Çetin Arkaş'ın söylediklerini üç yıldır yazıyorum.
Van büyükşehir belediyesine kayyum atanmadan önce Abdullah Zeydan'a "örgütsel alanda uyuşturucu ile ilişki olanların" bilgilerini göndermiştim. Zeydan, "toplantıda bu hesap sisteme hizmet ediyor, inanmayın" demişti.
Şimdi çalıştayda yoksullara hikaye satıyorlar.. Kendi koltukları, çıkarları söz konusu olunca hepsi birbirini koruyor.
Zerre kadar samimiyetleri yok..
Bu arada seçilmişlerimiz, idarecilerimiz bu cadde veya sokaklardan yeni kasa son model arabalarıyla hiç mi bu güzergahları kullanmıyorlar. İnanın şaşırıyorum.
İdareciler rantlarına baktıkları sürece bu şehirde her şey tıkanma noktasına gelmiştir.
Hiçbir gelişme veya düzelme durumu söz konusu değildir.
Kurumlar bence ortak akılda bulaşmayı da istemiyorlar. Çünkü halkın çile çekmesi işlerine geliyor.
Bir şehir büyüyor ama yolları aynı kalıyorsa bunun adı gelişim değil, plansızlıktır. Diyarbakır’ın giriş çıkışları her gün kilitleniyor. İnsanların zamanı, yakıtı ve sabrı trafikte tükeniyor. Şehir büyüyor, araç sayısı artıyor, çevre ilçelerle bağlantılar yoğunlaşıyor. Buna rağmen yıllardır aynı noktalarda aynı trafik, aynı kuyruklar yaşanıyor.
Ulaşım planlamasının, kavşak düzenlemelerinin, alternatif guzergahlarin ve gerekli altyapı yatırımlarının zamanında hayata geçirilmemesinin sonucudur.
Karayolları, yerel yönetimler ve ilgili tüm kurumlar artık günü kurtaran değil, geleceği planlayan çözümler üretmeli..Vatandasa yazık..
Bugün değişik bir soruyla Diyarbakır’ın sosyal/siyasal durumuna bakalım.
Diyarbakır’a bu dönem neden kayyım atanmadı?
Mardin’e, Van’a, Hakkari’ye kayyım atanırken Kürt halkı açısından en sembolik kent olan Diyarbakır’ın bundan muaf tutulmasını ilk bakışta bazıları “devletin süreçten dolayı geri adım attığı” şeklinde yorumlayabilir. Ancak böyle düşünmek Diyarbakır’da son yıllarda yaşanan toplumsal ve siyasal dönüşümü görememektir.
Kanaatimce Diyarbakır’da artık klasik anlamda bir kayyıma ihtiyaç duyulmayan bir düzen kurulmuştur. Eskiden devletin dışarıdan zorla yaptığı müdahale; bugün içeriden, sermaye ağları üzerinden yapılmaktadır. Zira artık kayyım dediğimiz sistem, belediye binasına kolluk marifetiyle giren memur değildir. Artık kayyım, kentin bütün toplumsal ve siyasal damarlarını yavaş yavaş sermaye ilişkileriyle kuşatan görünmez bir ağdır.
Bugün Diyarbakır’da gerek büyükşehir belediyesi gerek demokratik kurumların önemli bir kısmı giderek sermaye çevrelerinin etkisi altına girmiştir. Eskiden halkın siyasal mücadelesiyle ayakta duran yapılar, bugün ticari ilişkilerin, kariyer hesaplarının ve ekonomik ağların etkisine daha açık hale gelmiştir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir.
Kentte ismi sürekli gündemde olan ticaret odası başkanının yıllardır nasıl bir örgütlenme yürüttüğüne bakmak bile yeterlidir. Demokratik kurumlardan belediyeye, belediyeden Amedspor’a kadar uzanan geniş bir etki alanı oluşturulmuştur. Neredeyse kentte herhangi bir kurumda seçim olacaksa orada onun ağı hissedilmektedir. Bu kadar kapsamlı bir etkinin yalnızca “başarılı iş insanı” olmakla açıklanamayacağı açıktır.
Bazıları bu kişinin Kürt siyaseti tarafından desteklendiğini de düşünebilir. Oysa mesele tam tersidir. Bu kişi tam da devletle kurduğu çok boyutlu ilişkiler sayesinde bu gücü elde etmiştir. İlk bakışta bir ticaret odası başkanının devletle ilişkili olması tek başına şaşırtıcı değildir. Sorun, kendisine verilen rolün gereği örgütlemeler yapmasıdır. örgütlenmesinin ekonomik alanı aşarak siyasal ve toplumsal alanı yeniden dizayn edecek noktaya ulaşmış olmasıdır.
Bugün Diyarbakır’da yaşanan dönüşümün özü budur. Devlet doğrudan kayyım atamak yerine, özgürlük hareketinin yıllarca mücadele ederek oluşturduğu toplumsal alanları içeriden dönüştürmeyi tercih etmiştir. Ve açık konuşmak gerekirse bunda ciddi ölçüde başarılı da olmuştur.
Çünkü eskiden kayyım atandığında Kürt siyaseti toplumsal meşruiyet kazanıyordu. Halk açık baskıyı görüyordu. Belediye gasp ediliyor, irade çalınıyor duygusu büyüyordu. Bu da Kürt siyasetini yeniden güçlendiren bir sonuç yaratıyordu. Fakat bugün uygulanan yöntem daha sinsidir. Artık kurumların tabelaları duruyor ama ruhu değiştiriliyor. Asıl tehlike de budur.
Çünkü dışarıdan gelen kayyım halkta öfke yaratır ama içeriden gerçekleşen dönüşüm zamanla normalleşir. İnsanlar çürümeyi fark ettiğinde ise çoğu şey çoktan değişmiş olur.
Bugün Diyarbakır’daki belediyeciliğin zayıflığını, demokratik kurumların etkisizleşmesini ya da Amedspor etrafındaki tartışmaları birbirinden bağımsız görmek büyük yanılgıdır. Bunların hepsi aynı dönüşümün parçalarıdır. Amedspor meselesi de tam burada önem kazanıyor. Böyle bir alanın da sermaye ilişkileriyle kuşatılmak istenmesi tesadüf değildir.
Bugün ortaya çıkan tablo, klasik devlet baskısından daha farklı ve daha derin bir müdahale biçimidir. Artık amaç yönetmek değil; dönüştürmektir. Mücadeleyle oluşmuş kurumları zamanla sistemle uyumlu hale getirmek, siyasal reflekslerini törpülemek ve onları toplumsal mücadeleden koparmaktır.
Bu yüzden Diyarbakır’a neden kayyım atanmadığını anlamak isteyenler yalnızca Ankara’ya değil, Diyarbakır’daki sermaye-siyaset ilişkilerine de bakmalıdır. Hatta bu çevrelerin ailelerinin geçmişe bakılmalı, anlamak için. Geçmişlerinin şeyh Sait isyanında oynadıkları uğursuz role, o günden bu yana oluşturdukları ilişkilere bakılmalı. O gün isyanın başarısız olması için yaptıkları ihbarcılık , bugün içten çürümeye dönük örgütleme görevine dönüşmüştür …
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, Odamız Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kaya’ya “2026 Yılı Hizmet Şeref Belgesi ve Plaketi” takdim edildi.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği tarafından düzenlenen tören, M. Rifat Hisarcıklıoğlu’nun ev sahipliğinde TOBB İkiz Kuleler’de gerçekleştirildi.
@RTErdogan@RHisarciklioglu
Barış otel lobilerinde, salonlarında konuşulmayacağı gibi sert kaya halk nezdinde kafalarına kafalarına vurulacak.
İki erkek içinde bir şeyler yazmak isterdim ama malumunuz herkes bizden daha iyi biliyor ne olduklarını…
Kadınlar barışı konuşurken, salondaki iki erkek neyi konuşuyor? Daha geçen gün Newrozda Çetin Arkaş sert kayalardan bahsediyordu. Bu sert kayalar kime çarpacak? Eğer bu salondaki iki “erkeğe” çarpmayacaksa, hedef kim??
Ben hedefi şaşırdım artık…
Bence çok yorum yapmalıyız.
Bunları karşısına alıp dinlemeyen bir kayyım yönetimden nasıl bir çözüme birlikte karar verir ortak paydada buluşuruz diyen bir iradeye geldik.
Seçilmişlere takındıkları üsluba bakar mısın?
Çözümü basit vur kepçeyi yık gitsin.
Bugün oradaydım. Basitçe, söz alıp, “biz işgalci değiliz” demek yerine doğrudan bağırmaya, küfretmeye başladılar. Çok yorum yapmak istemiyorum ama gördüklerim, duyduklarım utanç vericiydi. Turistlere sesimiz yetişmez ama Diyarbakırlılar bu tesisleri boykot etmeliler.
Deniz rotası boyunca 2 sene üst üste aynı rotadan geçip tarihe, kültüre eşsiz güzelliklere tanıklık ettim.
Kesinlikle herkese tavsiyedir.
Güzel bir yol arkadaşıyla
kalabalık olmaya gerek yok.
Markette 9 TL olan ayran, restoranda 90 TL
%900 kâr marjı var, denetleyen yok, soran yok..
Bu düzen böyle gitmez..
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir düzen yok.
Sırrı Süreyya Önder’in cenazesi ruzi mahşer gibiydi.
Sırrı Ağabey’in cenazesi, Hrant’tan, Tahir Elçi’den sonra gördüğüm- bildiğim en kalabalık cenazeydi.
Çok ağladık. Çok üzüldük.
Ama inanıyorum, her şey onun istediği gibi oldu.
Ama protokol kısmı…
Anlatılmaz, yaşanır. O bambaşka bir hikâye.
Parti temsilcileri koruma ordularıyla geldi.
Kendi aralarında çocuk gibi kavga ettiler.
“Çekilin lan!”lar, dirsekler, itiş kakışlar havada uçuştu.
Biz arkadan izliyorduk.
Ve bir noktada gerçekten bağırdık:
“Çocuklar! Burası oyun alanınız değil!”
Sonra… en komik, en acayip an geldi.
Senin arkasında saf tutulmasını istediğin,
“Gezi imamı” dedikleri İhsan Eliaçık’ın arkasında,
yıllarca onu mürted, dinsiz, şovmen ilan eden o protokol,
ciddiyetle saf tuttu.
Yemin ederim, yukarıdan kıkır kıkır güldüğüne eminim.
Bu senin son şakandı.
Ve çok iyiydi.
Bir kaşık suda boğmak isteyeceğimiz protokol dibimizdeydi. (Hani seni,bizi terörist ilan edenler! Hapse atanlar, sürgün edenler …)
Ama boğamadık.
Çünkü Sırrı’nın hatırı vardı.
Senin hatırın, öfkemizden daha ağır bastı.
Hadi, yine yaptın yapacağını.
Siyasetle uğraşıp bu kadar sevilmek kolay değil.
Şüphe etmeden “ hakkımız helal olsun” dedirtmek kolay değil.
Kimse senin barışa olan inancından, imanından şüphe etmedi.
Acayip bir gündü gerçekten.
Demem o ki:
İyiliğiyle, eksikleriyle, öfkesiyle, sevgisiyle, inadına barışıyla…
çok değerli bir insanı kaybettik.
Bu kadar ağıt, bu kadar zılgıt boşuna değildi.
Sana borçluyuz. Barışı borçluyuz.
kızın Ceren’e barışı borçluyuz.
Keşke daha fazla zamanın olsaydı.
Çok zamansız bir ölüm oldu.
Ve biz şahidiz.
Biz senden razıyız.
Allah senden razı olsun.