Köşe Yazımız…
BİR “HAMAM BÖCEĞİ”NDEN DERSLER ÇIKARMAK
Hindistan’da gençler Hamam Böceği üzerinden nasıl birlikte harelet etti? Milli Eğitim Bakanı’nı istifaya götüren gelişmeler nelerdi?
https://t.co/he5Ws9XWID
Kur'an'da özel hayat dokunulmazlığı:
-Kimsenin evine izinsiz girme (Nur, 27)
-Her önüne konana inanma, özel konulara girme (Nur, 14-17)
-Başkasının kusurlarını/sırlarını kurcalama (Hucurat, 12)
-Emin değilsen boş konuşma, sus (İsra, 36)
-Gözlerine/sözlerine hakim ol (Nur, 30-31)
-Başkalarının özel eşyalarını izinsiz kullanma (Yusuf, 72-73)
-Seni ilgilendirmeyen konulardan, boş işlerden uzak dur (Mü'minun, 1-3)
-Başkalarının hatalarına değil kendi eksiklerine yoğunlaş (Naziat, 40-41)
-Sana verilen sır seninle toprak olsun (Tahrim, 2-3)
Yavuz Sultan Selim Han da o kadar çok okurdu ki, gözleri kan çanağına dönerdi. Kur’an-ı kerim ve fıkıh ilmi başta olmak üzere günde 8 saatini kitaba veren sultan, Mısır seferine giderken üç katır yükü kitap götürmüştü.
Şafii âlimlerinden Nevevî hazretleri, günde bir defa, yatsıdan sonra yemek yerdi. Bunu, ibadete daha çok vakit ayırabilmek için ve daha çok eser verebilmek için yapardı. Hiç evlenmedi, Geceleri uyumaz, kitap okur ve yazardı.
Ebul-Vefa hazretleri, “Yemek saatini kısaltmak için çöreği ufalayıp tirit şeklinde yemeği, ekmeğe tercih ediyorum. Zira ikisi arasında çiğneme için kaybedilecek zaman farkı vardır. Böylece yazmaya daha çok zaman ayırabiliyorum” derdi.
İmam-ı Veki hazretleri yemek yer, ekmek yemezdi. Sebebi sorulunca; “Ekmeği çiğneme zamanlarında, günde 50 tane ayet veya hadis öğrenirim” der, hep okurdu.
İmam-ı Malik hazretleri, tuvalette geçen zamanına bile acıdığı için üç günde bir def-i hacet edecek şekilde yerdi. “Yeme, içme ve uyku ihtiyacı olmasaydı da bu zamanlarımızı ilimle ve ibadetle geçirseydik” derdi.
Fahreddîn-i Râzî hazretleri yemek yerken de bir şey okumak, öğrenmek ister, çare bulamaz, buna üzülürdü. Çok defa sofrada bile kitap okurdu. Evinden mescide giderken binek sırtında 300 talebesine ders verirdi. Sadece tefsire dair yazdığı eser (Tefsir-i Kebir) 20.000 sayfaydı. Beş dakika boş durmaz, her gün ortalama 15-20 sayfa eser yazardı.
İmam-ı Gazali hazretlerinin hayatı da kitap yazmakla geçti. Kaleme aldığı 1000 eserden 400 kadarı bugüne ulaştı. Günümüze kadar gelen kitaplarının sayfa sayısı ömrüne bölündüğünde bir güne 18 sayfa düşer.
Kezâ İbn-i Kemâl Paşa da 300 civarında eser yazdı. Sayfa sayısını bölünce o da günde 20 sayfadan ziyade kitap kaleme aldı.
Tabiinden Kahmes bin el-Minhal, bir ayda Kur’an-ı kerimi 90 defa hatmedip, anlamadığı ayetleri dönüp tekrar okurdu.
İsmail Hakkı Bursevi hazretleri zamanının çoğunu kütüphanelerde geçirirdi. Bazen kendisini kitapların cazibesine öyle kaptırırdı ki, yemeği içmeyi unuturdu.
Osmanlı döneminde orduda görevli hekimler, savaş meydanında ağır yaralanan ve tıbben tedavisi mümkün görünmeyen askerlere müdahale ederken yanlarında küçük ahşap fıçılar taşırlardı. Tıbbın çaresiz kaldığı o son anlarda, askerin şehâdet mertebesine ulaşmadan önce dünyadaki son dakikalarını huzurla geçirmesi ve ağzının tatlanması için Tabip Matarası (Hekim Fıçısı) adı verilen fıçılardan zemzemle hazırlanmış özel bir şerbet içirirlerdi. Bu şerbeti tadan askerler, artık yolculuğun sonuna geldiklerini ve şehid olacaklarını anlarlardı. Günümüzde hâlâ Allah yolunda, vatan uğrunda fedakârca can vermeyi ifade eden "Şehâdet Şerbeti İçmek" deyimi, medeniyetimizin bu zarif ve inisiyatif dolu askerî tıp geleneğinden gelmektedir. Fotoğrafta görülen Tabip Matarası (Hekim Fıçısı) Edirne Hıdırlık Tabya Balkan Tarihi Müzesi'nde sergilenmektedir. Cümle geçmişlerimize rahmet niyâzıyla..
🗣️Burkina Faso Devlet Başkanı Yüzbaşı İbrahim Traoré:
Bir gün, Batılı bir ülkenin gizli servisinden yetkililer bizi görmeye geldi. Bize, teröristlerin bulunduğu bölgelere gönderilecek yiyeceklerin içine katılması için dört farklı ürün teklif ettiler.
Bu ürünlerin her şeye katılabileceğini belirttiler; bira veya şekerli içecekler, sigara, pirinç, süt... Kısacası her şeyin içine konulabiliyor.
Ürünlerin etkilerini şu şekilde anlattılar:
Beyni tahrip eden ürün:
Amacı beyni öldürmek. Yani kişinin düşünmesini engelliyor. Nöronlarınızı yavaş yavaş kapatıyor ve sizi adeta aptallaştırıyor. Birkaç yıl içinde düşünme ve iş yapma kapasiteniz tamamen azalıyor.
Fiziksel kapasiteyi düşüren ürün:
Bu ürün fiziksel dayanıklılığı hedef alıyor. Eğer bir kişi 12 kilometre koşabiliyorsa, birkaç yıl sonra bu oran belki 6 kilometreye, 4 kilometreye düşüyor; kişi giderek zayıflıyor.
Uyku hali yapan ürün:
Sürekli uyku durumuna neden oluyor. Bunun vücutta tam olarak neyi etkilediğini ve nasıl çalıştığını doktorlar daha iyi bilir.
Onları dikkatle dinledik ve ardından ürünlerin isimlerini sorduk. Bize isimlerini vermediler ve kalkıp gittiler.
Ancak gitmeden önce onlara şunu sorduk: 'Bunu daha önce bir yerde test ettiniz mi? Gerçekten işe yarıyor mu? Aksi takdirde neden buna para ödeyip böyle bir işe girelim?' Çünkü bize bu teklifi getirmelerindeki amaç, teröristlerin olduğu bölgelerdeki bireylerin zamanla zayıflaması ve birkaç yıl içinde tarafımızca kolayca ezilebilecek hale gelmesiydi.
Bize verdikleri yanıt; 'Evet, bunu daha önce Afrika'da bir yerlerde ve Asya'da da kullandık' oldu. Bunu daha önce defalarca kullanmışlar.
Biliyor musunuz, kanımı donduran şey ne oldu? Kendi kendime, 'Evet, Afrika'nın işi bitmiş' dedim. Çünkü aslında bunu halihazırda Afrika'da kullanıyorlar.
Kinimiz diri ! Unutmadık, Unutmayacağız !
Ailesi dahil tüm köy ahalisi, Sırplar tarafından katlediğini öğrenen Senad Medanoviç bir ağaca sarılıp ağlmıştı.
#Srebrenitsa Katliamının yıl dönümünde müslüman Boşnak kardeşlerimizi rahmetle anıyoruz !
Yetişme çağlarımda Saraybosnalı anneannemin üzerimde çok tesiri olmuştur. Onun sık sık tekrarladığı şu sözlerini hiç unutamam:
“Ne varlığını ilan et, ne yokluğunu belli et. Evin mahremiyeti çok önemlidir, buna her zaman dikkat et. Her hadiseyi herkese anlatma, sen unutursun, o unutmaz.”
Bu nasihatler 61 yıllık evlilik hayatımda çok yapıcı olmuştur. Maalesef günümüzde sosyal medya hastalığı had safhasına vardı. Hayatımızdaki her şey ortaya döküldü. Günümüzde boşanmaların artmasını da ben buna bağlıyorum. Ümid edelim de fazla geç olmadan uyanalım.
Prof. Dr. Çiçek Derman
BBC, Gazze'de İsrailli keskin nişancılar tarafından kasıtlı olarak kafalarından vurulan 160+ Filistinli çocuğun kanıtlarını derledi.
Raporlarda şöyle yazıyor: "İsrailli Yahudiler eğlence için çocukları avlıyor."
Su ile temas edince canlanan balık, ölülerin bir DNA dan dirilmesini hatırlattı, bir görünmeyen yüksek zeka yani tek Yaratan’a inanmak için bu yeter #nevzattarhan
Epstein adasının en kötüsü olduğunu mu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!
İsrail, dünyada sadece çocuklar için özel olarak yapılmış tek askeri hapishaneyi inşa etti.
Filistinli çocuklar (12 yaşından itibaren) askeri mahkemelerde yargılanıyor.
Mahkûmiyet oranı: %99.7.
Düzenli olarak dayak, işkence, tecrit ve tecavüze maruz kalıyorlar.
Bu sadece Yahudi olmayan çocuklar için geçerli.
İsrailli çocuklar normal sivil mahkemelere gidiyor.
Bir neslin tamamını kırmak için tasarlanmış bir sistem:
Gece baskınlarıyla tutuklamalar, işkence altında itiraflar ve kitlesel cezalar.
Hepsi askeri işgal altında.
Bu, çocuklara karşı kurumsallaşmış bir zulüm.
Başka türlü adlandırmak mümkün değil.
"İLMİHAL OKUYUN"
Meşhur "Bir Değirmendir Bu Dünya" adlı denemelerinden oluşan kitabında şunları söylüyor Zarifoğlu:
"Efendiler! İlmihal okuyun. Evlerinizi Müslümanlığın öğrenildiği, konuşulduğu ve yaşandığı Müslümanhaneler haline getirin.
Bu akşam evinize dönünce etrafınıza Müslüman gözüyle bir bakın, acaba İslâm'a aykırı neler var?
Eşyalarınıza, eşinizin, çoluk çocuğunuzun kılığına kıyafetine, eline yüzüne, ağızlarından çıkana, oturup kalkmalarına bir nazar edin. Bakın düzeltecek ne çok şey var. Ama ilkin öğrenmek gerek düzeltmek için.
Okuma yazma öğrendiniz, liseler, üniversiteler bitirdiniz, kendinizi allâme bilirsiniz ama belki Müslümanca taharetlenmeden bile haberiniz yok.
Kendinizi ve evinizi tepeden tırnağa İslâm'a göre yeniden tertip etmediğiniz sürece, İslâm tek millettir, diye düşünmenin anlamı kalmaz. Tek bir milletiz, tek bir gövdeyiz de neden Afganistan'da, Filistin'de, Filipinler'de ciğerimizi deştikleri halde acısını duymuyoruz, hiç düşündünüz mü?"
https://t.co/OiVseyBlaZ
...KANSER HASTALIK DEĞİL
KANSER O KADAR YAYGINLAŞTI Kİ ARTIK GENÇ YAŞLI DEMEDEN HERKESİ
YAKALIYOR. BU PAYLAŞIMI LÜTFEN SAYFAMDAKİ HERKES PAYLASSIN. BELKİ BİR YARDIMIMIZ OLUR. SONUÇTA, BİR ZARARI YOK, DENEMEKTE FAYDA VAR…
Bu yazılar çok müthiş, birçok "gizli dünya yönetenlerini" rahatsız ediyor… O kadar ki, örneğin "World Without Cancer", yani "Kansersiz Dünya" isimli kitap, halen (Türkçe dahil) birçok dile çevrilmedi!..
Yani şunu bilin ki, KANSER diye bir hastalık yok!.. Kanser, sadece vitamin B17 eksikliği!...
Başka bir şey değil!..
Kemoterapi, ameliyat veya değişik ağır haplar almanıza gerek yok!..
Düşünün bir zamanlar denizciler, çok sayıda niçin öldüler?
İSKORBÜT denilen hastalığa yakalanıyorlardı...
Çok sayıda insan öldü...
ve bazıları da bundan çok büyük PARA ve gelir elde etti!..
Sonra ne buldular?..
Meğer İskorbüt sadece vitamin C eksikliği imiş!..
Yani hastalık bile değil!...
KANSER de öyle!...
KANSER SANAYİSİ var artık!..
KANSER den milyar milyar milyar kere milyar PARA kazananlar var!...
Bu konu çok uzun. Çok derin!..
KANSER SANAYİSİNIN kökü, ta ikinci dünya savaşına kadar dayanıyor!...
Ne dolaplar dönüyor...
SİZ İNANMAYIN!...
Her gün sadece 15-20 kayısı çekirdeği yemeniz yeterli!..
Kanser olmuşsanız, önce KANSERIN ne olduğunu ANLAMAYA çalısın!..
KORKMAYIN!...
Sakin KEMOTERAPİ filan yaptırmayın!...
ARAŞTIRIN önce!...
Biz bu siteyi bazı "sözde doktorların sayfasına gönderdik, facebook’ ta, 5 dakika bile geçmeden "yorumsuz" olarak sildiler!...
SİZ bu kitabın TÜRKÇEYE ÇEVRİLMESİ için DUA edin!...
ÇOK ÇOK ÖNEMLİ bir eser bu!..
Tekrar edelim:
Günümüzde İskorbüt den ölen var mi artık?...
YOK!...
Çaresi biliniyor...
Peki KANSER?...
SANAYİ haline gelmiş!...
Ancak, çaresi çoktan bulundu:
VİTAMİN B 17 eksikliği!...
Hepsi bu!...
Buğday çimi ekin... Buğday şırası için.
Kanseri engelleyen besinlerin başında atalarımızın Orta Asya`da içtikleri Buğday şırası geliyor. Klasik tedavi yöntemlerini reddeden tüm doktorların ortak iddiası, buğday çimi yenilmesi ve buğday şırası içilmesi. Pakistan`daki Hunzakut Prensliğinde kanserden ölüm yok. Ayrıca Hunzakutlular, acı badem ve kayısı çekirdeğini yiyorlar ve kansere yakalanmıyorlar.
Türkiye`de acı badem ve kayısı tüketilen bölgelerde kanser vakalarının azlığı dikkat çekiyor.
Ödemiş`le Salihli arasında, binbir efsaneye konu olmuş Bozdağ`ın eteklerinde cennet gölcük kıyısında kanseri yenen, bu zaferi kazandıktan sonra mücadelesi herkese örnek olsun diyerek bir de kitap yazan Doktor İlhami Güneral ile sohbetimiz sürüyor. Önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir.
Bağışıklık sistemini güçlendirmek çok da zor bir şey değildir.
Buğday müthiş bir kanser ilacıdır. Buğday şırası kanseri önler ve bu önemli bir bitkisel tedavi aracıdır. Buğday çimi, bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir. Taze olarak kullanılan Buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunmaktadır.
Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir.
Sıvı oksijenle dopdolu olan buğday çimi doğanın en güçlü anti kanseri olan `laetril` içermektedir.
Izgara etler ve füme besinlerin kanserojen maddeler taşıdığı kanıtlanmıştır. (Japon Bilim Adamı Nagivara)
Japon Bilim Adamı Nagivara, taze buğday çiminde bu maddeyi etkisiz hale
getiren enzimler ve amino asitler bulmuştur.
- Buğday çimini evde üretebilir miyiz?
- Evde de üretilebilir, küçük bir saksıda bile üretilebilir ve olduğu gibi yenebilir, evde üretemeyenlere tavsiyemiz ise buğday şırası üretmeleri...
- Buğday şırasını herkes üretebilir mi?
- Evet herkes üretebilir.
İsterseniz tarif edelim.
Bir bardak aşurelik buğday, önce tertemiz yıkanarak bir litrelik cam kavanoza konur. Üzerine 3 bardak su -klorlu olmamak şartıyla- ilave edilir.
Kavanozun ağzı bir tülbentle kapatılarak serin bir yerde 24 saat bekletilir.
Bu ilk su kullanılmaz, dökülür.
Kavanoza yeniden 3 bardak su ilave edilir.
24 saat bekletildikten sonra oluşan yarı gazozlu su içilmek üzere bir kaba aktarılır.
Böylece bir bardak aşurelik buğdaydan kış aylarında günde 5 kez, yazın
ise günde 3 kez şıra alınır. Buğday şırasının lezzeti bazılarına itici gelebilir. O takdirde her şıra bardağına bir C vitamini tableti eklenirse, nefis bir içecek ortaya çıkar.
- Az önce sözünü ettiğimiz `laetril` buğday çiminden başka nelerde bulunur? Çünkü anlaşılıyor ki, `laetril` kanserin tedavisinde en etkin maddelerden biri... Elmanın çekirdeğini de yiyin!
- Evet, Türkiye`de en kolay laetril`e ulaşabileceğimiz yer acı badem ve kayısı çekirdeğidir.
Ayrıca laetril elma çekirdeğinde de vardır. Elmanın çekirdeği yenilirse çok da iyi olur. Amerika`daki ilaç sanayinin maşaları bu `laetril` adlı ilacı yasaklatmayı başarmışlardır ama Meksika`da satılan `laetril` bu ülkeden alınıp kaçak olarak ABD`ye sokulmaktadır.
Laetril, vitamin ve minerallerle verildiğinde çok daha iyi sonuçlar alınmaktadır. `Kanserin Ölümü` adlı kitabında Manner, laetril ile yüzde 90 başarı kazandığını söylemişti.
- Acı badem ve kayısı çekirdeği de laetril içeriyor öyle mi?
- Evet öyle. Türkiye`de acı badem ve kayısı çekirdeğinin sıkça tüketildiği yerlerde resmi bir istatistik yok ama kanser vakalarının az olduğuna inanılıyor. Resmi istatistik yapılan bir ülke var...
Pakistan`a komşu küçük bir prenslik olan Hunzakut`ta şimdiye kadar hiç kanser olayına rastlanmadı.
Hanzakut`un özelliği temel besinleri kayısı ve kayısı çekirdeği...
- Dünyada bugün kullanılmakta olan kemoterapi ve radyoterapi bağışıklık
sistemini bozduğunu iddia ediyorsunuz alternatif tedavilerin bir sıralamasını yapsak en öne hangisini koyarsınız?
- Önceliği bağışıklık sistemini güçlendiren tedavilere veririm, daha sonra biyolojik tedaviler ve bitkisel tedaviler gelir.
Bağışıklık sistemi konusunda Alman Doktor Issel`in tüm beden tedavisi bugün bu ülkedeki 60/70 klinikte başarı ile uygulanmaktadır
OKUDUYSAN BEĞEN BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞ !
Zehirli kültürlerde insanlar zekâlarını başkalarını yıkarak kanıtlar. Sağlıklı kültürlerde insanlar zekâlarını başkalarını ayağa kaldırmak için kullanır. Bilgi ve uzmanlık, savrulacak silahlar değil; paylaşılacak kaynaklardır.
BAĞ VE AĞ
Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı "bağ kurmak" istemiyor, sadece "network (ağ) oluşturmak" istiyor.
Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar.
Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor.
Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp'tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen her ilişki, sığ sularda karaya oturan bir gemi gibi erkenden çürür ve duygusal bir atığa dönüşür.
İlişkisel israfın en vahşi boyutu, insanı bir "özne" olarak değil, bir "nesne" olarak görmektir. Hayatımıza giren, bize en zor günlerimizde elini uzatan, bizi büyüten, geliştiren insanları, ilk fikir ayrılığında, ilk çıkar çatışmasında ya da daha popüler, daha zengin, daha faydalı bir alternatifini bulduğumuzda hayatımızın dışına fırlatıyoruz. İnsanın vefası israf edildiğinde, toplumun güven dokusu tuzla buz olur.
Sistem, ayakta kalabilmek için sürekli bir "tatminsizlik" üretmek zorunda. Tüketim kapitalizmi, nesneleri tüketmek için geliştirdiği bu "eskidi, at, yenisini al" refleksini, bizim bilişsel haritamıza öyle bir kazıdı ki, biz bu refleksi insanlara da uygulamaya başladık.
Kapitalist pazar mantığı romantik ve sosyal ilişkilere tamamen sızıyor. Duygusal Kapitalizm : Bildiğimiz aşkın sonu. Instagram vb. platformlar bize ne fısıldıyor? "Sola kaydır, daha iyisi var. Yukarı kaydır, daha güzeli var. Profiline bak, daha zengini var."
İnsan artık "Öteki" ile ilgilenmiyor. Karşısındaki insanı bir yabancı, keşfedilmesi gereken bir dünya olarak görmüyor. Sadece o insanın aynasında kendi egosunu seyretmek istiyor. Eğer karşımızdaki insan bizim egomuzu yeterince beslemiyorsa, bizi sürekli onaylamıyorsa, bize anlık hazlar sunmuyorsa onu "faydasız" ilan ediyoruz.
Böyle böyle yalnızlaşıyor, kendimize ve âleme yabancılaşıyoruz. Ağ değil bağ, sığlık değil derinlik, çıkar ilişkisi değil hemhal oluş ilacımız. Hemdert oluş, hemdem oluş.
Doktor, neredesin?