Yeni Yüzyılda Cumhuriyet Olacaksa;
TKP İLE GÖREV BAŞINA!
Türkiye Komünist Partisi tam 106 yaşında, ülkemizi esir alan karanlığı defetmek için mücadele ediyor!
Sesimizin ulaştığı her emekçiyi, yurtseveri ve cumhuriyetçiyi safları sıklaştırmaya, Türkiye Komünist Partisi'nde örgütlenmeye davet ediyoruz.
Yaşasın TKP!
Yaşasın Sosyalist Cumhuriyet!
İlk uçuşu, ilk eylemiydi.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için bir yolcu uçağını Sofya’ya kaçırdı.
📌Gökyüzüne çıkan bir devrimcinin, arkadaşlarını kurtarmak için giriştiği sıra dışı eylemin hikâyesi...
🖊️Söyleşi: Özkan Öztaş (@ozkan_oztas)
https://t.co/UvunGWt7b1
Ankara’da “Bağımsız Türkiye” için NATO’yu protesto eden TKP üyelerine dönük polis şiddetinde yedi arkadaşımız kafalarından ağır darbe almış, bazı arkadaşlarımızın kol ve göğüs kafeslerinde kırıklar oluşmuş, bir arkadaşımız kalp krizi şüphesiyle anjiyoya alınmıştır.
Yaralanan ve gözaltına alınan yoldaşlarımızın durumlarını yakından takip ediyoruz. Gözaltılar derhal serbest bırakılsın!
Yasakla, baskıyla boyun eğdirmeye çalıştıkları Ankara'nın göbeğinde NATO'ya karşı emperyalistler defolun diyerek yürüdük.
Kızılay'a girerken gözaltına alınan yoldaşlarımızı derhal serbest bırakın! Bu memlekette NATO'yu protesto etmek suç değil onurdur!
@AnkaraTkp
TKP Ankara il örgütü olarak bugün ablukaları delerek gerçekleştirdiğimiz kitlesel yürüyüşle, Türkiye'nin tüm yurtseverleri, devrimcileri adına Milli Mücadele'nin başkentinin emperyalist NATO'nun at koşturma sahası olmayacağını gösterdik.
Kahrolsun emperyalizm, kahrolsun NATO!
CHP içinde AKP eliyle yaratılan taraflaşmanın bir uzlaşma ile sonuçlanmasını bekleyenler, bu uzlaşma çabalarının hiçbir karşılığı olmadığını herhalde gördüler. “İki parti var artık” demiştik. Karşılığı olmayan uzlaşma çabaları, çeşitli nedenlerle taraf olmakta zorlananların zaman kazanma arayışından başka bir anlam ifade etmiyordu.
Etmiyordu çünkü “butlan” konusunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikincil bir rolü vardı. İnisiyatif iktidarın elinde. İktidarın “Özel’i İmamoğlu’ndan ayırma” planı butlan hamlesi öncesinde kaldı. Bu plan işleseydi dahi CHP’de bir “uzlaşma” olmayacaktı.
Şimdi ise CHP’yi mümkün olduğunca paralize etme, kilitleme, yönetilemez hale getirmeye dönük bir plan işliyor. CHP’li belediyelere dönük operasyonların hızlanacağı ve yenilerinin ekleneceği belliydi. Ancak bütün bunlar Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin “lideri” yapmaya yetmez. Bunun imkansızlığı ortaya çıktı.
İktidarın CHP’yi yönetilemez hale getirmesinin tek başına AKP’yi rahatlatmayacağı da ortada. Hayat pahalılığı AKP tabanını da ciddi ölçülerde hırpalıyor. Ayrıca seçme ve seçilme hakkına dönük müdahalelerin Türkiye’de çok geniş bir kesimde “rahatsızlık” uyandırdığı görülüyor.
Dolu dizgin Amerikancı-NATO’cu bir eksene yerleşen, Karadeniz’de tehlikeli işlere kalkışan, İsrail’i rahatlatan bölgesel düzenlemelere yeşil ışık yakan, yurttaşların çok büyük bölümünü sürdürülemez bir yoksulluğa mahkum eden bir iktidarın kendi tabanı dahil bütün toplumda inandırıcılığının sorgulandığı bir dönemdeyiz. AKP açısından günü kurtarmanın tek yolu CHP’nin operasyonlarla, dedikodularla tartışılmasını sağlamak ve yukarıdaki gündemleri geçiştirmektir.
Bunun da büyük riskleri var. Çünkü iktidar oyun kuramıyor. AKP toplumu bıraktım, kendi kemik tabanını dahi hiç heyecanlandıramaz hale geldi. Yeni Anayasa konusu da benzer biçimde. Eğer dışarı sızan haberler doğruysa, AKP’nin düşündüğü Anayasal değişiklikler iktidarı ciddi ve yeni bir yönetme krizi ile karşı karşıya bırakır.
Bütün bunlar olurken, CHP’nin içinde dönük müdahale ile sınırlanmış bir mücadele hattının başarılı olma şansı yok. Bunu söylediğimizde kızılıyor. Kızsınlar ama düşünsünler. Bütün güçlerin CHP’de Özel ve ekibinin arkasında hizalanması siyasal, ideolojik ve sınıfsal meseleleri bir yana koyduğumuzda bile, iktidarla mücadele açısından da başarısızlığa mahkum bir yaklaşım.
Orada kurulan bir set, baraj su tutmaz. Mümkün değil.
100 yıllık hırsızlığın, Koç’un karşısına dikildik!
Halkımız büyük bir yoksulluk içindeyken Koç Holding’in 100. yılı dolayısıyla Ankara’da kutlama yapan sömürücüler, karşılarında bu ülkenin komünistlerini, yurtseverlerini buldular.
AKP, CHP ve MHP dahil tüm patron partilerinin liderleri, cumhuriyet ve emekçi düşmanı bu düzenin sahiplerinden Koç’un kutlamasında önlerini ilikleyerek yer aldı.
O "kutlamaların" önünden seslendik: Bu ülkede karşınızda önünü iliklemeyenler var. Sözümüz söz: Halktan çaldığınız her şeyi devletleştireceğiz!
Aramızdan ayrılışının 63. yılında Nâzım Hikmet, eşit, aydınlık ve bağımsız bir ülke için mücadele edenlerin yolunu aydınlatmaya devam ediyor.
Büyük Usta Nâzım Hikmet 63 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. Yaşamı boyunca insanlığın kurtuluşu için verilen mücadelenin parçası oldu. Hayatındaki en önemli iki şey memleketi ve partisiydi. Sanatını ve kişiliğini komünist kimliğinden ayırmak isteyenler hiçbir zaman başaramadı.
Sömürünün ve emperyalist saldırganlığın yoğunlaştığı bugün de, Nâzım’ın partisi, kendi çıkarları uğruna tüm kaynaklarımıza çöken, ülkemizi NATO’nun kanlı planlarının ortağı haline getirmeye çalışan asalak patron sınıfı ve onların siyasi temsilcilerinden kurtulmak için, hep birlikte mücadeleye çağırıyor.
Bugünden itibaren artık iki parti var. Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşılıklı tavizlerle anlaşacakları beklentisi büyük olasılıkla gerçekleşmeyecek. Ancak bu iki partinin birbirinden ayrışması kolay olmayacak. Tam da AKP’nin istediği gibi, birlikte yürüyemeyen ama ayrılmaları zahmetli ve zaman gerektiren iki parti CHP.
Bir taraf diğerini “Saray’ın emriyle hareket etmekle” suçlarken diğer taraf yolsuzluklar ve ahlaki bozulmanın üzerinde duruyor. Defalarca söylediğimiz gibi dünya ve memleket meselelerine ilişkin bir tartışma yok ortada.
Türkiye’de iktidara dönük tepkili kesimleri önemli bir bölümünün desteğini alan bir parti olarak CHP’nin kitlesi “AKP’yi yenecek” lider arıyor. Bu nedenle Kılıçdaroğlu yolsuzluklar konusunda ikna edici olsa dahi CHP tabanını kendi yanına çekemez. İnsanlar hayata küser, içe kapanır, başka arayışlara girenler olur ama Kılıçdaroğlu’nun peşinden gitmez. Geniş bir kesim ise kulaklarını ve gözlerini tıkayarak Özgür Özel’in arkasında durmaya devam eder. Seferber edilen bütün kaynaklara ve şişirme girişimlerine rağmen Kılıçdaroğlu’nun bugün Genel Merkez binası önünde gerçekleştirdiği mitingin sönük geçmesi bunun kanıtıdır.
Böyle bir tablo iktidarın daha fazla müdahalesine yol açacaktır. İktidar iki CHP yaratıp ana muhalefeti zayıflatacağını düşünmüştür ama kendisi ikna edici olamadığı için politik gündemi bir anda iki CHP belirlemeye başlamıştır. Toplum CHP’ler arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. AKP buna tahammül göstermeyecek ve CHP’li bazı isimlere ve yerel yönetimlere daha fazla yüklenecektir. Kılıçdaroğlu’nun stratejisi de tamamen bunun üzerine kuruludur. Şimdiye kadar kendisine yol gösterip belge ulaştıranların buna devam etmesini ummaktadır.
Peki iktidarın bu müdahaleleri, şu anda hâlâ birlikte hareket etmeye devam eden Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in, kendilerini aşan bir toplumsal hareketin ortaya çıkmasına yardımcı olmasına neden olur mu?
Görüldüğü kadarıyla Türkiye solunun geniş bir bölümü buna inanıyor. İktidarın saldırıları gerekçe gösterilerek, sınıfsal ve ideolojik karakteri, dünyaya bakışı son derece açık bir ekibe kefil ve destek olunuyor.
Bugün hemen her açıdan inandırıcılığı zayıflamış iktidarla mücadeleyi “geniş kesimlerin tercihi bu” gerekçesiyle devrimci değerlere karşıt bir çizgiye yerleştirmek, şu yolsuzluk vb. iddiaların tamamı düzmece ve iftira olsa bile büyük, çok büyük bir yanlış.
Bu yanlış, “başka bir dünya mümkün” iddiasının reddedilmesi anlamına gelir.
İktidarın siyaset alanını ve başka partileri tasarlama girişimlerine karşı durmak ile sermaye egemenliğinin talan ve aşırı sömürü mekanizmalarının iyice çürüttüğü düzen siyasetine yerleşip burada güç toplamaya çalışmak arasında büyük bir fark var.
Bugün İmamoğlu-Özel ikilisinin arkasında duran toplumsal kesimlerin yeni gelişmelerin yaratacağı travmaları atlatması ve henüz bu olup bitenlere ilgisiz ancak yoksulluk nedeniyle arayışta olan geniş kesimlerin güvenebileceği bir seçeneğin yaratılması bu kirletilmiş düzlemin içinde mümkün değildir.
Dahası, bu yaklaşım, halkın karşı karşıya olduğu yaşamsal sorunlar ve bu sorunların kaynaklarıyla ilgili tutum alarak iktidarın karşısında bir direnç ve seçenek yaratma sorumluluğunun en olmadık zamanda bir kenara konması anlamına gelecektir.
Oysa bu kadar “umutsuz” ve “çaresiz” olmak için bir neden bulunmamaktadır.
Parti binasına polis marifetiyle girmeyi göze alacak kadar kendini kaybetmiş biri CHP’yi yönetemeyeceğine göre iktidar bir süre ana muhalefetsiz bir siyasi yapıyla yola devam etmeye karar vermiş demektir. Bu da toplumsal açıdan kendi altındaki halıyı çekmekten başka bir anlam ifade etmez. Bunun sonuçları zaman içinde ve sürprizlerle kendini gösterecektir.
Beri yandan CHP yönetimine “dışarıdan” akıl veren çok. Ancak anlaşılmayan nokta kafalardaki “direniş” hattı için CHP’nin uygun bir zemin sunmadığıdır. Özgür Özel ve arkadaşlarının eli tarihsel, sınıfsal, ideolojik ve de hukuki açıdan bağlıdır. Bu bağın çözülmesi imkansızdır.
Emperyalist işgale ve çürümüş saltanata karşı verilen büyük mücadelenin ilk adımı, 19 Mayıs’ı selamlıyoruz!
Bundan 107 yıl önce 19 Mayıs 1919’da başta Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı’na öncülük eden kadrolar Anadolu’daki işgal güçlerinin sökülüp atılması ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sonuçlanan büyük bir adım attılar. Emperyalizm ve çürümüş saltanat halkımıza ve bağımsızlığımıza kastediyordu. Emperyalizm ülkeleri yıkıma, halkları sefalete sürükleyen bir illet, saltanat ise bir avuç asalağın menfaatleri ve zenginliği için halkı ve onun iradesini hiçe sayan aşağılık bir düzendi. Kurtuluş Savaşı emperyalist işgalle birlikte saltanat düzenine de son verdi.
Bugünse Türkiye’de holdingler ve tarikatlar düzeni hüküm sürüyor. Ülkeyi yönetenler holdinglerin menfaatlerini gözetmeyi her şeyin üstünde sayarken, bu yolda ülkenin bağımsızlık ve egemenliğini de ayaklar altına almakta hiçbir sakınca görmüyorlar.
Bir asır sonra ülkemiz tekrar aynı karanlık tabloyla karşı karşıya. Savaş ve işgallerin, sömürü ve yoksulluğun, ülkenin talanı ve halkın iradesinin hiçe sayılmasının karşısında yapılacak bellidir:
Emperyalizmin ve onun terör örgütü NATO’nun topraklarımızdaki varlığına son verilmeli, NATO’dan çıkılmalı, NATO üsleri kapatılmalıdır.
Çokuluslu tekellerin, holdinglerin, tarikatların saltanatı sonlandırılmalıdır.
Türkiye bağımsızlık ve egemenliğini bir Emekçi Cumhuriyeti ile, Sosyalist Cumhuriyet ile yeniden ve mutlaka kazanacaktır.
Kurtuluşu yaratan halkımıza, mücadeleye önderlik eden kadrolara ve Mustafa Kemal Atatürk’e saygıyla.
Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!
Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya geçit vermeyeceğiz.
NATO’yu ülkemizden söküp atmak için 4 Nisan’da Ankara’da bir araya geleceğiz.
https://t.co/Ge2cbL9ydL
15 Şubat'ta yayınladığımız açıklamada vurguladığımız gibi:
“Kapitalizm iğrenç bir toplumsal sistemdir ve bütün kötülüklerin kaynağıdır."
🔴Yolları ayırma zamanı
https://t.co/2OvYoL440f
YOLLARI AYIRMA ZAMANI
Yoksulluk, hayat pahalılığı, işsizlik, iş cinayetleri, mobbing, adaletsizlik, çürüme, kumar, uyuşturucu, taciz, istismar, şiddet, kadın cinayetleri, yolsuzluk, deprem, yangın… Liste uzun.
Ülkemiz iktidarın tersi yöndeki iddialarına rağmen muazzam sorunlarla karşı karşıya. Bu sorunlar liyakat eksikliği ile, eğitimsizlikle, hoşgörüsüzlükle, uzlaşma kültürümüzün gelişmemişliğiyle açıklanamaz. “Gelişmiş” batılı ülkelere öykünerek “oralarda her şey bambaşka” diyerek hayıflanmanın da bir anlamı kalmadı. Dünyanın her tarafından, doğudan-batıdan, kuzeyden-güneyden cerahat akıyor. Çokuluslu tekellerin dünyasının çokuluslu sapkınlık şebekesi Epstein adalarından ortalığa saçılan pislik, en liberal, en piyasacı ideologların bile inkar etmekte zorlandığı ölçüde açık bir gerçeği işaret ediyor: Kapitalizm iğrenç bir toplumsal sistemdir ve bütün kötülüklerin kaynağıdır.
TKP işçi sınıfını oluşturan tüm kesimleri, ücretle çalışanları, emeklileri, işsizleri, eğitim ve sağlık emekçilerini, beyaz ve mavi yakalıları, bir yandan çalışıp bir yandan eğitimi sürdüren öğrencileri, memleket ve halk için düşünce üreten aydınlarımızı bu açık gerçekle yüzleşmeye çağırmaktadır.
1. Türkiye’de bugün büyük çoğunluğun temel ve neredeyse biricik gündemi “geçim derdi”dir. Milyonlarca yurttaşımız için hayat, ayın sonunu nasıl getireceğini, faturaları nasıl ödeyeceğini, borçları nasıl kapatacağını, açlığı nasıl bastıracağını hesaplamaktan ibaret hale gelmiştir. Ancak ilginçtir, Türkiye’nin en temel meselesi olan “geçim derdi”ne neyin yol açtığı neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Oysa nüfusun büyük çoğunluğunun yoksullukla baş başa kalmasının tek nedeni bugünkü toplumsal sistemdir. Sermayenin egemen olduğu bu toplumsal sistemin sorgulanmasını engellemek çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emlak ve borsa spekülatörlerinin büyük becerisidir.
2. Küçük bir azınlığın sürekli zenginleştiği, toplumsal adaletsizliğin derinleştiği bu tabloyu iktidar bir “başarı” olarak göstermekte, “cici muhalefet” ise sorunun beceriksizlikten, liyakatsız yöneticilerden, görgüsüz iş insanlarından ya da yolsuzluk ve rüşvet çarkından kaynaklandığını ileri sürmektedir. İktidar haklıdır! Çünkü bugünkü toplumsal düzen, tam da emeği ile geçinmeye çalışan geniş bir kesimin sırtından az sayıda kişinin zenginleşmesini hedefler. Bunun koşullarını sağlayan her hükümet kendi açısından başarılıdır. “Cici muhalefet” ise, sorunun kaynağının gizlenmesine yardımcı olduğu oranda bu başarıya ortaktır. Kestirmeden gidelim: Emekçi halk bir tarafa, sermaye sınıfı bir tarafa! Bunların çıkarları ortak olamaz.
3. Emek ve sermaye arasındaki karşıtlık ülkemizin herhangi bir meselesi değildir. Emek ve sermaye arasındaki karşıtlık, diğer sorunları da belirleyen en temel meseledir. Bu meseleyi fazla önemsemememiz, bu meselenin çözümünü ertelememiz gerektiğini söyleyenler çok büyük bir hırsızlığı, çok büyük bir ahlaksızlığı, çok büyük bir adaletsizliği geçiştirmeye çalışıyor. Oysa her geçen gün daha koyu bir karanlığa giren ülkemizin aydınlığa kavuşması bu temel meselenin çözümüne bağlıdır.
4. Türkiye, AKP iktidarı marifetiyle Cumhuriyet’i kaybetme noktasına gelmiştir. Bu yıkımın asıl sorumlusu 1923’ten sonra adım adım güçlenen ve bir noktada 1923’ün yükünden kurtulmak isteyen sermaye sınıfıdır. 1919 sonrasındaki devrimci dönüşümlere öncülük eden sınıf, zaman içinde o dönüşümlerin celladı olmuş ve Türkiye neredeyse yarım yüzyıldır kesintisiz bir karşı-devrim süreci ile bu hale gelmiştir. Bu sınıfsal analiz temel alınmadan yapılacak her tür AKP değerlendirmesi yanlışa götürmekte ve Cumhuriyetçi birikimi kötürümleştirmektedir. Bilinmeli ki, Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını karşılamasaydı, AKP bir gün dahi iktidarda kalamazdı.
5. İşçi sınıfını ve emekçi halkı merkeze koymayan bir Cumhuriyet savunusu, karşı-devrimin “Cumhuriyet bir elitist projedir” iftirasının inandırıcılığını artırmakta, Türkiye’nin laik duyarlılığa sahip geniş bir nüfus bölmesi hiç ilgisi yokken “tuzu kuru” damgası yemekte, milyonlarca yoksulu muhafazakar ideolojilere sığınmak zorunda bırakmaktadır. TKP’nin “sahte Cumhuriyetçiler” çıkışı bu anlamda son derece yerinde ve zamanında bir müdahaledir.
6. Benzer bir sıkışmayla Kürt sorununda da karşılaşılmaktadır. Kapitalizmi sorgulamayan, Türkiye’nin ayağa kalkışını bugünkü sömürü düzeninin yıkılmasına bağlamayan, 1980 darbesinden sonra kesintisiz bir biçimde karşı-devrimci müdahalelere konu olan bir ülkede Kürt yurttaşlarımızla ilgili her gündemi “bölücülük” ve “terör” başlıklarına sıkıştırmaya kalkanların birlik ve kardeşlikten anladığı ile bizim anladıklarımız arasında dağlar kadar fark vardır. Sevgili ülkemizi yaşanır hale getirme iradesinden yoksun bir yurtseverlik, bu ülkeye ve halkımıza ihanettir. Türkiye, yurttaşlarımızın önemli bir bölümü için “yaşanası” bir ülke olmaktan çıkmıştır. Yoksulluğun, işsizliliğin, adaletsizliğin, zorbalığın, sevgisizliğin kol gezdiği bir ülkede yaşamak acı vericidir, hele hele yurdunu sevenler için bu katlanılamaz bir durumdur. Kürt yurttaşlarımızın bu ülkeyle bağını zayıflatan başka ek nedenler de vardır. Bunun sorumlusu sadece dış güçler ve onların işbirlikçileri değildir. Milyonlarca insanı yoksulluğa mahkum eden bu sistem, Kürt sorununu da kangrenleştirmiştir.
7. Birliğe ihtiyacımız var. Bölünmemeye ihtiyacımız var. Sömürüye, yoksulluğa, cehalete, zorbalığa talim etmek için mi! Birileri vatan-millet-din istismarıyla köşeyi dönsün, buna itiraz edenler susturulsun diye savunmuyoruz ülkenin birliğini. Ülkenin birliğini, diğer seçenekler büyük bir yıkıma dönüşeceği, sonu gelmeyen düşmanlıklar ve savaşlara yol açacağı, emperyalistlerin bölgeyi emekçi halklar için mutlak anlamda cehenneme çevireceği ve eşitlikçi, aydınlık, bağımsız, egemen, laik bir düzeni ancak güçlerimizi birleştirerek kurabileceğimiz için savunuyoruz.
8. Türkiye’de insanların dilleriyle, kültürleriyle kardeşçe yaşamasının önündeki engel sermaye sınıfıdır. Bu sınıf emekçileri bölerek hem toplumsal uyanışı engellemekte hem de işçi sınıfı içinde güvencesiz bir kesimi sürekli el altında tutarak işçi ücret ve haklarını baskı altında tutmaktadır. Kürt emekçilerin çıkarı aşiret reisleri ve Kürt patronların hükmettiği ayrı bir devlet değil, sömürüden arındırılmış bir Türkiye’dir. Bu anlamda birleşik bir Türkiye işçi sınıfı hareketi yaratmak dışında bir çıkış yolu bulunmamaktadır.
9. Karşı-devrim bugün Cumhuriyet ile hesaplaşmasında yeni bir evreye girmiştir. Türk-Kürt-İslam sentezinin ürünü olan Yeni-Osmanlıcı strateji tarihsel bir silkiniş olarak gösterilerek Cumhuriyet Türkiyesinden mutlak kopuş gerçekleştirilmek istenmektedir. Öcalan bu stratejinin mimarlarından biri olarak öne çıkmakta, PKK ve DEM’in bu stratejiye özel bir itirazı gözlenmemektedir. Kendisini Cumhuriyetçi birikimin bir parçası olarak gören kimi kesimler de bu stratejide “güçlü Türkiye”yi görmekte ve bu sürece destek vermektedir. Bu bir yol ayrımıdır ve bu yol ayrımında tek ama tek gerçek soru vardır: Emekçilerin, nüfusun büyük bir çoğunluğunun ezildiği ve giderek daha fazla ezileceği, bir “güçlü Türkiye” içinize siniyor mu?
10. TKP bu “güçlü Türkiye” vurgusunun da bir yanılsama olacağını, emperyalist rekabete daha fazla dahil olan bir Türkiye’nin kırılganlığının artacağını defalarca söyledi. Tekrar edelim: Türkiye ancak yurttaşlarına eşitlik ve refah vererek güçlenebilir ve güvenliğini sağlayabilir. Gözünü başka coğrafyalara diken, Afrika’da, Ortadoğu’da, Kafkasya’da “cesur” hamleler yapmakta olan sermaye iktidarı ülke içinde emeklileri ölüme mahkum etmekte, tarımsal ürünlerde tamamen dışa bağımlı hale gelmekte, toplumsal adaletsizlikte birinciliği başka hiçbir ülkeye kaptırmamaktadır. İtibardan tasarruf edilmezmiş! Yeni-Osmanlıcılğın güç gösterilerinin ardında yoksul, çaresiz, geleceksiz bir halk durmaktadır. Asıl itibarsızlık budur.
11. Türkiye, ülkenin bütün zenginliklerine çöken hırsız sermaye sınıfından bir an önce kurtulmalıdır. Bunun için yapılması gereken ilk iş, bu düzenin iyileştirilebileceği yalanına karşı siyasal alanda güçlü bir karşı koyuş örgütlenmesidir. Demokrasi adına, saray rejimine son verme adına bu yalana ortak olmak suçtur. Bu düzen iyileştirilemez.
12. Sözünü ettiğimiz siyasal hamle, bu toprakların tanıklık ettiği en önemli devrimci dönüşüm olan Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluşundan feyz almalıdır. Yurtseverlik, anti-emperyalizm, laiklik, halkçılık, devletçilik, hatta merkezi planlama gibi değerler bugün karşı-devrim karşısında hâlâ anlamlı bir direnç oluşturuyorsa, bunu söz konusu döneme borçluyuz. Bu direncin ileriye doğru atılmaya yardımcı olacak bir enerjiye dönüşmesi ise ancak bugünün sınıfsal ve toplumsal gerçekliğinin tamamen farklı olduğunu, burjuva devrimleri çağının kapandığını, karanlıktan çıkışın sosyalizmle gerçekleşebileceğini kavramakla mümkündür.
13. İşçi sınıfının 12 Eylül 1980 sonrasında bu ülkenin siyasal yaşamındaki etkisinin sürekli azalması, 1970’lerde sistem partileri bile “düzen değişikliği”ni dillerine dolarken, CHP’den başlayarak “sol” görünümlü siyasi aktörlerin tamamının düzen değişikliği talebini bir hayal olarak göstermesinin sonucudur. Emekçi kitleler bu beyin yıkama operasyonu karşısında çaresizleşmiş ve verili düzen içinde ayakta kalmanın yollarını aramaya başlamışlardır. Bugünün dünyasında bu kahrolası düzeni değiştirme iradesi olmadan işçi sınıfı var olamaz. İşçi sınıfını bireycilikten, uyuşturucudan, kumardan, sınıf atlama hayallerinden ya da çaresizlik içinde sürüklenmekten kurtaracak olan daha iyi bir yaşam kurma beklentisi ve iradesidir. İşte işçi sınıfından çalınan tam da budur. TKP tek bir gün dahi bu gelecek hırsızlığına yardımcı olmayacaktır.
14. İşçilerin işçi olduklarını unuttuğu, eğitimli işgücünün bir bölümünün işçiliği kabullenmediği, hatta emekçi olmaktan utandığı bu tablonun müsebbibi, toplumsal muhalefetin altı boş bir demokrasi, insan hakları, özgürlükler, kimlik siyasetine sıkıştırılmasıdır. Kapitalistlerle proleterleri aynı gemiye bindirdiğiniz zaman işçi sınıfından geriye teslim olmuş bir yığın kalır. Bugün nüfusun büyük bölümünü oluşturan emekçi halkın siyasal alanda ağırlık koymasının tek yolu, onlara kendi düzenlerini, kendi iktidarlarını hissettirecek bir toplumsal proje ve siyasal bir programdır. Bu aynı zamanda, bugünkü çözüm sürecinden hiçbir şey anlamayıp heyecanlanmayan ve yoksullukla boğuşmaya devam eden Kürt emekçisine “burası benim de ülkem” duygusunu vermenin biricik yoludur.
15. Sermaye sınıfı bu ülkeye yapabileceği bütün kötülükleri yapmış, en sonunda tepe tepe kullanıp değersizleştirdiği Cumhuriyet’ten tamamen kurtulmaya karar vermiştir. Yarın değil bugündür karar anı. Türkiye’nin burjuva sınıfı ile yolunu ayırma zamanı gelmiştir. Varsa başka öneri, buyrun konuşun; tartışalım. TKP ise benzer bir kararlılığa sahip olanlarla birlikte sözünün arkasında duracak ve yoluna devam edecek. Yaşasın Sosyalizm, Yaşasın Cumhuriyet!
Kahrolsun sömürü düzeni, Kahrolsun Emperyalizm!
Küba’yı Yenemeyecekler
Küba’ya uygulanan ABD ablukası hiçbir zaman basit bir yaptırımlar dizisinden ibaret olmadı. Abluka, ABD’nin sosyalizmden vazgeçmeyen bir halkı hile ve zor yoluyla teslim almak için yürüttüğü kapsamlı bir saldırı planının adıydı. ABD, bağımsız ve egemen bir ülke olarak başka ülkelerle ticaret yapma hakkına sahip olan Küba ile ilişkileri yalnızca ABD menşeli şirketler için yasaklamakla kalmadı, tüm dünyayı muazzam yaptırımlarla tehdit ederek Küba ile ekonomik, finansal ve ticari ilişki kurulmasını neredeyse tamamen engelledi.
ABD Başkanı Trump’ın 30 Ocak’ta imzaladığı kararname ise, emperyalizmin bu alçakça stratejisini başka bir seviyeye taşıması anlamına geliyor. Kural tanımayan emperyalistlerin Küba’yı düşürmek için başvurdukları son haydutluktur bu!
Son günlerde tanık olduğumuz tablo en açık ifadesiyle iki sistemin mücadelesidir. Çökmüş ve kokuşmuş bir toplumsal sistem insanlığın tek gelecek umudu olan eşitlikçi bir toplumsal sisteme saldırıyor; yıllardır türlü yollar deneyerek ulaşamadıkları hedefleri için bu kez belki de geriye kalan en güçlü silahlarından birini kullanıyorlar.
Küba halkı ise başı dimdik direniyor ve bu saldırıyı da püskürtmek için elindeki bütün olanakları seferber ediyor.
Bu çalışkan ve cesur halkın inşa ettiği sosyalist Küba, yıllarca dünyanın her yerinde ve ülkemizde emekçi halka umut oldu, cesaret oldu, moral oldu. Tarihsel liderleriyle, devrimci figürleriyle mücadelemize ilham verdi. Şimdi o Küba’ya, soykırım niteliğindeki bir saldırıya göğüs geren Küba halkına yanında olduğumuzu ve olacağımızı gösterme zamanı.
Küba halkının sosyalizm inadıyla, yurt sevgisiyle, bağımsızlığına düşkünlüğüyle sürdürdüğü direnişi sonuçsuz kalmayacak. Bu mücadelede dostları her zaman yanı başında olacak.
Uyguladığı ablukayla Küba’yı kuşatan ABD ve bu kuşatmaya ortak olan müttefikleri, Küba halkına ve tüm insanlığa karşı işledikleri suçların hesabını verecek.
Emperyalizm mutlaka yenilecek. Küba halkı kazanacak .
Yaşasın Küba!
BU AHLAKSIZLIĞA MEYDAN OKUYORUZ!
Keçiören’de halkın oylarını AKP’ye teslim edenleri uzakta aramayın….
***
Ülkenin ve başkentin en büyük ilçe belediyelerinden biri bugün resmen CHP’den AKP’ye geçiyor.
Ankaralılar şaşkın, aynı zamanda da kızgın.
Ancak 31 Mart seçimleri öncesi Mansur Yavaş’ın talimatıyla ve Özgür Özel’in onayıyla Ankara’nın neredeyse tüm ilçelerinde AKP’li ve MHP’li isimleri aday gösteren CHP yönetimi için şaşırtıcı hiçbir şey olmadığı açık.
Seçimden önce yaptığımız bir açıklamada CHP’nin başkentte gösterdiği AKP’li ve MHP’li adaylara ilişkin “Sağcıdan sağcı, rantçıdan rantçı, MHP’liden MHP’li, AKP’liden AKP’li beğenmek zorunda değiliz. Gelin sadece CHP üzerinden Ankara’da kimlere, hangi adaylara, hangi siyasi gelenekten gelen isimlere oy vermeniz istendiğine yakından bakalım” demiştik ve o isimleri tek tek deşifre etmiştik.
Mesut Özarslan o açıklamada işaret ettiğimiz 7 sağcı adaydan sadece biriydi.
Halkın oylarını ve umutlarını AKP karanlığına teslim edenleri uzakta aramanın anlamı yok, Mansur Yavaş ve CHP yönetimine bakmak yeterlidir.
O gün söylemiştik yine altını çiziyoruz, bu zübükler siyasetidir.
Değiştirmemiz, yıkmamız gereken siyasi çürüme budur.
Keçiörenin Emekçi Halkını cumhuriyetçi, ilerici, aydın halkını, temsil edemeyeceğini biliyorduk nefesimiz yettiğince söyledik. Haklı çıktık demek değil amacımız.. Derdimiz saflar belli olsun. Emekçiden yana olanlarla Sermayeden yana olanların safları netleşsin..