Böyle bir tweet atacağım hiç aklıma gelmezdi.
(Bu cümle bana ait değil ama tam da düşündüğümü anlatıyor.)
Günlerdir herkes bu isimlere aynı soruyu soruyor: “Bir şey söyleyecek misiniz?”
Ama artık bu sorunun da pek bir anlamı kalmadı. Söyleyecek olsalardı bugüne kadar söylerlerdi.
Bugün pek çok tiyatrocu, sinemacı, dizi oyuncusu ve müzisyen; işini, gelirini, geleceğini riske atacağını bile bile haksızlıklara karşı ses çıkarıyor. Onların korkuları yok mu? Ekonomik kaygıları yok mu?
Demek ki mesele yalnızca korku değil; vicdan, dayanışma ve onur meselesi.
“Susma, sıra sana gelecek!” sözü boşuna söylenmedi.
Martin Niemöller’in uyarısı bugün de güncelliğini koruyor:
“Önce sosyalistler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sosyalist değildim… Sonra benim için geldiler; benim adıma konuşacak kimse kalmamıştı.”
Başkalarına yapılan haksızlıklara sessiz kalanlar, sıra kendilerine geldiğinde yanlarında kimseyi bulamazlar.
Böyle bir tivit atacağım hiç aklıma gelmezdi.
Bizim meal yasaklanıca ilahiyatçı arkadaşlardan tepki için imza vermekten çekinenler olunca böylesi bir durum olmuştu.
Şimdi sırada komedyenler var.
Sınav yine çetin.
Genç arkadaşınız için bir şey demeyecek misiniz ustalar?!
Yurt dışına kaçma şüphesi” denilerek tutuklanıyor. Ama aynı kişi, kendi iradesiyle yurt dışından Türkiye’ye dönmüş.
İnsan sormadan edemiyor:
Kaçacak olan neden geri dönsün?
Deniz Göktaş’ın “Neşemizi çalamayacaklar” sözü de, Kılıçdaroğlu’na ilettiği “CHP’yi salın” mesajı da, içeride olmasına rağmen umudunu ve mizahını koruduğunu gösteriyor.
Adalet, çelişkiler üzerine değil; somut ve tutarlı gerekçeler üzerine kurulmalıdır.
Barış Pehlivan Deniz Göktaş’ın avukatı Metin Aslan ile konuşmasını aktarıyor…
“Deniz tutuklama sonrası avukatlarına “neşemizi çalamayacaklar” demiş.
Kendisiyle görüşen Kılıçdaroğlu’na “CHP’yi salın” demiş.”
“NATO Zirvesi öncesi Ankara fiilen OHAL’e çevrildi. Öğretmenlerin açlık grevi, eylemler ve anmalar yasaklandı. Yasaklar birçok ile yayıldı. Zirve öncesi devrimcilere, sosyalistlere, feministlere, LGBTİ+’lara ve akademisyenlere operasyonlar düzenlendi; 100’ü aşkın kişi tutuklandı.”
NATO Zirvesi öncesi Ankara fiilen OHAL’e çevrildi. Öğretmenlerin açlık grevi, eylemler ve anmalar yasaklandı. Yasaklar birçok ile yayıldı. Zirve öncesi devrimcilere, sosyalistlere, feministlere, LGBTİ+’lara ve akademisyenlere operasyonlar düzenlendi; 100’ü aşkın kişi tutuklandı.
İkinci gösterim Ölü Deniz, bugün 20:00’da, youtube kanalımda yayında.
Harbiye’de çektik, 90 dakika, olduğu gibi, size emanet. sevgiler.
tam şurada olacak: https://t.co/uynn4dJQL5
Kadınlar kaybedilmeye, failler korunmaya devam etmesin diye soruyoruz.
Gülistan Doku için adalet sağlanana, bu dosyadaki tüm sorular yanıt bulana kadar mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.
“NATO için milyonlarca liralık harcamaya kaynak buluyorlar; ama sıra emekliye geldiğinde gözlerini de kulaklarını da kapatıyorlar. Şunu çok iyi bilsinler ki emekliler bu iktidarın sonunu getirecek en önemli toplumsal güçlerden biridir. Çünkü emeklilerin mücadelesi hepimizin mücadelesidir.”
Yaklaşık 5 milyon emekli, bugün en düşük emekli maaşı olan 20 bin lirayla geçinmeye çalışıyor. Gözleri Temmuz zammında ama aynı zamanda şunu da düşünüyorlar: “Acaba maaşımıza 2 bin lira mı, 3 bin lira mı artış gelecek?” Biz bunu biliyoruz, bu kaygıya şahidiz.
2021 verilerine göre Türkiye, ortalama emekli maaşlarında 32 Avrupa ülkesi arasında sondan ikinci sıradaydı. Peki, geçen altı yılda ne oldu? Avrupa ülkelerinde ortalama emekli maaşları yaklaşık yüzde 30 artarken Türkiye’de reel olarak yüzde 34 azaldı. Yani bugün Türkiye, emekli maaşlarında artık sonuncunun da sonuna düşmüş durumda. Emeklilere yoksulluğu reva gören, insanca yaşamayı lüks hâline getiren bir iktidarla karşı karşıyayız.
Bugün emeklilerin maaşı açlık sınırına bile ulaşamıyor. Temmuz ayında sıfır zamla karşı karşıya kalacak birçok işçi olduğunu da biliyoruz. Milyonlarca kişinin kilitlendiği 3 Temmuz’da ise sadece memur ve emekli maaşları konuşulmayacak. ÖTV’deki otomatik ÜFE güncellemesiyle iğneden ipliğe, sigaradan benzine, askerlik ücretinden kira artış oranına kadar yeni zamlar gelecek. Yani emekli daha “2 bin lira mı, 3 bin lira mı alacağım?” diye düşünürken, o artış daha cebine girmeden eriyip gidecek.
Sosyal güvenlik hakkı belirsizlik üzerine kurulamaz. İnsanlar her altı ayda bir iktidarın iki dudağının arasından çıkacak kararı beklemek zorunda bırakılamaz. Emeklileri böylesine bir belirsizliğin içinde bırakamazsınız. En düşük emekli maaşını siyasi hesaplarla değil; öngörülebilir, kalıcı, herkesin kabul edebileceği ve insanların yaşam standardını koruyacak bir sisteme bağlamak zorundasınız.
Gelelim kök aylık uygulamasına. Milyonlarca emekli, kök aylık uygulaması nedeniyle fiilen sıfır zamma mahkûm ediliyor. Aylık bağlama oranlarında özellikle 2008’den sonra yapılan değişiklikler emekliler açısından çok büyük hak kayıplarına yol açtı. Sosyal güvenlik sistemi, sosyal adaleti güçlendirmek yerine eşitsizlik üreten, emeklileri yoksullaştıran bir yapıya dönüştürüldü.
Ayrıca emeklilikte kademeli yaş düzenlemesi bekleyenlerin talepleri de artık görmezden gelinemez. Aynı işi yapan, aynı primi ödeyen insanlar, sigorta giriş tarihlerindeki birkaç günlük fark nedeniyle yıllarca daha fazla çalışmak zorunda bırakılıyor. Bu sorun ertelendikçe büyüyor.
Kadın emeklilerin durumuna gelince; kadınlar zaten çalışma yaşamında güvencesiz, düşük ücretli ve kayıt dışı çalışmaya zorlanıyor. Bu nedenle emekli olabilen kadın sayısı zaten az; emekli olabilenler de yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi veriyor. Peki, emekli olduktan sonra ne yapıyorlar? Torunlarına bakıyorlar, yaşlı ve engelli bakımını üstleniyorlar. Yetmiyor; tarlada çalışıyorlar. Daha yeni 70 yaşın üzerindeki kadınların tarlalarda çalıştığını gördük. İnşaatlarda çalışanlar var, atölyelerde çalışanlar var.
Ama bütün bunları görmeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Şirketlere kaynak buluyorlar, NATO için milyonlarca liralık harcamaya kaynak buluyorlar; ama sıra emekliye geldiğinde gözlerini de kulaklarını da kapatıyorlar. Şunu çok iyi bilsinler ki emekliler bu iktidarın sonunu getirecek en önemli toplumsal güçlerden biridir. Çünkü emeklilerin mücadelesi hepimizin mücadelesidir.
@HDKEMEK@DEMPartiEmek@HDKKadin@DemPartiKadin@EmekDerResmi@kadin_isci
Sivas’ı unutmadık, unutmayacağız.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli, devletin gözleri önünde ve cezasızlık zemininde yükselen siyasal İslamcı saldırı sonucu ateşe verildi. 33 yazar, ozan, düşünür ve sanatçı ile 2 otel çalışanı olmak üzere 35 can yakılarak katledildi. Bu katliam, yalnızca bir linç değil, Türkiye’nin politik hafızasına kazınmış bir insanlık suçudur.
Katledilenler arasında Asım Bezirci, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ve daha niceleri vardı. Yaşları 12 ile 66 arasında değişen bu insanlar, bu ülkenin vicdanında hâlâ yanmaya devam ediyor.
Sivas, yalnızca siyasal İslamcı bir saldırının değil; aynı zamanda siyasal iktidarın, güvenlik aygıtlarının ve “seyirci kalan” devlet aklının sorumluluğunu taşıyan bir kırılma noktasıdır. Dönemin koalisyon yapısı içinde yer alan sosyal demokrat unsurların da dahil olduğu iktidar bloğu, bu saldırıyı engelleyemediği gibi sonrasında oluşan cezasızlık düzenine de engel olamamıştır.
Bu cezasızlık iklimi, kısa süre sonra Susurluk’ta açığa çıkan devlet-mafya-siyaset ilişkilerinin de zeminini oluşturan daha geniş bir 90’lar karanlığının parçasıdır. Madımak’tan Susurluk’a uzanan hat, yalnızca olaylar dizisi değil, aynı siyasal aklın sürekliliğini gösteren bir hafızadır.
Aradan geçen yıllara rağmen adalet duygusu tam anlamıyla yerini bulmadı. Sorumluların önemli bir kısmı ya hafif cezalarla serbest bırakıldı ya da cezasızlıkla ödüllendirildi. Bu tablo, yalnızca geçmişin değil bugünün de devam eden bir adalet meselesidir.
Unutmadık. Affetmedik. Unutturmayacağız.
#2Temmuz #SivasKatliamı #Madımak
Bugün Şemdinli’de işlenen bu suçun utancının faillere ait olduğunu biliyoruz, cinsel şiddeti ifşa eden sağ kalanların yanındayız.
Tecavüz, işkence suçtur. Failler yargılansın!
Emperyalist savaş örgütü NATO Ankara’ya gelmeden önce yüzden fazla arkadaşımız tutuklandı.
Bir kez daha yineliyoruz demokrasi güçlerine ve sosyalistlere yönelik operasyonlara Ankara'daki sıkıyönetim uygulamalarına son verilsin tutuklular ve gözaltılar derhal serbest bırakılsın!
"feministler ilk dönemlerinden itibaren, cezaevlerindeki hak ihlallerinden işçi grevlerine kadar birçok farklı mücadeleye el uzattı. bu zaman içinde hareketin tanınırlığını ve fikirlerinin yaygınlaşmasını da artırdı. benzer bir şey lgbti+ hareket için de söz konusu olabilir."
ayşe düzkan (@ayseduzka), 12. Yargı Paketi ve patriyarka karşıtı mücadelelerin gücü üzerine yazdı.
https://t.co/ve4FdqYstk
Türkiye’de hukuk devleti yok. Bırakın hukuk devletini, hukukun H’si bile yok. Hukukun yerini keyfilik, adaletin yerini zorbalık almış durumda. Anayasa da yasalar da temel hak ve özgürlükler de iktidarın günlük siyasi hesaplarına göre uygulanıyor ya da askıya alınıyor.
Emperyalist savaş örgütü NATO’nun 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştireceği zirve yaklaşırken başkentte fiilen sıkıyönetim uygulanıyor. Ankara, Ankaralılara yasaklanıyor. Toplantı ve gösteri hakkı fiilen ortadan kaldırılıyor, kent polis ablukasına çevriliyor.
Ülke tarihinin en ağır yoksulluk krizlerinden birini yaşarken; emekliler açlığa, işçiler sefalete, gençler geleceksizliğe mahkûm edilirken iktidar, NATO liderlerini ağırlamak için milyarlarca lirayı gözünü kırpmadan harcıyor. Halk için “kaynak yok” diyenler, emperyalist savaş siyasetinin temsilcileri için devletin bütün imkânlarını seferber ediyor.
Yetmiyor. NATO karşıtı olduğu bilinen sosyalistler, devrimciler, sendikacılar, gazeteciler, akademisyenler ve demokratlar sabahın köründe evleri koçbaşlarıyla kırılarak gözaltına alınıyor. Ters kelepçeler, polis şiddeti ve servis edilen görüntülerle bütün topluma açık bir gözdağı veriliyor.
Öyle bir hukuk garabeti yaratıldı ki; gazeteci Yıldız Tar, Emel Memiş ve diğer tutuklamaya sevk edilenler hakkında ileri sürülen gerekçe bile hukuk adına bir utanç vesikasıdır: “Türkiye’nin terörle anılan bir ülke olması gayreti içinde terör eylemi gerçekleştirebilirler.”
İş bununla da bitmiyor. Kuş gözlemi yapmak üzere geziye çıkan TEMA gönüllüleri, yol üzerinde madencilere selam verdikleri için terörle ilişkilendirilebiliyor. Bu anlayış için artık çevre mücadelesi de, dayanışma da, demokratik itiraz da suç kapsamına sokulabiliyor.
Suç yok. Delil yok. Somut fiil yok. Sadece siyasi talimat var. O talimatları karara dönüştürmek üzere yargı mekanizması içinde konumlandırılmış isimler var.
NATO zirvesi bahanedir. Asıl amaç, NATO karşıtı toplumsal muhalefeti susturmak, demokratik siyaseti kriminalize etmek, topluma korku salmak ve hukuksuzluğu kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürmektir.
Bu hukuksuzluğa da, bu zorbalığa da, bu korku düzenine de boyun eğmeyeceğiz. Emperyalist savaş politikalarına da onların gölgesinde kurulan baskı rejimine de teslim olmayacağız. Hukuku ayaklar altına alanlar, toplumu korkutarak teslim alabileceklerini sanıyor olabilir. Yanılıyorlar. Bu ülkenin demokrasi güçleri dün olduğu gibi bugün de hukuku, özgürlüğü ve adaleti savunmaya devam edecek.
#NATOyaHayır
İnsan-ı Kâmili Unutma - Roza Kahya
Menbic 27.06.2016, bu tarih hayatımızda hiç unutamayacağımız başka bir dünyanın mümkün olduğunu, yaşam gibi basitçe dile getirdiğimiz, bir o kadar ağır bedeli olduğunun haberini aldığımız gündü. Her ölüm sınırın bu tarafında kalan bizlere ağırdı…
#UmutYazıları
https://t.co/IG8nlyOV5W
Yazının Kürt halkının anadili, kimliği ve demokratik hakları konusunda yaptığı vurgulara katılıyorum. Ancak Bahçeli ve Cumhurbaşkanı’na ilişkin bölümlerde çizilen tablonun gerçeklikle örtüştüğünü düşünmüyorum. Kürt halkının yaşadığı hak ihlallerinin, kayyumların, tutuklamaların ve baskı politikalarının ortadayken, bu aktörlere demokratik dönüşümün öncüleri gibi bir rol verilmesini ikna edici bulmuyorum. Barış ve demokratik çözüm umudu elbette önemlidir; fakat umut, siyasal gerçeklerin üzerini örttüğünde değil, onlarla yüzleştiğinde güçlenir.
Savaş, militarizm ve baskı politikaları karşısında kadınların sözü barıştır. NATO Zirvesi öncesinde yükselen güvenlikçi politikalara, hak ihlallerine ve savaş politikalarına karşı; barış, demokrasi ve özgürlük talebimizi yükseltiyoruz. Kadınlar olarak NATO’ya ve savaşa karşı barışta ısrar ediyoruz.
📍 Mülkiyeliler Birliği
📅 25 Haziran Perşembe
🕜 13.30
#NATOyaHayır !#KadınlarBarıştaIsrarcı !#BarışHemenŞimdi !
Dokunulmazlıkların kaldırılmasına verdiğim oydan pişman değilim” diyeceksin, sonra da Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmekten söz edeceksin. Bu kadar büyük bir çelişki olabilir mi?
Selahattin Demirtaş yıllardır cezaevinde ama hâlâ dik duruyor. Savunduğu ilkelerden geri adım atmıyor. Verilen cezalar da, yıllardır süren tutsaklık da onu korkutmuyor. Çünkü mesele kişisel çıkar değil, siyasi duruş ve ilke meselesidir.
Bugün hâlâ “pişman değilim” diyerek o dönemde alınan tutumun arkasında duranların, ardından dayanışma görüntüsü vermeye çalışması kimseyi ikna etmez. İlke sahibi olmak, yıllar sonra ziyaret açıklaması yapmak değil; yanlış olduğunu gördüğün bir tutumla yüzleşebilme cesaretini gösterebilmektir.
Demirtaş’ın dediği gibi: “Biz dik duruyoruz.” Çünkü bazı insanlar bedel ödemeyi göze alarak savundukları değerlerin arkasında durur. Cezaevleri de, baskılar da, tehditler de onları ilkelerinden vazgeçiremez.
Asıl soru şudur: Yıllardır aynı ilkeleri savunanlar mı tutarlı, yoksa onların tutsak edilmesine yol açan siyasi kararları bugün hâlâ savunup sonra da ziyaret etmeye kalkanlar mı? Bu sorunun cevabını herkes vicdanında verecektir.
Selam olsun onuruyla yaşayanlara!
Selam olsun ilkelerinden ödün vermeyenler!
Yunanistan’da açlık grevindeki Aristotelis Chantzis hastaneye kaldırılınca insanlar sokağa çıkıyor. Bizde ise hasta tutsaklar ölüme terk ediliyor, insanlar açlık grevine giriyor, cezaevlerinde hak ihlalleri yaşanıyor; toplumun büyük bölümü sessiz kalıyor. Üstelik mesele yalnızca cezaevleri de değil.
NATO Zirvesi bahanesiyle yüzlerce insan hakkında gözaltı işlemleri yapılıyor. Aralarında yıllardır demokratik siyaset yürütenler, gazeteciler, kadın hakları savunucuları, sosyalistler, ev hapsinde olmasına rağmen yeniden gözaltına alınan insanlar var. Buna rağmen toplumdan güçlü bir itiraz yükselmiyor.
Bir halk, açlık grevine ses çıkarmıyorsa; hasta tutsaklara ses çıkarmıyorsa; gözaltılara, ev baskınlarına, hak gasplarına ses çıkarmıyorsa, ölüm gerçekleştiğinde de çoğu zaman ses çıkarmıyor zaten. Sorun yalnızca korku değil; yıllardır adım adım yaratılan bir duyarsızlaşma hali.
Belki de en ürkütücü olan budur: Haksızlığın sıradanlaşması. İnsanların özgürlüklerinin ellerinden alınmasının, cezaevlerinde çürümelerinin, sabaha karşı evlerinin basılmasının normal görülmeye başlanması. Bir toplum için asıl tehlike baskının kendisi kadar, baskıya alışmaktır.
🔴Açlık grevindeki Aristotelis Chantzis hastaneye kaldırıldı: Atinalılar sokağa döküldü
"Bu mücadele geri adım atmaz, tam tersine şimdi başlıyor"
📹/ Vedat Yeler
https://t.co/zsGoC5uFGN