) şöyle seslenilecek: Siz inanmaya çağırıldığınızda inkâr ederken Allah’ın size öfkesi şimdi sizin kendinize öfkenizden elbette daha şiddetlidir. “Ey rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu, diyecekler!” (Mümin 40/10-11)
1-Recat inancına dair genel istidlal şöyledir: Genel Haşir diriltme hiçbir bireyi istisna bırakmayacak tarzda herkesi kuşatır. “Hiçbirini geride bırakmaksızın onları da mahşerde toplarız.” (el-Kehf 18/47) Dolayısıyla insanlardan bir kesimin diriltileceğini belirten bir ifade zahiren Kıyamet günü ile ilişkilendirilemez. Onu Kıyamet gününe yorumlamak karinesiz bir şekilde tevilde bulunmaktadır. Neml Suresinin 83. Ayeti “وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا /O gün her ümmet içinden, âyetlerimizi yalan sayanlardan bir grubu diriltiriz.” (Neml 27/83)
2-Ancak biz Mümin Suresinin 10-11. Ayetlerine değineceğiz. Kıyamet Gününde Allah’ın şiddetli nefretine (makt) maruz kalan ve hatta bundan dolayı da kendi nefislerine karşı da çok şiddetli buğz eden (malt) kıpkızıl kafir/zalimlerden bir grup şöyle nida edeceklerdir: “Rabbimiz bizi iki defa öldürdün ve iki defa da ihyâ ettin.” (Mümin 40/11) Genellikle tefsirlerde sanın ana rahminde hayata kavuşmazdan önceki yokluk hali gibi yorumlarda bulunulur. Ancak Arap Lisanına aşina olanlar böyle bir yorumun yanlış olduğunu ve bunun arap dilinde cereyan etmediğini bilirler: Çünkü fiil ( ki burada imâte/öldürme eylemidir), ancak lafzın manasının içerdiği vasfın/hâlin dışındaki bir şey hayat için ancak kullanılabilir. Dolayısıyla biz yokluk halini değil, hayat halini elde etmek zorundayız ki onun sonunda bir imâte/öldürme olayından bahs edebilelim. Genel anlayıştan uzaklaşıp ayete objektif bir şekilde yaklaşacak olursak şunu rahatlıkla diyebiliriz: “من خلقه الله مواتا/Allah’ın cansız/ölü iken kendisine can verdiği kimse” için “emâtehullahu/Allah onu öldürdü” ifadesi kullanılmaz. Öldürdü/emâte tabiri, ancak hayattan sonra kendisine ölüm arız olan kimseler hakkında kullanılabilir.
3-Dolayısıyla iki öldürme ve iki tane de diriltme hayatı bulmak zorundayız. Elde kesin olan bir ihya (Kıyamet günü diriltme) ve bir tane de imâte/öldürme -bu da dünya hayatında ruhun kabz edilmesidir- bulunmaktadır. Diğer öldürme ve diriltme hangisidir sorusu cevap beklemektedir.
4-Ayetteki diğer dikkat çeken nokta ise “فَاعْتَرَفْنا بِذُنُوبِنا/günahlarımızı itiraf ediyoruz.” İfadeleridir. Bu ayet söz konusu güruhun yaşamış oldukları iki hayatlarında teklifle yükümlü olduklarını işar ettirmektedir. Dolayısıyla cansızlık şeklindeki teviller de bu yönüyle ayetle pek muvafık değildir.
Geriye Şia-i İmâmiyye’nin recât inancının bu ayetin zahirine çok daha muvafık ve mutabık olduğunu söylemekten başka seçenek kalmamaktadır.
Selam, muhabbet ve dua ile.
EBÛ TÂLİB'İN FESÂHATINDAN BİR ÖRNEK
Ebû Tâlib'in Divânnını mülahaza eden bir kimse her bir beytinde bir belağat sanatıyla karşılaşır.. Kelimeler özenle seçilmiştir ve verilmek istenen mesaja hizmet etmektedir.
Yığınlarca örnek vermek mümkünse de biz sadece tek bir tanesini vermekle yetineceğiz.
"تطاول ليلي بهم نصب ودمع كسح السقاء السرب"
“Gecem, içindeki bir yorgunluk sebebiyle uzadıkça uzadı; Ve sızdıran bir su tulumunun akıtması gibi akan gözyaşlarıyla. (Mimiyye Kasidesinden, Ebû Tâlib, Divân, 25; İbn Şehrâşûb, Menâkıb, 1/66; İbn Ebi'l-Hadîd, Şerhu Nehci'l-Belâğa, 14/61)
Buradaki edebî sanat Sehhü's-Sikâi's-serb, sızdıran su tulumu metaforudur. Ebû Tâlib Kureyş'in Hz. Resûl-u Azam'a eziyetleri karşısında duyduğu derin üzüntüyü dile getirmek için bu metafordan yararlanmıştır. Durmaksızın akan gözyaşlarını, ağzı sıkıca bağlanmamış veya derisi delinmiş bir su tulumunun (Sikâ) sızdırmasına benzetmektedir. Soru şu: Dinmeyen bu göz yaşlarını kabile korumacılığı ile açıklamak mı daha mantıklı yoksa Resûl-u Azam'a yönelik derin muhabbet, bağlılık ve velayet ile açıklamak mı!?
EBÛ TÂLİB'İN MÎMİYYE KASÎDESİNDEN BİR BEYİT
Hidayete çağıran ve Arş’ın sahibi olan Allah katından kesin bir emirle gelen bir Nebi’ye zulmetmeniz sebebiyle...
"بظلم نبي جاء يدعو إلى الهدى وأمر أتى من عند ذي العرش مبرم"
EBU TÂLİB’İN LÂMİYYETÜ EBÎ TÂLİB ŞİİRİNDEN BİR KESİT VE BAZI DEĞERLENDİRMELER
Bilindiği üzere Ebû Tâlib’in imanı hakkında ileri geri çokça sözler söylenmiştir. Biz Onun Kasîdetü’l-Lamiyyesinden -ki Ebû Tâlib’e mensubiyetinde herhangi bir kuşku yoktur- bir kesit sunacağız ve beyitler hakkında bir takım değerlendirmelerde bulunacağız.
“
لعمري لقد كلفت وجدا بأحمد وأحببته حب الحبيب المواصل
وجدت بنفسي دونه وحميته ودارأت عنه بالذرى والكلاكل
فما زال في الدنيا جمالا لأهلها وشينا لمن عادى وزين المحافل
حليما رشيدا حازما غير طائش يوالي إله الخلق ليس بما حل
فأيده رب العباد بنصره وأظهر دينا حقه غير باطل
“Ömrüme kasem olsun ki, Ahmed’e olan vecd (derin muhabbet ile) yükümlü kılındım; Onu, sevgilisine sımsıkı kavuşan bir aşığın sevgisiyle sevdim.
Canımı onun uğruna feda ettim ve onu himaye ettim; Düşmanlarına karşı onu zirvelerle ve boyunlarla savundum.
O sürekli olarak dünya ehli için bir cemaldir; her daim düşmanlık edene karşı bir ayıp/şeyn ve meclislerin de ziynetidir.
O halimdir, reşittir, kararlıdır, taşkın bir yapıda da değildir; Bütün mahlukatın İlahını veli edinmiştir, o hilekâr da değildir.
Kulların Rabbi onu kendi nusretiyle destekledi; Ve hakkı asla batıl olmayan dini izhar etti.”
Şiirin geçtiği kaynaklardan bazıları (Derleyen: Ebû Haffân Abdullah b. Ahmed el-Mahzemî el-Abdî, Dîvânu Ebî Tâlib, s. 3-12, Tahran: Mektebetü Ninovâ; İbn Hişâm, Sîretü’n-Nebeviyye, 1/305-311, Tahkik, tahriç: Ömer Abdüsselam Tedmürî, Dârü’l-Kütübi’l-Arabî, 1990; İbn Ebi’l-Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belâğa, 14/79, Tahkik: Muhammed Ebü’l-Fazl İbrahim, Mısır: Darü İhyai’l-Kütübi’l-Arabi; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 3/51-55, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 4. Baskı, 1988.; Zehebî, es-Sîretü'n-Nebeviyye s. 94-95, Tahkik: Hüsamüddîn el-Kudsî, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1. Baskı, 1981 vd.)
NOTLAR
1- Şiirin Ebû Tâlib’e nispeti hususunda hiçbir kuşku yoktur. Biz önceki maddede sadece
kaynakların bir bölümünü arz ettik. Ve şehide şâhidun min ehlihâ kabilinden iki kişinin de tanıklığını arz edeceğiz.
İbn Hacer Fethü’l-Bâri’de şöyle der:
وَهَذَا الْبَيْتُ مِنْ أَبْيَاتٍ فِي قَصِيدَةٍ لِأَبِي طَالِبٍ ذَكَرَهَا ابْنُ إِسْحَاقَ فِي السِّيرَةِ بِطُولِهَا، وَهِيَ أَكْثَرُ مِنْ ثَمَانِينَ بَيْتًا، قَالَهَا لَمَّا تَمَالَأَتْ قُرَيْشٌ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ وَنَفَّرُوا عَنْهُ مَنْ يُرِيدُ الْإِسْلَامَ،
“Bu beyit, Ebû Tâlib’e ait bir kasidede yer alan beyitlerdendir. İbn İshâk bu kasîdeyi es-Sîre’sinde bütünüyle zikretmiştir ve o kaside seksen beyitten fazladır.” (İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, 2/496, Kitâbü’l-İstiskâ, Bâbu Suâli’n-Nâsi el-İmâme el-İstiskâ izâ kahetu, hds no: 1010)
İbn Kesîr ise Ebû Tâlib’in Kasîdetü’l-Lâmiyye hakkında şöyle der:
“هذه قصيدة عظيمة بليغة جدا ، لا يستطيع أن يقولها إلا من نسبت إليه ، وهي أفحل من المعلقات السبع ، وأبلغ في تأدية المعنى فيها جميعها”
“Bu; oldukça beliğ ve muazzam bir kasidedir. Bu kasideyi, kendisine nispet edildiği kişiden (ki Ebû Tâlib’dir. Cevher caduk) başkasının söylemesi mümkün değildir. Bu kaside; Muallakât-ı Seba’dan (Cahiliye döneminin meşhur Yedi Askısından cevher caduk) edebî bakımından daha dehşetli ve kastedilen manayı eda etme hususunda onların bütününden daha beliğdir.” İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3/57)
2-Aziz dostlardan bu beyitleri birkaç defa okumalarını hatta mümkünse Lâmiyye Kasidesinin bütününü okumasını istirham ediyoruz. Küfrüne hüküm ettikleri bir şahsa ne derece haksızlık ettiklerini görsünler.
3- Bu medhiye üzerinde derince tefekkür eden beyitlerin sahibi Ebû Tâlib’in Resulullah’a (s.a.a.) olan velayetini, bağlılığını, sadakatini, onun nübüvvetini itiraf ettiğini ve onun getirdiği ilkelerde haklılığını ikrar ettiğini ve kabul ettiğini anlar.
4- “Muhammed sadık bir resul ve nebidir; getirdiği ilkeler haktır” şeklindeki söz ile yukarıdaki kasidede de geçen şu beyit arasında ne tür bir fark vardır. “Kulların Rabbi onu kendi nusretiyle destekledi; hakkı asla batıl olmayan bu dini izhar etti”
5- Bu beyitte, tevhide ve Allah’ın fiilî sıfatındaki tevhidine ve Resulullah’ın (s.a.v.) nübüvvetinin hak olduğuna yönelik sahih ve sarih bir itiraf bulunmaktadır. “Rabbü’l-İbâdi/Kulların Rabbi” tevhide, “bi nasrihi/yardımı” ifadesi ise Rab Teâlâ’nın fiilî sıfatına yönelik bir ifadedir. “ve ezhere dînen” ise Hz. Peygamber’in nübüvvetini tasdik anlamına gelmektedir.
6- “Ezhere dînen/dinini izhar etti.” İfadesi ise Ebû Tâlib’in imanından öte en alt seviyesi ile uz görüşlülüğüne, manevî makama sahip olduğuna delildir. İzhârı din kavramı Kur’an-ı Kerîm’de üç yerde kullanılmaktadır. “Li yuzhirehu ele’d-dini küllihi/dinlerin bütününe üstün kılmak” Bu surelerin bütünü Medenîdir. Tevbe 33, Fetih 28 ve Saf 9. Boykot altında ezildiği günlerde ve müslümanların zayıf olduğu bir dönemde Şib-i Ebû Tâlib’de Ebû Tâlib’in bu dinin tüm dinlere üstün geleceğini mutlak ve yakînî bir inançla söylemesi, onun imanındaki yakîne dair kuvvetli bir karinedir.
7- Marifetü’r-Resûl’e yönelik şu ifadeleri ise acaba günümüz Müslümanlarının ne kadarında bulunmaktadır. “O halimdir, reşittir, kararlıdır, taşkın bir yapıda da değildir; Bütün mahlukatın İlahını veli edinmiştir, o hilekâr da değildir.” Hilekâr sözcüğü biraz uzak bir olasılık da “ve lev tekavvele/ Eğer o peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı” (Hakka 44) ayeti ile zımnen aynı manaya gelmektedir.
8- Ebû Tâlib’e aidiyeti kesin olan bu beyitlerden sonra, hala onun küfrüne ve inkârcı olduğuna dair yapılacak bütün teviller; Hz. Hamza, Hz. Cafer, Hz. Ammâr gibi güzide müminler için de geçerli olur. Hele ki Uhud ve Huneyn gazveleri gibi bir takım gazalarda Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe, Ömer b. el-Hattâb ve Osmân b. Affân için daha önceliklidir. Zira tarihî kaynaklara müracaat edildiğinde, cenk meydanına çıkmama, cenk meydanından kaçma gibi bir çok husus mütalaa edilir. Ebû Tâlib yukarıdaki beyitlerde imanını ve kanaatini izhar etmiş, beri taraftan bununla da kalmayıp Hz. Nebi’ye (s.a.a.) açıkça yardım etmiş, onun uğrunda kendi canını, çocuklarını, ehlini ve malını feda etmiş, onu tasdik ettiğini yüksek sesle haykırmış ve başkalarını da ona tabi olmaya teşvik etmiştir.
9-Ya şu beyte ne demeli “Ömrüme kasem olsun ki, Ahmed’e olan vecd (derin muhabbet ile) yükümlü kılındım”. Bu beyit “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” Ayetinin nazım olarak dile getirilmesinden başka bir şey midir? “Onu, mahbubuna sımsıkı kavuşan/bağlanan bir âşığın sevgisiyle sevdim.” Sözü bu ilahî emri Ebû Tâlib’in en üst seviyelerde yerine getirdiğine delildir.
Hakkında kafirdir hükmü verilen şahsın durumu!
Selam, muhabbet ve dua ile.
الحكم و القسطاس في دين الاسلام الكتاب والسنة إذا لاحظنا الكتاب نرى ان مقيم العدل هو النبي او الرسول او امام ليس بشر لا يعلم احكام الكتاب و السنة و نقطة اخر في الحروب حكم احقية ليس غالبية قال النبي ان فيكم رجل يقاتل على تاويل القرآن كما قاتلتكم على تنزيله و هذا الحديث يثبت ان عليا في حروبه كله حق و طرف الآخر كله باطل كمشركي القريش نقطة ثالث عثمان ليس مظلوما بل هو ظالم لعمار و ابي ذر و عبد الله ابن مسعود و امثاله و ايضا هو محرف سنة النبوية
Temel soru şu bunlarin doğruluğunda/yanlışlığına değilim. Doğru da olabilir yanlışta olabilir. Nihayetinde ya Kuran metninden veya aklı istinbatlardan elde edilen çıkarsamalar. Akıl doğası gereği tefekkür etmek ister. Metin de doğası gereği kendisine anlam izafe etmek için vardır. Ben bu elde ettiğim sonuçların doğruluğunu müracaat edebileceğim bir merci var mı yok mu? 632 yılına kadar tarihin bir dönemi de yaşamış olsam ve bu elde ettiğim cikarimlari bir ilahi emanetciye arz edecek olsam bana çıkarımlarimin doğruluğunu yanlışlığını söyleyecektir İlahi inayet de bunu gerektirmektedir 632yilindan sonra kendisine baş vuracağım bir merci ve ilahi emanetci var mı yok mu yoksa kafamdaki sorularin ve çıkarımlarimin dogrulugu için Kıyamet gününü mu bekleyecegim selam ve dua ile yoktur dedigimizin bunu ilahi inayet ve rahmet ile nasıl bagdasturacagiz selam ile
@YoussefYou31354 هل أنت غبي أنت لاتفهم ما تقرء اذهب الى الطبيب قل له الناس يقولون أنت لا تفهم ما تقرء و يقولون في هذا النص قيد الأمام حسين شيعة و اتباع يزيد و عبيد الله و انا أقول لهم قصد الأمام حسين شيعة علي و الحسين هل أنا محق و نصيب ام الناس
Hz. Resûl-u Azam'a Zorla İlaç İçirme Olayı-1
1-Resûl-u Azam’ın hayatının son dönemlerini aziz kardeşlerimizin incelemelerini istirham ediyoruz. Bu son döneme ait olayların her birisi diğerinden daha yürek yakıcıdır. Resûl-u Azam’ın mazlumiyetine yönelik kanaatim(iz) gün geçtikçe daha çok kökleşmektedir.
2-Aziz dostlardan diğer bir istirhamımız nebi ve rasul inançlarını tekrar tekrar gözden geçirmeleri, sıradan insanlara dahi reva görülemeyecek şeyleri Resûlullah’a reva görmekten kaçınmaları ve böyle bir inancı sorgulamalarıdır. Beşer peygamber adı altında en sıradan ve en banal davranışlar dahi Resûl-u Azam’a layık görülmektedir. Kitab-ı Kerîm’de resullerin seçilişi hakkında geçen ictibâ ve istifâ kelimelerine bir zahmet mucemlerden bir baksınlar. İlâhî irâde ve rabbânî meşiet ile seçilen bu ufuk zatlara yakıştırılan bu eylemlerin ve bu düşüncenin İlâhî iradeyi ve meşiet-i Rabbâniyeyi dahi zımnen tekzip manasına gelip gelmediğini en alt seviyesi ile bir sorgulasınlar.
3-Gelelim Resûl-u Azam’ın son günlerindeki diğer bir olaya. Resûl-u Azam’a zorla ilaç içirilmesi ledd olayına. Ledd hastanın ağzına zorla ilaç damlatılması olayıdır. Bunun içerisinde bilinç kaybı var mı yok mu oralara girmek istemiyoruz. Sadece Resûlullah’a ilaç içirilmesi olayından bahs edeceğiz.
4-Olay hem Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Hâkim en-Nisâbûri gibi muhaddislerin hadis mecmualarında hem de İbn Sa’d, Vâkıdî, Sâlihî eş-Şâmî gibi tarihi vesikalarda geçmektedir. Dolayısıyla olayın sıhhatine dair bir sıkıntı yok.
5-Allah aşkına hanginiz Peygamber’e bir çocuk gibi muamelesi yapılmasını ister. Yahut hanginiz Peygamber bir şey emrettiği halde o şeye aykırı bir davranışta bulunmaya cüret eder. Böyle bir şeyi yapacak şahıs hakkında lütfen gereğini yaptı, “normaldir, nihayetinde hastadır, hastalar ilaç içirilmekten hoşlanmazlar gibi” sıradan, basit insanlarda görülen tavırları Peygambere lütfen yakıştırmayın ve kim olursa olsun bu davranışı mahkum ediniz. Bunun cürm-ü meşhûd olduğunu artık kabul ediniz.
6- Ledd ilacın acı tadından veya ilaçtan tiksinmekten ötürü hastanın ağzına kendi iradesi dışında ilaç koymaktır. İşte Resûlullah’ın (s.a.a.) başına gelen de buydu. Nitekim kendisi ölüm döşeğindeyken eşleri ona zorla ilaç içirmişlerdi!
7-Konu ile ilgili iki hadis mecmuasından iki rivayetin adresini arz edeceğiz. Buhârî’nin metnini arz edelim ve dostlardan bu hadisi değerlendirmelerini istirham edelim: “Aişe’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Hastalığı esnasında ona zorla ilaç içirdik (ledd yaptık). Bize ‘Bana ilaç içirmeyin’ diye işaret etmeye başladı. Biz ise ‘Hastanın ilaçtan hoşlanmamasındandır’ ilacı dedik. Kendisine geldiğinde şöyle buyurdu: ‘Bana ilaç içirmemenizi size yasaklamadım mı?’ Biz: ‘Hastanın ilaçtan hoşlanmamasındandır, dedik.’ diye cevap verdik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Abbâs hariç, evde bulunup da benim gözümün önünde zorla ilaç içirilmeyecek kimse kalmayacaktır. Çünkü o sizi görmedi.” (Buhârî, Sahîh, Kitâbü’l-Meğâzî, babu maradi’n-nebiyyi ve vefâtihi, hds no: 4458, Bu hadisi ufak tefek farklılıklarla Müslim de rivayet etmektedir. Hds no: 2213.)
Buhârî’nin hadisleri ihtisaren rivayet etme özelliğinden ötürü bu hadis daha etraflıca rivayet edilmiş mi diye kaynakları tarattırdığımızda karşımıza Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i çıkmaktadır. Ahmed yukarıda rivayetin tamamını Urve b. Zübeyr’den şu şekilde nakletmiştir: Aişe ona Urve’ye şöyle dedi: “Ey kız kardeşimin oğlu! Resûlullah’ın (s.a.a.) amcasına gösterdiği hürmet hususunda şaşırtıcı bir duruma şahit oldum. Şöyle ki, Resûlullah (s.a.a.) böğründen rahatsızlanırdı ve bu ağrı ona çok şiddetli gelirdi. Biz ‘böğür ağrısı’ demeyi akıl edemediğimizden Resûlullah’ı (s.a.a.) böbrek damarı ağrısı tuttu’ derdik. Sonra bir gün bu rahatsızlık çok şiddetli bir şekilde Resûlullah’ı (s.a.a.) yakaladı ve nihayetinde baygınlık geçirdi. Biz onun için korktuk, insanlar da telaşla onun yanına koştular. Biz onun zâtülcenb (pleurit) hastalığına yakalandığını zannederek ona zorla ilaç içirdik. Daha sonra Resûlullah’ın (s.a.a.) ızdırabı hafifledi ve kendine geldi. Kendisine zorla ilaç içirildiğini anladı ve zorla ilaç içirmesini etkisini hissetti. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Allah-u Teâlâ’nın bu hastalığı (zâtülcenbi) bana musallat ettiğini mi zannettiniz? Allah onu bana musallat edecek değildir. Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, evde zorla ilaç içirilmeyen hiç kimse kalmayacak.’ Bunun üzerine onlara teker teker zorla ilaç içirildiklerini gördüm. Aişe şöyle devam etti: ‘O gün evde kimler vardı ki?’ Ardından onların faziletlerini zikretti. Bütün erkeklere zorla ilaç içirildi. İlaç içirme sırası Hz. Peygamber’in (s.a.a.) eşlerine geldi ve onlara da teker teker zorla ilaç içirildi. Nihayet sıra bizden bir kadına geldi
-Ravi İbn Ebü’z-Zinâd şöyle dedi: ‘Onun Meymûne’den başkası olmadığını sanıyorum.’
(Ravi İbn Ebü’z-Zinâd devamında) şöyle dedi: ‘Bazı insanlar onun Ümmü Seleme olduğunu söyledi’-.
O (kadın): ‘Vallahi ben oruçluyum’ dedi. Biz de: ‘Resûlullah (s.a.a.) yemin etmişken seni bırakacağımızı zannetmen ne kötü!’ dedik. Ey kız kardeşimin oğlu, vallahi oruçlu olmasına rağmen ona da zorla ilaç içirdik.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Bâki Müsnedi’l-Ensâr, Hadîsü Seyyideti Aişe, 6/118, hds no: 24349)
8-Rivayetleri okuyucu kardeşlerimizin okumalarını ve mülahaza etmelerini istirham ediyorum. Rivayet tarîklerindeki farklılıklar ve lafızlarındaki değişiklikler mülahaza edildiğinde direkt olarak akla bir takım soru işaretleri takılmaktadır. Geliniz akla takılan soruları irdelemeye çalışalım.
9-İlk soru Resûlullah’ın hastalığı ile bağlantılıdır. Onun hastalığı ne idi? Tarihçiler ve muhaddisler Resûlullah’ın yakalandığı bir hastalık sebebiyle vefat ettiği hususunda icma etmişlerdir. Ancak asıl soru şu: onun yakalandığı hastalık tam olarak neydi? Yukarıda Buhârî, Müslim ve Ahmed’den aktardığımız Ledd (zorla ilaç içirme) hadisi, onun zâtülcenb (pleurit) hastalığına yakalandığına işaret etmektedir: Eşleri Resûl-u Azam’ın zâtülcenb hastalığına yakalandığını zannederek ona zorla ilaç içirmişlerdi. Zorla içirilen ilaç da bilhassa bu hastalığa yönelik bir ilaçtı. Ancak aynı hadiste Resûl-u Azam’ın bu hastalığı kendisine nispet edenlere karşı açık bir itirazını görmekteyiz. Şimdi aziz dostlar soru: Allah Resûlüne mi inanacağız yoksa eşine mi? Hem de Hâkim en-Nîsâbûrî’nin Aişe’den rivayetine göre O bu hususta oldukça da ısrarcıydı: “”
Nitekim Ahmed b. Hanbel’in Müsnedindeki rivayette Resûlullah şöyle buyuruyor: “Allah-u Teâlâ’nın bu hastalığı bana musallat ettiğini mi zannettiniz? Allah onu bana musallat edecek değildir.” Türkçeye Peygamber külliyatı adıyla çevrilen kaynakta ise şöyle geçmektedir: “Allah bu hastalığa benim üzerimde bir hakimiyet verecek değildir. Şüphesiz zâtülcenb şeytandandır.” (Muhammed b. Yûsuf Sâlihî eş-Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 12/228. Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1993.) Ancak şaşırtıcı olan şudur ki, Aişe b. Ebû Bekir, onun bu hastalıktan öldüğü konusunda ısrarcıydı. Nitekim Hâkim en-Nîsâbûrî ondan şöyle rivayet etmiştir: “Resûlullah (s.a.a.) zâtülcenb hastalığından vefat etti” (، عن عروة ، عن عائشة - رضي الله عنها - ، قالت : " مات رسول الله - صلى الله عليه وآله وسلم - من ذات الجنب .) (Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ala’s-Sahîhayn, Kitâbü’t-Tıbb, İlâcü Zâti’l-Cenb, 5/579, hds no: 8286.)
10- Resûlullah’ın kendisi zâtü’l-cenb hastalığına yakalanmadığını ısrarla belirttiği halde sonraki dönemde Resûlullah’ın bu hastalıktan vefat ettiğini İslam toplumunda yayılmasını hedefleyen bir medya gücünün olduğunu anlıyoruz. Resûl-u Azam ısrarla bu hastalığa yakalanmadığını belirttiği halde bu hastalığa yakalandığına insanların inanmasını hangi mümin açıklayabilir! Dolayısıyla toplumda aleyhte bir sesin olduğu ve bu sesin Resûlullah’ın sesini bastırdığını söyleyecek olursak herhalde zılgıt yemeyiz.
Okuyucuların İbn Sa’d’ın Tabakât’ında geçen şu rivayeti mülahaza etmeye davet ediyoruz. Ümmü Bişr b. el-Berâ, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) hastalığı sırasında huzuruna vardı ve: “Ey Allah’ın Resulü! Senin üzerindeki bu humma/ateş gibisini hiç kimsede görmedim.” deyince Hz. Peygamber (s.a.a.) ona: “Mükafatımız katlandığı gibi belamız/imtihanımız da kat kat artırılır. İnsanlar ne diyor?” karşılık verdi. Ümmü Bişr dedi ki: Ben de dedim ki: “Onun zâtülcenb hastalığına yakalandığını söylüyorlar.” Resûlullah (s.a.a.) şöyle buyurdu: “Allah bu hastalığı kendi resulüne musallat edecek değildir; şüphesiz o, şeytandan gelen bir dürtüdür.” (Hadisin metni: قال: دخلت أم بشر بن البراء على النبي، صلى الله عليه وسلم، في مرضه فقالت يا رسول الله ما وجدت مثل هذه الحمى التي عليك على أحد! فقال النبي، صلى الله عليه وسلم، لها: يضاعف لنا البلاء كما يضاعف لنا الأجر! ما يقول الناس؟ قالت: قلت يقولون به ذات الجنب، فقال رسول الله، صلى الله عليه وسلم: ما كان الله ليسلطها على رسوله، إنها همزة من الشيطان) İbn Sa’d, Tabakât, 2/236, Vefâtü’n-Nebiyy, Zikru’l-Ludûd…, Beyrut: Dâru Sadır, 1968.)
11-Dolayısıyla bu sorular Resûlullah’ın (s.a.a.) vefat sebebini belirten bu hadisler hakkında şüpheye düşmemize neden olmaktadır. Olayların seyrine dair şüphemizi daha da artıran şey, Abdullah b. Mesûd’dan nakledilen şu sözdür: “Resûlullah’ın (s.a.a.) öldürüldüğüne dair Allah’a dokuz kere yemin etmem, benim için, (başka bir husus hakkında cevher caduk) bir kere yemin etmekten daha sevimlidir. Zira Allah-u Teâlâ onu bir peygamber edindiği gibi şehit de kılmıştır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Müsnedü’l-Müksirîne mine’s-Sahâbeti, Müsnedü Abdullah b. Mesud, 1/434, hds no: 4128)
12-Bir önceki maddeye göre Abdullah neden ısrarla yemin ediyor? Acaba onun vefatı/şehadeti çerçevesinde Hz. Peygamber’in (s.a.a.) öldürüldüğünü reddedip onun vefatını doğal bir ölüm gibi gösteren birileri mi var? Bunların, onun zâtülcenbden öldüğü fikrini yaymaya çalışan Aişe ile ne bağlantısı vardır? Hele ledd (zorla ilaç içirme) hadisinin bu konuyla bir ilişkisi var mıdır? Bunlar cevap bekleyen sorular! Bireylerin kendilerinin bu konuyu mülahaza etmelerini istirham ediyoruz.
13- Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bu durumu önceden reddetmesi ve Buhârî’nin haberinde açıkça ifade edildiği üzere bunu kabul etmemesidir. Buhârî’de yukarıda arz ettiğimiz haberde de geçtiği üzere Resûl-u Azam “Bana ilaç içirmeyin’ diye işaret etmeye başladı.” Ledd, hastaya ilaç içirmekten ibarettir. Öyleyse Hz. Peygamber’in bu reddedişinin sebebi nedir, neden bu konuda sebat gösteriyor.
14-Olayın kahramanı Aişe şu gerekçeyi sunuyor. Bu gerekçeyi okuyucunun kendisinin değerlendirmesini ve peygamber tasavvurunu gözden geçirmesini istiyoruz.
Buhârî’de arz ettiğimiz rivayette Aişe şöyle demişti: “Kerâhiyyetü’l-merîdi li’d-devâ/Hastanın ilaçtan tiksinmesi” Nasıl bir Peygamber tasavvuru! Bu mazeret/gerekçe her şeyden önce Hz. Peygamber’e (s.a.a.) karşı saygısızca bir tutumdur. Zira ilaçtan tiksinmek, ilacın acılığından iğrenip ondan kaçınan küçük bir çocuk için muhtemel olabilir. Ancak söz konusu olan kişi, altmış yaşını geçmiş bir adam, sınırları uçsuz bucaksız bir devletin yöneticisi ve hepsinden de öte Allah’ın peygamberlerinden bir peygamber ve Hâtemü’l-Enbiyâ ise, bunun hiçbir şekilde tasdik edilmesi mümkün değildir! Şiddetli bir şekilde mahkûm edilmesi gerekmektedir.
15-Öyleyse onun ilaç almayı reddetmesine dair zikredilen bu mazeret ne aklen, ne şer’an ne de mantıken kabul edilebilir değildir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber'i (s.a.a.) bundan kaçınmaya iten bir sebebin bulunması zorunludur. Okuyucu buna dair ciddî ve geçerli bir gerekçe bulmakla yükümlüdür. Ancak burada asıl değinilmesi gereken husus şudur: Aişe b. Ebû Bekir’i zorunlu olarak batıl olmasına rağmen bu gerekçeyi zikretmeye iten saik nedir? Ve neden ledd (zorla ilaç içirme) meselesini savunmaya çalışmaktadır?!
16-Rivayetlerde dikkat çeken ve insanın şaşkınlığını artıran şey ise Hz. Peygamber’in (s.a.a.) baygınlığından ayıldıktan sonra sergilediği tepkidir. O, kendisine zorla ilaç içiren eşlerini şiddetli bir şekilde kınamış ve yukarıdaki geçen haberlerde de geçtiği üzere amcası Abbâs b. Abdülmuttalib hariç hepsine zorla ilaç içirilmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “لا يَبقى أحَدٌ في البَيتِ إلَّا لُدَّ وأنا أنظُرُ إلَّا العبَّاسَ؛ فإنَّه لم يَشهَدْكُم./Abbâs hariç, evde bulunup da benim gözümün önünde zorla ilaç içirilmeyecek kimse kalmayacaktır. Çünkü o sizi görmedi.”
17- Dahası, bu olayın bazı lafızlarını okuyan bir kimse, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) kendisine zorla ilaç içirenlere karşı muamelesindeki şiddeti açıkça görecektir. “Ey kız kardeşimin oğlu, vallahi oruçlu olmasına rağmen ona da zorla ilaç içirdik./فلدناها و الله يابن اختي و انها لصائمة”
Dolayısıyla bu konu sorgulanmalıdır. Rahmet Peygamberi herkese zorla ilaç içirmeye çalışmışsa ve bu sebepte hadiste zikir edilmiyorsa rivayetlerde sansür olduğu kesindir. Rahmet Peygamber’i insanlara zulüm etmekten uzaktır, münezzehtir. Peki, Hz. Peygamber’in (s.a.a.), kendisi için iyilik dileyen, sağlık ve afiyet temenni eden kimselere karşı bu denli katı tutum sergilemesinin sebebi nedir?! Yaptıkları onca fenalığa rağmen en azılı düşmanlarını dahi affedip kusurlarını görmezden gelen, hatta Mekke’nin fethinde “Bugün sizin için hiçbir kınama yoktur” diyen birisi, kendi eşlerine karşı böyle bir muamelede bulunabilir mi?!
Devam edecek!
Selam, muhabbet ve dua ile.
OKSİJEN VE ONU İLK KEŞFEDEN KİŞİ: İMAM SADIK-2
(Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Cevher caduk önceki bölümün linki. https://t.co/EynCzlQF86)
İmam Bâkır (a.s.) bu nazariyeyi hidrojenin keşfinden çok önce ortaya koymuştur. Gerçi elimizde İmam Sâdık’ın (a.s.) hidrojeni veya oksijeni sudan ayrıştırmayı başardığına dair bir delil olmasa da şüphe götürmeyen husus şudur ki; o, tecrübeleri ve incelemeleri sayesinde oksijenin özelliklerini tespit etmeyi başarmıştır. Buradan hareketle, onun analizlerinde bu önemli unsurdan istifade ettiğini ve onu diğer madde ve elementlerle karışmış hâlde, yani saf ve katıksız/nakî olmadan havadan elde ettiğini söylemek sahihtir.
Şu iki hakikat Cafer es-Sâdık’ın (a.s.) ulaştığı ve sadece mücerred bir nazariyeden ibaret olmayan kesin sonuçlardandır:
a-Havada, önem bakımından diğer elementlerden üstün bir unsur/element olduğu hakikati. Bu, yaşamın ve teneffüsün temel unsurudur.
b-Bu elementin zaman geçtikçe eşyanın şeklini değiştirmeye ve onları bozarak (ifsâd ederek), ayrıştırarak/tahallül ve aşındırarak/teâkül üzerlerinde etki bırakmaya kadir olduğu.
Şunu da unutmamalıyız ki bu havaî unsur, bu işlemlerde bir aracı rol üstlenmektedir. İşte buradan hareketle Cafer es-Sâdık (a.s.) oksijeni tanımayı başarmıştır.
[129] Oksijenin Priestley’in ellerinde keşfedilmesinden oksijenin özelliklerini, etkilerini ve şekil değiştirmesini tespit etmesinden sonra bilginler ve araştırmacılar şöyle zannettiler: Fransız bilim insanı Louis Pasteur gelip mikropları keşfedince şöyle demiştir: Gıdalar gibi bazı maddelerin şeklinde meydana gelen ve onların bozulmasına/ifsadına yol açan değişim, oksijene değil mikroplara atfedilir. Yine onun/Pasteur’ün ifade ettiğine göre mikroplar gıda maddelerine saldırır, onları ayrıştırır ve böylece içlerine bozulma nüfuz eder.
Ancak şu var ki Pasteur, mikroplar ile oksijen arasındaki ilişkinin türünü açıklamamış; mikropların sebep olduğu bu bozulmanın ancak oksijenin varlığında gerçekleşebildiği ve bu gaz olmasaydı mikropların hayatta kalmayı veya maddeler üzerinde etki bırakmayı başaramayacakları sonucuna ulaşamamıştır.
Cafer es-Sâdık’a (a.s.) gelince; o, havanın bir parçasının (yani oksijenin) maddelerin şeklinin değişmesinde bazen bir vasıtayla etki ettiğini, bazen de vasıtasız/aracısız bir şekilde etki ettiğini, demirin oksijene direkt olarak maruz kalması halinde oluşan ‘Oksitlenme’ veya ‘Paslanma/sada’ denilen durumun meydana geldiğini söylemiştir.
Eğer bu dakîk/ince nazariye, ancak laboratuvarlarda ve ilmi analizlerle keşfedilmesi son derece zor bir olgu idiyse de; Cafer es-Sâdık (a.s.) yüksek zekâsı ve nubûğu/dehası ile buna ulaşmayı başarmıştır. Her ne kadar (İmam) Cafer es-Sâdık, havanın veya oksijenin sahip olduğu diğer özellikleri ortaya çıkarmaya imkan bulamamış olsa da; havada temel bir unsur kabul edilen, maddelerin şekillerini değiştiren ve yaşamın dayanağı (menâtü’l-hayât) olan oksijenin, havada bulunan bütün elementlerin en ağırı olduğunu tespit etmiştir.
Bin yıl sonra Lavoisier gelmiş ve bu teoriyi teyit etmiştir. Hatta oksijenin ağırlığını ve sudaki miktarının 8/9 olduğunu belirleyerek buna (İmam’ın keşfine) ilavede bulunmuştur. Yani her 9 kilogram suyun içinde 8 kilogram oksijen bulunmaktadır. Bu, ağırlık bakımındandır. Hacim bakımından ise; suyun içindeki hidrojen, oksijenin iki katına eşittir. Çünkü su, iki hidrojen zerresi/atomu ve bir oksijen zerresinden/atomundan mürekkeptir.
[130] Lavoisier her ne kadar havayı analiz etmede ve oksijenin hususiyetlerini tanımada önemli sonuçlara ulaşmış olsa da o, bu gazı sıvıya dönüştürmeyi başaramamıştır. Gerçi bu fikir aklını kurcalamaya devam etmiş ve neredeyse bunu gerçekleştirecek idiyse de o dönemde Avrupa’daki sanayi henüz başlangıç aşamasındaydı ve Lavoisier’e bu arzusunu bir an önce gerçekleştirebilme imkânı tanıyacak mesafeler kat etmemişti. Bu bir yana, diğer yandan Fransa’daki devrim mahkemeleri Lavoisier hakkında o ani ve acımasız idam kararını vermiş ve o, giyotinle boynu vurularak ölmüştür.
Yirminci yüzyıl, bilimsel ve teknolojik başarıları ve birçok sürpriziyle gelince; bilim insanları suni olarak aşırı bir soğukluk elde etmeyi başardılar ve bu sayede oksijen gazını sınırsız miktarlarda sıvılaştırabildiler. Sıvı oksijeni tıbbî, endüstriyel ve benzeri birçok amaç için insanlığın hizmetine arz ettiler.
Tüm bunlar, endüstriyel olarak sıfırın altında 183 derece soğukluğa ulaşılması sayesinde mümkün olmuştur. Böylece oksijen, güçlü bir basınca ihtiyaç duymadan normal atmosfer basıncı altında sıvılaşmış ve sıvı oksijen gazından büyük miktarlarda üretmek mümkün hâle gelmiştir.
Vakıa şudur ki, bu soğukluk derecesi aşırı bir derecedir. Bilim adamlarının ifadelerine göre, bu derece ile maddedeki hayatî hareketi felç eden mutlak soğukluk/sıfır arasındaki fark yalnızca 90 derecedir (273,16 - 183).
Cafer es-Sâdık’ın (a.s.) yaşadığı çağ, bu büyük alime araştırmalarını sürdürüp havadaki elementleri isimleriyle belirlemesine ve oksijeni (yahut (müvellidü’l-humûde) asidite üreticisini) tayin etmesine elverişli bir imkân sunmamışsa da; işin aslı şudur ki o, sahip olduğu o eşsiz/fezze bilimsel görüşleriyle tüm bilginleri ve kâşifleri bin yıl geride bırakmıştır.
Selam, muhabbet ve dua ile.
[126] OKSİJEN VE ONU İLK KEŞFEDEN KİŞİ: İMAM SADIK-1
İngiliz bilim insanı Joseph Priestley (1733-1804), kimya tarihinde oksijeni ilk keşfeden kişi olarak ün yapmıştır. Gerçi onun özelliklerini ve terkibi/yapısını tam anlamıyla tanımlamayı başaramamış olsa da böyle kabul edilir. Ne zaman ki Fransız bilim insanı Lavoisie sahneye çıkıp da incelemeleri onu bu gazın özelliklerine ve niteliklerine götürdü.
‘Oksijen’, iki heceden oluşan bileşik Yunanca bir kelimedir. İlki ‘ekşilik/asit, ikincisi ise ‘doğuran/meydana getiren’ anlamına gelir; yani oksijen ‘asit üreten’ demektir. Her ne kadar bu gazın bilimsel karşılığı fiilen kullanılıyor olsa da, ona bu ismin verilmesi Priestley'ye atfedilir. Bunu; manastırı ve dinî cübbesini terk ederek okula ve laboratuvara yerleşen, bu gaz üzerinde bilimsel deneylerini yürüten İngiliz rahip Priestley’nin değerini ve kadrini küçümsemek için söylemiyoruz. Hiç şüphe yok ki, o eğer bilimsel araştırmalarına devam etseydi başka önemli sonuçlara da ulaşabilirdi. Ancak o, Fransız Devrimi hareketine katıldı ve Fransız devrimcilerini destekledi; böylece İngilizlerin öfkesini ve nefretini üzerine çekti. Bunun üzerine vatanı Britanya’yı terk edip ömrünün geri kalanını geçireceği Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı. Burada üç kitap telif etti, ancak bu kitapların, daha önce asıl meşgalesi olan ‘hava’ veya diğer bilimsel meselelerle uzaktan yakından bir alakası yoktu.
Tarihî hakikat ise şudur: Oksijeni, yani ‘asit üreteni’ ilk keşfeden kişi Cafer es-Sâdık’tır (a.s.). [127] Kuvvetle muhtemeldir ki o, bunu keşfettiğinde henüz babası Bâkır’ın (a.s.) medresesinde öğrenci idi.
Daha sonra kendi ders halkalarında sürekli dersler vermeye başladığında, düşüncesini aktif olarak kullanmış ve havanın basit bir element olmadığı, tam askine farklı elementlerden oluşan mürekkep/bileşik bir yapısının olduğu sonucuna varmıştır. Burada şuna işaret etmek yerinde olacaktır; Cafer es-Sâdık (a.s.), oksijene ‘asit üreten’ (müvellidü’l-humûda) adını vermemiştir. Ancak o, havanın, bir kısmı canlıların solunumuna, bir kısmı da yanmaya/ihtiraka yardımcı olan çeşitli elementlerin bir karışımı olduğuna işaret ederek bütün herkesin önüne geçmiş ve bu hususta öncü olmuştur.
Sâdık (a.s.) kendi araştırmalarına devam etti ve havanın muhteviyatının parçalarına ayrıştırılması halinde, bunların etkilerinden birinin cisimlere nüfuz etmek ve demiri eritmek olacağı bilgisine ulaştı.
Şu hâlde Cafer es-Sâdık (a.s.), -her ne kadar az önce zikrettiğimiz gibi ona oksijen veya ‘asit üreten’ adını vermemiş olsa da- oksijenin keşfinde Priestley ve Lavoisier’den bin yıl öndeydi. Kaldı ki oksijenin özelliklerini belirleyen Lavoisier, demirin oksijen etkisiyle eritilmesi deneyini gerçekleştirmeye muvaffak olamamıştır. Halbuki bu, Cafer es-Sâdık’ın (a.s.) ondan bin yıl önce bizzat üstlendiği ve derinleştiği bir deneydir.
Modern bilim demirin ateşte kızarıp da kor hâline gelecek kadar ısıtıldığında ve ardından saf oksijen içine konulduğunda tutuştuğunu; ondan, eski kandillerde yağa batırılan fitile benzeyen -fakat ondan çok daha güçlü ve daha parlak- ışık saçan bir alevin yayıldığını kanıtlamıştır. Karanlık gecelerde geniş alanları aydınlatan modern elektrik lambalarının icadında dayanılan teori de işte budur. Bu lambalar, ampulün içine hapsedilmiş oksijenin etkisiyle içindeki demir tel yandığı sürece sürekli bir şekilde ışık saçmaya devam eder.
Nitekim bir rivayette İmam Muhammed el-Bâkır’ın (a.s.) şöyle dediği nakledilmiştir: ‘Şüphesiz ateşi söndüren su, ilim sayesinde onu (ateşi) tutuşturabilir.’ [128] Bunun üzerine bazıları bu sözün öylesine gelişigüzel ve hiçbir dayanağı olmadan söylenmiş bir söz olduğunu, yahut bir tür şaka veya şairlerin hayal ürünlerinden ibaret olduğunu sandı. Ancak on sekizinci yüzyıldan itibaren bilfiil tahakkuk eden şudur; su, ateşin yanmasını ve meşalesini artırır ve odun ateşinden çok daha şiddetli, yakıcı bir kuvvet açığa çıkarır. Zira hidrojen gazının (ki bu, suyun bileşimindeki iki önemli elementten biridir) yanma gücü oksijenin gücüne eklendiğinde, ikisinin sıcaklık derecesi 6664 dereceye ulaşır. Bu ameliyeye/işleme oksihidrojen (OXYDROGéNE) işlemi adı verilir ve demir ile çelik kaynağında veya çeliğin kesilip delinmesinde kullanılır.
Devam edecek....