¿POR QUÉ LA CIENCIA OFICIAL NO SABE EL ORIGEN REAL DEL PETRÓLEO?
Porque la versión que te venden es falsa. Te dicen que el petróleo viene de dinosaurios y plantas muertas de millones de años atrás (teoría fósil). Pero hay un problema: se sigue encontrando petróleo en lugares donde nunca hubo vida orgánica, a profundidades imposibles y se regenera en pozos que se creían agotados.
La verdad que ocultan: el petróleo es abiótico, se genera en las profundidades de la Tierra por procesos químicos y geológicos. Es un recurso natural que se renueva constantemente.
¿Por qué mienten? Para mantener el mito de la “escasez”. Así controlan el precio, justifican guerras y te mantienen dependiente de su sistema energético.
Despierta.
El petróleo no es un recurso finito que se acaba. Es otra mentira para controlarte.
Evrenin doğum anında bir şey oldu ve kimse bunu durduracak kelime bulamadı kozmik enflasyon 10 üzeri eksi 36 saniyede uzayı 10 üzeri 26 kat şişirdi
ve bu şişme durduğu anda her şey kilitlendi yerçekimi kuvveti ışık hızı karanlık enerji yoğunluğu hepsi milyarda bir sapmayla yerine oturdu eğer bu sayılardan biri trilyonda bir bile farklı olsaydı hidrojen atomu oluşamazdı yıldızlar tutuşamazdı galaksiler bir araya gelemezdi hiçbir şey bir araya gelemezdi fizikçiler buna ince ayar problemi dedi ve sonra sustu çünkü cevap yoktu ama rahatsız edici olan şu bu ayar bir tanrının eliyle yapılmadı enflasyon teorisi diyor ki o anda uzay trilyonlarca baloncuk fırlattı her biri farklı sabitlerle doğdu her biri farklı fizik kurallarıyla çalıştı çoğu doğar doğmaz çöktü çoğu boş kaldı çoğu anlamsız bir denklem yığını olarak söndü bizim evrenimiz o baloncuklardan sadece biri ama sabitleri tesadüfen tutmuş olan tek köpük burası mucize değil burası devasa bir çöplüğün içinden kazara yuvarlanmış bir bilye ve sen o bilyenin üstüne çıkıp evrenin merkezi benim diyorsun
güneşin etrafında dönen bir taş parçasısın ve o taş parçası sonsuz sayıda ölmüş evrenin ortak çöpünden sıyrılmış tek istatistiksel hatayla ayakta duruyor eğer bu tasarımsa tasarımcı son derece savurgan ve geri kalanı çöpe atmış eğer bu tesadüfse o zaman sen bir mucize değil bir hata payısın ve hata payı olmak bile güzel çünkü hata payı olmasaydı senin bu soruyu sormanı sağlayacak kimse kalmayacaktı belki de varoluşun en soğuk tanımı şu trilyonlarca başarısızlığın arasından çıkmış kör bir piyango ve biz hâlâ biletin önemli olduğuna inanmak istiyoruz
çünkü alternatif düşünmek bile kaldıramayacağımız kadar ağır bir boşluk bırakıyor zihinde.
Dünyanın tek gerçek vahşi atları Takhileri takdimimdir;
Takhiler ezelden beri vahşidir ve evcilleştirilemiyor. Doğaya salınıp sonradan vahşileşen bizim Yılkı atlardan değildir.
Moğol rehberin anlattığına göre, diğer atlar 64 kromozomluyken takhilerde 66 kromozom var. Yeleleri hiç uzamıyor, kafaları daha büyük, ayakları daha kısa ve daha güçlüler. Yavrular beyaz doğuyor ama zamanla yele, kuyruk ve ayakları dize kadar siyahlaşırken vücutları açık kahve/boz renk alıyor.
1969’da nesli tükendi sanılıyor ve bu ilan ediliyor ancak Hollandalı bir çift Almanya’da bir hayvanat bahçesinde olduğunu ortaya çıkarıyor.
Anavatanları Moğolistan’a getirilip başarılı şekilde çoğaltılıyor. Bugün Moğolistan’da üç ayrı koruma bölgesinde yüzlerce sürü haline ulaşmışlar.
Şansımız vardı akşam saatlerinde çok yakından görme şansımız oldu.
Son videonun sonunda dağın zirvesindeki geyikler bonus olsun.
Sene 1973...Fakir Baykurt, daha Keklik romanını yazmamış! Rıfat Ilgaz, Hababam sınıfını yazmış ama kara kutuya düşmemiş daha... Lepra var bucak bucak... Bilim dehasının biri fare ayak tabanında basili üretemese tedavi de kısıtlı ... Tarık Akan sahnelerde ışıl ışıl, jön jön, ayan beyan... Neşemiz Derdimiz Aşkımız, Türk'e gök gövertinin ikramı Neşet Ertaş her plakta her tonda ama... Sahillerde harcama limiti diye bir saçmalık keşfedilmemiş; Allah zahmetini bitirmeye...
Ve dert çok olsa da sahnede MÜZEYYEN SENAR var... Bir ses ki ses tellerinde davudi bir mavi esinti... Cumhuriyet'in divası... "Devlet gibi kadın" dedikleridir O... Sahnede kocaman bir zeybek estetiği bir Feraye... Ferayedir bir de kızının adı... Diz değdirdiği yerde zeybek selamı... Müzeyyen Senar'ı da bizde varetti koca zaman...
Tarihçi Aydın Ayhan, Yunan işgali sırasında Yunanistan adına gizli tanıklık yaparak 132 Kuvâ-yi Milliyeciyi yargılayan Yunan askeri mahkemesine ait belgelere ulaştı.
Tarihçi Ayhan çarpıcı bir detay da verdi:
Yunan askeri mahkemesi, Bandırma’da 132 Kuvâ-yi Milliyeciyi yargılıyor; yani işgal yıllarında.
Bunlar yargılama tutanakları. Önü arkalı, hepsi Yunanca. Çok ilginç. Bu da savcının kararı. Tabii bunlar orijinal belgeler; ben bunları satın aldım.
Burada Yunanlılar gizli tanık kullanmış. Öyle ki mesela Ahmet oğlu Mehmet hakkında, “23 numaralı ve 45 numaralı tanıklar bunları söyledi.” deniliyor.
70 tane gizli tanık var. Bunların beşi gayrim��slim, 65’i Müslüman. Hainler. Bunların listesini eksiksiz şekilde aldım. Kaçarken bunu unutmuşlar, kimse de bulamamış.
Atina Ziraat Mektebinden mezun bir ziraat mühendisi bulduk, para verip bunları çevirttirdik. Ben de bunlarla ilgili bir kitap yazdım.
Sonra bir çocuk geldi, baktı ve, “Ben bu köydenim. Bunların çocuklarını, bu aileleri tanıyorum. Bu ailelerin çocukları hâlâ haindir hocam.” dedi.
Görüntü kaynağı: Rueya Mostafavi
Gökyüzüne bak. Saniyede 200 bin ışık yılı genişleyen bir evrende 2 trilyon galaksi var ve her birinde ortalama 100 milyar yıldız.
Yani evrenin içinde trilyonlarca güneş, katrilyonlarca gezegen dönüyor. Fiziğin dediği şey basit: yaşam sıradan bir kimyasal kaza, su varsa ve biraz zaman varsa mutlaka çıkar. Drake denklemi en kötü senaryoda bile galaksimizde 1 milyon uygarlık öngörüyor. Ama gökyüzü tam bir mezarlık kadar sessiz. Hiçbir sinyal yok, hiçbir iz yok, hiçbir parıltı yok. Bize ulaşabilecek kadar gelişmiş tek bir medeniyet bile 13.8 milyar yıllık tarihimiz boyunca radyo dalgalarımıza cevap vermedi. Sadece Dünyada değil tüm gözlemlenebilir evrende aynı boşluk. Bu boşluğa Fermi Paradoksu deniyor ve insanlık bunu bir bulmaca gibi tartışıyor ama bu bir sessiz çığlık. İşte tam burada Büyük Filtre devreye giriyor. Yaşamın başlamasından türler arası iletişime kadar uzanan yolda bir noktada mutlaka aşılmaz bir duvar var.
Belki o duvar prokaryottan öteye geçememek, belki çok hücreli yapıda çökmek, belki atmosferi zehirlemek, belki nükleer bir savaşla her şeyi silmek. Sebebi önemli değil, sonucu hep aynı: her medeniyet aynı kapıda bekliyor. Ve korkutucu kısım şu: bu filtrenin nerede olduğunu bilmiyoruz. Arkamızda olabilir yani biz o imkansız basamağı şans eseri geçmiş nadir türlerden biri olabiliriz. Ama önümüzde de duruyor olabilir. Yani bir sonraki adımda, belki 50 yıl belki 500 yıl belki 5 milyar yıl sonra, o duvara toslamış ve evrenin sessiz koleksiyonuna karışmış olabiliriz. İnsanlık kendi küçük mavi noktasında kozmik bir geleceğin hayalini kurarken büyük filtrenin soğuk dişlileri arasında sırasını bekleyen sıradan bir veri olabilir. Ya da belki de tam tersi: o duvarı yıkan ilk tür olabiliriz. Ama bunu bile bilmenin bir yolu yok, çünkü cevabı verebilecek kadar uzun yaşayanlar zaten sessizliğe karışmış oluyor.
Simülasyonun en korkutucu bugı bu olmalı: her uygarlık aynı anda hem evrende yalnız olduğunu düşünüyor hem de bir sonraki adımda toplu olarak silineceğini bilmeden yaşıyor.