Nurgül ablanın feryadı yaksın sizi!
Ezgi Apartmanı’nda 35 can gitti. Savcılık olası kast dedi. Mahkeme bilinçli taksir dedi. 8’er yıl ceza verdiği, 700 gün firari kalan iki sanığı tahliye etti.
35 canın hesabı bu mu?
Bu karar adalet değil. Adalet enkaz altında!
@BungunHan@HaberReport Sonuçta Yeni Türkiye’nin Yeni Parti’si adına konuşuyor.
Ne beklemek gerekir ki. Masanın üstü ile altı arasında dağlar kadar fark var. Bu tip konuları altını görmemize vesile oluyor.
Depremin ikinci günü Hatay'a girdiğimizde her yer yıkılmıştı..
Armutlu'da bir pazar tentesinin altında yüzlerce insan acı içinde, çaresizce birilerinin gelmesini bekliyordu..
Enkazdan çıkmış yaralı insanlar, enkaz altındaki sevdiklerini çıkarabilmek için çırpınıyordu..
Yardım için şehre her giren aracın peşinden koşuyordu insanlar.. babam şu apartmanda, annem şurada diyerek yalvardılar hiç unutmam..bir yetkili yoktu.. bir genç kız bana bir çekiç bulur musun dedi..ne yapacağını sordum..annem çekyatın altında olabilir hava açmam lazım dedi..
ilk gittiğimde tam 15 gün kaldım orada...ben bu adamı bir kez bile görmedim.
Ölüler battaniyelere sarılı yerlerde bekletildi.. Gece başında nöbet tutardık araçlar çarpmasın diye.. Bir tek kişi vardı Armutlu muhtarı o da çaresizce koşturuyordu... Araç yoktu.. dördüncü gün orman bakanlığının pikap aracı geldi..bir genç vardı hiç unutmam bacağı kırık enkazdan çıkartılmıştı...tüm ailesi yedi kişi battaniyeye sarılı yerde, araç bul kendine dediler..
hayatımda duyduğum en acı sözlerden biriydi..psikolog var demişlerdi bir çadırda koştum oraya gelin dedim tüm ailesini kaybetmiş bir gence böyle söylediler...sen yoktun. Bir abiye serum takmışlar.. serum yere bakıyor.. akmıyor.. fırça sapına tutturdum serumu sen yoktun.
Sol partiler vardı orada, aracına atlayıp yola koyulan yurttaşlar vardı, yurt dışından gelen arama kurtarma ekipleri vardı ben seni görmedim.. elinde bir kazma ile gelmiş inşaat işçisi vardı sen yoktun..
Üçüncü gün şehre jak geldi, dördüncü gün madenciler.. Armutlu, Defne, Antakya her enkazın başında umutla ve acıyla bekleyen ailer vardı sen yoktun.. Tüm şehir bağırdı "sesimi duyan var mı?" sen yoktun...
Karanlıktı tüm sokaklar günler sonra gelen vinçler vardı sen yoktun..
Bir kadın tam dokuz gün boyunca nişanlısının bulunduğu enkaz başında yalvardı herkese..
"sesini duydum konuştum yaşıyor" dedi..
apartman tam yıkılmadığı için kimse girmeye cesaret edemedi..
dokuz gün sonra her şeyi göze alan madenciler çıkardı bedenini...sıcaktı bedeni..sen yoktun.
Suriyeli bir ailenin bebekleri çıkarıldı enkazdan.. akrabaları yağmacı sanılıp sorgulanmıştı..
"gel" dedi bana "bak yeğenim hala sıcak" bakamadım..sen yoktun..
Pazar yerinin karşısında apartman yerle bir olmuştu..kendi kepçesi ile yakını çıkarmak isteyen bir yurttaş vardı..yolu kesmek istemiyordu çünkü yol boyunca her apartman yıkılmıştı..bir düdük bulmuştum trafiği kontrol etmek için..
bir enkazdan blok çıkarıyorduk, bir araç geçiyordu...sen yoktun.
Üçüncü gün öğlen saati jak komutanı bundan sonrası bizde dedi.. sen yoktun.
Çok acı biriktirdik..taş kesildiğimiz çok an oldu..sen yoktun. Köylerde insanlar seralarda yattı..çadır için günlerce bekledi sen yoktun.. Nereye baksam İstanbul'dan tanıdık bir yüz vardı ama sen yoktun.
Çok şey var unutmak istediğim..
Demek senin hassasiyetin var öylemi...
EKRANIN KARANLIK YÜZÜNE KARŞI AÇIK BİR ÇAĞRI!!!!
Çocuklarımızı sessizce kaybediyoruz.Hem evde, hem sokakta, hem okulda.
Üstelik gözümüzün önünde, dijital ekranların içinde.
Bir çocuk odasına çekildiğinde yalnız kalmıyor. Onu bizden daha iyi tanıyan karanlık algoritmalarla baş başa kalıyor.
Ve o algoritmaların tek bir amacı var;
Çocuğu daha fazla ekran başında tutmak, daha fazla içerik göstermek ve en nihayetinde daha fazla ekran bağımlısı yapmak.
Bu bir teknoloji meselesi değil.
Bu, doğrudan bir toplumsal alarm.Eğer şimdi bu duruma dur demezsek; çocuklar daha fazla zorbalık görecek, daha fazla yalnız çocukla, kontrolsüz öfkeyle karşılaşacak ve ne yazık ki daha fazla şiddet haberleri duymaya devam edeceğiz.Sorun aslında çok net; dijital dünya asla masum değil.
Bugün bir çocuk; bir videoyla başlıyor, saatler sonra bambaşka bir içerikte buluyor kendini. Bir oyun oynuyor, sonra o oyunun içinde kayboluyor. Bir yorum okuyor, sonra o yorumun ağırlığını günlerce içinde taşımak zorunda kalıyor.
Siber zorbalık artık okul kapısında yâda sokakta bitmiyor. Evimizin içine giriyor. Odaya giriyor ve hatta çocuğun yatağına kadar geliyor.
Ve biz toplum olarak hâlâ “ekran süresi kaç saat olmalı”yı tartışıyoruz.Aslında yanlış soruyu soruyoruz.
Asıl soru şu;
Çocuğumuz o ekranda kime ve neye maruz kalıyor?
Anne babalar olarak en büyük hatamız çocuğumuzu ya tam serbest bırakıyoruz yada tam yasak koyuyoruz.
Oysa ki her iki uç da çok tehlikeli.
Eğer tam yasak koyarsak çocuk ekranı gizli gizli kullanır.
Eğer tam serbest bırakırsak bu defa da çocuk savunmasız kalır.
Kontrolsüz özgürlük, çocuk için özgürlük değildir.
Yasak ise çözüm değil, bir ertelemeden ibarettir.
Peki, ne yapmalıyız?
Artık net davranmak,net adımlar atmamız lazım.
Öncelikle dijital okuryazarlık zorunlu hale gelmeli. Çocuklar teknoloji kullanmayı biliyor. Ama teknolojinin onları nasıl kullandığını maalesef bilmiyor, göremiyor. İşte bunu öğretmek zorundayız.
Anne ve babalar bir takipçiden ziyade rehber olmalılar. Çocuğun telefonunu gizlice kontrol etmek çözüm değil.Onunla konuşmak çözümdür.
Konuşurken “Ne izledin?” değil,
“İzlediğin içerik sana ne hissettirdi, sana ne yaptı?” sorusunu sormalıyız.
Ekran süresi takıntısını bir kenara bırakalım. 4 saat mi 2 saat mi? Asıl meselemiz bu değil. Çünkü zararlı bir içerik çocuğa 10 dakikada da zarar verir.Nitelikli içerik ise 2 saatte çocuğa değer katar. Burada süre önemli değil, içerik belirleyici olmalıdır.
Bakınız ekranı azaltmanın tek yolu “yasak” da değil, gerçek hayatı geri getirerek çocuğa alternatifler sunmamız gerekir. Eğer bir çocuk koşmuyorsa, üretmiyorsa, sosyalleşmiyorsa tabi ki vaktini ekran başında geçirecektir ki bu kaçınılmaz bir durum.
Dijital platformlar da sorumluluk almak zorundadır. Çocuklara uygun olmayan içerikler filtrelenmeli. Algoritmalar ise denetlenmeli ve yaş doğrulama gerçek olmalıdır. Aksi halde bu sistem, çocukları sömürmeye devam edecek.
Galiba en önemlisi de anne babalar örnek olmak zorundalar. Çünkü çocuk öncelikle ailesini izler. Anne babanın elinde sürekli telefon varken, saatlerini sosyal medyada harcarken, çocuğuna dönüp “bırak o telefonu yâda bilgisayarı” demesinin hiçbir karşılığı yoktur.
Bir öğretmen olarak buradan sizlere uyarıda bulunmuyorum. Geldiğimiz bu noktanın artık bir son çıkış olduğunu söylemek istiyorum. Eğer bu hızla devam edersek ne yazık ki; dikkat süresi düşmüş, gerçek ilişkiler kuramayan, onay ve şiddet bağımlısı bir nesil ile baş başa kalacağız.
Lütfen çocuğunuza karşı net olun, kararlı olun ve en önemlisi de ilgili olun.
Çünkü çocukluk bir daha geri gelmez.
Ve şu anda tüm o karanlık içerikler ve algoritmalar, sizin yerinize ebeveynlik yapmaya çokça hazırlar.
Bugün küçümsediğimiz, görmezden geldiğimiz ekran bağımlılığı, akran zorbalığı ve çocuklar arası şiddet, yarının okul saldırılarına yada içimizi sızlatacak başka başka acılara dönüşecektir.
Asuman Sarıtaç
@MaldiaDer Kurucu Başkanı
#malatya
İsrail'den tohum almamak için İsrailli şirketlere Türkiye de tohum üretme lisansı veren Tarım Bakanımız sayın İbrahim Yumaklı'yı tebrik ediyor, İsrailli şirket Haifa Group'un bitki besleme ürünlerinin teknik desteğini ve satışını yapan Agrosel Tarım'ın sahibi MHP Antalya Mv. Hilmi Durgun'u bu çok yerli ve milli duruşundan ötürü alkışlıyoruz👏👏
Bahçeli ve Erdoğan İsrail için ne diyordu?
ÜNLÜLERE OPERASYONLARA DEĞİL,
MADEN RUHSATLARINA, MÜLKSÜZLEŞTİRME, TARIMSIZLAŞTIRMA, TAPUSUZLAŞTIRMA VE
SUSUZLAŞTIRMAYA BAKALIM..
Son günlerde ekranlar ve sosyal medya yine ünlü isimlere yönelik uyuşturucu operasyonlarıyla çalkalanıyor: Gözaltılar, test sonuçları, isim isim listeler… Kamuoyu büyük bir dikkatle takip ediyor, tartışıyor, yargılıyor.
Peki ya aynı anda ülkemizin ormanları, yaylaları, çay ve fındık bahçeleri, su kaynakları maden ruhsatlarıyla kuşatılırken neden bu kadar sessiz kalıyoruz?
Mart-Nisan 2026’da MAPEG’in 317 No’lu mega ihalesiyle 67 ilde 485 maden sahası satışa çıkarıldı.
Doğu Karadeniz’de durum daha vahim: Giresun’un yaklaşık %85’i, Gümüşhane’nin %93’ü, Rize’nin %82’si, Artvin’in %71’i maden ruhsat sahası ilan edildi.
Toplamda milyonlarca hektarlık alan (4 İstanbul büyüklüğünde) arama ve işletme potansiyeline açıldı.
Bu sahalar ormanları, tarım arazilerini, su havzalarını ve yaylaları kapsıyor.
Fiili kazı alanı düşük dense de ruhsatların kendisi bile ekosistemi tehdit ediyor, yerel halkı tedirgin ediyor.
Temmuz 2025’te çıkan 7554 sayılı torba yasa ve Mart 2026 ÇED Yönetmeliği değişikliğiyle süreç “hızlandırıldı”.
Eskiden bazı projeler için “ÇED Gerekli Değildir” kararı yeterken, artık her proje için “ÇED Olumlu” kararı zorunlu hale getirildi.
Güzel görünüyor değil mi?
Ama pratikte kurum görüşleri için konulan 3 ay + 1 ay süre sınırı devreye girdi: Görüş gelmezse “sükût ikrar” ile otomatik olumlu sayılıyor.
Yani bürokrasi aşılıyor, şirketlerin işi kolaylaşıyor. Arama aşamasında hâlâ muafiyet kararları sıkça kullanılıyor.
Giresun’da Tirebolu-Görele hattında, Rize’de Çayeli ve Ardeşen’de, Artvin’de yeni ihaleler sonrası ÇED süreçleri hızla ilerliyor veya muafiyetle başlıyor.
Madenler çoğunlukla ham halde ihraç ediliyor; geride zehirli atık, tahrip olmuş doğa ve kaybedilen tarım kalıyor.
“Sömürge madenciliği” eleştirisi boşuna değil: Kısa vadede devlet geliri, istihdam vaadi ve döviz girdisi sağlanıyor; uzun vadede ise gıda güvenliği, turizm, biyoçeşitlilik ve su kaynakları yok oluyor.
Hükümet tarafı “fiili madencilik alanı ülke yüzölçümünün sadece binde 1,8’i, hiçbir ilde %1’i geçmiyor” diyor ve rehabilitasyon vurgusu yapıyor.
Çevreciler ise ruhsat furyasının topyekûn bir saldırı olduğunu, ÇED’lerin göstermelik hale getirildiğini, yerel halkın rızasının hiçe sayıldığını söylüyor.
Kaz Dağları’ndan Akbelen’e, Cerattepe’den İkizdere’ye yıllardır süren direnişler şimdi Karadeniz mega ihaleleriyle yeni bir dalga bekliyor. Köylüler nöbet tutuyor, dernekler dava açıyor.
Birkaç ünlüye yönelik operasyon saatlerce tartışılırken, milyonlarca hektarlık doğa talanı,
mülksüzleştirme,
topraksızlaştırma ve
tarımsızlaştırma sessizce ilerliyor.
Bu talan iklim kriziyle birleşince hepimizi vuracak: Kuruyan dereler, erozyon, zehirlenen sular, kaybedilen gıda egemenliği…
Gerçek kalkınma doğayı yok ederek olmaz.
Madencilik bazı kritik mineraller için gerekli olabilir ama hassas bölgelerde bu ölçekte, bu hızda ve bu denetim zayıflığıyla sürdürülemez.
Şeffaf, bilimsel ÇED’ler; yerel halkın gerçek katılımı; katma değerli üretim ve “sıfır tahribat” hedefi şart.
Ünlülere uyuşturucu operasyonlarına değil, maden ruhsatlarına, ÇED kararlarına, Karadeniz’deki ruhsat haritalarına bakalım.
Çünkü asıl büyük operasyon doğamıza karşı yürütülüyor.
Giresun'dan Muş'a.. Akbelen’den Dersim'e köylüler direniyor.. Maden'e ..JES'e..Kamulaştırmaya..
Toprağını savunan köylü tutuklanıyor.. Toprağını savunan köylüyü savunan sendikacı tutuklanıyor.. sendikacıyı savunan stajyer avukat tutuklanıyor... gazeteci tutuklanıyor..
Holdingler yoluna devam ediyor.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'ndan güzel bir analiz;
EĞER;
TIP okursan karşına insan DNAsının şempanze ile %98 aynı olduğu çıkar...
BİYOLOJİ okursan karşına evrim çıkar...
FİZİK okursan karşına BİG BANG çıkar...
KİMYA okursan karşına elementlerin kaynaşmasıyla İLK CANLILARIN nasıl oluştuğu çıkar...
TARİH okursan karşına dinlerin nasıl ortaya çıktığı çıkar...
JEOLOJİ okursan karşına dünyanın 4,5 milyar yıl yaşında olduğu çıkar...
ARKEOLOJİ okursan karşına tüm Ortadoğu dinlerinin temelini oluşturan SÜMER kültürü çıkar...
PALEONTOLOJİ okursan karşına dinozorlar çıkar. Din kitapları yazmaz bunu...
EMBRİYOLOJİ okursan karşına insanın balık atasından kalma solungaçları ve kuyruk çıkar...
Ama hiçbir şey okumazsan
sana ne söylenirse ona inanırsın.
Hep başkasının sana sunduğu hayatı yaşarsın,
başkalarının doğrularıyla yaşamak zorunda kalırsın,
seni herkes kandırır.
Ama sen bunların hiçbirisini fark etmezsin bile...
12 adaları 1912’de verdik.....
Nerde mi?
Lozan şehrinin Ouchy semtinde.
Şu Lozanda adaları verdik diyip oku emrinden uzak güruhun meydanlarda Lozanda verdik deyip algı yaratması bundan!!
Araştırmayan halk da: “ulan savaşı kazandık- adaları verdik”e inandırıldı...
Osmanlı Devleti, bugün 12 Adalar olarak bilinen adaları İtalya'ya bırakıyor.
Sene 1912, “Uşi Anlaşması”dır bu gördüğünüz anlaşma. İtalya'ya bırakıyor fakat geçici olarak.
Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti'ne geri verilecek.
Fakat şartlara uyum sağlanmıyor.
Bu yüzden 3 yıl sonra, yani 1915'te Londra'da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya'ya bırakılıyor.
Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. Hiç sultan yok.
Adaları İtalya'ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı'na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı'nı yapıyoruz.
Yani 12 Adalar önce Uşi'de, sonra da 1915’de Londra'da İtalya'ya verilmiştir.
Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey'dir.
Bu adam kim mi?
Türk milleti bir milli mücadele verirken, Kuvayı Milliye'yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye'nin karşısına Damat Ferit'in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır ve Yunan ordusunun yanında olmuştur. Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır.
12 Adaları İtalya'ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardır.
Şimdi asıl olaya gelelim...
Uşi Anlaşması'nın ismini aldığı Uşi, Lozan şehrinin bir semtidir. Bu yüzden 1912'de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer. Fakat bizim bildiğimiz yani 1923'te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.
İşte arkadaşlar sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve çetesi, bu durumdan faydalanıyor ve
12 Adaların Lozan Anlaşması'nda gittiğini söylüyorlar.
Halbuki o Lozan başka, bu Lozan başka. Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler.
Bizim bildiğimiz Lozan Anlaşması'nda ise bilakis Ege'de birçok ada Türkiye'ye geçmiştir.
Türkiye'ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise, son 10 yılda Yunanistan'a bırakılmıştır.
Bugün Yunan papazların mangal yaptığı Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir...
Umulur ki bol bol paylaşılır, gruplara atılır, milletimiz bilgilendirilir...
Prof.Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
“Gelirinden fazlasını harcayarak statü satın almaya çalışmak, sadece bireyin değil, toplumun da geleceğini ipotek altına alır.”
Dr. @mahfiegilmez ’in Türkiye Ekonomisi kitabında altını çizdiği gibi, gösteriş tüketimi artık sadece bireysel bir tercih değil; kamu kaynaklarını da etkileyen sistematik bir israf biçimi.
Lüks binalar, pahalı makam araçları, abartılı mobilyalar… Hepsi birer “itibar” göstergesi gibi sunulsa da, aslında halkın sırtına yüklenen görünmez borçlardır.
Gerçek kalkınma, gösterişle değil; üretimle, denetimle ve adaletli kaynak kullanımıyla olur.
Unutmayalım: Gösteriş geçicidir, israf kalıcı izler bırakır.
@AliNaciKucuk Şu performansın üstüne nasıl Barış sol beke diyebilirsin? Bu hale hale gelinmesinin baş sebebi Barış 'ın ofansif ve defansif tercihleridir .