Demokrasi olmadan yapılan barışlar neden kırılgandır?
Çünkü sorunları çözen kurumlar kurulmamıştır.
Sorunlar sadece ertelenmiştir.
Bir kuşak sonra yeniden ortaya çıkarlar.
Bunun örnekleri tarihte sayısızdır.
Kalıcı barış, silahlardan önce kurumlara dayanır.
Mahkemelere dayanır.
Parlamentoya dayanır.
Bağımsız medyaya dayanır.
Yerel yönetime dayanır.
Sivil topluma dayanır.
En önemlisi de birbirini düşman değil, eşit vatandaş olarak gören ortak bir siyasal kültüre dayanır.
Şartlı demokrasi aslında demokrasi değildir.
Çünkü demokrasi, yalnızca bize benzeyenlerin haklarını koruyorsa, onun adı çoğunluk yönetimidir.
Amalı özgürlük de özgürlük değildir.
Çünkü ifade özgürlüğü yalnızca hoşumuza giden sözler için geçerliyse, aslında ifade özgürlüğü yoktur.
Hukuk yalnızca dostlarımızı koruyorsa, ortada hukuk değil sadakat vardır.
Barış yalnızca silahların susması olarak tanımlanıyorsa, o da kalıcı değildir.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar güçlü lider arıyor.
Oysa güçlü liderlerden daha önemli olan güçlü kurumlardır.
Liderler gelir.
Liderler gider.
Kurumlar kalır.
Demokrasinin gerçek gücü de buradadır.
İyi insanlar sayesinde değil…
Kötü yöneticiler geldiğinde bile sistemi ayakta tutabilen kurumlar sayesinde yaşar.
Demokrasi, iyi insanların yönetimi değildir.
Kötü yönetimin sınırlandırılmasıdır.
Belki de artık şu soruyu sormalıyız:
Nasıl daha güçlü bir devlet kurarız?
Yerine…
Nasıl daha güçlü vatandaşlar yetiştiririz?
Nasıl daha bağımsız mahkemeler kurarız?
Nasıl hesap verebilir kurumlar oluştururuz?
Nasıl birbirimizin haklarını kendi hakkımız kadar savunabiliriz?
Çünkü özgürlüğün gerçek güvencesi, bizi seven yöneticiler değildir.
Bizi sevmese bile hukuka uymak zorunda olan yöneticilerdir.f
Bu kısa notu tek bir cümleyle bitirmek istiyorum:
Demokrasinin sıfatı olmaz.
Özgürlüğün istisnası olmaz.
Adaletin tarafı olmaz.
Ve demokrasiyle güvence altına alınmamış hiçbir barış, gelecek kuşaklara güvenle bırakılabilecek gerçek bir barış değildir.
Beşa Kurdî ya Zanîngeha Mêrdînê, bo xwendina bilind xwendekaran werdigire:
👉158 kes ji bo mamostatîya kurdî
👉67 kes ji bo masterê
👉29 kes ji bo doktorayê
Em par ve bikin ku haya mirovan jê çê bibe.
Kî bi par ve neke bila di germa Kerkûkê da 5 deqîqeyan li ber tavê bimîne😆
Bahçeli’nin son konuşması bir açılımın değil, kontrollü bir dengelemenin ifadesidir. Devlet aklı, Kürt meselesinde ne tam inkâr ne de hak temelli bir çözüm arıyor; aranan şey, kriz üretmeyen bir sükûnet hâlidir. Bu nedenle Bahçeli’nin dili umut değil, sınır çiziyor.
Bu portrede Abdullah Öcalan’ın tam serbestliği yoktur. Olması da beklenmemelidir. Muhtemel olan; İmralı koşullarının kısmen gevşetilmesi, görüşme trafiğinin artması ve sembolik mesaj kanallarının açılmasıdır. Öcalan, cezaevi dışına çıkarılmadan, siyasal aktör kimliği iade edilmeden, yalnızca dengeleyici bir unsur olarak tutulmak istenmektedir. Devlet açısından kabul edilebilir olan budur.
Asıl hedef, Kürt meselesini yeniden siyasal özneye dönüştürmek değil; Kürt toplumsal alanını kontrol altında tutmaktır. “Öcalan konuşsun ama Kürt hakları konuşulmasın” denklemi, açıkça ifade edilmese de pratiğin özüdür.
Hak, statü, anadil, kolektif siyaset gibi başlıklar bu portrede yer almamaktadır.
Selahattin Demirtaş meselesi ise daha çok dış dengeyle ilgilidir. Kısa vadede tahliye düşük ihtimaldir; orta vadede ise koşullu, etkisizleştirici bir serbestlik gündeme gelebilir.
Devletin aradığı, Demirtaş’ın dışarı çıkması değil; siyasetsizleştirilmesidir.
Kürt aklı, bu süreç bir kazanım değil, bir zamana oynama hamlesidir diyor.. Devlet, Kürt meselesini çözmek için değil; yönetmek, ertelemek ve etkisizleştirmek için pozisyon almaktadır.
Bahçeli’nin rolü de tam olarak budur: Kapıyı açan değil, açılabilecek en dar aralığı belirleyen kişi.
Türk siyasal ve toplumsal reflekslerinde tuhaf bir çelişki var. Kürtleri yabancılaştırmamak gibi bir kaygı gözetilmeden hareket ediliyor, kullanılan dilde, kurulan politikalarda, sembollerde en ufak bir hassasiyet gösterilmiyor. Ardından da ülkenin neden bir türlü huzura kavuşamadığı, Kürtlerin neden aidiyet kuramadığı soruluyor. Bu aslında ahlaki ya da vicdani bir sorun bile değil, en basit anlamıyla akıl dışı bir durum ve düz mantık sorunu. Bir meseleyi nasıl yönetilebilir kılmanın mümkün olabileceğiyle alakalı bir sorun.
Milyonlarca insanın yaşadığı, ülkenin demografik, siyasal ve toplumsal dokusunun merkezinde duran bir nüfusa karşı dışlayıcı, duyarsız ve kör bir dil kurulup, bunun yabancılaşma üretmesi şaşırtıcı olmamalı. Asıl şaşırtıcı olan bu sonucu defalarca üretip sonra da hala başka bir sonuç beklemek. Kürtler itildikçe, dışlandıkça, bu ülkeyle bağlarının zayıflaması son derece öngörülebilir bir süreç. Buna rağmen bu kopuş neden sonuç ilişkisi içinde ele alınmak yerine, yabancılaşma arttıkça yeni bir suçlama ve daha fazla dışlama gerekçesi olarak kullanılıyor sonra da.
Ortaya çıkan şey tam bir kısır döngü. Dışladıkça kopuş derinleşiyor, kopuş görüldükçe daha da sertleşiliyor, sertleştikçe huzursuzluk derinleşiyor. Bu noktada artık mesele Kürtlerin talepleri, hakları, neyi doğru veya yanlış yaptıkları, adalet duygusu veya şiddet terör olmaktan bile çıkıyor. Hatta Kürt toplumunun ve siyasetinin reflekslerine son derece eleştirel bakan biri için bile bu geçerli. Türkler kendi çıkarlarına bile aykırı bir biçimde davranıyorlar. Kendi ülkende milyonlarca insanı sistematik olarak yabancılaştırmanın, uzun vadede istikrar, güvenlik ya da huzur getireceğine inanmak, buradan iyi bir sonuç çıkacağını düşünmek, bırakın ahlakı, en temel rasyonaliteyle bile bağdaşmıyor.
Buradaki mesele Kürt siyasetinin her refleksini doğru, masum ya da kusursuz ilan etmek falan da değil. Kürt toplumunda ve siyasetinde ciddi sorunlar, yanlışlar, çıkmazlar olabilir. Mesele bu sorunlarla baş etmenin yolunun milyonlarca insanı kolektif olarak hedef alan, onları sürekli olarak potansiyel tehdit ya da sadakat sınavına tabi tutan bir siyasal dil olup olmadığı, toplumsal reflekslerin sistematik biçimde ne yönde harekete geçme eğiliminde olduğu. “Devletçi” bir perspektiften bakıldığında bile bu yaklaşım mantık içermiyor. Aksine gayet sorumsuz bir tutum içeriyor. Çünkü bu dil bazılarının sandığı gibi devleti ve toplumu güçlendirmiyor, tam tersine toplumsal sorunları daha da yönetilemez hale getiriyor. Güvenliği artırmıyor, birliği sağlamıyor, çatışmayı kalıcılaştırıyor. Yani sorulması gereken, kendi elimizle neden daha zor, daha kırılgan ve daha güvensiz bir ülke inşa ediyoruz sorusu.
Bu söylediklerime hızlı ve refleksif tepkiler geleceğini tahmin etmek zor değil. Açıkçası artık bu tepkilerden, aynı hamasetin, aynı ezberlerin, aynı tekrar eden savunma mekanizmalarının dönüp durmasından yorulmuş durumdayım. Koca kitleleri sistematik biçimde kendinden uzaklaştırmak için her şey yapılacak, sonra da bu insanlar başka aktörlere, başka merkezlere yöneldiklerinde bu durum bir ihanet ya da dış güç meselesi gibi resmedilecek. Ardından da hala bu kitleleri yeniden kazanmanın makul, gerçekçi ve ikna edici bir yolu kaldığı varsayılacak. Eğer buna hala inanan varsa, buyursun, nasıl olacağını anlatsın. Sürekli iktidarın baskısı altında ezilen muhalifler de bu başlık üzerinden tekrar hizaya çekilip iktidar arkasında dizilecek, ardından neden Türkiye değişmiyor diye sorulacak. Devlet neredeyse her grupla ülkeyle konuşabiliyor, geçmişi son derece sorunlu aktörlerle bile temas kurulabiliyor. Ne var ki bir tek Kürtlerle iletişim kurmaya geldiğinde birden olağanüstü bir rahatsızlık üretiliyor. Suriye’de çok daha ağır bagajlara sahip aktörlerle temas normalleştirilebilirken, Kürtlerle kurulan her temas varoluşsal bir tehdit gibi ele alınıyor ve toplum da en çok tepkisini yine buraya yöneltiyor. Bu tabloyu açıklayan tutarlı bir siyasal akıl yok. Burada işleyen bir mantık yok.
@RudawTurkce Bu kitleye hizmet, açıklama vs. fazla. Kendisi kombi yanan evinde otururken gece 3'te yolları temizleyen insanlara laf atmak en basit ifadeyle ayıp. 50 cm kar yağan bir şehirde her şeyin hemen hallolmasını istemek de ayıp.
Adamın biri, bir defile esnasında üzerine çöp poşeti geçirip podyumda yürümeye başlamış, güvenlik fark edene kadar da kimse anlamamış:) Dünya böyle manyakların hatırına dönüyor:)
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR: 11 Osmanlıca sözlük incelenerek yapılan bir çalışmada toplamda kelimelerin kökenlerinin %62'sinin Arapça, %21'inin Farsça, %13'ünün Türkçe ve %4'ünün ise Batı dilleri olduğu tespit edilmiştir. Toplamda yabancı kelimelerin oranı %87 ve Türkçe kelimelerin oranı %13'dür. Örnek olarak Şemseddin Sami'ye ait Osmanlıca-Türkçe sözlük Kamus-ı Türkî'de kelimelerin kökeni %46 Türkçe, %38 Arapça, %13 Farsça ve %3 Batı dilleridir.[9]