SU ÇÜRÜR MÜ?
Ahmet Telli “Su Çürüdü” dediğinde, ben bunu yalnızca bir şiir başlığı gibi okumamıştım..
İşim diyaliz ve su idi.
Zaten bu sebeple bile anlamı düşünmeden edemezdim..
Bir ülkenin içinden geçen suyun, insanın içinden geçen vicdanın, zamanla nasıl bulanabileceğini biliyorum.
Diyorum ya, işim bu!
Çünkü su bazen yalnızca su değildir.
Çoğu zaman hayatın kendisidir.
Ve..
Bazen adaletin.
Bazen aşkın.
Bazen de insan kalabilmenin son berraklığı.
Ben bu sözü en çok diyaliz ünitesinde anlıyorum.
Orada kan gelir.
Yorulmuş, yüklenmiş, susmuş kan.
İçinde üre vardır, kreatinin vardır, fazla potasyum vardır, birikmiş su vardır.
Bedenin atamadığı ne varsa, kana çökmüştür.
Sonra o kan filtreden geçer.
Makine çalışır.
Sessiz, düzenli, sabırlı.
Bir böbreğin artık yapamadığını üstlenir.
Kan temizlenir.
Fazlalık alınır.
Toksin süzülür.
Hayat biraz daha geri çağrılır.
Ama ben her seferinde ..
İnsanın kanını temizleyen bir filtre var da,
vicdanını temizleyen ne var?
Der der dururum..
Mesela..
Hangi membran süzer yalanı?
Hangi diyalizat arındırır korkaklığı?
Hangi damar yolundan alırız içimizde biriken suskunluğu?
Ahmet Telli’nin “su çürüdü” dediği yerde, ben kirlenen yalnızca su değil diye düşünüyorum.
Her zaman..
Bazen toplumun vicdanı da çürür.
Bazen hakikat tortu tutar.
Bazen adaletin içinde ağır metaller birikir.
Bazen insan, kendi içindeki temiz kaynağı kaybeder.
Temiz su, diyalizin görünmeyen ahlakıdır.
Bir hastanın kanını temizlemek için önce suyun temiz olması gerekir.
Kirli suyla şifa verilmez.
Çürümüş bir kaynaktan arınma çıkmaz.
Peki ya toplum?
Adaletin suyu çürümüşse,
vicdanın filtresi tıkanmışsa,
hakikat bulanmışsa,
kim temizleyecek bizi?
Telli’nin şiirleri belki..
Ben bazen bir hastanın damar yoluna bakarken, insanlığın damar yolunu düşünürüm.
Bazı yaralar fistül gibidir; açılır, kanar, ama yaşamak için gerekir.
Bazı toplumlar da içindeki zehri atabilmek için önce kendi yarasına bakmak zorundadır.
Her toplumun bir böbreği olmalı bence.
Yalanı süzen,
kibri atan,
fazla tuzu, fazla gücü, fazla zulmü dışarı veren
sessiz ama yaşamsal bir organ.
Ama bazen o organ susar!
Filtre tıkanır.
Su çürür.
Kan koyulaşır.
Vicdan ödem tutar.
İşte o zaman şiir gerekir.
Telli’nin şiirleri gerekli belki..
Ahmet Telli’nin şiiri, bana suyun ne zaman çürüdüğünü hissettirmiştir…
Benim hekimliğim ise;
Bedenin temizlenmesi için su gerektiğini..
Ruhun temizlenmesi için yüzleşmenin
Toplumun temizlenmesi için vicdanın şart olduğunu..
Ve belki de insan dediğimiz şey, sürekli kirlenen ama sürekli temizlenmeye çalışan bir varlıktır.
Her diyaliz seansında küçük bir umut vardır.
Kan döner.
Biraz hafifler.
Biraz berraklaşır.
Biraz daha yaşama yaklaşır.
Belki biz de böyleyiz.
Belki toplumlar da böyle.
Suyumuz nerede çürüdü?
Kanımız ne zaman kirlendi?
Vicdanımız hangi filtreden geçmeden yaşamaya alıştı?
Ahmet Telli suyun çürümesini yazdı.
Ben kanın temizlenmesini izliyorum.
Ve ikisinin arasında bana kalan histi onun yoğun bakımda olduğunu öğrenmem..
Bir insanı kurtarmak için bazen kanına bakarsınız.
Bir toplumu kurtarmak için suyuna.
Bir çağı kurtarmak içinse vicdanına.
Bir can için sana …
Dayan Ahmet!
Esenler Erokspor, Süper Lig’e koşuyor.
En kritik, en hayati maçlardan birini kendi evinde oynuyor.
Esenler ilçe nüfusu neredeyse yarım milyon.
Stadyumda 400 kişi ya var ya yok.
Seneye de Süper Lig’de gereksiz kalabalık yapan İstanbul takımlarından birisi olacak.
Bakın yazmayayım yazmayayım diyorum ama gerçekten sinir bozucu bir durum bu.
Taraftarsız, kültürsüz, tarihsiz takımlar…
Ne işi var bu takımların Süper Lig’de?
Büyük şirketler böyle İstanbul ilçe takımlarına yatırım yapıp üst liglere çıkartıyorlar.
Esas maksatları da belli ama holding avukatlarıyla uğraşacak halde değilim o yüzden açıkça yazamıyorum.
Sonuç ne?
Berbat atmosferi olan, boş tribünlerin gözüktüğü gereksiz, lüzumsuz İstanbul takımları.
Sonra ligin marka değeri neden düşük?
Böyle takımlar olacağına Göztepe gibi, Kocaeli gibi, Bursa gibi, Eskişehir gibi, Trabzon gibi kendi taraftarı olan deplasmanlar olsa ligin kalitesi yükselir.
Anadolu’da bir sürü şehir takımı 10 bin dolar bulamadığı için amatör kümeye düşüyor.
İstanbul’un mahalle takımları Süper Lig’e çıkıyor.
Madem öyle kurun bir İstanbul ligi kendi kendinize oynayın.
Kahramanmaraş Ayser Çalık Ortaokulu'na düzenlenen silahlı saldırı sonrası Telegram'daki C31K isimli grupta dönem konuşmalar.. Biri “Bende yapmak isterim”.. diyor..Grupta 100 bine yakın kişi var. Tetikçilerin kol gezdiği bu telegrama acil çözüm bulunmalı..
A Danish scientist counted bugs on the same windshield, same road, same conditions, every year for 20 years. By year 20, 80% of the insects were gone.
In Germany, a group of volunteer bug scientists did something even bigger. They set traps in 63 nature reserves, not farms, protected land, and weighed everything they caught. Same traps, same method, 27 years straight. The total weight of flying bugs dropped 76%. In midsummer, when insects should be peaking, it was 82% gone. A follow-up in 2020 and 2021 checked again. No recovery.
In the UK, they literally ask drivers to count splats on their license plates after a trip. The 2024 count came back 63% lower than just 2021. Three years.
A 2020 study pulled together 166 surveys from 1,676 locations around the world. Land insects are disappearing at roughly 9% every ten years.
Here’s where it hits your plate. About 75% of the food crops we grow depend on insects to pollinate them, everything from apples to almonds to coffee. One 2025 study modeled what a full pollinator collapse would look like: food prices jump 30%, the global economy takes a $729 billion hit, and the world loses 8% of its Vitamin A supply.
Birds are already feeling it. North America has lost 2.9 billion birds since 1970. A study from just weeks ago found half of 261 bird species on the continent are now in serious decline, and the losses are speeding up in farming regions. The birds that eat insects lost 2.9 billion. The birds that don’t eat insects? They gained 26 million. That ratio tells the whole story.
One of the German researchers behind the 27-year study drives a Land Rover. He says it has the aerodynamics of a refrigerator. It stays clean now.
Konunun ilgi çekmesine bağlı olarak bir ek yapmak isterim. Daha önce “sorun büyük ihtimalle gluten değil, FODMAP’ler” demiştim.
Aslında bu, ekmeklerin kendisinin değiştiğini vurguluyor. Günümüzde fırıncılıkta temel amaç hızlı üretim olduğu için hamura daha fazla maya ekleniyor ve fermantasyon süresi ciddi şekilde kısaltılıyor.
Mayalar undaki basit şekerleri hızla tüketiyor, karbondioksit üretimi artıyor ve hamur kısa sürede kabarıyor. Ekmek şişiyor ama şişiriyor da. Ancak biyolojik süreçler bu kadar yüzeysel ilerlemiyor.
Mayalar, besinleri her zaman en kolaydan zora doğru tüketir, zira enerji maliyeti düşük.
Kısa fermantasyonda yalnızca basit şekerler kullanılırken, daha karmaşık karbonhidratların ,özellikle FODMAP’lerin, parçalanması için yeterli zaman kalmayabiliyor.
Oysa geleneksel üretimde, uzun fermantasyon süresi boyunca mayalar, basit şekerler tükenince, faydalanmak için kompleks bileşenleri de parçalayacak ikincil metabolitleri, farklı enzimleri salgılamak zorunda kalıyorlar.
Bu süreç hem bağırsakta sorun yaratabilecek karbonhidratların azalmasını sağlıyor hem de glutenin kısmen daha küçük parçalara ayrılmasına katkıda bulunuyordu.
Ekşi mayanın avantajı da tam olarak buradan gelir, daha uzun fermantasyon ve daha zengin mikrobiyal (zira ekşi maya dediğiniz şey aslında laktobasillerle kontamine ekmek mayasıdır) aktivite sayesinde ürün daha “ön sindirilmiş” hale gelir.
Bugün ise hız odaklı üretim nedeniyle bu biyokimyasal süreçler yarım kalmakta ve ortaya çıkan ürünler sindirim açısından daha problemli olabilmektedir. Sonrasında ise suç doğrudan glutene atfedilmektedir.
Bu nedenle tartışılması gereken asıl konu gluten değil, üretim pratiğidir.
Ekmek tanımının yeniden ele alınması, fermantasyon süresinin standartlaştırılması ve belirli bir minimum sürenin zorunlu hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde, sorun kaynağı doğru analiz edilmeden suç yine glutene yüklenmeye devam edecektir.
Domenico Tedesco’nun dün akşamki basın toplantısı, Türkiye’de futbol dilinin ne kadar yıprandığını da gösterdi. Çünkü alıştığımız şey bambaşka: teknik direktörler çoğu zaman yuvarlak konuşur, hakemlere imalı cümleler kurar, rakiplere laf dokundurur ama kendi takımıyla ilgili gerçek bir yüzleşmeden kaçınır. Dün ise farklı bir ton vardı.
Domenico Tedesco, Fenerbahçe - Samsunspor maçından sonra yaptığı açıklamada sadece “sistem herkese eşit olsun” demedi. Türkiye’de futbolun yıllardır konuşamadığı bir şeyi de söyledi: başka takımların maçlarıyla ilgilenmek istemediğini, kendi oyunlarına bakmak gerektiğini. Aslında olması gereken bu kadar basit bir cümle. Ama biz o kadar alışmışız ki herkesin herkesin maçını konuştuğu bir iklime, bu cümle bile neredeyse devrim gibi duyuluyor.
Daha önemlisi şu: konuşmanın içinde alışık olmadığımız bir dürüstlük vardı. Gol yediğimiz pozisyonlara dair açık tespitler…
Kadıköy’deki o tuhaf tedirginliğe kadar uzanan bir öz eleştiri…
Bizim futbolumuzda teknik direktörlerin genellikle kaçındığı şeyler bunlar. Oysa futbol biraz da bu: aynaya bakabilmek.
Belki de bu yüzden o basın toplantısı yalnızca bir maç sonrası değerlendirmesi değildi. Türkiye’de futbolun yıllardır eksikliğini hissettiği bir şeyin kısa bir hatırlatmasıydı: samimiyetin, doğrudanlığın ve dürüstlüğün.
Çünkü bazen futbolun da ihtiyacı olan şey çok karmaşık değil.
Biraz açıklık.
Biraz cesaret.
Ve biraz da…
Güneş… biraz güneş… ☀️
Tedesco’ya bu soru soruldu mu bilmiyorum ama ciddi şekilde tartışılması gerekiyordu. Trabzon’u üç merkezle karşıladığında oyunu kontrol edip pozisyon vermezken, ikili merkeze döndüğünde Trabzon’un Fenerbahçe’yi baskı altına aldığını ve sürekli geçiş yediği görüldü. Buna rağmen fizik gücü çok yüksek bir Premier Lig takımına karşı neden yine iki merkezle çıktı? Ayrıca bu yapı içinde Osterwolde’nin savunma zaafları daha görünür hale gelmedi mi?
Diğer taraftan tribün meselesine de değinmek gerekiyor. Nottingham maçı tribün açısından “kötünün iyisiydi” ama genel tablo ortada.
Fenerbahçe’de yıllardır çakılı bir kombine düzeni var. 35–37 bin kişi her sezon “öncelik” hakkıyla yerini koruyor. Aynı koltuklar, aynı düzen, aynı alışkanlıklar… Futbolda hiçbir şey dokunulmaz değil. Teknik direktör formsuzsa gider. Futbolcu performans vermezse gönderilir. Peki tribün neden sorgulanmasın?
Eğer gerçek bir reform yapılacaksa, önce Maraton ve Fenerium Alt’tan başlamalı. Buralar sadece koltuk sahibi olup 3-0’da erken çıkanların değil; Kocaeli deplasmanında bağıranların, Olimpiyat Stadı’nda yağmurun altında ıslananların olmalı. Tribün maddi aidiyetle değil, tutkuyla dolmalı.
pkk'nın elinde yıllarca tuttuğu rehine güvenlik gücü personelimizi kurtarmak için 10 Şubat 2021’de, saat 02.55'te Gara Operasyonu başladı.
Kendilerine verilen vazifeyi yerine getirmek için yemin etmiş 3 yiğitten,
Yüzbaşı Burak, hain bir kurşunla vuruldu. Onun yaralandığını gören Yüzbaşı Ertuğ, can dostunun önüne geçerek kendini siper etti. O da vücuduna isabet eden kurşunlarla yaralandı. Komutanlarının yaralandığını gören Astsubay Harun, onları ateş hattından çıkarmak için yanlarına koştu.
Komutanlarını korumak için canını hiçe sayan Harun Astsubay da vuruldu. Vatan sağ olsun diyen 3 yiğit düştü o gece toprağa...
P. Komd. Yzb. Burak Coşkun
Mu. Komd. Yzb. Ertuğ Güler
Mu. Asb. Kd. Çvş. Harun Turhan
Evvelce gidenlerin asil ruhları şad olsun!
Sene 2002 başları. Epeyce bir hamileyim, eşim yine görevde. O zamanki amirim, var olsun, çok severim; eşim görevde diye çok koruyup kollardı beni. KTB'nın muazzam bir etkinliğine davet etti beni. Rahmetli eşi ve ben üçümüz gittik. Gecenin sonunda "gel bak kiminle tanıştıracağım seni" dedi. Bir baktım karşımda (mecazen) kalemi kıran Hakim bey.
Dedim ki "Öyle heyecanla bekledik ki kararınızı, kilitlendik günlerce ekrana. Biz terörle mücadele edenlerin eşleri, sevinç çığlıkları attık siz hükmü verdiğinizde".
Bu "umut hakkı" mevzuunu her duyduğumda aklıma o gün geliyor.
Mesela o duruşmada Yıldız hemşire vardı. Yıldız hemşirenin Zara'da yol kesen pkklıların şehit ettiği eşini dünya gözüyle bir kez daha görme umudunu verebilecek misiniz?
Pakize ana vardı yine o salonda. Başkale'de terörist pkklılar ile girdiği çatışmada şehit düşen Namık'ı rüyalarından başka bir yerde görme umudu olacak mı Pakize annenin?
Hatırlarsınız, protezini çıkaran bir gazi vardı duruşmalarda. O mesela iki ayağının üzerinde durma umudunu bulacak mı bir gün?
Babasıyla ancak 20 yaşından sonra normal baba kız hayatı yaşayabilen kızımın her akşam "anne, bir bakmışız babam gelmiş eve" cümlesinde yitirdiği çocukluğuna geri dönebilme umudu olacak mı mesela?
Haftalarca sesini duymadığı babasını çok özlediği için, annesiyle numara çevirerek babası diye eşimle konuşturduğumuz Batuhan,
"Emel teyze babam her aklıma geldiğinde karnımda bişeyler acıyor" diyen Eser,
Babasının şehadet haberini aldığında "biz seninle bunun da üstesinden geliriz diyen Naz,
Babasının şehadetiyle tam 10 yıl sonra genç bir hanımefendi olduğunda barışıp, babasının fotoğraflarını ancak 10 yıl sonra çantasına koyabilen Ceren,
Büyüdükçe babalarının prototipi haline gelen Bade ve Kahraman,
Aylarca göremediği eşi al bayrağa sarılı geldiğinde "2 güncük izni bile bize çok gördüler" diyen Nalan,
"Abim bizi görüyordur değil mi" diye dertlenen Nükhet,
Siyah arabalardan inen adamlar kapısının önüne geldiğinde, hamile haliyle kapının arkasına çöküp kanama geçiren İnci,
"Böyle çok sabırlı ve sert duruyorsun ama bir gün patlayacaksın, neden hiç tepki vermiyorsun" diyen Fadile ve Emel'e; "onu o gün geldiğinde düşünürüz. Şimdi ayakta durmamız lazım" diyen ben, Emel...
Siz bize sordunuz mu Allah aşkına, umudunuz var mı diye de, umut hakkı dağıtıyorsunuz vara yoğa?
Yoktur rızam...
Birazdan yüzlerce dağ faresinin, soysuz hainin arasına dalacak. Günlerce belki de hiç dönemeyeceğini adı gibi biliyor fakat en ufak tereddütü, korkusu yok. Sırt çantasında, geçecekleri mahallelerdeki çocuklara dağıtmak için çikolatalar, arazide denk geleceği hayvanlar için mamalar, dördüncü kez okuyacağı bir Nutuk kitabı var. Her operasyondan önce olduğu gibi valizini toplayıp, kapatmış. Tembihlemiş erlerine: “ Olur da dönemezsek kimseye yük olmasın valizim, anneme böyle gönderin.” diye.
Bu memlekette Türk sancağı için devremiz Mehmet gibi böylesine nahif, temiz nice Mehmet; gözünü kırpmadan şehit düşmüşken bu kadar gamsız, vurdumduymaz olmak Türk milletine yakışıyor mu? Yakışmıyor.
Şehit Teğmen Mehmet Kıvık
26.04.2021
Hatırlatmalar:
1) Fenerbahçe Stadyumu, Fenerbahçe'ye aşağıdaki kararname ile Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve hükûmet tarafından verilmiştir.
2) Stadyum tapusunun %50'si, hâlâ Fenerbahçe Spor Kulübü’ne aittir.
Ezcümle Stadyum, bulunduğu konumdan hiçbir yere gidemez. "Gidecek" diyenler suni gündem peşindedir.
Şehit İstihbarat Üsteğmen Ege Akar Kütüphanemizin açılışı Egemizin anne ve babası, il ve ilçe protokülü, devre ve silah arkadaşlarının katılımıyla gerçekleşti. Törene şehidimizin annesi Jülide Hanım ve babası Özcan Beyle birlikte Şehit Teğmen Duabey Onur Öztürkmen’in annesi Gülcan Hanım ve babası Derde Bey de katıldı. Şehit ailelerimize hem açılışta hem sonrasında büyük ilgi ve saygı gösteren, yalnız bırakmayan Harran İlçe Kaymakamı Sayın Harun Reşit Han @HarunResitHan açılışın ardından şehit ailelerimizi Harran Gastronomi Merkezinde misafir etti. 20.Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Üzeyir Durmuş ve İl Milli Eğitim Müdürü @ASIM_SULTANOGLU da şehit ailemize gösterdikleri büyük ihtimam ve saygı ile gönülleri fethettiler. Şehit ailemize; çiçek,şükran belgesi ve teşekkür plaketi takdim edilirken kütüphanenin açılmasında emeği geçen devre arkadaşlarımız da unutulmayıp plaketlerle ödüllendirildiler. Şehit anne ve babamızın gururunu bölüştüğümüz kutlu ve anlamlı bir gün oldu. Türk milletinin vefası bir kez daha galip geldi. Şehit Üsteğmen Ege Akar Harran’da eğitime ışık oldu!
Aziz ruhu şad olsun🇹🇷🫡
“Subay, hayat ve rahatın hiç düşünülmemesi icap edince rahat ve hayatını feda etmeyi bilecektir.Namus borcu budur.”
M.Kemal Atatürk
İcap edeni yapan yiğitleri onurlandırmak da namus borcudur. Adıyla namıyla binler yaşasın diye Şehit Üsteğmen Ege Akar Kütüphanesi yükseliyor!📚🇹🇷
https://t.co/0H9ezh6i3c
Biz ateşin adamlarıydık küllerin değil
Er meydanları bizimdi kızıl şafaklar gibiyken
İlk kıvılcım bizdik,korkan yüreklere düşen
Ateş söndükten sonra küllerde nutuk atmadık
Ateşe girince ya yandık ya piştik!
Şehit P. Tğm. Mehmet Kıvık | 26.04.2021
https://t.co/ZNme5OlAOa
Bugün günlerden Dağlıca
"Koç gibi meydanlarda dönenlerdeniz...
Biz bir vatan uğruna ölenlerdeniz...
Dayanamadım, öyküsünü de yazayım bugünün size...
Meltem 'imiz Siirt'ten gelmiş o vakit, Nahidemizde kalıyor... Meltem'in eşi de, taburuyla Hakkari'de... Bir pazar günüydü yanlış hatırlamıyorsam... Aradılar, "hadi kahveye gel" dediler. Kalktım, gittim, tam dışkapıdan zile bastım ki telefonum çaldı, eşim aradı. Harekat Merkezinde çalışıyor o vakit ve günün makul, mantıklı bir saatinde araması mümkün değil... Her zamanki evhamsızlığımla hoşbeş açtım telefonu, hem merdivenleri çıkıyorum, hem laflıyorum derken ben daire kapısına, eşim sadede geldi...
"Meltem'in numarası var mı sende?" dedi... "Sağsak'ların Meltem mi?" dedim. Malum Meltem çok bizde. "Evet" dedi, "hayır mı" dedim... "Değil" dedi ve tam bu arada kapı açıldı. Meltem karşımda, kocam telefonda 2-3 saniye kalakaldım öylece. Sonra bilincim açıldı, "sus ve bozuntuya verme Emel" dedim ve gülümsedim...
O 2-3 saniyenin devamında da eşime "ben sana göndereyim hemen" dedim, kapadım telefonu...
Hoşgeldin, beşgittin safhası 2 dakika bizde, ardından konuşacak fazla şey birikir çünkü, yıllardır yüzyüze gelmeyenler olarak...
"Metin'den haber alamıyorum, senin haberin var mı" dedi Meltem bir anda... "Mahallenin haber kaynağı bellediniz zaar" diye makaraya sardım falan ama evet haber alınamıyordu Metin'den... Ulaşamamışlardı ve Meltem'den de Metin'in numarası istenecekti az sonra zaten...
Bizde en zor ve meşakkatli fasıl sakin kalmak, sakinleşmek ve sakinleştirmektir... Risk saman alevi gibidir zira. Ki buna kadınlık dürtüleri ve telaşları, önseziler falan eklenince, tutuşan samanları söndürmenin mümkünü yoktur.
Bunun en zor yanı da, ortamı benzinle yatıştırmaktır. Ben de döktüm benzini, "kızım saçmalama Allahaşkına, kötü bir şey olsa kimse telefonla aramaz alırlar ambulansı, doktoru kapına gelirler" dedim.
Bakmayın siz, bu benim haftalarca eşimden haber alamadığımda kendimi teskin etme yöntemimdi aslında... Ki öyle pervasız, öyle umursamaz dururmuşum ki sanırım, annem zaman zaman "nasıl böyle rahat duruyorsun?" diye sorardı bana.
Ortamı şekle soktuk, içtik kahveleri, az biraz işim var diye kalktım eve geldim 2-3 saat sonra ve koptu cayırtı o sırada... Bir büyük pusu... Çok şehit var... Çok kayıp var... Cenazeler alınamıyor... ardı ardına düşmeye başladı mesajlar telefonuma... Öğlenki araştırmanın sebebi de belli olmuştu böylece... İlker ve çocukları pusuya düşmüştü... Metin ve çocukları onları bulmaya gidiyordu... Mevzu buydu...
Bu millet pek meraklıdır ya hani "telsiz kapayan bordo bereli" hikayelerine... Biz pek güleriz, böyle astarsız hikayelere. Çok kahraman gördük zira, hiçbiri anlatmadı yaşadıklarını bize bile... Anlatıyorsa bordo bereli değildir zaten, inanmayın...
İlker fakat bordo bereliydi... Bizim meşhuur rahmetli Ertuğrul Platin'in adını alan apartmanımızın bilmiyorum kaçıncı şehidiydi... Bir 5 yıl kadar da ben oturdum orada ki, Sinan ve Hasan'ın kaybını ben oradayken yaşadık... Cendere gibi, testere gibi, kıyma makinesi gibi zamanlardı hatta o zamanlar... Hergün bir olay lime lime doğruyordu bizi... Aralıktan Mayısa 6 ay, 6 şehit , ardarda... İşte o günlerin travmasını yeni yeni atlatabilmişken daha, yeni bir yara açılmıştı surlarımızda... Belli ki yazımızı yazan hoyrat yazmıştı... Bir dostumun da dediği gibi, çeliğe bile iki kere su verilirdi... Biz çeliği de geçmiştik velhasıl...
İlker'i Bursa'da verdik toprağa. Belki birgün onu da anlatırım, anamızın nasıl hunharca ağlatıldığını... ama şimdi değil...
Velhasıl benim güzel yoldaşlarım, bu vatanı karşılıksız seven insanları, kanını oluk gibi korkmadan akıtan insanları sevin... Harcamayın onları, kıymet bilin... İnanın, yaralarımız tahmininizin çok ötesinde ve kuytularda...
Kalın sağlıcakla..."
06.09.2020
Emel
Öyle giyinmek çok ucuz. Namusu üç paralık her adama da yakışır. Ama böyle giyinmek için pantolonu dolduracak kadar okkalı bir cesaret ve karakter gerekiyor. Sen kafanı erkek işlerine çok yorma bence.
Heartbreaking to read of a child in the UK dying from an entirely preventable infectious disease. Measles can be a vicious & deadly illness. The MMR vaccine offers superb protection & there is NO link between the vaccine and autism, contrary to what many medical charlatans try to scaremonger.
Please know that NHS doctors & nurses like me would never urge you to do something that could endanger your child.
Really reliable NHS info on vaccines can be found here. Please read, it’s excellent:
https://t.co/BdiTq6HQop