... Kelimeleri mevzilerinden kaydırıyorlar..
Maide 13
Kuran'daki kelimelerin anlamlarının kaydırılması üzerine
Gerçeğin manipülasyonuna karşı kelime koordinatları metodu
Kuran'da insanların kelimeleri mevzilerinden kopardığı birden fazla kez vurgulanır ve mevzi kavramını incelediğimizde de karşımıza tıpkı harita koordinatları gibi çalışan bir sistem çıktığını keşfederiz.
Kelimelerden oluşan diller her bir kavramın anlamsal olarak birer sabite çakılı olduğu geniş bir coğrafya gibidir. Bu değişmez anlam sabitlerini bulma metoduna artık kelime koordinatları metodu adını vereceğim. Nasıl ki bir harita üzerindeki tek bir derecelik enlem veya boylam sapması koca bir gemiyi kayalıklara fırlatabiliyorsa bir kelimenin de kök anlamından yani mevziinden koparılması zihinsel bir koordinat felaketine ve medeniyetlerin körleşmesine yol açabilir ve açmıştır da. Türkçe bu semantik göçü ve koordinat kaymasını en derin yaşayan dillerden biridir. İslamlaşma ve modernleşme süreçlerinde Arapça ve Farsçadan Türkçe bünyesine katılan binlerce kelime onların o muazzam kılcal kök anlamlarından koparılmış kelimeler kendi öz yurtlarında birer sığınmacı anlama transfer edilmiştir. Semantik anarşi diyebileceğimiz bu bulanıklık Kuran sahasında inanılmaz boyutlardadır ve öz Arapçanın kelimeleri orijinal koordinatlarını kaybederek rotasından saptırılmış ve bambaşka kurgular ortaya çıkarılmıştır.
Kelime koordinatları metodu kavramları tarih ve anlam coğrafyasında değişmez enlem ve boylamlara sahip nesnel yapılar olarak ele alan analitik bir filoloji disiplini olma iddiasındadır. Bu metot bir kelimenin türediği ilk kılcal damardaki kök anlam sabitini yani merkez koordinatını sıfır noktası kabul eder, türemiş kelimelere nasıl açıldığını inceler, ardından kelimenin diller arası göçlerde, kültürel geçişlerde veya ideolojik manipülasyonlarda uğradığı semantik kırılmaları ve sapma derecelerini ölçer. Kelime koordinatları, hafızasını ve bağlamını kaybederek orijinal mevziinden kopmuş kelimeleri yapısal bir hassasiyetle tespit ederek onları kavramsal harita üzerindeki gerçek yerlerine geri oturtmayı ve böylece zihinsel körleşmenin önüne geçmeyi amaçlar. Bu çalışma ile ilgili çok kapsamlı bir database oluşturduğumu da haber vereyim.
Türkçemiz zengin bir harmanlama gücüne sahip olsa da ödünç aldığı kelimelerin kök sabitlerini yani mevzilerini çoğunlukla budamış veya tamamen yer değiştirmiştir.
Mesela Arapça VRK kökünden gelen evrak kelimesi arapça orijinal koordinatında aslında çoğul bir kelimedir ve yapraklar, sayfalar anlamına açılır. Ancak Türkçe sistemine girdiğinde kök anlam sabiti kırılmış, kelime tekilleşmiş ve biz 'bir evrak' veya 'evraklar' diyerek koordinatı tamamen şaşırmışızdır. Aynı zamanda bu sapan kavram imzalı mühürlü resmi belge alanına hizmet etmektedir. Arapça'da böyle bir anlamı yoktur.
Kelimelerin mevzilerini kaybetmesi evrensel bir dil fenomenidir aslında. Batı dilleri de Latin ve Grek kök koordinatlarını modern dünyaya taşırken büyük semantik kırılmalar yaşamıştır.
Mesela decimate kelimesi İngilizce'ye latinceden geçmiştir.
Orijinal koordinatı Roma ordusunda uygulanan bir askeri ceza yöntemidir, decimatio. İsyan eden bir lejyonun her on askerinden birinin kurayla seçilip diğer dokuz asker tarafından öldürülmesi demektir. Kelimenin matematiksel koordinatı isyancıların kendi hücreleri içindeki %10'u yok etmeleridir.
Modern İngilizcede bu kelime kök sabitinden tamamen kopmuş ve büyük bir kısmını yok etmek, yerle bir etmek, tamamen kırıp geçirmek anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Sayısal koordinat tamamen imha olmuştur.
idiot kelimesi de İngilizce'ye Grekçe'den geçmiştir.
Orijinal koordinatı Antik Yunan'da siyasetle, kamusal alanla ilgilenmeyen, sadece kendi özel işine bakan, kendi halinde sıradan vatandaş demektir. Kötüleyici veya zihinsel bir eksiklik ifadesi içermez, sadece kamusal alana mesafe ile ilgildir.
Kelime İngilizce'ye geçtikten sonra zamanla kolektif bilincin dışındaki insanı aşağılamak için kullanıla kullanıla bugün aptal, zihinsel engelli, ahmak şeklinde mevzisinden koparılmıştır.
Fransızca'ya latince kumaş anlamına gelen burel kelimesinden geçen bureaucracy / bürokrasi kelimesi de güzel bir örnektir.
Bir nesnenin üzerine örtülen kalın, kaba kumaşa burel denirdi. Masaya sonradan bureau denilmeye başlandı ve dilimizde de kullanılan büro kelimesi buradan gelir. Kelimenin ilk fiziksel koordinatı bir örtü kumaşıdır.
Önce örtü masanın kendisi oldu, sonra o masanın bulunduğu odaya yani ofise dönüştü, en nihayetinde o ofislerde oturanların yönettiği devasa, hantal devlet mekanizması olan bürokrasi'ye dönüştü. Örtüden devlete uzanan bir koordinat sıçraması örneğidir.
Kuran'da bahsedilen mevzilerinden koparma ne demekdir?
Mevzi arapça'da VDA kökünden gelir ve Kuran'da anlam kaymalarını ifade etmesi bakımından 3 ayette geçer:
Nisa 46
Maide 13
Maide 41
Kelimelerin mevazıını değiştirmeyi anlamak için bu kelimenin türediği VDA kökünün kılcal damarlarına inelim.
Kökün ilk fiziksel tezahürü, bir devenin sırtındaki ağır yükü yere indirmesidir. Bir şeyi havada tutmayıp sabitlemektir.
Kadının karnındaki yükü yani cenini dünyaya getirmesi yere indirmesi anlamında vada'at kavramı kullanılır. Bu, gizli ve muallakta olanın görünür bir zemin bulmasıdır.
İnsanların uyması için kurallar koymaya, yasa yapmaya vad'a denir. Hakikat havada kalmasın ve toplumsal zemine insin diye hüküm vaziyet almıştır.
Kişinin kendi egosunu yukarıda tutmayıp, toplumsal ve insani zemine yani ait olduğu aşağı seviyeye indirmesine de tevazu denir. Mevzu hadis uydurma hadis demektir, burada mevzu kelimesi sonradan oluşturularak mevzilenmiş anlamına gelir.
Öyleyse mevzi kavramının kelime koordinatını şu şekilde belirleyebiliriz:
Bir nesneyi, kavramı veya değeri, yukarıda veya muallakta olan bir durumdan sabit bir zemine indirmek, belirli bir zemine bırakmak, nesnel ve işlevsel bir koordinata yerleştirerek orada sabitlemektir.
Kuran metninde bu eylem tahrif kavramı ile birlikte kullanılır. HRF kökü bir şeyin kenarı, ucu, kıyısı demektir. Dolayısıyla tahrif bir şeyi merkezinden, oturduğu sağlam zeminden alıp eğreti duracağı uç bir noktaya itmektir. Hurafe aynı kökten gelir.
Kuran içi kelimelerin mevazıını değiştirmek sistemli bir semantik operasyondur. Bu operasyon şu şekilde işler:
1. Kelimenin cümle içindeki sırasını, önceliğini ve sonralığını bozmak.
Kelime fiziki olarak metindedir ancak siyak ve sibakından yani öncesi ve sonrasından koparıldığı için ait olduğu anlam havuzunu besleyemez. Mevzisi değiştirilen asker gibi cepheyi savunmasız bırakır.
2. Kelimenin işaret ettiği nesnel kök anlam sabitini silerek, ona dönemsel, siyasi veya ideolojik çıkarlara uygun yapay yan anlamlar yüklemek.
Kelime fonetik olarak aynı kalır ancak zihindeki koordinatı yeni mevzisi tamamen kaydırılmıştır. Örneğin hamr kelimesi gelenek eklentisi ile başörtüsü olarak çevrilir, hamr sadece örten şeydir, semantik anlamında baş vurgusu yoktur.
3. Kelime zihinlerde ve metinde doğru yerdedir ancak uygulama sahasına indirilirken hedef kitleye veya koşullara göre manipüle edilir.
Hükmün geçerlilik alanı yani koordinatı değiştirilir. Güçlüye farklı, zayıfa farklı uygulanarak kelimenin veya hükmün toplumsal zemindeki vaziyeti bulanıklaştırılır.
4. Metnin özgün dilindeki derin kök sabitlerine sahip salat, savm vb gibi anahtar kavramların çeviri veya yorum süreçlerinde hedef dillerdeki yerel, tarihsel ve kültürel alternatif kelimelerle birebir karşılanıyormuş gibi değiştirilmesi.
Kelimenin orijinal koordinatındaki evrensel ve dinamik kılcal semantiği tamamen perdelenir. Yeni üretilen veya seçilen alternatif kelime vahyedilen özgün kavramı yerel bir kültürel kalıba indirger ve onun zihinsel genişleme alanını yani mevzisini daraltır, statikleştirir ve dondurur.
Kuran'a göre kelimelerin mevazıını değiştirmek İlahi kelamın zeminine müdahale ederek kelimelerin kök sabitlerini ve metinsel dengelerini kendi dar görüşü veya siyasi çıkarı için kenara itmek ve böylece vahyin inşa etmek istediği objektif gerçekliği manipüle etmektir.
Kelime koordinatları metodu ve bu metodun omurgasını oluşturacak kapsamlı veritabanı projesi insanlık hafızasını ve algısını hedef alan semantik anarşiye karşı başlatılmış zihinsel bir direniş hareketi olacaktır. Kelimelerin orijinal mevzilerinden saptırılmasına göz yummak hakikatin parçalanarak kenara itilmesine ve vahyin inşa ettiği nesnel gerçekliğin kültürel bir simülasyona dönüştürülmesine ortak olmaktır.
Kuran metni üzerinde asırlardır yürütülen bu sistemli koordinat saptırma operasyonlarını deşifre etmek, vahyedilen dinamik dini, ideolojik ilavelerle doldurulmuş paradigmalardan özgürleştirmenin yegane yoludur. Kelimeleri türedikleri o ilk kılcal damardaki sıfır noktasına, yani vahyedildikleri hakiki zeminlerine geri çağırmak bir medeniyet zorunluluğudur. Çünkü çok iyi biliyoruz ki kavramları doğru koordinatlarına yerleştiremeyen bir toplumun ne adaleti, ne imanı ne de geleceği sağlam bir zemine mevzilenebilir. Kelimelerin mevzilerini geri kazanmak Kuran'ın kaybolan zihinsel pusulasını yeniden inşa etmektir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Mad Max evreniyle Semud kıssasını okumak
Nakatullah üzerine düşünceler
Bazı filmler Kuran kıssalarını çağdaş zihninle kavrayabilmemiz için bize yardımcı olabilir. George Miller'ın tasarladığı Mad Max evreni de işte bu örneklerden biridir. Çöl, kıtlık, suyun tekelleştirilmesi, bedenin araçsallaştırılması, kayalara oyulmuş kaleler, yukarıdaki efendiler ve aşağıdaki susuz kalabalıklar. Bütün bunlar Kuran'daki Semud kıssasının ruhunu anlamamız için güçlü bir görsel kapı açacak bize. İnceleyelim.
Semud Kuran'da her ne kadar çölde yaşıyor olsa da ilkel ve dağınık bir topluluk olarak karşımıza çıkmıyor. Aksine teknik becerisi yüksek, mimari kabiliyeti gelişmiş, dağları yontarak güvenli evler kurabilen, ovalarda yapılar inşa eden bir kavimdir. Onların problemi medeniyetin ahlaki merkezden ve paylaşım ağından kopmasıdır. Taşı işlerler, dağı delerler, mekanlar inşa ederler fakat bu güç onları kibre taşır. Kendilerini yıkılmaz sanırlar. İşte Semud kıssasının en can alıcı kısmı da budur. Teknik güç insanı hakikate yaklaştırabileceği gibi onu hakikatten bağımsız olduğu vehmine de sürükleyebilir. Gücün tek elde toplanması ve imkanların sadece yönetici erkin çıkarlarına hizmet etmesi bu toplumun temel hastalığıdır.
Mad Max evrenindeki citadel de aynı psikolojinin sinemasal biçimidir. Çölün ortasında yükselen kayadan kaleler kaynakları yukarıda tutan, aşağıdakileri muhtaç bırakan bir tür iktidar mimarisidir. Yukarıda suyu kontrol edenler bulunurken aşağıda ise susuz kalabalıkları görürüz. Bu dikey yapı Semud'un toplumsal yapısını anlamak için de mükemmel bir model sunar. Bir tarafta kibirlenen mele ve mütref sınıfı, diğer tarafta zayıf bırakılmış mustezaf insanlar. Bir tarafta kaynağı elinde tutan erk diğer tarafta ise yaşamak için yöneticilerin lütfuna mahkum edilen kitle.
Semud kıssasının merkezindeki nakatullah'ı anlamamız için de Mad Max evreni bize önemli bir fırsat sunacaktır. Bu zamana kadar yüzeysel biçimde okunmuş ve kayaların arasından çıkan Allah'ın devesi ve mucize hayvan olarak mitik bir masal şeklinde anlatılmıştır. Bu anlatı tamamıyla hatalıdır.
Deve Semud'un kaynak, mülkiyet ve sınır ahlakını test eden bir metafordur. Kavme gelen Salih nebi'nin uyarısı şu şekildedir:
"Ey halkım! İşte şu nakatullah sizin için bir ayettir. Bırakın onu, Allah'ın arzında otlasın. Kötü bir amaçla ona yaklaşmayın. Yoksa sizi yakın bir azap yakalar."
Hud 64
Burada üç büyük kavramın birleştiğini görebiliriz. Ayet, arz ve dokunulmazlık sınırı. Semad'un melelerine söylenen şey aslında şudur: “Her şeye sahip değilsiniz. Her canlılık alanına müdahale edemezsiniz. Arz sizin mutlak mülkünüz değildir ve artık arz'dan elde ettiklerinizi paylaşma vakti geldi.”
Mad Max'te su paylaşımı neyse Semud kıssasında da nakatullah odur. Immortan Joe en üst düzey mele'dir ve onun suyu kontrol etmesiyle hayatı kendi lütfuna dönüştürmesi Semud kavminin sınavı gibidir. Semud'un nakatullah'a müdahalesi de aynı kibri taşır: Hayat alanı üzerinde mutlak tasarruf sahibi olmak. İki örnekte de temel soru aynıdır: Arz'da bulunan hayatın temel kaynakları kimin mülküdür?
Kuran'da Semud'un mele'leri tek bir tiran üzerinden anlatılmıyor, kibirlenen toplumsal akıl üzerinden betimleniyor. Fakat Immortan Joe Semud'un mele zihniyetini sinemada tek bir figürde yoğunlaştırıyor. Kaynağı tutan, bedeni yöneten, korkuyu araç olarak kullanan, itaati mitolojiyle besleyen ve insanları kendi iktidarının hammaddesine çeviren yapıyı sembolize ediyor. War Boys nasıl ölüm kültüyle sisteme bağlanıyorsa Semud'un elitleri de kendi güçlerini aynı şekilde hakikatin üstüne yerleştiriyor.
Burada Max ve Furiosa'nın konumunu da dikkatle kurmalıyız. Semud kıssasındaki Salih Max değildir. Salih vahiy taşıyan resuldür, kavmin içinden konuşur, sınırı bildirir ve uyarır. Max ise çökmüş distopik dünyanın içinden geçen yaralı bir tanıktır. Sistemi kurmaz, öğreti getirmez, fakat zulmün içinden geçerken hala tamamen ölmemiş bir vicdani refleksi temsil eder. Furiosa ise daha başka bir damar açar. Sistemin içinden çıkan ahlaki kopuşa dur demenin sembolü onun omuzlarına yüklenir. Immortan Joe'nun düzenini bilir, onun suçunu içeriden görür ve mağdurları o düzenden çıkarmaya çalışır. Yani Furiosa toplumu ıslah etmek isteyen salihler zümresinden biridir. Semud kıssasındaki içeriden uyarı ve düzene itiraz atmosferini çağdaş izleyiciye hissettiren güçlü bir figürdür.
Semud'un nakatullah'ı hedef alması ile Citadel'in kaçışı bastırmaya çalışarak sistemi tıkaması aynı refleksi taşır. Zalim düzen kendisini düzeltecek işaretlerin tümünü tehdit olarak algılar. Nakatullah Semud'un mülkiyet iddiasını bozar. Furiosa'nın kaçışı ise Citadel'in bedenler üzerindeki sahiplik iddiasını bozar. Salih'in uyarısı Semud'un güvenlik vehmini yıkar. Max'in varlığı ise çöl düzeninin insanı bütünüyle hayvana çeviremediğini göstermeye çalışır ve tek bir insan düzeni değiştirebilir.
Arz'da Allah'ın insanlığın ortak ihtiyaçları için sunduğu kaynak ve emanetler eğer tiranların mülkiyetine dönüşürse Citadel doğar. Canlılık, beden, kaynak ve mekan üzerinde sınırsız tasarruf iddiası başladığında medeniyet dışarıdan güçlü görünse de içeriden çürümeye başlar.
Semud'un helaki de içeride başlamış ahlaki çürümenin toplumu yıkması durumudur. Dağları oymaları onları kurtaramayacaktır çünkü insan kayalara hükmedebilir ama hakikati yenemez. Citadel'de de aynı yüzden güvenlik çökecektir. Su depoları, motorlu ordular, savaş araçları, yüksek kayalar ve kutsallaştırılmış liderlik çürümüş bir düzeni meşru ve ölümsüz kılmayacaktır. Citadel halkı Immortan Joe'nun ölümsüz olduğuna inanır. Ama her beşer gibi o da ölür ve toplum büyük bir şaşkınlık içinde onun da bir ölümlü olduğunu idrak eder.
Mad Max modern zihnin Semud'u ve nakatullah'ı anlaması için sert, görsel ve sarsıcı bir metafor alanıdır.
Bu gözle seriyi tekrar izleyelim ve şu soruyu soralım:
Arz'ın kaynaklarını ortak paylaşım alanı ve emanet olarak mı göreceğiz yoksa onu kendi iktidarımızın mülküne çevirip tiranlık mı kuracağız?
Semud'un cevabı onları helake götürdü. Citadel'in cevabı ise insanlığın neye dönüşebileceğini gösterdi. Günümüz iktidarlarının cevabı ne oldu?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
ATALIK TOHUM AÇ BIRAKIR YALANINA BİLİMSEL CEVAP:
RAKAMLAR ORTADA
Son dönemde "Atalık tohum aç bırakır, verimsizdir" iddiası sıkça gündeme getiriliyor.
Oysa Türkiye'nin saygın Ziraat Fakülteleri tarafından yapılan saha denemeleri, özellikle kıraç ve kurak mevsimlerde arazilerde gerçeğin tam tersi olduğunu kanıtlıyor.
İşte Çukurova, Dicle ve Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitelerinin çarpıcı bulguları:
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi (2019-2020 Denemesi): Kıraç ve kurak şartlarda modern hibrit çeşitler tam bir çöküş yaşarken Karakılçık ayakta kaldı.
Hibrit Ceyhan-99: 480 kg/da'dan 42 kg/da'ya düştü. (Yüzde 91 verim kaybı)
Hibrit Adana-99: 510 kg/da'dan 38 kg/da'ya düştü. (Yüzde 92 verim kaybı)
ATA KARAKILÇIK: 335 kg/da'dan 288 kg/da'ya düştü. (Sadece yüzde 14 kayıp)
Kök Mimarisi Farkı: Bu direncin sırrı toprak altındadır. Hibrit buğdayların kökleri yaklaşık 38 cm derinlikte kalıp dışarıdan su ve gübre beklerken; Karakılçık kökleri 197 cm derinliğe ulaşarak toprağın en alt katmanındaki nemi bulur.
Dicle Üniversitesi Ziraat Fakültesi (2023 Gübresiz Deneme): Sıfır sentetik gübre ile yapılan kıraç arazi çalışmalarında:
Hibrit Pehlivan: 124 kg/da
Ata Karakılçık: 267 kg/da Sonuç: Karakılçık, hiçbir kimyasal girdi olmadan hibrit tohumu yüzde 115 oranında geride bıraktı.
Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (2021 Saha Çalışması): 10 ildeki çiftçi şartları ortalamasına göre:
Hibrit Ortalama: 188 kg/da
Karakılçık Ortalama: 278 kg/da Adana özelinde Karakılçık 302 kg/da verime ulaşırken, hibrit çeşitler 180 kg/da seviyesinde kalmıştır.
Türkiye'nin yıllık buğday ekim alanı yaklaşık 68-70 milyon dekardır ve yıllık üretimimiz 20 milyon ton civarındadır. Tüm bu alanlarda Karakılçık ekilmiş olsaydı, toplam rekoltede anlamlı bir düşüş yaşanmayacağı gibi; sentetik gübre ve pestisit kullanımı radikal şekilde azalacak, dışa bağımlı girdi maliyetleri düşecek ve toprak sağlığımız korunacaktır.
Atalık tohum aç bırakmaz; aksine kuraklık krizinde, kıraçta ve zor şartlarda tam bir gıda güvenliği sigortasıdır.
Mısır ve soya gibi hibrit tohumlar yüksek verimli fakat doğrudan insan beslenmesinde kullanılmıyor
Fasülye, nohut ve mercimekte nerdeyse hibrit hiç yok
Kaynaklar:
Çukurova Üni. Ziraat Fakültesi
Dicle Üni. Ziraat Fakültesi
Isparta Uygulamalı Bilimler Üni. Ziraat Fakültesi
#Tarım #Karakılçık #AtalıkTohum #GıdaGüvenliği #KıraçTarım
Zehirsiz tarım mümkün
Önce toprağımızın organik yapısını güçlendireceğiz
Bölgemize uyumlu Atalık buğday tohumu seçeceğiz
Atalık tohumların genetik hafızası koruma sağlar
Karakılçık Atalık buğdaylar içinde verimli bir çeşittir
Karakılçık buğdayını 3 yıldır ekiyordum.
Bu sene ayırdığım tohum kazaya kurban gitti ve ekemedim
Ekim yıllarında
Sentetik gübre ve pestisit hiç kullanmadım
Geçen yıl bodur hibrit buğdaylar kuraklıktan etkilendi ve olmadı, fakat Karakılçık buğdayımız hem kuraklığı atlattı hem de hiç hastalanmadı
Kök sistemi çok iyi ve derine iniyor
Bir kökte 8-10 kardeş çıktı
Kılçıkları süneye karşı koruma sağlıyor
Yan komşunun bodur buğdayı ile bizim Atalık Karakılçık arasındaki farkı görmenizi isterim.
En sondaki komşu modern buğday
Erkek ve kadın genital organlarının kesimi dinin konusu mudur?
Kuran dışı tarihsel bir haritalama çabası
Bu okumamızda İslam düşüncesi geleneğinde 'sünnet' olarak kanıksanan ancak Kurani bir temeli bulunmayan kadın ve erkek genital organının kesimi uygulamalarını tarihsel, semantik ve teolojik bir perspektifle ele almaya çalışacağız. Ön hatırlatma yapmalıyız; Kuran terminolojisinde sünnet kavramı bir topluluğun izlediği yol, yerleşik uygulama ve değişmez ilahi yasa anlamına gelmektedir. Vahiy yegane mutlak yasa olarak yalnızca Sünnetullah yani Allah'ın yasası ifadesini kabul eder. Kelime anlamı yasa olan bir kavramın nasıl olup da bir beden kesimiyle özdeşleştiğini, bu anlam kaymasının ardındaki Yahudi mirasını, tarihsel örfü ve rivayet kültürünü analiz ederek bedenin nasıl bir kimlik ve itaat sahasına dönüştürüldüğünü anlamaya çalışacağız.
Kuran'da erkek veya kadın genital kesimini emreden bir ayet yoktur. Hitan ختان erkek genital organının kesimini hitan el-inas kadın genital organının kesimini ifade eden arapça terimlerdir ve Kuran kavramları arasında yer almaz. Buna rağmen geleneksel anlatı ve uygulamada erkek genital kesimi zamanla neredeyse dinin zorunlu işaretlerinden biri gibi sunulmuştur. Bu dönüşümün merkezinde her zamanki gibi Kuran yer almaz, onun yerine Yahudi ahit hafızası, Arap örfü, rivayet literatürü ve fıkhi otorite üretimi sözkonusudur.
Tarihsel harita şu noktada çok belirleyicidir ki erkek genital kesimi evrensel insanlık pratiği olmamıştır. Antik Mısır ve Nil havzasında güçlü izleri vardır, Yahudilikte brit milah adıyla ahdin bedensel işaretine dönüştürülmüştür ancak Kuran'a göre 'işittik ve itaat ettik' ahdi sadece rüşde ulaştıktan sonra verilebilir. Jewish Theological Seminary genital kesimin Genesis 17'ye dayanan bedensel işaretleme olduğunu açıkça belirtir. Buna karşılık Antik Babil, Antik Hint, Antik Çin ve İslam öncesi Türk toplumlarında genital kesimin kurucu ve yaygın bir ritüel olduğuna dair bir ize asla ve asla rastlanmaz. Bu yokluk önemlidir çünkü genital kesimin fıtri ve evrensel olduğu iddiasını zayıflatır. Eğer bu işlem insanlığın ortak yaratılış pratiği olsaydı büyük medeniyet havzalarında bu kadar belirgin boşluklara rastlanmazdı.
Bu noktada antropolojik bir kapı da açmamız gerekir. Genital kesim pratikleri Sahra altı Afrika'dan Nil vadisine kadar uzanan geniş bir Afrika coğrafyasında erginlenme ritüeli olarak işlev görür. Beden kesimi bireyin kabileye bağlılığını kanıtladığı bir acı eşiği ve çocukluktan yetişkinliğe geçişin geri dönülemez mührü gibi çalışır. İtaat üretimi tam da bu noktada devreye girer ve birey, bedeni üzerindeki tasarruf hakkını kabile otoritesine veya dini erk'e devrederek kolektif kimliğin parçası olur. Bu perspektiften bakıldığında toplumsal hiyerarşiyi bedene kazıyan politik bir araç olduğu görülür.
Yahudilikte genital kesim ahittir. Hıristiyan geleneğinde ise bu ahit kabul edilmez. İlk İsa takipçileri Yahudi çevreden çıktığı için genital kesimi biliyordu fakat Pavlus ve Kudüs Konsili çizgisi Yahudi olmayanların kesimle yükümlü tutulmaması yönünde anlaştı. Böylece Hıristiyanlık geleneği Yahudi beden ahdini evrensel kurtuluş şartı olmaktan çıkardı. İslam geleneğinde ise tersine bir hareket izleniyor. Kuran'da bulunmayan bir beden kesimi İbrahim sözde anlatısı üzerinden yeniden kutsallaştırılıyor. Bu ilginç bir kırılmadır.
Bu noktada İsrailiyat etkisi dediğimiz şey devreye girer. İsrailiyat'ı tanımlamamız gerekir ve basit bir şekilde Yahudilerden alınmış bir uygulama anlamına gelmez. Kuran'ın açıkça kurmadığı bir beden ritüeli Eski Ahit anlatısının İslami tefsir ve fıkıh içine sızdırılmasıyla dinileştirilmiştir. Geçmiş İslami tefsir ekolleri Bakara 2:124-130'un Genesis 17'deki genital kesim ile ilişkilendirir fakat bu tamamıyla hatalı bir analizdir.
Kuran'da İbrahim genital kesim yaptı denmez, siz de genital kesim yapın denmez. Kesim fıtrattır da denmez. Buna rağmen Bakara 2:124'teki İbrahim'in kelimelerle sınanması ifadesi sonraki tefsirlerde nedensiz şekilde genital kesime bağlanmıştır. İşte genital kesimin İslam'a İsrailiyat etkisiyle sokuşturulması dediğimiz ana mekanizma budur, tamamıyla ideolojik bir kırılmadır.
Bu noktada geleneksel savunma mekanizması hemen devreye girer ve genital kesimi Kuran'da Nahn 123'teki İbrahim’in milletine/dinine uyun şeklindeki ayetin kesilip biçilmiş hali ile gerekçelendirir.
Ancak ayet şöyledir:
Sonra sana: "Hanif olarak İbrahim'in milletine uy, o Müşriklerden değildi." diye vahyettik.
Nahl 123
Buradaki itiba yani uyup tabi olma kavramı İbrahim'in bedensel uygulamaları ile alakalı değildir, onun şirkten arınmış tevhidi duruşuna ve zihniyetine dikkat çekilir. Kuran İbrahim'in yolunu haniflik olarak tanımlarken bu yolu şekilsel bir taklitçilikten çıkararak akla dayanan ve kalben onaylanan bir yöneliş olarak sunar ve bu sunum Kuran'ın tüm anlatımı boyunca da devam eder. İbrahim'e atfedilen bedensel kesimi bu ayetler üzerinden vahih kaynaklı bir emir gibi okumak Kuran'ın kavram setini tarihsel bir biyolojik mirasa feda etmek anlamına gelir. Bu 1200 yıldır bu şekilde yanlış anlamlandırılmaktadır.
Hadis adı verilen rivayetler ve fıkıh literatürü bu aktarımı güçlendiren ikinci katmandır. Fıtrat beştir isimli uydurulmuş bir rivayette genital kesim tıpkı tırnak kesme, bıyık kısaltma ve kılların giderilmesi gibi beden temizlik pratikleriyle aynı listeye alınır. Böylece Yahudi ahit ritüeli İslami gelenekte fıtrat diline çevrilir. Bu çok önemli bir kavram kaymasıdır. Yahudilerin ahit damgası İslam geleneğinde temizlik listesine taşınır sonra da temizlik listesi dini zorunluluk psikolojisine dönüştürülür.
Fakat ilginçtir ki rivayet geleneğinde Resul'ün ve sahabelerin genital kesim yaptırdığına dair delil bulunmaz. Zemin bulamayan bu uygulamaya modern çağda hijyen ve sağlık argümanlarıyla seküler bir meşruiyet kazandırılmaya çalışılır. Teolojik bir boşluğun biyolojik bir zorunlulukla doldurulma çabasına şahit oluruz. Gelenek vahyin sustuğu noktada bilimi kendi savunma hattına dahil ederek fıtrat kavramını medikal bir gerekliliğe yaslar. Oysa tıbbi bir müdahalenin kutsallaştırılması dinin nass merkezli yapısından kopup pragmatik bir disiplin haline gelmesi riskini doğurur. Hijyen arayışı rasyonel bir tercih olabilir ancak bu tercihi vahyi bir zorunluluk maskesiyle sunmak semantik bir saptırmadır. Tıpkı sentetik şeker kullanımının bir çok major hastalığın nedeni olması gibi.
Daha ileri aşamada Resul'ün bedeni üzerinden kutsallaştırma başlar. 'Resul sünnetli doğdu' veya 'Cebrail onu sünnet etti' türünden uydurma rivayetler bu aşamanın ürünüdür. Çünkü hiçbir rivayette Resul'ün genital kesim yaptığı yer almaz. O halde zaten kesimli doğmuştu yalanı uydurulur.
16. yy başlarında yazılan ve İslam geleneğinin en önemli ansiklopedisi olarak kabul edilen Sübülü'l-Hüda ve'r-Reşad'da Cebrail anlatısı şu formda aktarılır:
Denildi ki, Cebrail Muhammed'in göğsünü yardığı sırada onu sünnet ettiği söylenmiştir.
Rivayet uydurmadır denildi ki düzeyinde sorunlu, münker kabul edilen bir menkıbe olarak tarihte yerinde durmaktadır.
14. yy'da yazılan Zadü'l-Mead isimli kitapta Resul'ün genital kesimi konusunda üç görüş aktarır, sünnetli doğduğu, Cebrail'in sünnet ettiği, dedesi Abdülmuttalib'in Arap adetine göre doğumunun 7. günü sünnet ettirdiği. Hiçbir rivayetin belgesi ve senedi yoktur, adeta bir hurafeler antolojisi olan bu kitap da erkek genital kesiminin kaynağı kabul edilir. Yani yalanlar ve iftiralarla dolu bir kitap eski tarihli diye kaynak kabul edilmiştir.
Kuran'da hüküm yoktur ama gelenek Resul'ün doğumunu olağanüstüleştirmiştir. Doğum anlatısı yetmezse şakk-ı sadr gibi ikincil bir supernatural olaya bir sahne de sünnet motifi eklenir olur biter. Böylece beden kesimi geçmiş senaristlerin ürettiği uydurma metinler olan ve adına menkıbe denen içeriklerin desteğiyle kutsallaştırılır.
Kadın genital kesimi ise bu paradigmanın en karanlık yönüdür. Kuran'da tabi ki buna dair hiç bir emare yoktur.
Hemen devreye uydurma rivayetler girer. Ebu Davud'da geçen Ümmü Atıyye rivayetinde Medine'de kadınları kesen bir kişiye fazla kesme denildiği aktarılır fakat Ebu Davud bizzat rivayetin zayıf ve meçhul olduğunu söyler ama yine de kitabına alır.
Burada tabi ki ilginç bir çifte standart ve paradoks karşımıza çıkar. Erkek genital kesimi ile kadın genital kesimi tarihsel ve rivayet eksenli bakıldığında benzer bir Kuran dışılık ve zayıf rivayet zeminine sahiptir. Ancak geleneksel algı birini kimliğin vazgeçilmez şiarı yaparken diğerini vahşet veya yerel adet olarak kodlar. Bu tutarsızlık meselenin dinden ziyade toplumsal cinsiyet rolleri ve patriyarkal iktidar diliyle ilgili olduğunu gösterir. Eğer zayıf rivayetler ve tarihsel gelenek bir bedensel müdahaleyi din yapmaya yetiyorsa, kadın genital kesiminin dışlanıp erkek kesimin kutsanması teolojik bir tercihten ziyade sosyolojik bir refleksin ürünüdür.
Ve ayrıca eğer Yahudi geleneğinde ahitin bedensel sembolü genital kesim ise bunu neden sadece erkekler yapmaktadır? Süreç mantıksızlıklarla doludur.
Genital kesim adeti Kuran'ın koyduğu bir yasa olmamıştır. Sadece beden üzerinden kimlik ve itaat üreten tarihsel bir ritüeldir. Yahudilikte açıkça ahit işaretidir. Hıristiyanlıkta Yahudi olmayanlar için zorunluluk olmaktan çıkarılmıştır. İslam geleneğinde ise Kuran'da yer almamasına rağmen zayıf rivayetler, fıkıh ve menkıbe literatürü bu pratiğe dini zorunluluk havası vermiştir.
İsrailiyat etkisiyle güçlendirilmiş bir gelenek aktarımı olan bu durumun Resul'e isnat edilen meleklerce sünnet edilmesi anlatısı ise bu aktarımın en çirkin tarafıdır.
Geleneğin bedene yazdığı bir iktidar dilini bugün dünya müslümanlığı sorgulamadan sürdürmeye devam etmektedir. Belki bu gerçekle yüzleşildiğinde gelenek sevdalısı erkeklerin akılları uçkurlarından biraz olsun çıkıp çalışmaya başlayabilir.
*Medikal hijyen delillerine girmeyi lüzumlu görmedim. Zira bu konuda yapılmış kapsamlı bağımsız araştırma olmamakla birlikte veriler de genital kesimin hijyen sağladığını teyit etmez.
** Yahudi geleneği, Hristiyan geleneği ve İslam geleneği tabirlerindeki gelenek insanlar tarafından oluşturulmuş uygulamalardır. İslam'ın veya Hristiyanlığın özü değildir. Öz her zaman vahiydir.
ZEHİRSİZ VE KİMYASALSIZ TARIM REHBERİ
Doğal tarıma adım atarken doğayla savaşmak yerine onunla iş birliği yapmayı öğreniyoruz.
İşte toprağınızı canlandıracak yol haritası:
1. ADIM: SUYU VE EĞİMİ YÖNETİN
Eğimli arazi doğru yönetilmezse su toprağınızı alır götürür. Çözüm, suyu kaçırmak değil, araziye hapsetmektir.
•Teraslama: Eğer eğim %10’dan fazlaysa basamak (set) yapın. Bu, erozyonu durdurur.
•Yağmur Hendeği (Swale): Tesviye eğrisine paralel hendekler açın. Su bu hendeklerde birikir ve yavaşça toprağın derinliklerine sızar.
•Yağmur Göleti: Arazinin en düşük noktasına küçük göletler oluşturun. Kışın biriken bu "aşkın su", yazın en sıcak günlerinde can suyu olur.
2. ADIM: TOPRAĞI TANI, AÇ BIRAKMA
Toprağın neye ihtiyacı olduğunu bilmeden yapılan müdahale israftır.
•Tahlil Şart: Cüzi bir rakam ödeyerek yaptıracağınız toprak analizi, size 4 yılın stratejisini verir. pH, organik madde ve mineral dengesini öğrenin.
•Doğal Takviyeler: * Yanmış Hayvan Gübresi: En az 6 ay bekletilmiş olmalı. Taze gübre ot tohumu getirir ve kökü yakar.
◦Leonardit: Toprağı sünger gibi yapar, nemi tutar.
◦Kompost: Mutfak atıkları ve kuru yapraklarla kendi "bedava altınınızı" üretin.
◦Solucan Gübresi: Özellikle fide dikiminde kök gelişimini coşturur.
İslam vahiy dininden rivayet dinine nasıl dönüştü?
Kaynaktan kopuşun anatomisi üzerine
Günümüzde ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. İnsanlar vahiy dininden uzaklaştırıldı, buna karşın rivayet, mezhep, korku, aracı otorite ve gelenek katmanlarıyla örülmüş paralel bir dinin içerisine yerleştirildi. Bu sonradan insanlar tarafından yaratılan yapay din özgürleştiren, aklı açan, toplumu ayağa kaldıran bir rehber olmaktan çıktı. İnsanı pasifleştiren, korkutan, bölen ve kaynağa ulaşmasını engelleyen kültürel bir sisteme dönüştü.
Bu dönüşümün adı kaynak hiyerarşisinin yer değiştirmesidir. Kuran'ın merkezde olduğu bir din algısından Kuran'ın saygı duyulan ama pratikte 'anlaşılamaz' olarak konumlandığı bir din algısına geçiştir. Kuran'ın terk edilmesinden çok daha sinsi olan Kuran'ın elde tutulup hükmünün başka katmanlara devredilmesidir.
Kuran'da kaynak inşası son derece açık kurulur.
"O, size Kitap'ı ayrıntılı olarak indirmişken, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?" Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bilirler ki bu Rabb'inden Hakk olarak indirilmiştir. O halde, sakın kuşku duyanlardan olma!
Enam 114
Hakemlik meselesi doğrudan kaynağa bağlanır.
Rabb'inizden size indirilene uyun. O'nun yanı sıra başka velilere uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz!
Araf 3
ve Casiye 6'da ise çarpıcı soru gelir:
İşte bunlar, Bizim sana Hakk olarak anlattığımız Allah'ın ayetleridir. O halde Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi hadise inanacaklar?
Casiye 6
Tarihsel süreçte bu katı hiyerarşi bozulmuştur. Vahyin etrafında oluşan açıklama, uygulama, hukuk, mezhep ve rivayet katmanları zamanla yardımcı unsur olmaktan çıkıp dinin kendisi gibi algılanmaya başlamıştır. Başlangıçta 'Kuran'ı nasıl doğru anlayacağız?' sorusuna cevap arayan yorum faaliyetleri zamanla Kuran'ı ancak şu rivayet, şu mezhep, şu imam, şu gelenek, şu otorite üzerinden anlayabilirsin diyen kapalı bir sisteme dönüşmüştür.
Burada kırılma noktası rivayetlerin söylenti olmaktan çıkıp hüküm kaynağına dönüşmesidir. Rivayet incelemeye, tenkide, bağlam analizine ve Kuran'a arz edilmeye muhtaçtır. Fakat kutsal otoriteye dönüştüğünde artık Kuran'ı destekleme iddiasının ötesine geçer ve Kuran'ın üzerine yerleşen bir katman haline gelir. Bu aşamadan sonra dinin pratik merkezi değişir. İnsanlar Kuran'ın açık ilkesinden çok şu kitapta geçti, şu imam böyle dedi, büyüklerimiz böyle yaptı, bizim mezhepte böyledir cümleleriyle yönlendirilir.
Rivayet literatürünün tarihsel gelişimi bu dönüşümde önemli bir yer tutar. Örneğin Buhari 810-870 yılları arasında yaşamıştır. Kuran ile rivayet külliyatının oluşumu arasında yaklaşık iki asırlık tarihsel mesafe vardır.
Bu mesafe rivayetleri vahiy gibi mutlaklaştırmanın bilimsel olarak sorunlu olduğunu gösterir. Arada sözlü aktarım, siyasal çatışmalar, mezhep mücadeleleri, fetih coğrafyalarının kültürel etkileri, raviler, isnad sistemleri, fıkhi ihtiyaçlar ve otorite mücadeleleri vardır. Bu nedenle rivayet külliyatı tarihsel aktarım, seçme, eleme, tasnif ve yorum sürecinin ürünüdür.
İkinci büyük kırılma ise fıkhın dinin yerine geçmesidir. İmam Şafii 767–820 yılları arasında yaşamış ve günümüz pratiklerindeki İslam hukuk düşüncesinin oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. Şafii rivayetlerin de vahiy olduğunu ileri sürmüş, rivayet kayıtlarının Kuran'a eşdeğer normatif hukuk kaynağı haline gelmesi gerektiğini savunmuş ve fıkıh teorisini de bu şekilde geliştirmiştir. Yani bir insan dini otoritenin yapısını kökten değiştirmiştir.
Buradaki mesele Şafii'nin kimliğinden bağımsız olarak kurulan yeni din inşasıdır. Vahiy merkezli din anlayışında Kuran ana kaynaktır, Resul vahyin elçisi ve uygulayıcısıdır. Fakat sonraki sistemlerde Resul'e atfedilen rivayetler Kuran'ın yanında ikinci bir yasa alanı gibi konumlandırılmıştır. Daha sonra bu ikinci alanı fıkıh taşımış, fıkhı mezhepler, mezhepleri de halk dindarlığı taşımayı sürdürmüştür. Ve insanoğlu Kuran'ın doğrudan muhatabı olmaktan çıkarak mezhep sisteminin pasif takipçisine dönüşmüştür.
Bu dönüşümün en tehlikeli yanı kendisini dine hizmet ediyor gibi göstermesidir. Kuran'ı koruyoruz, Nebi'nin sünnetini yaşatıyoruz, ümmetin mirasını sürdürüyoruz cümleleriyle başlayan süreç çoğu zaman Kuran'ın hükmünü gelenek lehine askıya alan ve Kuran'da hiç anılmayan konuları kanunmuş gibi sunan bir yapıya dönüşür.
Örneğin mürtedin öldürülmesi, recm, Kuran ayetlerinin rivayetlerle iptal edilmesi gibi major ve insan üretimi kanunlar Kuran'da olmadığı halde bu sisteme sokuşturulmuştur.
Sahte din nasıl kurulur?
Sahte dinde vahih hiçbir zaman tamamen reddedilmez. Çoğu zaman vahyin adı korunur fakat hem anlamı dönüştürülür hem de hükümleri tartışmaya açılır. Kitap duvarda asılıdır, törenlerde okunur, cenazelerde seslendirilir, hatimlerde ana dilinden okunur fakat kimse içeriğini bilmez.
Sahte dinin birkaç ayırt edici özelliği vardır.
Birincisi kaynak bulanıklığı üretir. İnsan artık neyin Allah'ın ayeti neyin tarihsel rivayet, neyin mezhep yorumu, neyin yerel gelenek, neyin siyasal ihtiyaç olduğunu ayırt edemez.
İkincisi aracı sınıf üretilir. İnsan ile Allah'ın kitabı arasına sürekli bir açıklayıcı otorite konur. Hoca olmadan anlayamazsın, mezhep olmadan yaşayamazsın, şeyh olmadan ilerleyemezsin, rivayet olmadan Kuran eksik kalır denir.
Üçüncüsü ahlak yerine ritüel ayrıntıları büyütülür. Kuran'ın adalet, yoksul, yetim, emanet, infak, zulüm, ölçü, söz, akıl, bilgi ve sorumluluk vurgusu geri plana itilir. Din yalnızca sakal boyu, başörtüsü, mezhep ayrıntısı, özel gece ritüelleri, kabir pratiği, şeyh bağlılığı ve korku anlatıları üzerinden tanımlanır hale gelir.
Dördüncüsü insanı dünyadan sorumlu özne olmaktan çıkarır. Refah üretmek, güvenli toplum kurmak, adil yönetim inşa etmek, yöneticiye sorumluluk yüklemek, bilgiyi çoğaltmak, emeği korumak, yoksulluğu azaltmak, liyakat sistemi kurmak gibi hedefler dinin merkezinden uzaklaştırılır. Yerine bekleme, katlanma, susma, itaat etme ve öbür dünyada karşılığını alma psikolojisi geçer.
Mesele doğrudan medeniyet meselesidir. Bir toplumun din algısı bozulduğunda düzeni de bozulur. Kaynağı belirsizleşen din hesap bilinci üretmez sadece otorite bağımlılığı üretir ve köleler yaratır. Kuran'dan kopan toplum, vahyin yeryüzü hedeflerini de kaybeder. Başarısız olur, ezilir, küçülür, parçalanır ve zayıflar.
Kuran'ın dünyaya dair hedefi rivayetlerdeki gibi insanı pasif dindarlığa hapsetmek olsaydı işimiz gerçekten çok kolaylaşırdı. Fakat vahiy aklı çalıştıran, zulmü engelleyen, servetin tek elde dolaşmasını önleyen, yoksulu gözeten, yetimi koruyan, emanetleri ehline veren, ölçüyü düzgün tutan, sözleşmeye sadık kalan ve toplumsal güveni inşa eden bir bilinç ister. Bu oldukça zordur. Rivayetçi bakış açısı ise ritüel tapınma ile işlerin çözüleceği algısını sürekli pompalamaya devam eder.
Rivayetçi din algısının ana görevi Kuran'ın düzeltici hükümlerini gölgelemektir. Bunu da binlerce detay hüküm üreterek yapar. Bir toplum yürümeyi zamanla unutup ayakkabının bağcık rengiyle meşgul olabilir. Bugün İslam insancındaki kriz tam da budur, kaynak kaybolmuş, gereksiz ayrıntılar merkeze geçmiş, vahyin dönüştürücü gücü geleneksel kabukların içinde görünmez hale getirilmiştir.
Bu döngüden nasıl çıkacağız?
Çıkış kaynak hiyerarşisini yeniden kurmaktır. Rivayet tarihsel veri olabilir fakat vahiy değildir. Fıkıh insan emeği olabilir fakat Allah'ın mutlak hükmü yerine geçemez. Mezhep yorum geleneği olabilir fakat Kuran'ın üzerinde bağlayıcı otorite olamaz. Alimlerin bazıları değerli olabilir fakat insan ile Allah'ın kelamı arasında zorunlu aracı sınıfa dönüşemez. Gelenek yeri gelir incelenebilir fakat dinin kendisi sayılamaz.
Kuran ana kaynaktır.
Rivayet insan üretimi tarihsel veridir ve Kuran'a arz edilir.
Fıkıh tarihsel yorumdur ve bağlayıcılığı yoktur.
Mezhep yorumlar tarihidir.
Nebi, Kuran'ın yanı sıra ikincil hüküm koyucu olarak konumlanmaz, sadece vahyin elçisi, uyarıcı, hatırlatıcı ve müjdecidir.
Peki sistemi nasıl yeniden inşa edeceğiz?
Tabi ki salatın ikamesi ile. İnsan sadece bu yolla Kuran'a yaklaşabilir.
Vahye dönmeyi yeni bir din kurmak olarak niteleyenler olacaktır. Tam tersine din diye birikmiş tarihsel tüm yapay katmanları kaynağın ışığında ayıklamaktır. Kuran'ın açık mesajını rivayet, mezhep, şeyh, korku, kurtarıcı beklentisi ve iptal teorileri altında boğulmaktan kurtarmaktır.
Bugün en temel soru şudur, insanlar Allah'ın indirdiği dine mi yoksa Allah'ın adına inşa edilmiş tarihsel bir dine mi inanıyor?
Cevap biraz rahatsız edici. Çünkü dünyanın tamamında yaşanan durum Kuran'da inşa edilen vahiy dininden çok uzaktadır. Kuran'dan belli belirsiz parçalar taşıyan yapay bir din bugün İslam zannediliyor.
Bu yapay din insanı kaynaktan uzaklaştırıyor, bilinci zayıflatıyor ve sorumluluğu azaltıyor.
Şu soruyu kendimize sormalıyız, hangi dine inanıyorum? Vahiy dinine mi rivayet dinine mi? Kuran'ın insanı ayağa kaldıran çağrısına mı uyuyorum yoksa geleneğin insanı diz çöktüren ve pasifleştiren sistemine mi? Bildiklerimi duyarak mı öğrendim yoksa kendim keşfedip araştırarak mı?
Gerçek dönüşüm bu soruları cesaretle yanıtlamakla başlayacaktır. Köklere dönüş umut yeşertici bir inşa tasavvurudur.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Arap emperyalizmi ve
Kuran dışı unsurların dinileştirilmesi
Küresel tarih yazımında emperyalizm ve sömürgecilik kavramları genellikle 19. yüzyıl ve sonrasındaki modern Avrupa'nın genişlemeci politikalarıyla özdeşleştirilirken erken dönem Arap fetihleri çoğu zaman dini tebliğ, cihad veya medeniyet götürme misyonu kisvesi altında istisnai bir konuma yerleştirilmektedir. Ancak 6. yüzyılın sonlarındaki Arap Yarımadası kabile dinamiklerinden filizlenip 7., 8., 9. ve 10. yüzyıllar boyunca Emevi ve Abbasi hanedanlıkları eliyle kurumsallaşan Arap genişlemesi klasik bir emperyal tahakküm modelinin tüm yapısal ve sosyolojik özelliklerini barındırmaktadır. Bu süreç Arap kültürünün, dilinin, giyim kuşamının, kabilevi örflerinin ve bedevi yaşam pratiklerinin evrensel bir dinin değişmez dogmaları olarak kodlanıp fethedilen halklara empoze edildiği çok boyutlu bir kültürel asimilasyon projesine dönüşmüştür.
Arap emperyalizmi adını verdiğimiz siyasi hegemonyanın tesis edilmesi Arap dilinin idari ve ticari bir zorunluluktan çıkarılıp ontolojik olarak kutsallaştırılması, Arap olmayan yerel unsurların ki bunlar mevali olarak niteleniyor, mevalilerin ikinci sınıf vatandaş konumuna itilmesi ve tüm bu hiyerarşik yapının ilahi bir irade olarak sunulması süreçlerini içerir.
Din ile kültürel emperyalizm arasındaki bu iç içe geçmişlik savaşlarla ele geçirilen Pers, Süryani, Kıpti, Berberi gibi medeniyetlerin kendi kültürel kimliklerinden arındırılarak Araplaşma sürecinin İslamlaşma adı altında meşrulaştırılmasına zemin hazırlamıştır. İslam'ın inanç sistemi ile insan hırsları kaynaklı politik yayılmacılık arasındaki tarihsel simbiyoz Arapların evrensel egemenlik iddiasının temel motivasyonunu oluşturmuştur.
Arap emperyalizminin kalıcılığını sağlayan en güçlü araç dildir. Halife Abdülmelik bin Mervan'ın Emevi hükümdarlığı döneminde gerçekleştirilen idari reformlarla devlette kullanılan Yunanca, Kıptice ve Pehlevice gibi yerel diller yasaklanmış ve Arapça imparatorluğun tek resmi dili haline getirilmiştir. Bu idari ve siyasi zorunluluk zamanla Arapçanın Kuran'ın seçilmiş lisanı olarak ontolojik bir kutsallık kazanmasıyla da aşılamaz teolojik bir dogmaya dönüşmüştür. Ele geçirilen coğrafyalardaki Hristiyan, Yahudi ve Zerdüşt halkların kitleler halinde İslam'a geçmesinden çok önce ticari ve hukuki hayatta tutunabilmek uğruna geniş çaplı bir Araplaşma sürecine de rastlanmaktadır.
Arap kültürünün dini bir zırha bürünmesindeki en belirgin aşama 7. yüzyıl bedevi Arap toplumunun pratiklerinin İslam hukukuna ve sonradan sünnet adı verilen rivayetler sistemine entegre edilmesidir. Erken dönem İslam toplumlarındaki yaşayan gelenekler zamanla geriye dönük aktarım zincirleriyle doğrudan Resul'e atfedilerek tartışılmaz bir Resul sünneti statüsüne yükseltilmiştir. Fakat şunu çok net görmekteyiz ki Kuran metninde sünnet yani yasa belirleyicisi sadece Allah'tır ve Sünnetullah kavramı doğrudan Kuran yasalarına atıf yapar.
Örneğin çöl ikliminin doğası gereği ortaya çıkan cübbe, sarık ve entari gibi yerel Arap giyim tarzları zamanla dindarlığın, temizliğin veya takva'nın bir göstergesi gibi kurumsallaşmıştır. Aynı şekilde şeytan taşlama, recm uygulaması veya hac ibadetindeki çembersel dönme ritüelleri gibi İslam öncesi döneme ait kabile gelenekleri yazılı fıkha uyarlanarak farklı medeniyetlere sahip tüm Müslümanlara dini bir vecibe olarak dayatılmıştır.
İlerleyen yüzyıllarda Araplar, imparatorluk genişleyip demografik olarak azınlık durumuna düştükçe sahip oldukları siyasi ve ekonomik imtiyazları meşrulaştırmak adına fıkhi mekanizmaları kullanmaya devam etmişlerdir. Arapların soy veya neseb bakımından diğer tüm milletlerden üstün olduğu inancı fıkıh literatürüne ve rivayet metinlerine resmen dahil edilmiştir. Devlet kademelerinde özellikle Emeviler tarafından dışlanan ve ikinci sınıf vatandaş yani mevali muamelesi gören yerel halklar buna tepki göstermiştir. Bu gruplar arasında yeşeren şuubiye hareketi edebi ve kültürel alanda Arap ırkçılığına şiddetle karşı çıkmış, Arapların geçmişteki bedevi ilkel yaşamlarını eleştirerek kendi kadim medeniyetlerinin zenginliğini ve kültürel eşitliği savunmuştur.
7. yüzyıl ile 10. yüzyıl arasında şekillenen Arap emperyalizmi zihinlerin, dillerin, bedenin, hukukun ve inancın tamamen Arap merkezli bir eksende yeniden yapılandırıldığı kapsayıcı bir asimilasyon modelidir.
Yerel dilleri, kıyafetleri ve kabile yasalarını kutsalın tartışılmaz dogmaları haline getirerek kendi pratiklerini Orta Asya'dan Kuzey Afrika'ya kadar uzanan devasa coğrafyalardaki kitlelere evrensel 'din' olarak kabul ettirmiş eşsiz bir kültürel hegemonya örneğidir. Selçuklu ve Osmanlı Türkleri de bu Arap geleneklerini din zannetme yanılgısına düşmeye devam etmiştir.
Bugün çağdaş İslam dünyasında yaşanan dinsel ve mezhepsel tartışmalarının kökeni, kadın hakları kısıtlamaları, Ortadoğu'daki kabilevi çatışmalar veya dindarlık ölçütünün dış görünüşe indirgenmesi, 7. ve 10. yüzyıllar arasında kurumsallaşan bu Arap emperyalizminin ürettiği kültürel kodlarda yatmaktadır. Tamamı vahyin evrensel ilkelerinden kopuktur. Erken dönem Arap emperyalizminin en büyük tarihsel başarısı ve aynı zamanda en büyük yanılsaması kendi ürettiği bu inanılmaz boyuttaki kültürel ve politik hegemonya makinesini çağlar boyunca milyarlarca insana katıksız bir din olarak kabul ettirebilmiş olmasıdır.
Gerçek dinimizin ne olduğunu bulabilecek miyiz?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
TARIMDA ÇAPRAZ ATEŞ
1/ Bu bir komplo teorisi değil, adım adım işleyen bir çökertme projesidir. Üreticiyi bitirmek için Çapraz Ateş düzeneği kuruldu: İhracat yasağı ile kazanması engelleniyor, ithalat ile yerli pazar yabancıya teslim ediliyor.
2/ Bakliyatın anavatanında Kanada mercimeğine ve Meksika biberine mahkûm edilmemiz tesadüf değildir. İhracatı yasaklayıp çiftçiyi borç batağına sürükleyenler, gıda egemenliğimizi küresel kartellere ikram ediyor. #Tarım #GıdaGüvenliği
3/ Köylerin mahalle yapılması, kerpiç ev yasağı ve hobi bahçesi yıkımları aynı planın parçasıdır. Amaç; insanı topraktan koparmak, üretimi holdingleştirmek ve herkesi şehir hapishanelerinde market zincirlerine mahkum etmektir.
4/ Madenlere binlerce dönüm yer açanlar, köylünün tarlasındaki barınağına kaçak diye dozer gönderiyor. Bu sinsi koordinasyonun hedefi toprak korumak değil, halkı mülksüzleştirmektir.
5/ Uyanmak zorundayız: Toprak sadece bir mülk değil, bağımsızlığımızdır. Kendi gıdasını üretemeyen, kendi evini yapamayan bir millet, küresel efendilerin elinde esir olur. Toprağa, tohuma ve üretim hakkımıza sahip çıkalım. #Mülksüzleştirme #BekaMeselesi #ÜretimHakkı
7 things your face says about your health:
1. The shape of the face
If someone has a round face, they have too much insulin and consume too many carbs. I was also storing a lot of water because, with every gram of glucose stored as glycogen, three grams of water are stored.
2. The tissue around the eyes
Puffiness under the eyes is a good indication that the kidneys are backed up because of too much fluid retention.
3. The eyes
Bloodshot eyes can indicate a liver problem. This could also be due to a lack of sleep or a deficiency of vitamins B2 and B3. But, usually, it's a liver problem.
4. Under the chin
Fat under the chin is due to a spill-off of accumulated fat. This doesn't just affect how you look. It can cause certain issues like sleep apnea.
5. The texture of the skin
Oily skin can mean the person has a zinc deficiency. It could also mean they have high androgens due to high insulin.
6. Dry flaky skin
Dry, flaky skin could be due to a liver issue and/or too much omega-6 fatty acids. Cod liver oil contains omega-3 fatty acids, vitamin A, and vitamin D. Because of this, cod liver oil may help with dry, flaky skin and oily skin.
7. Acne
Acne can come from high androgens, which is really too much insulin. Zinc and a change in diet (to Healthy keto) may be beneficial.
ŞOK: COVID'e karşı "aşılanmış" kişilerin kromozomal karyotipleri genetik ve kalıcı olarak değiştirilmiştir:
"Aldığın her enjeksiyonun ağırlığının üçte biri deoksiribonükleik asitti ve bu, hücrenin çekirdeğini geçme yeteneğine sahiptir.
Ve bir kez orada, transfeksiyon adı verilen bir şey meydana gelir.
Bu, bir enfeksiyonla hiçbir ilgisi yoktur.
Transfeksiyon, sadece genetik karyotipini, kromozomlarını içeren vücudun aynı kısmına emilim anlamına gelir"...
"Bu şekilde, bu küçük DNA parçacıkları kromozomların yanına yerleşir, belirli enzimler tarafından işlenir ve vücut, doğal olarak, bunları vücuda entegre etmeye başlar. Ve işte tam da bunu keşfettiler"...
"Özgün bir şekilde, hem yaşayan hem de ölen hastaların karaciğer hücrelerinde ve birçok diğer doku hücrelerinde, kişinin kromozomal karyotipi kalıcı olarak değişmiştir.
Spermleri, yumurtalık hücreleri, dalak hücreleri, kemik iliğinin merkezindeki bağışıklık hücreleri, hepsi kalıcı olarak değişmiştir ve şimdi insan olmayan genetik materyale sahiptir ve kesinlikle onların insanlığını temsil etmez"...
Dr. Chris Shoemaker.
5G ÜZERİNE YÜRÜTÜLEN ALGI OPERASYONLARINI BERTARAF EDİYORUZ!
5G açılışı gerçekleştikten hemen sonra - aslında "açılış"tan kastın, GSM operatörlerinin 5G anlaşmalarında belirlenen 5G'ye geçiş tarihinin başlangıcı olduğunu anlamalıyız zira henüz tüm Türkiye'de 5G'nin tam entegrasyonu sağlanmadı - sosyal medyada etki ajanları eliyle, çok kapsamlı bir algı operasyonu yürütülmeye başlandı.
- "Avrupa ülkeleri, ABD, Çin vs. 5G'ye yıllar öncesinden geçmişti. Biz henüz şimdi 5G'ye geçiyoruz." tarzı sahte yakınmalarda bulundular. 5G'ye daha erken geçişin teknolojide ilerlemenin belirteci, 5G'ye "geç" kalmayı ise teknolojide geri kalmak olarak sundular.
- Sık sık internet hızında hiçbir değişiklik gözlemlenmediğini bilakis hız düşüşü dahi yaşandığını yazıp durdular.
- 5G'nin, 4G ve 4.5G ile kayda değer bir frekans farkı olmadığını, o kadarcık bir farkın da hiçbir sağlık problemine yol açmayacağını savundular.
- Birçok ülkenin halihazırda 6G, 7G... 10G kullanmasına rağmen ilgili ülkelerde bu teknolojiler sebebiyle insanların sağlık problemleri yaşamadığı (resmi bilgi olmaması gerekçesiyle) iddiasında bulundular.
- 5G ile ayrıca faturaların kabartılmasının hedeflendiği, 5G'nin bir tür ekonomik soygun aracı olarak kullanılacağı yönünde sözüm ona insanları uyarmaya kalktılar.
İşte tüm bunlar toplumu 5G tehlikesine dikkat kesilmekten alıkoymak, 5G ile esasta neyin amaçlandığının sorgulanmasını engellemeye çalışmak için izlenen algı operasyonu taktikleriydi.
5G'nin çok çeşitli biyolojik yıkımlar getirmek üzere tasarlanan çok güçlü bir mikrodalga silahı olduğu gerçeğini örtbas girişimiydi!
Özellikle ki 5G'nin frekans özellikleri, frekans bant aralığı vb. konularında apaçık yalan söylediler, toplumu fütursuzca iğfal ettiler.
Bir yandan da algı operasyonunun "kontrollü" kanadıyla, 5G tehlikesinin farkında olanları, 5G'ye karşı direnç göstermekten alıkoymaya çalıştılar.
Çaresizlik aşıladılar, çözümsüzlüğü biricik çözüm olarak sundular, "ne yaparsanız yapın 5G'den kaçış yok" gibi söylemlerle teslimiyete zorladılar.
Ve hâlâ da sürdürüyorlar, bu kötülüğü, bu zulmü, bu ihaneti...
İstiyorlar ki insanların ekseriyeti nasıl bir belayla karşı karşıya olduğunu asla bilmesin, bilenler de bu durumu kabullenip mağlubiyeti baştan içselleştirsin.
Lâkin onların istediği olmayacak.
Yazının bu bölümünde 5G üzerinden yürüttükleri algı operasyonlarında kullandıkları son derece ilkel, ucuz argümanları, ortaya saçtıkları, kağıttan ev misali temelsiz ve yıkılması bir üfleme cesaretine bakacak olan büyük yalanları, rasyonaliteden, realiteden ve bilimsellikten fersah fersah uzak spekülatif bilgileri bertaraf edeceğiz.
Öncelikle gerçekte 5G'nin desteklediği frekans bant aralığı nedir, ona bakalım.
Ekteki 1. görsel Grok'a ait, 2. görsel Google AI'ye...
5G'nin 1 Ghz - 100 Ghz arası frekans bant aralığına sahip olduğunu doğruluyorlar.
Bu bilgiyi, 5G frekanslarının özelliklerini bildiren, aralarında ASELSAN'ın internet sitesinin de yer aldığı teknoloji kuruluşlarının internet sitelerinden alıyorlar.
Bu teknoloji kuruluşlarından öne çıkanı ise "iPCB."
Çin merkezli, 5G teknolojisinde kullanılan antenler, RF modüller, baz istasyonları (özellikle küçük hücreler), CPE cihazları ve radar gibi sistemlerde yüksek frekanslı özel PCB’leri (Baskılı Devre Kartı) üreten bu kuruluşun internet sitesinde 5G'nin 100 Ghz'e dek desteklediği net bir şekilde açıklanıyor.
https://t.co/9K7ltcjEVE
5G'nin 100 Ghz gibi devasa bir frekans değerine dek desteklediği bilgisi bu denli ortadayken, göz göre göre inkar ediyorlar.
Olur olmadık her şeyi; ortaya bir portakal fotoğrafı bırakıp üzerine de "bu bir portakaldır" yazsanız, yorum kısmına gelip "Grok bu doğru mu?" diye soracak olan kitle de ne ilginçtir ki bu defa Grok'a 5G bant aralığını sormayı düşünemiyor, 5G konusunda bu kadar bariz bir şekilde bilgi kirliliğine yol açan etki ajanlarının peşinden sürüklenip gitmeyi tercih ediyor!
Kendileriyle birlikte, ailesi ve sevdikleri adına doğru bilgiye muhtaç olan masum insanları da büyük bir yanlışa/tuzağa sürüklüyorlar.
Bu noktada şu notu geçmem elzem olacak:
"Yapay zeka" her ne kadar 5G frekans bant aralığı hususunda doğruyu bildirmek zorunda kalırken (zira 5G teknolojisini üreten şirketlerin açıklamalarını manipüle edemeden olduğu gibi aktarmak zorunda), sıra, bu teknolojinin olumsuz biyolojik etkilerini tartışmaya geldiğinde, yine bu teknolojinin üreticilerinin inkar ettiği gibi, 5G'nin olumsuz biyolojik etkilerini inkar etme yoluna gidiyor.
"Yapay zeka" ondan fikir edinmeye kalktığınızda sadece sistemin propagandasını yürütür.
Öyleyse onu basit bir arama motoru olarak kullanmak gerekir.
Yazının ikinci bölümü için (5G'nin tüm sağlık tehditlerini konu edecek) bu yöntemle, teorik magnetobiyoloji, elektromanyetik alanlar ve insan sağlığı alanlarında uzmanlaşmış kıdemli bir fizikçi olan Prof. Dr. Vladimir Binhi tarafından yazılmış, manyetobiyolojik çalışmaların %60'ından fazlasını temsil eden Sovyet araştırmalarına ağırlık veren "MAGNETOBİOLOGY" isimli muhteşem bir eserin pdf'ini internet ortamından satın alıp, bu kitap temelinde 5G (100 Ghz'e dek olan frekanslar) EMR'sinin sebep olacağı sağlık yıkımlarını ortaya koyan bilimsel çalışmaları "yapay zeka"ya arattık ve buldurduk.
Doğrudan "5G'nin sağlığa zararları var mı?" gibi bir soru sorduğunuzda elbette size "5G frekansları biyolojik açıdan güvenli sınırda" gibi bir palavra karşılık verecek olan "yapay zeka", işte bu yöntemle tamamen köşeye sıkışıp 5G'nin tüm sağlık tehditlerini deklare etmek zorunda kaldı.
Şimdi,
5G frekans bant aralığını öğrendiğimize göre, 5G alt yapısının desteklediği frekansların özelliğini de açıklayarak
"5G'ye geçtik ama internet hala yavaş"
"Avrupa ülkeleri, ABD, Çin vs. 6G, 7G... 10G'de, biz daha yeni 5G'ye geçiyoruz" vb. saçmalıkları da şöyle bertaraf edelim.
Öncelikle şu gerçek net bir şekilde anlaşılmalı, 5G, çok geniş bir frekans bant aralığını/spektrumunu destekleyen tek bir paket/alt yapıdır.
Düşük bant - orta bant - yüksek bant...
100 Ghz gibi devasa bir frekans değeri, 5G yüksek bant aralığının en uç frekans değeridir.
Ve hepsi 5G teknolojisi içine dahildir.
Özellikle ki biz daha çok "yüksek bant" (24 - 100 Ghz) için konuşuyoruz; bu boyuttaki karasal radyo sinyallerinin veriyi taşıma kapasitesi fazlayken, dalga boyları ise aşırı kısadır; bu radyo sinyallerinin optiğe yakınsamasıyla diğer bir ifadeyle parçacık özelliği göstermeye başlamasıyla, cisimlerden geçişi de zorlaşır.
Tam da bu sebeple 5G'nin yüksek bant aralığındaki frekansların yayınlanabilmesi için, birbirine bir hayli yakın mesafede, birbiriyle iletişimde bulunmaya programlı, her sokak hatta belki her bina önüne baz istasyonları dikmek isteyeceklerdir. Bunu zamana yayıyorlar ve şimdilik her mahalleye baz istasyonu dikme aşamasındalar.
- Bu noktada çok önemli bir açıklamayı eklemek istiyorum:
"Her sokak hatta belki her bina önüne baz istasyonları dikmeye ihtiyaçları var." dedik.
İşte 5G teknolojisinin açığı budur!
"5G'den kaçış yok, alışmaya bakın" diye insanlara çaresizlik aşılayanlar 5G teknolojisinin bu açığından asla bahsetmiyor, bahsedemez! Bunlar, 5G frekanslarının özelliklerini anlatıp insanları çözüm arayışı yönünde motive etmiyor, edemez!
Oysa en güçlü çözüm sokağınıza 5G baz istasyonu dikmelerine engel olmanızdır. Bunu yapamıyorsanız binanızın önüne 5G baz istasyonu dikmelerine engel olmaya çalışmalısınız.
5G baz istasyonlarından ne kadar uzaksanız, o kadar kârdasınızdır. -
Avrupa, ABD vs. 6G'de falan değil!
Çin 10G'de falan değil!
Hepsi hala 5G'de.
Hepsi hala 5G'nin desteklediği frekans bant aralığını kullanıyor.
Baz istasyonları yaygınlaştıkça, frekansları yükseltebiliyorlar.
Baz istasyonları yaygınlaştıkça, 5G frekanslarını yükseltmeleri artık sadece bir kumandaya basmalarına bakıyor.
Hala 5G'ye dahil olan frekans bant aralığından (örn. 6 Ghz - 10 Ghz arası diyelim) seçmece yapılıp buna 6G, 7G... 10G vs. denilmesi, bunun "Avrupa çoktan bilmem kaç G'ye geçti" vs. diye servis edilmesi, sahtekarlıktan ötesi değildir!
Ayrıca not, bu ülkelerin 5G'ye dahil olan, henüz şu evrede Türkiye'deki 5G frekanslarıyla kıyaslandığında daha yüksek frekansları kullanması, "oradaki insanlar olumsuz sağlık etkilerini yaşamıyor" gibi bir iddiayı hiçbir surette desteklemez.
Bizim uyarısını yaptığımız boyutlarda (özellikle ki özellikle yüksek bant aralığındaki frekansların tehlikelerine dikkat çekiyoruz) kitlesel bazda büyük sağlık sorunları şu aşamada yaşanmıyor olsa da, frekanslar yükseldikçe birçok insanda ne gibi ve ne şiddette sağlık sorunları ortaya çıkıyor, ne biliniyor?
Bunlar "5G EMR kaynaklı" diye resmi olarak rapor ediliyor mu?
Bu mümkün mü?
Covid aşılama programıyla birlikte kanser, tromboz, pıhtı atma vakaları olağanüstü bir şekilde arttı, artıyor yine önceki senelere göre miyokardit, perikardit gibi kardiyak problemleri, kalp krizleri muazzam seviyelerde artış gösteriyor da bugün hangi biri "Covid aşısı kaynaklı" olarak rapor ediliyor?
"Odada devasa bir fil var."
Ama görülmüyor, görülsün istenmiyor.
Diğer palavralar:
"5G internet hızı için..."
"5G ile faturaları kabartmayı amaçlıyorlar."
Hayır, 5G teknolojisinin geliştiricileri, kimsenin kıytırık dizi filmini duraksamadan izlemesini umursamıyor.
100 Ghz'e dek aşırı yüksek frekansları destekleyen alt yapısıyla 5G teknolojisi için bir kişinin "daha hızlı internet sağlamak adına geliştirildi" diyebilmesi, o kişinin ya kasıtlı ya da cehaletin en dibinde olduğunu gösterir.
"İnternet hızı adına..." fakat insanların kullanım konforu için değil (zira insanlara günlük hayatlarında yetecek olan internet hızını 4G, daha fazlası 4.5G -700 Mhz - 2.7 Ghz- frekansları zaten hayli hayli karşılıyor) tamamen "akıllı şehirler" için geçerli.
5G'nin biyolojik açıdan tehlikelerinin yanı sıra en büyük tehlikesi de "akıllı şehirler" denilen açık hava hapishaneleri için kullanılmak istenmesi.
"Akıllı şehirler" projesinde, milyonlarca akıllı cihazla elde edilen büyük ölçekli verileri merkezi sistemde işleyebilmek, analiz edebilmek için "yapay zeka"ya (AI), bu verilerin olağanüstü hızla akışı için gerekli bant genişliğini sağlayacak olan 5G'ye ihtiyaç var. Dolayısıyla "akıllı şehirler" 5G kablosuz ağ altyapısında inşa edilmek üzere tasarlanıyor.
"5G akıllı şehirler için neden bir zorunluluk?"
https://t.co/vMO2ofZxMJ
Gizlemiyorlar ki...
Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere;
5G demek, "akıllı şehirler" demektir, "akıllı şehirler"de aşı kaydı, sosyal kredi sistemi, CBDC/dijital para vs. tanımlanan çipleriyle, sürekli bir takip ve denetim altında tutulacak Yeni Dünya Düzeni/Tek Dünya Devleti vatandaşlığı/köleliği demektir.
5G, "akıllı şehirler" projesi, zorunlu aşılama, sosyal kredi sistemi, karbon ayak izi takibi, dijital para sistemi vb. hepsi ahtapot kolları gibi Yeni Dünya Düzeni gövdesine bağlı.
Yani 5G demek, Yeni Dünya Düzenidir, Yeni Kölelik Düzeni demektir.
5G açılışıyla birlikte 5G üzerine en aşağılık yalanları sıralayarak 5G tehlikesini örtbas ederken aslında Yeni Dünya Düzeninin kademe kademe tesis edildiği gerçeğini örtbas ediyorlar!
5G üzerine söyledikleri bu yalanlarla, insanların kademe kademe köleleştirilmeye çalışıldığı gerçeğini örtbas ediyorlar!
Bu kötülüğün boyutunu izah edemiyorum.
Bu nasıl bir ihanettir izah edemem.
Yine ve yeniden herkesi uyarıyorum:
5G'ye karşı direnin, kendiniz, evladınız, aileniz için direnin!
Özgürlüğünüz için direnin!
Bana kimse bunun "normal" olduğunu söylemesin!
Kimse, "öyle demek istemedi, şunu demek istedi" diye kendisini savunmaya gelmesin.
Tevile gerek yok, ne dediği çok açık.
EMR (elektromanyetik radyasyon) saldırısına alışamazsınız!
Buna alışılamayacağı, EMR'nin, kısa ve uzun vadeye yayılan maruziyetiyle, sayısız sağlık yıkımına sebep olduğunu/olabileceğini gösteren kanıtlarla sabittir; alzheimer'dan ALS'ye dek çok çeşitli nörodejeneratif hastalıklar, kanser, endokrin sistemi bozuklukları, üreme sorunları, kardiyak problemler ve daha nicesi...
Tüm bunların üzerine, 5G bant aralığındaki/spektrumundaki radyo frekanslarının (+ 60 - 100 Ghz'e dek desteklenen alt yapısı) ne tür sağlık yıkımlarına sebep olabileceği de bellidir.
Çok daha şiddetli ve kitlesel boyutta.
Tek bir biyolojik güvenlik testi yok, tıpkı Covid aşıları ve tüm "klasik" aşılar gibi...
5G tehlikesine alışamazsınız!
Tıpkı, 3 temel biyoterör maddesi grafen + LNP (lipid nanopartikül) + PEG (polietilen glikol) birleşimiyle kan dolaşımına sokulan Covid aşılarına alışılamadığı/alışılamayacağı gibi...
Covid aşılarına alışılamadığı/alışılamayacağı, Covid aşılama programı ile birlikte başta kanserim, lenfosit sistemi problemlerinin (lenfadenopati ve lenfositopeni gibi), tromboz vakalarının, kalp krizlerinin, pıhtı atmaların, ani ölümlerin olağanüstü seviyede artışından bellidir.
İçeriğinde alüminyumdan cıvaya, polisorbat 80'den formaldehite, insan fetüs ve hayvan ölü hücre parçalarına dek nice toksik pisliği barındıran "klasik" aşılara alışılamadığı, daha 100 sene öncesinde esamesi okunmayan, peyda olduktan sonra da "genetik hastalık" diye sahtekârca tanımlanan bir otizmin, bir SMA'nın her geçen sene olağanüstü seviyede artışından bellidir.
Aşı hasarlarının, kısa ve/veya uzun vadede, en basit alerjik reaksiyonlardan otoimmün hastalıklara (insan fetüs hücre hatları sebepli), nörodejeneratif hastalıklardan ensefalit, menenjit vb. inflamatuar hastalıklara dek çok çeşitli sağlık problemleri olarak ortaya çıkmasından bellidir.
EMR/EMF maruziyetiyle ve/veya doğrudan kan dolaşımına zerk edilen toksik malzemelerle gelen toksisiteye/zehirlenmeye alışamazsınız!
5G'nin bir çeşit elektromanyetik terör silahı olmasının yanı sıra en büyük tehlikesi de "akıllı şehirler" denilen açık hava hapishaneleri için kullanılmak istenmesidir.
"Akıllı şehirler" projesinde, milyonlarca akıllı cihazla elde edilen büyük ölçekli verileri merkezi sistemde işleyebilmek, analiz edebilmek için "yapay zeka"ya (AI), bu verilerin olağanüstü hızla akışı için gerekli bant genişliğini sağlayacak olan 5G'ye ihtiyaç var.
Dolayısıyla "akıllı şehirler" 5G kablosuz ağ altyapısında inşa edilmek üzere tasarlanıyor.
Son seneler ("akıllı şehirler" anlaşmaları yapıldığından beri) neden istisnasız her yaz ormanlık alanlarımız "yangın" süsüyle ortadan kaldırılıyor?
Zira, bu alanlar da "akıllı şehirler" kapsamına alınmak isteniyor.
Her bir ağaç EMF kesicidir.
Bir orman, 5G'ye ait aşırı yüksek EMF'yi kesecek güçtedir.
5G demek kademe kademe, sinsice ormansızlaştırılma demektir.
Ormansızlığa alışamazsınız!
5G demek, "akıllı şehirler" demektir, "akıllı şehirler"de aşı kaydı, sosyal kredi sistemi, CBDC/dijital para vs. tanımlanan çipleriyle, sürekli bir takip ve denetim altında tutulacak Yeni Dünya Düzeni/Tek Dünya Devleti vatandaşlığı/köleliği demektir.
5G, "akıllı şehirler" projesi, zorunlu aşılama, sosyal kredi sistemi, karbon ayak izi takibi, dijital para sistemi vb. hepsi ahtapot kolları gibi Yeni Dünya Düzeni gövdesine bağlı.
Yani 5G demek, Yeni Dünya Düzenidir, Yeni Kölelik Düzeni demektir!
Köleliğe alışamazsınız!
Köleliğe alışmamalısınız!
5G'ye direnmek, özgürlüğünüz için direnmektir!
Hz. Muhammed’in Mekke yönetimiyle yaşadığı çatışmanın sebebi sadece peygamberlik iddiası değildi. Asıl mesele, getirdiği mesajın kurulu düzeni sarsmasıydı. Devletçiliği, milliyetçiliği, kabile ayrıcalıklarını reddediyor, putperest ekonomiyi yıkıyor, gücü soy ve servetten alıp hakikate ve ahlaka bağlıyordu. Çünkü o, bir kavmin değil; hakikatin tarafıydı. Ne devletçi bir çizgiye sığdı ne de milliyetin sınırlarına. Bu yüzden mesele bir inanç tartışması olmaktan çıktı—bir düzen meselesine dönüştü.
CIA, MOSSAD, SVR vs. hepsi Ivermectin'in kanseri iyileştirdiğini gizliyor hepsi(!)
Fakat öyle salaklar ki, Clinton, Bill & Melinda Gates Vakfı, WEF'in vs. yazarlar satın alıp pardon fonlayıp bunlara Ivermectin'in kanseri iyileştirdiğine yönelik makaleler hazırlattıklarını bilmiyorlar(!)
Bu minik ayrıntı şöyle dursun;
Hah neyse ki, Barlas ifşa etti, ondan önce Kurnaz ifşa etti(!)
Şimdi CIA düşünsün, MOSSAD düşünsün(!)
Kanser hastaları için büyük umut oldular(!)
...
Allah bunların bin belasını versin!
Covid aşılarıyla nice insanı kanser ettiler, şimdi kanserojenin ta kendisi Ivermectin'i çare diye bu zavallı insanlara sunuyorlar!
Kanser nedir diye soracak olsak, "Epstein çetesi"nin klasik "somatik mutasyon" palavrasını sıkar hatta şimdilerin aptallık ötesi, cehaletin dibi parazit hikayesine başvururlar.
Otto Warburg'dan bihaberler.
Parazit nedir diye soracak olsak, parazitolojinin daha üzerine tek bir bilimsel kanıt sunamadığı, varlığını hiçbir zaman gösteremediği "parazit yumurtası" yalanını, yine parazitolojinin tek bir parazitin tek bir canlı & sağlıklı hücreye zarar verdiğini gösteremediği hâlde başvurduğu "parazit bulaşı" efsanesini papağan gibi tekrarlayacaklar.
Somatidlerin bakterilere, bakterilerin gerektiği zaman/vücutta toksisite olağandışı şekilde artışa geçtiğinde parazitlere dönüşerek toksisiteyle mücadeleye giriştiğini ve hatta bu mücadeleye kan hücrelerinin dahi eşlik ettiği gerçeğinden bihaberler.
Edward Lawrie'nin, Gaston Naessens'in, Robert Young'ın ve daha nice araştırmacının kan hücrelerinin ve mikropların vücudun pleomorfizm yeteneğini kullandığını gösteren muhteşem kanıtlar sunduğundan bihaberler.
Parazitlerin dışarıdan gelmediğinden,
Parazit bulaşı diye bir şeyin olmadığından,
Parazitleri insan ve hayvan vücudunun kendisinin ürettiğinden ve bunun, insan ve hayvan vücuduna, kendisini daima sağlıklı tutması adına ÜSTÜN TASARIMCI tarafından bahşedilen, MÜKEMMEL BİR YETENEK olduğundan bihaberler.
Dolayısıyla parazitleri hedef almanın/parazitlere savaş açmanın insanın kendi hücrelerine ve mikrobiyotasına savaş açmak demek olduğundan bihaberler.
Ivermectin'in pestisit grubundan bir böcek ilacı olduğundan bihaberler.
Ivermectin'in daha hayvan kullamına açılmadan önce, değil oral yolla alımının, temasının dahi tehlikeli, bu maddenin son derece toksik olduğunu gösteren farmakokinetik çalışmalardan bihaberler.
Ivermectin'in bağımsız çalışmalarla ortaya konulmuş sayısız sağlık hasarlarından/yıkımlarından bihaberler.
Ivermectin'in şimdiye dek üretilmiş EN ŞİDDETLİ KISIRLIK TOKSİNİ olduğundan bihaberler.
Ivermectin'in arkasında WEF'in, DSÖ'ün, Bill & Melinda Gatez Vakfı'nın yani aslında "Epstein çetesi"nin olduğundan bihaberler.
Ve,
Ivermectin'in sözde faydalarını anlatan tüm yayınların "Epstein çetesi" tarafından yaptırıldığından bihaberler.
Olabilecek en iyi niyetle "bihaberler" diyorum ama, birçoğunun, önemli çoğunluğunun görevli, kasıtlı hainler olduğunu da çok iyi biliyorum.
Bilimsiz, kara cahil ahmaklar!
Vicdansız, insafsız zalimler!
"Ivermectin 2030 Hedefi"/kısırlaştırma projesi/nüfus kontrolüne nasıl da hizmet ediyorlar!
Biri bitiyor biri başlıyor.
Her gün mutlaka biri Ivermectin pazarlıyor.
Aldatıyorlar insanları,
Zehirliyorlar insanları...
Allah bunların bin belasını versin!
Kanseri tanımadan konuşan cahiller!
Parazitlerin tamamen zararsız ve hatta zararlı olmaları şöyle dursun bilakis insan ve hayvan vücudunun şifa ordusu olduğunu; parazitlerin insan ve hayvan vücudunun kendi hücrelerinin, kendi mikroplarının dolaşımdaki toksik yükün şiddetine göre gelişen formları olduğunu bilmeden parazitleri suçlayan akılsızlar!
Ivermectin'in arkasında WEF'in, DSÖ'nün, Bill & Melinda Gates Vakfı'nın ve aslında insanlık düşmanı öjenist "Epstein çetesi" olduğunu göremeyen yahut bile isteye gizleyen ahmaklar!
Millete ısrarla "Epstein çetesi"nin fonladığı sözde bilimsel çalışmalarla Ivermectin'i pazarlayan ama Ivermectin'in olağanüstü şiddetli bir kısırlık toksini olduğunu, özellikle ki erkeklerde homoseksüelliğe sebep olduğunu ortaya koyan bağımsız bilimsel çalışmalardan hiç bahsetmeyen sahtekârlar!
"Epstein çetesi"nin Ivermectin 2030 Hedefine/kısırlaştırma projesine bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden gafiller!
Allah kahretsin!
Ivermectin zehri üzerine dünya kadar kanıt koymamıza karşılık, onların bu millete sunduğu CIA dedikoduları, Clinton, Gates Vakfı, Rotary Club vs. beslemesi doktorların PR'ları, bu grupların yönettiği, sonuçları manipüle edilmiş şarlatanlık yayınları...
Bitip tükenmiyorlar!
Yeter artık!
Ivermectin kesinlikle bir proje!
Ivermectin reklamı yapan kim varsa fonlanıp fonlanmadıkları araştırılmalı, soruşturulmalı!