AKP'lilerin "Artık dövebiliyoruz" dediği, bakanın "Giden gitsin" dediği bilim insanlarından birisi...
Bir kamu üniversitesinde cerrah. Öyle bir yorulmuş, enerji kaybetmiş ki, muhtemelen hemen yemekhaneye indirmişler.
Süslü bir basın toplantısı, yanında protokol filan yok. Yemeğini yerken aynı anda mutlulukla ameliyatların önemini anlatıyor.
Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum.
Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum.
Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!
Her ikisi de aynı sapık tarafından istismara uğramış, günlerce bakanlık kapısında adalet arayan anne ve bir damlacık yavrusunun katli, bakan hanıma bir reklam filmi kadar dert olmadı... Anca cebimizden zırt pırt yurtdışına çıksın, Belçika'da esnaf ziyareti gibi bommmmboş işlerle iştigal etsin.
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
@KodveStetoskop Lise yıllarımda doktorlar bu ilacı inatla vermediler (iyi ki🙏).21 yaşında lekeler geçmemeye başlayınca artık zamanı geldi dediler. Doktorum öncesinde uzun uzun yan etkileri ve nasıl beslenmem gerektiğini anlattı. Her ay kan tahlili verdim. Cânım doktorlar,iyi ki varlar❤️
Avrupa Komisyonu ayağımıza kadar gelip "gelin iletişimde sınırları kaldıralım" diyor, bizim operatörler "yok, biz vatandaşı kendi içimizde yolmaya devam edeceğiz" deyip kapıyı kapatıyor.
Düşünün ki uçağa biniyorsunuz, Berlin'e veya Roma'ya iniyorsunuz ve telefonunuzu tıpkı Kadıköy'de, Kızılay'da geziyormuş gibi hiçbir sürpriz fatura korkusu olmadan kullanıyorsunuz. İşin asıl can alıcı kısmı ne biliyor musunuz? Roaming sisteminin çift yönlü çalışması. Yani sınırlar kalktığı için, elin Avrupalısının ayda üç beş Euro'ya kullandığı o devasa, sınırsız ve ucuz GSM paketlerini burada, kendi ülkemizde şebeke sorunu yaşamadan kullanma şansımız olacaktı.
Peki bu devasa fırsat neden elimizin tersiyle itildi?
Çünkü bu topraklarda sıradan vatandaşın herhangi bir hizmete kolay, ucuz ve dünya standartlarında ulaşmasına karşı inanılmaz bir alerji var. Sizin sınırları aşmanız, cebinizden daha az para çıkması, fatura derdi düşünmeden internete girmeniz birilerini fena halde rahatsız ediyor. Kurulmuş bir sömürü çarkı var ve yerli operatörlerin o astronomik kâr marjları düşmesin, tekel düzeni bozulmasın diye 85 milyonun dünyayla arasına bir kez daha duvar örüldü.
Mesele sadece yurt dışına çıkınca harita açmak, fotoğraf atmak değil. Mesele halkın en ufak bir refah kırıntısına ulaşmasına sermaye sahipleri tarafından duyulan o derin tahammülsüzlük. Bize reva görülen tek senaryo belli: Her şeyin en kalitesizine, dünyanın en yüksek bedellerini ödemeye mahkum edilmek.
Bugünü tarihe not düşün. Sırf siz ucuza ve özgürce iletişim kurmayın diye Avrupa'nın altın tepside sunduğu fırsatı göz göre göre çöpe attılar. Kendi insanına reva görülen bu düzeni ve bugün alınan bu kararı asla unutmayın.
Adaletsizliğe karşı onurlu bir direnişin kalesidir Can Atalay. Şimdi onun mücadelesi ve adalet için ödediği bedeller belgesel oldu. 28 Aralık’ta ilk gösterimi yapılacak. #CanAtalay
Ben & Jerry's dondurmasının kurucusu İsrail karşıtı sosyalist Yahudi Ben Cohen, firmasının sahibi Magnum ve Unilever şirketinin Filistin için karpuz dondurması yapmasına izin vermemesi üzerine halkı şirkete baskı kurmaya çağırıyor.
Adliye muhabirliğinden adli muhabirliğe
“Burası Silivri 5 nolu hapishanesi, Kamboçya burası Kamboçya, yamyamlar, çakallar, hepsi burada…” 5 no’lunun kıdemli mahkumlarının hep bir ağızdan söylediği sözlerdi bunlar. Sonra da eklenir: “Donunuzu bile çalarlar burada.”
Avlu kapısı açıldı, yeni mahkumlar idarenin verdiği kirli, yırtık yatakları sırtlayıp girdi içeri. Eski mahkumlar ise birbirine fısıldadı: “Yeni askerler geldi” diye. Artık 50’den düşmüyordu koğuştaki mahkum sayısı, bir gidiyorsa iki geliyordu. Herkesin ortak fikriyse koğuşun idare tarafından gözden çıkarıldığıydı. Gerçek manada 5 no’lu koğuşu olma yolundaydık. 10-15 kişi kalmış eski mahkumlar köşelerde fısıldayarak “Modeller bozuldu, bırçileri göndermeye başladılar, öyle kaliteli mahkum gönderme devri bitti” diyordu. Hapishanede yeniler, eskilere uymak zorundadır ama yeniler çoğunluktaysa, eskilerin otoritesini bozmaya, huzurunu kaçırmaya oynarsa işin rengi değişmeye başlardı. Burası hapishane, burada hakim de savcı da doktor da mahkumun ta kendisidir.
“Dayı ne diyorsun yeni gelenlerle artık pırlantacılar, galericiler devri bitti sanırım” dedim bir elimde tesbih diğer elimde sigara, avlunun köşesine çektiği beyaz plastik sandalyede oturan Toso Dayı’ya. “Bak iki gözüm” deyip hangi mahkumun hangi sıkıntıları çıkarabileceğini sıraladı. Avlunun kapısı açıldı, “25 kişi hazırlansın muayene gidecek” diye bağırdı. Uyuşturucunun yoksunluğunu çeken yeni mahkumlar elleri kolları sarka sarka kapı önüne dizildi. Abdülhalit kolundaki saati hızlıca elime tıkıştırdı, “Hoca tut şunu ben de gidiyorum”, Ortodoks Aslan da bir kolunu bir bacaklarını kaşıyarak arkasından gitti, “Verem testi yapacaklar” dedi. “Hepimiz uyuzuz, hepimiz veremiz dayı zaten”, “Revir isteriz revire çıkarmazlar, dümenden verem testine çıkarıyorlar deyip Toso Dayı da sıraya girdi. Yarım saate döndü 25 kişi, Toso Dayı’nın “sıkıntılı” dediği yeni mahkumlar ilk sıkıntılarını çıkartmakta da gecikmemişti.
“Kalan 25 kişi de gelsin çabuk” dedi gardiyan. Tek sıra dizildik, X-Ray’den geçtik, bileklerimizde kelepçeyle girdiğimiz 5 no’lunun kapısının önünde bekleyen muayene aracının önünde durup sıramızı beklemeye başladık. “İşte han kapısı beyler”, “Ulan buradan girmiştik bir daha çıkamadık”, “Bu kapıdan girdik bu kapıdan çıkacağız” dedik. Han kapısının ardındaki yeşilliği, ağaçları görenlerse dirseğiyle yanındakini dürterek “Bak bak ağaçlara bak” dedi. Kolay değil kimi 4 ay kimi 4 yıldır yatıyordu. Yeşil rengin yasak olduğu hapishanede ne ot biter ne de yeşil namına bir şey görebilirsiniz. Ondandır mahkumun eğile büküle yeşil görme çabası. Tam teşekkül verem testimiz 30 saniyede bitti, gerisin geri koğuşa tek sıra halinde döndük. Avlu kapısı açıldı girdik içeri Ortodoks Aslan hınzır hınzır gülerek yaklaştı yanıma, “Tavuklar kümese geldi” dedi. Tavuğuz tabii, 50 kişi avluda paytak paytak yürüyoruz.
Sıkıntı çıkaran yeni mahkumlarınsa vukuatları sinirleri germeye başladı, kimi tuvaleti mezbaha çeviriyor kimi bağırarak konuşuyor kimiyse uyuşturucu yoksunluğuyla mevzu çıkarmaya çalışıyordu. 5 No’lunun kırıp kapıya atmaları meşhurdur, mahkumlar ya yalvarır ya yalvartır koğuş değiştirmek için. Öyle ya koğuştan çıktığınızda görüş yolunda kolu bacağı sargılı olanlar, sedyeyle götürülenleri görürsünüz. “Beni bu koğuştan al ağabey” diyen mahkumu idare “Ne halt yiyorsan ye, burada yatacaksın” der, kaderine terk eder. Yeni olaylı mahkum da ya yatmayı ya da çalışmayı öğrenir ya paspası eline alır ya da eli paspasta kalır.
“Hem yatamıyorlar hem suç işliyorlar, yatamayacaktın neden çaldın oğlum” sözleri fısıltıyla tüm koğuşu geziyordu. Üst ranzadaki yatağıma uzandım, mafya babası ve uyuşturucu baronuyla sigara içtik. Pencereye yansıyan kendime baktım, mafya babası her zamanki neşesiyle “Elde tesbihli gazeteci” dedi, “Adliye muhabiriydik adli muhabir olduk”, “Hahahahaha.”
Tesbihi bir tur parmaklarıma doladım, “Devran dönsün siz de bizi yargılar hapse atarsınız” diyenleri düşündüm. Siz burada nasıl ayakta kalacaksınız acaba?
MEVZU DERİN!
Türkiye’de çay tarımı 1930’larda başladı. Halk arasında çayın popülerliğinin patlama noktası ise 1950’ler. Yani 1930’dan önce çay bilinse de popüler bir içecek değildi. İşin ilginç tarafı da burada başlıyor. Bugün “çay bardağı” olarak adlandırdığımız, her evde bulunan ince belli bardak eskilerden beri vardı. Peki 1930’dan önce çay olmadığına göre bu bardağın adı neydi?
Çerkes Kadehi!
Aynı bugünkü çay bardağı formundaydı Çerkes kadehi. Tarihi çaydan çok daha eski. Peki insanlar ne içerlerdi Çerkes kadehlerinde?
Rakı!
Yani Osmanlı döneminde Çerkes kadehi sadece rakı bardağı olarak kullanılıyordu. Rakı, Çerkes kadehlerinden başka bardaklarda da içilirdi ancak “bülbül çanağı, bade kadehi” gibi tüm diğer bardak formları da küçüktü. Neden? Çünkü buzu üretecek teknoloji yoktu. Buzsuz bir rakı için de küçük bardaklar kafiydi. Hasıla:
Bugün çay bardağında rakı içtiğini söyleyen biri, aslında rakı bardağında çay içiyordur.
Depremden iki ay sonra, isimsiz bir mezarı güçlükle açtırıp ablamın kendi kıyafetleriyle, kefensiz gömüldüğünü öğrendiğimde sevinç çığlıklarıyla ağladım. çünkü bir beden bulmak, yitirilenlerin en azından bir izine tutunmaktı.
Biz, Adıyaman’ın küçük bir mahallesinde, sokak aralarında büyüdük. Aramızda bir yaş vardı. Yemekler yerde, yataklar kömür sobasının başında. İkimiz de hayat mücadelesinin her türlüsüne dâhil olduk: ben halı yıkamadan kayısı işçiliğine kadar onlarca işte, o ise call center’dan giyim mağazasına uzanan bir zincirde çalıştı durdu.
Bilime ve aydınlığa ulaşmak için ödenebilecek bedellerin çoğunu ödedik; o ise bir kadın olarak, benim ödediklerimin kat kat fazlasını.
Ama onun bedeni, bir çöp torbasına bile konulmadan bir çukura bırakıldı. DNA’sı alınmadı, adı bir taşın yüzeyine bile kazınmadı. Bu, bir istisna değil, sınıfsaldır.
Üzülerek söylemeliyim, ir kişi bile istifa etmedi. Ya da biz ettiremedik.
Ama Ayşegül unutulmayacak. Onun mücadelesi ve hikâyesi, hayallerine ulaşması engellenen bütün kız çocuklarına, bütün kadınlara akacak.
Avusturya Bilimler Akademisi IQOQI'den aldığım 2024 yılı en iyi doktora tezi ödülü dediğim gibi Ayşegül adına depremzede bir kadın öğrenciye burs olarak verilecek.
Her sene bu bursu bir şekilde devam ettireceğim, umarım öyle ya da böyle ama bir şekilde.
Biz onunla her zaman her şeyin yarısını paylaşırdık. Ben ise iki buçuk yıldır, her gün onun payını çalıyormuşum gibi hissediyorum.
Ablam, babam, nenem, amcalarım, halalarım…
Benim yedi ceset torbası alacağım var.
“En azından sevdiklerimizin cesedini bulduk” dediğinizde, politikanın ve kültürün sınırlarının dışına çıkarsınız. Hayatta kalmış gibi görünürsünüz ama aslında araftasınızdır. Çünkü artık yaşam, ölümün içinde kıvrılan bir çizgiden başka bir şey değildir.
Not: ismini vermek istemek bir hocamızdan 10bin TL destek geldi. burs 60 bin TL oldu.
Kızılçam düşmanları yine ortaya çıktı! 20 nesildir kızılçamlar ve ardıçlar arasında dolaşan bir neslin evladı, işgalcilerle çarpışırken Kızılçamı kendine mevzi alan zeybeklerin çocuğu, yine bu coğrafyada 20 yıldır yaban hayatı odaklı akademik olarak çalışan biri olarak yazıyorum 👇+
sinan cemgil, yalnızca türkiye devrim tarihinin değil, dünya devrim tarihinin de en önemli öğrenci liderlerinden biridir. izin verirseniz, her ölüm yıldönümünde yaptığım gibi anlatacağım biraz.
Tam bunun anlatmaya çalışıyordum.
Tarihi eserler ve bahçeler kimsenin malı değil, tüm İstanbullularındır, hepimizindir.
Hepimizin bahçesi Kadıköy Gazhane’de deprem sonrası toplanan, kendi kararlarıyla burayı deprem toplanma alanına çeviren mahalleli dostlarımıza çok sevgilerimi gönderiyorum ❤️
Restore ettiğimiz tüm tarihi eserler tüm kamusal alanlar iyi günde de kötü günde de İstanbulluların bahçesidir.
Hepimize çok çok geçmiş olsun.
Ben Eren Üner, 23 yaşındayım. İstanbul Tarih Bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Saraçhane protestocularına yapılan işkenceleri, herkese açık kendi sosyal medya hesaplarından paylaşan Çevik Kuvvet Polisleri'ni kişisel sosyal medya hesabımdan haber yaptığım için; 24 Mart Pazartesi saat 23:00'ten 25 Mart Salı 05:00'e kadar Vatan Emniyet'te işkence gördüm. İki hafta, 25 Mart - 9 Nisan tarihleri arasında cezaevinde yattım.
Yozgat diye dalga geçiyorsunuz da, taşrada solcu olmak dünyanın en zor işi. Töre, örf, hamaset... Hepsi birden üstüne gelir. Özellikle kadınlar ve tarikatlara, onların yurtlarına hapsedilen, tacize uğrayan, yakılan kasabalı yoksul çocuklar için bu, bir ömür süren cehennem